SOS316U-MEDYA SOSYOLOJİSİ
Ünite 6: Medya, Kimlik ve Benlik: Dijital-Sonrası Toplumda Mahremiyetin Dönüşümü
Giriş
İnternet ve bağlı teknolojilerle birlikte insanın teknolojiyle kurduğu ilişki zenginleşti, karmaşıklaştı. Bu dönüşüm yeni toplumsallaşma biçimlerini, etkileşim pratiklerini beraberinde getirdi ve katılımcı bir kültürün (Jenkins 2006) doğmasına önayak oldu. Manuel Castells (1996) ve Jan van Dijk (2012) gibi araştırmacılar çevrimiçi-çevrimdışı dünyalar arasındaki ayrımın giderek silikleştiği bu yeni toplumsal dokuyu ‘ağ toplumu’ olarak adlandırdılar: amaçları enformasyon teknolojilerinin hayatın her alanındaki devrim niteliğinde etkilerine dikkat çekmekti. Yakın dönemde José van Dijck (2018) gibi araştırmacılar sosyal medya platformlarının ve algoritmik altyapıların gündelik hayata hızla nüfuz etmesiyle yaşanan toplumsal, kültürel, siyasal, ekonomik dönüşümleri açıklarken ağ toplumu kavramının yanına ‘platform toplumu’ kavramını da eklediler.
Bu yeni ve ağlaşmış toplumsal dokunun öznesini yakından tanıyoruz: sosyal ağları kullanırken kimi zaman izleyici, kimi zaman üretici ya da katılımcı gibi çoklu roller arasında anlık geçişler yapabilen, farklı sosyal medya platformlarında farklı benlik performansları sergileyebilen, dijital etkileşimlerinin niteliğini özelden kamusala dilediği gibi değiştirebilen, paylaşımlarını sınırsız erişime açabildiği gibi büsbütün gizleyebilen bir kullanıcı profilinden söz ediyoruz artık.
Durağan Hayatlardan, Akışkan Zamanlara: Dijital Dönemde Kimlik, Benlik, Öznellik
Hem etimolojik hem de tarihsel kökenleri açısından kimlik, insana içkin sabit ve statik özellikler olarak tarif edilegelmiştir. Bir insana ‘kim’ olduğunu söylemek, bir bakıma onu üzerinde uzlaşılmış bir takım toplumsal, kültürel, etnik, sınıfsal ya da moral kategorilere yerleştirme çabasıdır. Kimlik kavramıyla ilgili literatürde ‘sabit ve geçici kimlikler’ ya da ‘objektif ve öznel kimlikler’ gibi ayrımlarla karşılaşmak mümkün. Sabit ya da objektif kimlikler, büyük ölçüde başkalarının sizi nasıl gördüğüyle ilgilidir: Sizin kişisel seçimlerinizi değil, sizi tarif edenlerin size baktıklarında gördükleri ya da size atfettikleri nitelikleri anlatır. Buna göre fiziksel-biyolojik özellikleriniz, içine doğduğunuz kültür, aile içindeki rolünüz, dininiz, toplumsal sınıfınız ya da doğduğunuz/yaşadığınız yer, objektif kimlik özelliklerinden bazılarıdır. Öznel kimlikler ise bireyin seçimleri ve kendine dair algısıyla şekillenen özelliklerdir: siz kendinizi aile içindeki rolünüzle değil, Türkiye’de yaşayan yetişkin ve bağımsız bir kadın olarak tanımlıyor olabilirsiniz; etnik, mezhepsel, politik aidiyetleriniz konusunda ailenizden farklı düşünebilir, verili toplumsal cinsiyet kalıplarını kısmen ya da bütünüyle benimseyebilir ya da reddedebilirsiniz.
Bu durum dijital platformlar için de geçerlidir: Kullanıcılar sosyal medya platformlarının özelliklerini kullanarak kendilerine atfedilen ve eğer paylaşıyorlarsa profil fotoğraflarındaki dış görünüşleriyle uyumlu bir profil
kurabilecekleri gibi, ülke, coğrafi konum benzeri değişkenler dışında kalan bileşenleri kendileri seçerek hissettiklerine daha yakın, alternatif bir kimlik de kurabilirler.
