AÖF Soru Bankası

Hukuk SosyolojisiÜnite 2 Özeti

Klasik Sosyologlar ve Hukuk Sosyolojisi Perspektifleri

SOS317U-HUKUK SOSYOLOJİSİ

Ünite 2: Klasik Sosyologlar ve Hukuk Sosyolojisi Perspektifleri

Hukuk Sosyolojisinde Öncü Çalışmalar

Hukuk sosyolojisinin gelişiminde klasik sosyologların çalışmalarının yanı sıra sosyoloji disiplininin dışında yapılan çalışmaların da önemli bir yeri vardır. Bu konuda öncü bir isim Montesquieu’dur. Aydınlanma döneminin ilk ve en büyük sosyoloğu sayılan Montesquieu’nun sosyolojik önemi, toplumları sınıflandırması ve yasalara gösterdiği ilgiden gelmektedir.

Yapay toplum yaklaşımına olduğu kadar onun dayandığı doğal hukuk kuramına da karşı çıkan Montesquieu yasaları nesnelerin doğasından türeyen zorunlu ilişkiler olarak tanımlamaktadır. Montesquieu’nun esas ilgisi, aklın eseri, dahası aklın ta kendisi dediği pozitif yasalardır. Kanunların ruhuna ilişkin incelemesi, Montesquieu’yu değişik ülkelerde neden farklı yasaların dolayısıyla farklı yönetim biçimlerinin olduğu sorusunun cevabını aramaya sevk etmiştir. Montesquieu bir toplumdaki kanunlar ile yönetimin doğası ve ilkesi arasında bağ olduğunu, dahası olması gerektiğini savunmaktadır.

Henry Sumner Maine, hukuk sosyolojisi konusunda oldukça önemli diğer bir kuramcıdır. Maine, hukuki pozitivizmin yasa koyucunun yaptırım içeren buyrukları şeklindeki hukuk tanımını tarihin daha ileri aşamalarının ve olgun hukuk şartlarının haklı ve doğru bir tasviri olsa da ilkel dönemde karşılığı bulunmadığını ileri sürerek reddeder. Maine göre ilkel toplum ataerkil despotizm biçiminde örgütlenmişti ve insanlar ebeveyne itaatin bir arada tuttuğu, mutlak yalıtılmış gruplar hâlinde dağılmışlardı. Maine hukuki kavramların ve kurumların kökenini ve tarihsel gelişimini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu amaçla başta Roma hukuku olmak üzere Yunan, İngiliz, Hint, Kadim İrlanda ve Hıristiyan hukukuna ait kaynakları esas alan karşılaştırmalı bir araştırmanın sonunda evrimci bir açıklama modeli sunmaktadır

Karl Marx ve Üstyapı Kurumu Olarak Hukuk

Sosyolojinin öncü isimlerinden Karl Marx, hukuk eğitimi almasına karşın bağımsız bir hukuk kuramı geliştirmemiş, yaşamının farklı dönemlerinde hukuka ilişkin farklı yaklaşımlar sergilemiştir. Bağımsız bir hukuk kuramı geliştirmemesinin bir nedeni hukuku bağımsız bir toplumsal olgu olarak görmemesi ise diğer önemli bir nedeni de toplumsal kuramının “merkezinde toplumdaki ekonomik yapı ile iktidar örgütlenmesinin yer alıyor” olmasıdır. Marx’ın bu yöndeki görüşleri en açık biçimde Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı isimli çalışmasında ifade edilmektedir.

Hukukun kaynağını tanrısal irade veya geleneklerde gören modern öncesi anlayışlar ile devletin iradesini biricik hukuk kaynağı olarak kabul eden yaklaşımların aksine, Marx için hukuk maddi toplumsal koşulların bir ürünüdür. Marx, hukuk normlarını insan zihninin evriminin ürünü olarak ele alan idealist yaklaşımları eleştirmektedir. Marx’ın tarihsel materyalist yaklaşımının temel kabullerinden bir tanesi toplumun çatışma hâlindeki

sınıflardan meydana geldiği ve insanlık tarihinin de sınıf çatışmalarından ibaret olduğudur. Sınıfı üretim araçları ile olan ilişki ve çatışma potansiyeli üzerinden tanımlayan Marx’a göre bütün sınıflı toplumlar bir yanda üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran egemen sınıflar, öbür yanda ise bundan mahrum, dolayısıyla tabi sınıflar olmak üzere ikili bir sınıf yapısına sahiptir. İki sınıf arasında yapısal menfaat zıtlığı ve çıkar çatışması vardır. Daha önemlisi iki sınıf arasında egemenlik ilişkisi vardır.

