SOS316U-MEDYA SOSYOLOJİSİ
Ünite 4: Medya ve Küreselleşme
Giriş
Küreselleşme ve medya arasındaki yakın ilişki, 1990’ların ortalarından bu yana iletişim çalışmalarının merkezinde bulunan önemli bir konu olmuştur. Popüler kültürden internet ve akıllı telefonlara kadar uzanan geniş bir yelpazede; medya, yeni medya, dijital teknolojiler küreselleşme sürecinin özellikle son yirmi yılda daha da hızlanmasında ve derinleşmesinde kilit bir rol oynamıştır.
Küreselleşme Süreci ve Genel Dinamikleri
Küreselleşme tek bir süreç olmayıp karmaşık süreçlerin bir araya geldiği bir olgular kümesi, çelişkili ya da birbirine zıt etkenlerin devreye girdiği bir süreçtir ve değişime, etkileşime açıktır.
Küresel/leşme Kavramının Tarihi ve Küreselleşmenin Dönemselleştirilmesi
Küreselleşme olgusunun veya sürecinin tarihsel bir başlangıç noktasını belirlemek oldukça zordur. Küreselleşmenin başlangıcı konusunda farklı görüşler söz konusu olup bazı yorumcular kökenlerini oldukça erken dönemlerle ilişkilendirir. Therborn, küreselleşmenin ortaya çıkışının Hıristiyanlık ve İslamiyet gibi dinlerin küreselleşmesine eşlik eden 4. yüzyıldan 6. yüzyıla kadar olan döneme kadar uzanabileceğini ifade eder. Robertson ise 15. yüzyıl başından 18. yüzyıl ortalarına dek olan dönemi küreselleşmenin Avrupa’da tohumlarının atıldığı “oluşum” evresi olarak nitelendirirken küreselleşmenin Avrupa’da “başlangıç” evresi olarak adlandırılan dönemin 18. yüzyılın ortalarından 1870’lere kadar devam ettiğini ifade eder. Robertson’a göre, küreselleşmenin esas olarak yükseldiği dönem 1870’lerden 1910’ların ortalarına kadar olan “yükseliş” evresidir. Küreselleşmenin ortaya çıktığı dönem olarak kabul edilen “Ayağa Kalkış Aşaması” genel olarak küreselleşmenin 1. Dalgası olarak da nitelendirilir. Son 150 yıl küreselleşmenin üç dalgasına tanıklık etmiş olup, küreselleşmenin ilk dalgası olan adlandırılan ve genellikle “altın çağı” olarak anılan süreç, 1870 ile 1914 yılları arasında yaşanmıştır. Önemli siyasi ve iktisadi değişimlerin yaşandığı ikinci küreselleşme dalgası ise 1944 yılından 1971’e kadar olan süreci kapsar. Küreselleşmenin üçüncü dalgası, bugün içinde yaşamakta olduğumuz, dünya ekonomisiyle bütünleşme ve neo-liberal ekonomi politikalarının uygulamaya konulduğu 1980’ler sonrası döneme karşılık gelmektedir. Bu dönemde küreselleşmenin dünya kapitalizminde yeni bir çağa yani küresel kapitalizm çağına geçişin belirleyicisi olduğunu belirten Robinson’a göre, bu çağın ayırt edici özelliği, gerçekten ulus ötesi bir sermayenin açığa çıkarak, ulus-devletlerin büyük bölümün entegre olduğu, küresel düzeyde birbirine eklemlenmiş yeni bir üretim ve finans sisteminin oluşmasıdır.
Küreselleşme, sadece ekonomik küreselleşmeyle sınırlı bir kavram değildir ancak ekonomik küreselleşme ve bunun sonuçları, küreselleşmenin şüphesiz merkezi bir boyutudur. 1800’lerin başında buhar gücü sayesinde ürünlerin taşıma maliyeti düşürüldüğünde küreselleşmenin bir sıçrama yaptığını belirten Baldwin, küreselleşmenin ikinci
sıçramasının 20. yüzyılın sonunda iletişim ve enformasyon teknolojilerinin fikirlerin taşınma maliyetini radikal oranda düşürdüğünde yaşandığını ifade ederek bu iki sıçramanın ilkine eski küreselleşme, ikincisine de yeni küreselleşme diyebileceğimizi ifade eder.