Çevrimiçi Ortamlarda Benlik Sunumları
Sosyolog Erving Goffman (1956), yüz yüze karşılaşma anlarında insanın kiminle, hangi ortamda, nasıl bir ilişki içinde olduğuna bağlı olarak farklı benlik performansları sergilediğini, kimlik dediğimiz şeyin de esasen bu farklı benlik performansları arasında bir ‘izlenim yönetimi’nden ibaret olduğunu ileri sürmüştür. Bu yaklaşıma göre insanı tek ve sabit bir benlikle tanımlamak olanaksızdır; benlik, tıpkı farklı sahnelerde kullanılan farklı maskeler ya da kostümler gibi üst üste binen benlik sunumlarının bir bileşkesidir. Bu maskelerin arkasında saklı ‘gerçek’ bir ben’den ya da benlikten söz edilemez. Goffman bu argümanı açıklamak için sahne önü ve sahne arkası gibi dramaturjinin kavramlarından yararlanır. İnsan, tıpkı bir aktör gibi, sahne önünde (kamusal ortamlarda, başkalarıyla yüz yüze olduğu anlarda) oynayacağı benlik rollerine sahne arkasında (özel alanda, evde, kendi başına olduğu alanlarda) hazırlanır. Dolayısıyla sahne önü toplumsal olarak şekillenmiş ve formel, sahne arkası ise daha kişisel, enformel, sahici performansların yaşandığı yerdir. Birey sahne önünde (başkalarıyla iletişim halindeyken) toplumsal kurallara uygun davranır ve ötekilere kabul edilebilir, etkileyici bir benlik imgesi çizer; bunu ‘bir karakter olarak benlik’ sayesinde yapar. Oysa sahne arkası oyuncuya özeldir; burada onu kimse izlemediğine göre oynadığı karakterden soyunup kendi oyuncu benliğiyle kalabilir.
Peki yüz yüze olmayan, dijital teknolojilerle dolayımlanan bir iletişim biçiminde sahne arkası, sahne önü kavramları geçerli midir? Sosyal medya platformlarında birey fotoğraf, metin ya da diğer görselleri kullanarak bir profil yaratır. Burada paylaşılan bilgiler, bir bakıma kişinin sergilemek istediği karakterin ipuçlarıdır; bu ipuçlarıyla bırakılmak istenen bir izlenim vardır. Çevrimiçi ortamda birey, başka kullanıcılara açık bir benlik performansı sergilediğinde sahne önündedir.
Ya sahne arkası? Kullanıcı kendi sosyal medya hesabında bir paylaşımda bulunmadan önce, vermek istediği izlenime uygun olarak İnternet’i ve ilgili yazılımları kullanırken, belirli görselleri ya da haberleri tararken, bir bakıma çevrimiçi bir sahne arkasındadır; çünkü bu alandaki hazırlıkları diğer kullanıcılar tarafından görülmez. Aslında siber alanda, dijital bir sahne önünde sergilenen farklı benlik performanslarından söz etmek ne kadar kolaysa, bu performanslara hazırlanılan dijital bir sahne arkasından söz etmek ve bu iki alanı birbirlerinden bütünüyle ayırmak da o ölçüde zordur.
İnternet’te ya da sosyal medya platformlarında gerçekleştirdiğimiz bütün eylemler, kamusal ya da özel paylaşımlar, geride ‘dijital parmak izi’ olarak bilinen izler bırakır. Arkamızda bıraktığımız bu dijital gölgelerimiz, algoritmik yapılar tarafından veriye dönüştürülür. Dolayısıyla diğer kullanıcılar tarafından görülmediğimizi
düşündüğümüz dijital sahne arkası anlarda algoritmik bir gözetime maruz kaldığımızı söyleyebiliriz.
Kimlik: Yapılan, Bozulan, Yeniden Kurulan
Goffman, içinde bulunduğu duruma göre hangi benlik performansını oynayacağına karar verebilen, bilinçli ve karşısındaki izleyiciyi değerlendirebilme yeteneğine sahip bir failden yola çıkıyordu. Oysa Judith Butler’a göre öznenin bütünüyle kendisini bilmesi söz konusu değildir çünkü kendi benliğine ait bilgisi ve farkındalığı da nihayet kültürel olarak inşa edilmiştir. Butler, bir adım daha ileri gider ve benliğin sürekli ötekilerle ilişki içinde kurulduğunu ileri sürer. Bu ilişkide diğerleri tarafından bir özne konumuna yerleştirilebilmek ve ‘tanınabilmek’ için belirli davranış kalıplarının ve edimlerin düzenli olarak tekrarlanması gerekecektir. Özetle Butler bireye içkin olmayan, duruma ve zamana göre bilinçli seçimlerle oynanabilen ‘bir performans olarak benlik’ kavramı yerine özneyi kültürel olarak bizzat inşa eden ‘performatif bir benlik’ kavramını önermektedir. Judith Butler’ın kimlik teorisi, insanların sosyal ağlardaki profil araçlarını nasıl kullandıkları ve anonim olanlar da dahil, bu profillerde ne tür benlikler inşa ettiklerini açıklamada bize güçlü bir perspektif sunar.