Marx’ın esas ilgisi sınıflar arasındaki çatışmanın niteliği bakımından kendisinden önceki üretim biçimlerinden büyük farklar arz eden kapitalizme yöneliktir. Marx’ın tarihsel maddeci kuramı toplumsal değişmeyi tarihsel bir zorunluluk olarak değerlendirmektedir. Diyalektik nitelikli bu değişimin temelinde “siyasi ve hukuki üst yapı ile üretim ilişkilerinin gerekleri arasında ortaya çıkan çatışma yer almaktadır. Marx’ın tarihsel materyalist kuramı, içsel çelişkilerinin zorunlu bir sonucu olarak kapitalizmin yıkılacağını ve sınıfsız bir topluma geçileceğini varsaymaktadır.

Emile Durkheim ve Toplumsal Dayanışmanın Göstergesi Olarak Hukuk

Toplumsal dayanışma, bütünleşme ve düzen Durkheim’ın toplum kuramının merkezindeki temalardır. Durkheim, aydınlanma karşıtı muhafazakâr düşünürler ile Saint Simon ve Auguste Comte’un izlerini taşıyan bir toplum kavrayışına sahiptir. Buna göre toplum, bireylerin toplamından ibaret değildir ve kendine özgü bir gerçekliği vardır. Pozitivist, işlevselci ve evrimci nitelikler de barındıran bu kavrayışta toplum, kendine ait yasaları olan, parçalardan oluşan ve her parçanın belirli bir işlev ile katkıda bulunduğu bir bütün ve evrimsel gelişme sergileyen bir gerçeklik olarak ele alınmaktadır. Toplum aynı zamanda bireyi önceleyen, onu aşan ve onu biçimlendiren bir niteliğe sahiptir.

Durkheim, kendine özgü bir gerçeklik olarak toplumun bilimsel olarak incelenmesinin mümkün ve gerekli olduğunu savunmaktadır. Toplumsal olguların en iyi yine başka olgular ile incelenebileceğini savunan Durkheim, onları maddi ve maddi olmayan biçiminde iki genel tipe ayırmaktadır. İlki toplumun morfolojik yapısıyla ilgili olgular (nüfus, teknoloji, mimari vb. ile toplumsal kurumları (aile, din, ekonomi, hukuk, siyaset vb.) kapsamaktadır. Ahlak, kolektif bilinç, toplumsal akımlar, kolektif temsiller ise maddi olmayan olgulardır.

Toplumu neyin bir arada tuttuğu, toplumsal bütünleşmenin nasıl sağlandığı ve zaman içerisinde ne tür değişimlerin meydana geldiği şeklindeki sorular Durkheim’ın çalışmalarında önemli yer tutar. Durkheim’a göre mekanik dayanışma çeşitli koşulların bir sonucu ve de tarihsel bir zorunluluk olarak evrimsel bir şekilde yerini organik dayanışmaya bırakmıştır. Durkheim suçun özüne ilişkin kavrayış ile ceza hukukunun niteliği arasında da belirleyici bir ilişki olduğunu savunmaktadır. Ona göre aşkın olana saldırı ve ortak bilince karşıtlık şeklindeki suç kavrayışı


ceza hukukunun dinsel bir karakterde olmasına yol açmıştır. Hukukun düzenlemekte olduğu toplumsal ilişkiler ile birlikte değiştiğini savunan Durkheim’a göre gerek suç gerekse ceza ve ceza hukuku evrimci bir değişim geçirmektedir. Bu çerçevede suçu dinsel suçluluk ve insani suçluluk şeklinde ikiye ayırmaktadır.