Küreselleşmenin geleceği konusundaki belirsizlikler deglobalizasyon (küreselleşme paradigmasından uzaklaşma) tartışmalarına yol açmışsa da Turner ve Khondker “küreselleşme karşıtı hareketlere ve milliyetçi retoriğe rağmen küreselleşmenin geri dönüşü olmadığını, uzun vadeli bir tarihsel dönüşüm süreci olarak görülmesi gerektiğini” ve küreselleşmenin sonuna tanıklık etmediğimizi belirtir.
Küreselleşme: Farklı Görüşler ve Tartışmalar
Küreselleşme, Thompson’a göre, faaliyetlerin (a) küresel veya küresele yakın bir alanda gerçekleşmesi, (b) küresel ölçekte düzenlenmesi ve eşgüdümleştirilmesi, (c) belirli bir ölçüde karşılıklılık ve karşılıklı bağımlılık içermesi durumlarında ortaya çıkar.
Ritzer, küreselleşme kavramını Marx’ın “katı olan her şey buharlaşıyor” tespitine referansla bazı metaforlar kullanarak ele alır. Küreselleşme öncesi dönemden söz ederken “katı”, küreselleşme sonrası dönemler içinse “sıvı” metaforunu kullanır. “Katı dönem” olarak adlandırdığı küreselleşme öncesi dönemde, insanların ve nesnelerin engeller nedeniyle sınırlı bir hareketlilikte varlıklarını sürdürdüklerini belirtir. Bu engeller arasında en büyük olanı ulus devletleridir. Katılık hala var olmasına rağmen, Ritzer’e göre “küresel çağ”ın belirleyici özelliği “akışkanlık”tır. Son otuz yıl içinde, eskiden katı olarak bilinen şeyler, adeta eriyip sıvılaşma eğilimine girdiler ve zamanla daha hareketli ya da “sıvı” hale geldiler. Bu artan hareketlilik süreci devam ettikçe, sıvılar da giderek gaz haline dönüşmeye meyilli hale geldiler. Küresel çağdaki enformasyon akışının temeli, bu gaz hali özelliğiyle sıkı bir ilişki içindedir. Ancak, yaratılan yeni sıvılar ve gazlar, hem yapıcı hem de yıkıcı etkilere sahiptir.
Küreselleşme üzerine düşünürken, akışkanlıkla sıkı bir bağa sahip olan ve onun önemli bir tamamlayıcısı olan bir diğer kavram da Arjun Appadurai’in akıntılar kavramıdır. Bu kavram, insanların, metaların, enformasyonun ve mekânların, kısmen küresel engellerdeki açıklıkların artması nedeniyle hareket etmesine işaret eder. Bu bağlamda, küresel düzeyde hareket eden insanlar, akıntıların bir türü olarak ele alınabilir. Günümüz dünyasının belirgin bir özelliği olan ve küreselleşme ile yakından ilişkilendirilen artan akışkanlıklar, büyük fırsatlar sunmanın yanı sıra bir dizi tehdit ve tehlike de içermektedir.
Küreselleşme kavramının yaygınlaşmasın da oldukça etkili olan Robertson’a göre küreselleşme hem dünyanın küçülmesine, yani küçülmüş gibi deneyimlenmesine hem de bir bütün olarak dünya bilincinin güçlenmesine işaret eder. Frederic Jameson için küreselleşme, bir dünya pazarı ufkunun yanı sıra, dünyadaki iletişimin muazzam düzeyde genişlemesini ifade eder.
Modernliğin yapısal olarak küreselleştirici olduğuna işaret eden Anthony Giddens, küreselleşmeyi dünya çapındaki toplumsal ilişkilerin yoğunlaştığı bir süreç olarak açıklar. Giddens’a göre, küreselleşme sadece “orada,” yani bireyden uzak yerlerde olan şeylerle ilgili değildir. Küreselleşme aynı zamanda “burada” olup, yaşamlarımızın mahrem ve kişisel yönlerini de etkiler.
Akıntılar her yere gitmiyor ve farklı yerleri değişik yoğunluklarla etkileyebiliyor. Bu durumu betimlemek için Ferguson “zıplama” metaforunu kullanmayı önerir. Diğer bir ifadeyle, küreselleşme her yere akmaktan çok bazen bir yerden diğerine “zıplar”. Küreselleşme gelişmiş dünyada daha kolay akarken, az gelişmiş bölgelerin birçoğu bu akışın kenarında kalır.