Butler’ın teorik penceresinden bakacak olursak, dijital dünyada kullanıcıların sergiledikleri kimlik performansları, ‘gerçek/otantik’ ve statik bir kimliğin dijital temsilleriymiş gibi sunulurlar; oysa her iki benlik de belirli söylemlere, bir dile ve kültüre dayanan ve sürekli tekrarlarla pekiştirilen performansların ürettiği bir algının ürünüdür. Tıpkı ‘gerçek’ hayatta olduğu gibi sosyal ağlarda da kullanıcılar kim olduklarını tanımamıza yardımcı olacak ritüeller sergilerler. Facebook, Instagram ya da Twitter gibi uygulamalar kullanıcının kimlik performanslarına bir tutarlılık kazandırmak için etkili ortamlardır. Kullanıcılar birbirlerinin profillerini takip ederek, beğenerek ya da kimi zaman tepki göstererek, paylaşılan içeriklerin ve performansların tutarlılığını karşılıklı olarak denetim altında tutarlar.
Algoritmalar Dünyasında Toplumsal Cinsiyet ve Kimlik
Gündelik hayatta neyin kabul edilebilir, neyin aykırı sayılacağı, önemli ölçüde mevcut toplumsal kurallara, ahlaki değerlere, baskın kültürel normlara göre tarif edilir. Dolayısıyla bireyin gündelik hayatta kabul edilmiş, toplumsal onay görmüş, ‘otantik’ kimliğine aykırı davranışlar sergilemesi yadırganabilir, toplumsal bir tepkiyle karşılaşabilir. Kimi kuramcılara göre İnternet işte bu sınırlayıcı ve yargılayıcı kültürel çerçevenin kırılmasında öncü bir rol üstlenmektedir. İngiliz feminist kuramcı Sadie Plant de böyle bir çıkış noktasını benimser. Plant (1997), teknolojinin, özellikle de İnternet temelli dijital teknolojilerin ve siber alanın geleneksel kadın erkek ilişkilerini sarstığını, çağdaş kadın için nihayet eril iktidarın dışında, patriarkal toplumsal kurgunun kırabileceği yeni bir alan açıldığını ileri sürmüştür. ‘Siberfeminizm’ kavramını ilk kez 1994 yılında ortaya atan ve kendisini de ‘siberfeminist’ olarak tanımlayan Plant’tir.
Siberfeminizm yaklaşımına göre teknoloji, geleneksel olarak eril bir alana kapatılmıştır; dolayısıyla, teknolojinin tarihi özünde bir erkeklik anlatısı olarak kurgulanmış, teknoloji de erkeğin ilgi alanına giren, onun icat ettiği, kullandığı, başarılı olduğu bir araç olarak tarif edilmiştir. Plant, İnternet’le birlikte bu durumun nihayet değiştiğini ileri sürer: Artık kadınlar da ileri teknolojiyi en az erkekler kadar iyi kullanabilmekte, erkek egemenliğinin geçerli olmadığı bu yeni kurgusal uzamda bilişsel yeteneklerini kullanarak yeni kimlik deneyimleri kazanabilmektedir.
Plant’in yaklaşımını eleştirenler ise ne tek başına bir teknolojiye erişebilmek kadını içinde yaşadığı toplumsal ve kültürel bağlamın baskısından özgürleştirmeye yetebilir, ne de siber platformlar bütünüyle eril bir dilden, ırktan ve sosyal sınıftan bağımsız ortamlar olarak düşünülebilir şeklinde bir bakış açısı sunarlar. Bu yaklaşımı benimseyen araştırmacılara göre teknolojinin üretiminden kullanımına kadar pek çok alan, hâlâ eril kültürün, sembollerin ve dilin egemenliği altındadır.