Max Weber ve Hukukun Rasyonelleşmesi

Weber’in çalışmalarındaki merkezi tema Batı’da yaşanan rasyonelleşmedir. Modern Batı uygarlığının rasyonelleşmesine hangi toplumsal faktörlerin yol açtığı sorusu temel sorudur. Çalışmalarında farklı rasyonellik tiplerine (pratik rasyonellik, kuramsal rasyonellik, özsel rasyonellik ve biçimsel rasyonellik) yer verse de esas ilgisi biçimsel rasyonelliğe yöneliktir. Weber’e göre ekonomiden siyasete, hukuktan sanata, hemen bütün alanlarda toplumsal yaşam artan biçimde amaç yönelimli biçimsel rasyonelliğin egemenliği altına girmiştir. Weber’in hukuka yaklaşımı da çalışmalarındaki merkezi tema ile uyumlu olarak rasyonelleşme eksenlidir.

Weber sosyolojiyi toplumsal eylemi yorumlayıcı tarzda anlamaya ve böylece onun yönünü ve sonuçlarını nedensel olarak açıklamaya çalışan bir bilim olarak tanımlamaktadır. Bu tanımda da vurgulandığı üzere sosyolojinin konusu anlamlı toplumsal eylemlerdir. Weber hukukun, tarihsel gelişimini dört evreden geçerek tamamladığını varsaymaktadır. Birinci evrede hukuk, ‘hukuk peygamberleri’ aracılığıyla karizmatik biçimde açığa çıkarılmaktadır. Bu hukuk büyüsellikle kayıt altına alınmış, biçimsellik ve vahiy ile mukayyet bir irrasyonelliğin bileşiminden oluşmaktadır. İkinci evre hukukun bilgili, uzmanlaşmış ve ekonomik konumları nedeniyle toplumsal prestij sahibi kimseler olan hukuk ileri gelenleri tarafından deneyimle yaratıldığı ve bulunduğu evredir. Hukukun yaratılması ve bulunması genellikle önleyici yargı ve örnek olaylara bağlılık temelinde yasa oluşturulması şeklindedir. Üçüncü evrede hukuk seküler veya teokratik güçler tarafından dayatılma biçiminde oluşmaktadır. Son olarak hukukun bilimsel hukuk eğitimi almış kişiler tarafından sistematik olarak hazırlanması ve yargının profesyonelleşmiş yönetimidir

Weber hukukun ekonomi tarafından belirlendiğini ve ekonomik güçler ile hukuk arasında nedensel belirlenim ilişkisi olduğunu reddederken bir yandan da ikisinin arasında çok güçlü ve de karşılıklı bir ilişki olduğunu ileri sürmektedir. Rasyonel hukuk, rasyonel kapitalizmin gelişimine çeşitli biçimlerde katkıda bulunurken benzer şekilde kapitalizm de hukukun biçimsel rasyonelleşme sürecinde dışsal bir faktör olarak önemli rol oynamıştır.

Eugen Ehrlich ve Yaşayan Hukuk

Ehrlich’e göre toplum, insanların birbirleriyle karşılıklı ilişki içinde oldukları (toplumsal) birliklerin toplamıdır. Bu birlikler oldukça heterojen olup aile, dini cemaatler, mezhepler, siyasi partiler, sınıflar, meslekler, devlet, ulus, uluslararası hukuk bağı ile birbirine bağlanan devletler

topluluğu vb. şeklinde değişik nitelik ve büyüklükte olabilmektedir.

Hukuksal olgular, toplumsal birlikler ile birlikte Ehrlich’in sosyolojik hukuk yaklaşımının merkezinde yer almaktadır. Toplumsal birlikler ve hukuksal olgular Ehrlich’in hukuk kuramının sosyolojik ve olgusal temellerini oluşturmaktadır. Devlet ile hukuk arasındaki ilişki Ehrlich’in çalışmalarında önemli bir yer tutar. O bir yandan hukuku salt devlet tarafından yaratılan bir olguya indirgeme çabasındaki egemen yaklaşımları eleştirmekte bir yandan da devleti bir toplumsal birlik çeşidi olarak ele alarak bu çerçevede hukuk ile devlet arasındaki ilişkiyi başka bir düzeyde yeniden temellendirmektedir.

Devletin hukukun yegâne kaynağı olduğu düşüncesini reddetse de devlet hukuku olarak tanımladığı hukuk türünün varlığını kabul eder. Ehrlich’e göre devletin kendisi de bir toplumsal birlik biçimidir ve diğer birliklerde bulunan düzeni sıklıkla kopyalayarak kendisi için bir iç düzen yaratmaktadır.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında
SOS317U Ünite 2 Özeti — Hukuk Sosyolojisi | AÖF Soru Bankası