Siberfeminizm tartışmalarının gelişmesinde öncülük etmiş isimlerin başında Donna J. Haraway gelir. Haraway, kimliğin yekpare, statik ve sabit bir doğası olmadığını, kimliklerin her zaman kısmi, dinamik, değişken ve hiçbir zaman tamamlanamayacak akışkan bir yapıya sahip olduğunu ileri sürer ve bu akışkan kimlik tanımına politik ve ilerici bir anlam atfeder. Kuramcıya göre bu çelişik ve kısmi benlikler benzer şekilde parçalanmış diğer benliklerle birleşebilir; böylece yeni, hibrit bedenlerin ve toplumsal kimliklerin inşası, yeni politik ittifakların, birlikteliklerin kurulması mümkün olabilecektir.
Sonuç olarak, teknoloji, dijital medya ve toplumsal cinsiyet ilişkisi, feminist yaklaşımların çeşitliliği ölçüsünde renkli bir teorik çerçevede tartışılmaktadır. Bu tartışmada teknolojiyi ve dijital medyayı merkeze alan teknofeminist yaklaşıma göre de, toplumsal cinsiyet, tasarımdan üretime ve teknolojik yenilik keşfine kadar bütün sosyoteknik süreçlere içkindir. Bu da, teknolojinin maddi özellikleri, onu kullanacak olan kadını ya da erkeği toplumsal cinsiyet ilişkilerinin içinde bir konuma yerleştirdiği anlamına gelir.
Çevrimiçi Ortamlarda ‘Gerçek’, İdeal, Anonim Kimlikler
İnternet ortamında kimliğin inşası konusunda etkili çalışmalardan biri Sherry Turkle’ın Ekrandaki Hayat (1995) adlı çalışmasıdır. Kolej çağındaki gençlerin bir rol yapma oyununun ilk versiyonu üzerinden etkileşimlerini inceleyen Turkle, kullanıcıların çok parçalı, zaman zaman bozuluma uğrayan sonra yeniden kurulan benlik performanslarıyla ilgilenir. Turkle oyuncularla görüşmelerinde kullanıcıların bu oyundaki anonim kimliklerine müthiş bir kıymet atfettiklerini gözlemler ve bu bakımdan siber ortamlarda anonimliğin cesaret verici ve güçlendirici yanına dikkat çeker.
2000’li yıllarında başında yürütülen sosyal medya araştırmalarının önemli bir kısmı Turkle’ın bu gözlemlerini doğrulayan sonuçlara ulaşmışlardır. Öte yandan geçen on yıllar içinde İnternet’in sunduğu olanaklarda ve
barındırdığı risklerde gözlemlenen hızlı dönüşümlerle birlikte sosyal medya kullanıcılarının kimlik ve benlik algısı da radikal dönüşümlere uğramıştır. Söz gelimi son dönem araştırmalar, uzun yıllar saldırgan, ayrımcı dil kullanımı ya da rahatsız edici paylaşımlar nedeniyle sert eleştirilere maruz kalan anonim hesap kullanımının, özellikle 2000’li yıllardan sonra doğan nesillerde giderek yaygın bir pratik halini aldığını gösteriyor.
Amerikalı sosyal medya araştırmacısı Danah Boyd (2014), bu durumu ‘bağlam çöküşü’ kavramıyla tanımlar. Ergen kullanıcıların farklı sosyal ağ sitelerinde farklı benlik sunumları gerçekleştirdiklerini gözlemleyen Boyd, gençlerin hangi sitelerde kimlerle bağlantı halinde olacakları, kimleri arkadaş olarak listelerine ekleyip, kimleri takip edecekleri konusunda son derece dikkatli davrandıklarını gözlemler. Ergen bir kullanıcı sosyal medya hesabında, yaşadığı toplum, okul arkadaşları ya da ailesi tarafından kendisine atfedilen kimlikten farklı bir kimlik performansı sergilediğinde, bu kimliğin istenmeyen izleyiciler tarafından keşfedilmesi riskiyle karşı karşıya kalır. Bu tür istenmeyen karşılaşmalar Boyd’a göre bağlamın çökmesiyle sonuçlanır. Bir ergenin hayatında çevrimiçi ortamda deneyimlenen bir ‘bağlam çöküşü’nün çevrimdışı ortamda da (örneğin okul ya da mahalle ortamında) olumsuz yansımaları olabilmekte, genç kullanıcının sosyal çevresinde dışlanma, sosyal çatışma ya da gerilimlerle sonuçlanabilmektedir.
Boyd, araştırmasının teorik çerçevesinde ağlaşmış kamular kavramından yararlanır. İnternet ve bağlı medya dolamıyla kurulan ağlaşmış bir kamuda hem uzamın kendisi hem de bu uzamda bir araya gelen gerçek ve hayali izleyiciler ağlaşmıştır.
Ağlaşmış Kimliklerden Algoritmik Kimliklere
Çevrimiçi ortamların ağlaşmış ve karmaşık yapısı, tüm etkileşimlerin dijital bir mimari ve yazılım kombinasyonları üzerinden gerçekleşiyor olması İnternet ve bağlı teknolojilerdeki benlik sunumlarını da çok boyutlu ve çok aktörlü performanslara dönüştürmektedir. Örneğin yapay zekâyla diyaloglarımızda ya da algoritmalarla girdiğimiz etkileşimlerde sosyal bir etkileşimden ve Goffman’ın ileri sürdüğü gibi bir tür ‘izlenim yönetimin’den söz edebilir miyiz?
Yapay zekâ, yaşlı bireylerin gündelik ihtiyaçlarını, bedensel verilerini, tedavi süreçlerini izleyen takip uygulamalarında olduğu kadar, bu kesimin yüzleşmek zorunda bırakıldığı yalnızlık gibi sorunların ve sosyalleşme ihtiyaçlarının giderilmesinde de karşımıza çıkıyor. Bütün bu iletişim formlarını çağdaş dünyada dijital gündelik hayatın bir parçası kabul edersek, sanal gerçeklik deneyimi yaşayan bir kullanıcı ya da sanal idoller için sahne arkası tam olarak neresidir? Algoritmalar ve ağlar üzerinden gerçekleşen bu tür etkileşimler, bütünüyle kullanıcının kontrolünde olmayan, yapay zekâyla birlikte üretilen kolektif bir faillik durumuna işaret etmektedir. Bu durumda dijital ortamlardaki benlik performanslarını ve ağlaşmış kimlikleri nasıl okumamız gerekir?
John Cheney-Lippold ‘Biz Veriyiz: Algoritmalar ve Dijital Benliğimizin Oluşumu’ adlı kitabında algoritmaların İnternet üzerindeki etkileşimlerimizi ve çevrimiçi pratiklerimizi takip ederek, bu veriler üzerinden toplumsal cinsiyetimize, ırkımıza, etnik kimliğimize, coğrafyamıza, yaşımıza dair sürekli çıkarsamalar yaptığını ve bu analizler üzerinden bizleri belirli kimlik kategorilerine yerleştirdiğini anlatır.
Algoritmalara dair yürütülen çok sayıda araştırma, bir algoritmanın esasen değerden bağımsız bir yazılımsal mimariden ibaret olmadığını göstermiştir. Dolayısıyla bir algoritmanın birer kullanıcı ya da izleyici olarak bizim kim olduğumuza dair analizleri, algoritmik kimlikler olarak veri tabanlarında kayıt altına alınmakta, İnternet’teki izlerimiz ve pratiklerimiz dijital benliğimizin sınırlarını çizmektedir.
Dijital Çağda Görünüm, Gözetim, Denetim
Başkaları tarafından görülmeyi önemseriz; göründüğümüzü bilmek, toplumsal hayat içinde bir yere ve sese sahip olduğumuzu kanıtlayan hayat belirtilerinden biridir. Bireysel ya da kolektif amaçla görmeyi ve görülmeyi arzu etmek, gözetimi de kaçınılmaz olarak beraberinde getirecektir.
Dijital kamusal alanda yaşanan eylemselliklere katılmak, aynı zamanda kimliğimizi açık etmeyi seçtiğimiz ve başkaları tarafından öylece bilinmek istediğimiz kimlik anlarına katılmak demektir. Filozof Hannah Arendt eşitler arasında kolektif bir eylem ve faillik yoluyla üretilen birlikteliklerin kamusal alanda bir ‘görünüm alanı’ yarattığını, böylece bir iktidar ürettiğini hatırlatır. Sosyal medya üzerinden hayata geçirilen dayanışma hareketleri, iktidar karşıtı politik birliktelikler, ortak hedefler ya da hak- temelli eylemler, ancak harekete katılanların kendilerini gösterebilmesi ve diğerlerini görebilmesiyle/ gözetlemesiyle mümkündür.
Fakat çevrimiçi ortamlarda politik görünürlük, iktidar odakları tarafından hedef gösterilebilmeyle ya da karşıt görüşten gelen bir tehditle de sonuçlanabilir. Sosyal medyada ya da çevrimdışı dünyada görünmek tek başına özgürlükleri güvence altına almaya yetmeyebileceği gibi, muhalefetin baskı altına alınmasında ve bireysel özgürlüklerin kısıtlanmasında bir araç olarak da kullanılabilir. Özetle sosyal medya, görünme, görülmeme ve gözetleme eylemlerinin iç içe geçtiği bir kamusal alan olarak belirli koşullarda bir bağlantılar ve görünümler alanı olarak işlev görebileceği gibi her zaman bir gözetim ve baskı alanı olma potansiyeli de taşımaktadır.
Dijital-Sonrası Dönemde Gözetim
Gözetim, toplumsal hayatın bir parçasıdır; en küçük topluluklarda bile çeşitli gözetim mekanizmalarının gündelik hayatın farklı sahnelerine yerleştiğine tanık oluruz. Fakat modernitenin yükselişiyle birlikte gözetimin mahiyeti değişmiş, gözetime dayalı toplumsal disiplin, merkezi bürokratik devletin kurucu bileşenlerinden birine dönüşmüştür.
‘Gözetim toplumu’nun kuramsallaştırılmasında en önemli katkı Fransız düşünür Michel Foucault’dan gelmiştir. Ona göre modern toplumlarda suçlulara uygulanan geleneksel cezalandırma ve işkence yöntemleri yerini öz-disipline bırakmıştır: Modern toplumlardaki gözetimin temelinde yatan bu yeni disiplin ve denetim anlayışı en yetkin biçimde İngiliz filozof ve hukukçu Jeremy Bentham’ın 18. yüzyılda ortaya attığı Panoptikon mimari modeliyle açıklanabilir.
Panoptikon kavramının görselleştirilmesinde en sık kullanılan örneklerden biri dairesel bir hapishane mimarisidir. Dairesel olarak tasarlanan katlarda bütün hücreler ya da odalar dairenin merkezinden görülebilecek şekilde tasarlanmıştır. Bu tasarımın tam ortasında bir kontrol kulesi bulunmaktadır. Kuleden bakıldığında bütün mahkumların ne yaptıkları görülebilirken, mahkumlar kulede kendilerini denetleyen bir gardiyanın olup olmadığını göremezler. Böylece kulede bulunacak tek bir görevli bile bütün hücrelerin denetimini sağlayabilecektir. Fakat daha da önemlisi, böyle bir yapıda artık bir denetleyene gerek de yoktur çünkü mahkumlar sürekli gözetim altında oldukları algısıyla kendi kendilerini disipline edeceklerdir: böylece kontrol, gözetim kaygısının doğal bir sonucuna dönüşecektir. İşte Foucault bugün tıpkı panoptik bir hapishane modelinde olduğu gibi ‘tamamen kişiselleştirilmiş ve sürekli görünür kılınmış’ (1995: 200) panoptik bir bilgi evreninde yaşadığımızı ileri sürer.
Foucault modern dönemde bir disiplin rejimi olarak gözetimden söz ettiğinde henüz ne İnternet ne de bağlı teknolojiler vardı. Bugün bilgisayar teknolojilerinde yaşanan gelişimle birlikte giderek ağlaşan hatta platformlaşan toplumlarda, büyük ölçüde algoritmik yapılar üzerinden gerçekleşen bir gözetim ağının hedefindeyiz. Büyük ölçüde kendi rızamızla gerçekleştirdiğimiz çevrimiçi etkinlikler bir yandan özgürleşim algısı üretirken bir yandan da kullanıcıları bugüne dek görülmemiş bir izlenme ve gözetimin öznesi haline getiriyor. Dijital olarak toplanan kişisel veriler gerektiğinde güvenlik gerekçeleriyle kamu otoriteleriyle, ticari gerekçelerle başka şirketlerle, sağlık hizmeti gerekçesiyle medikal araştırma şirketleriyle paylaşılabiliyor. Gözetleyen ve gözetlenen arasındaki sınırların giderek silikleştiği bu yeni dönem, bir bakıma dijital panoptikon dönemini çağrıştırmaktadır. Dijital öncesi dönemden farklı olarak bu yeni dönemde gözetim elbette veri toplama araçlarıyla gerçekleştirilmektedir.
Dijital Zamanlarda Flört ve Mahremiyetin Dönüşümü
Günümüzde sosyal medya, yeni yazılımlar, gelişen dijital altyapı ve olanaklarla birlikte daha önce tanık olmadığımız toplumsal ilişki ve etkileşim formlarını mümkün kılıyor. Bu yeni çevrimiçi dünyanın özneleri;
• ilgileri çerçevesinde yeni birliktelikler, dayanışma ağları ya da hayran toplulukları kurabiliyor, • çevrimdışı dünyadaki kimlikleriyle uyumlu, onları daha da pekiştirecek profiller oluşturabiliyor,
• kendi kimliğini dijital dünyanın yeni olanaklarına uygun olarak sürekli yeniden inşa ederken, siber uzayda bilinmeyen ancak tahayyül edilen ‘fantastik öteki’nin arayışını sürdürebiliyor, • yeni flört pratikleri, evlilik dışı erotik ya da romantik aşk deneyimlerine ilgi gösterebiliyor, • çevrimdışı dünyadaki arkadaşlık ilişkilerini sürdürürken, diğer sosyal ağlarda alternatif ya da anonim kimlikler üretebiliyor, • bir yandan başka hayatları gözetleme deneyimine katılırken, bir yandan da dijital okuryazarlıkları ölçüsünde kimliklerini, biyometrik bilgilerini, özel hayatlarını ve mahremiyetlerini algoritmik bir gözetime, teknolojik takibe, ticari sömürüye, diğer kullanıcıların ihlallerine ya da siber zorbalıklara açık hale getirebiliyorlar.
Bütün bu radikal dönüşümleri modern dünyada gözlemleyebildiğimiz alanların başında hızla değişen romantik ilişki formları ve flört pratikleri geliyor. Kuşkusuz yeni romantik ilişki formlarını mümkün kılan teknolojilerin başında flört uygulamaları gelmektedir. Sürekli artan aktif kullanıcı sayısıyla dev bir sektör haline gelen bu uygulamalar, yüz milyonlarca kullanıcı için geleneksel ilişki formları karşısında önemli birer alternatif oluşturmaktadırlar. Sosyal ağlarda ve flört uygulamalarında yaşanan romantik yakınlaşmalar ve teknolojiyle dolayımlanan yeni ilişki formları, kimlik, aidiyet ve mahremiyet kavramlarıyla ilişkimizi de hızla dönüştürmektedir.
Flört platformları için ‘cinsellik piyasası’ metaforunu kullanan Laura Thompson (2018: 71) yaptığı çalışmada, flört platformlarını ‘kısmen İnternet’te alışveriş yapmayı’ andıran, ‘en iyi partner olasılığını seçmeye’ dayalı, yeri geldiğinde ‘kendinizi nasıl satmanız gerektiğini’ bilmenizi gerektiren bir deneyim olarak tarif eden katılımcılarla karşılaşır. Illouz’un duygusal kapitalizm olarak tarif ettiği bu süreçte flört uygulamaları, mevcut eş seçenekleri içinde ‘en iyi ürünü’ bulmayı teşvik eden platformlar gibi çalışırlar. Illouz’un skopik kapitalizm olarak tanımladığı bu bağlam içinde aşk, kadın bedeni üzerinden erkeğe sunulan bir hizmete dönüşmüş, kadın bedeni ise arz-talep piyasasına göre pazarlığa tabi tutulan, satın alınan, görsel olarak tetkik edilen, tüketilen, eskidiğinde yenisiyle değiştirilen ya da tümüyle elden çıkarılan görsel bir ürüne indirgenmiştir.
Mahremiyetin dijital dönüşümüne dair tartışmamızı tamamlarken bir noktanın altını çizelim: Çevrimiçi flört uygulamalarının ekonomik çıkar gözeten şirketlere ait oldukları gerçeği, söz konusu platformlar karşısında kullanıcıların bütünüyle pasif, sürecin ekonomik ya da kültürel boyutunu görmekten uzak, eleştirel düşünme becerisinden yoksun bireyler oldukları anlamına da gelmez.