2000’li ve 2010’lu yıllarda küreselleşmenin mevcut eşitsizliklere ivme kazandıran işleyişinin pek değişmediği görülmektedir. Küreselleşme, Steger’in ifadesiyle, “düzgün işlemeyen bir süreç” ve toplumsal ilişkilerin çok boyutlu ama eşitsiz bir yoğunlaşmasını ifade ediyor. Dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanlar, küreselleşmenin toplumsal yapılar ve kültürel alanlardaki muazzam dönüşümden farklı şekillerde etkileniyor. Bu nedenle, Giddens village (köy) ve pillage (yağma) sözcüklerinin benzerliğinden bir dil oyunu yaparak) mevcut durumun [McLuhan’ın kavramsallaştırmasıyla] küresel bir köyden (global village) ziyade küresel bir yağmaya (global pillage) benzediği söylenebilir diyor.
Luke Martell’in belirttiği gibi, küreselleşme, başlangıçta soyut bir kavram gibi algılansa da aslında büyük ölçekli küresel ekonomik değişim süreçleri ve uluslararası siyasi güç dinamikleri günlük yaşantımızı önemli ölçüde etkilemektedir. Küresel ekonominin yapılanması ve servetin dağılımı, iş olanaklarımızı ve genel maddi koşullarımızı belirlemede kilit bir rol oynamaktadır. Kültürel kimlik ve deneyimlerimiz, medyadan müziğe, göçten gıdaya kadar bir dizi küresel etkenle şekillenmektedir. Küreselleşme, güçlü bir söylemdir, dünyayı nasıl gördüğümüzü ve nasıl davrandığımızı etkiler.
İletişimin Küreselleşmesi
Küreselleşme süreci, dünya genelinde insanlar arasındaki etkileşimin hızını ve kapsamını artıran enformasyon ve iletişim teknolojilerinin gelişimi ile sıkı bir şekilde bağlantılıdır. Richard Baldwin, iletişim teknolojilerinde 1990’lı yıllarda yaşanan devrimsel gelişmelerin küreselleşmeyi değiştirdiğini öne sürer. Dijital medya, özellikle de İnternet, karşılıklı bağlantı ve bağımlılığı kolaylaştırdığı için küreselleşmenin başlıca itici güçleri olarak kabul edilmektedir.
İletişim Ağlarının Küreselleşmesi ya da Küresel İletişim Ağları
İletişim ağlarının küresel nitelik kazanması 19. yüzyılda başlamış ve iletişimin küreselleşmesinin gerçekleşmesi 19. yüzyılda mümkün olmuştur. John B. Thompson iletişimin küreselleşmesini, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyıl başındaki üç önemli gelişmeye dayandırır. İletişimin
küreselleşmesindeki ilk dönemeç, 19. yüzyılın ortalarında Avrupa’nın imparatorlukları tarafından su altı kablo sistemlerinin geliştirilmesidir. Yeni geliştirilen bu sistem, iletişimi deniz altına döşenebilen kabloların yaygınlaşmasıyla farklı kıtaları birbirine bağlayan ve ticaretin önünü açan bir boyuta taşıdı. Uluslararası haber ajanslarının ortaya çıkışı, küresel iletişimin ikinci önemli aşamasını oluşturur. 1835’te ilk kez Paris’te bir haber ajansının faaliyete başlaması sonrasında, bugün de küresel düzeyde faaliyet göstermeye devam eden, Reuters 1840’ta Paul Julius Reuter tarafından Londra’da, Associated Press (AP) 1848’de New York’ta ve Agence France-Presse (AFP) 1940’ta Paris’te kuruldu. Böylelikle, küresel çapta etkin olan çok taraflı iletişim ağları yaratıldı. İletişimin küreselleşmesindeki üçüncü önemli gelişme ise elektromanyetik dalgalar sayesinde yeni enformasyon iletim araçlarının gelişmesi ve elektromanyetik tayf tahsisini düzenleme girişimlerinde sağlanan başarıdır.
1960’lı yıllarda ABD Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Kurumu’ndaki (DARPA) teknoloji uzmanlarının olası bir saldırı ya da savaş durumunda Amerikan iletişim ağlarını korumak amacıyla geliştirilen bir proje sonuçlandığında, bağımsız bilgisayar ağları, merkezi kontrol olmadan birbirleriyle bağlantı kurabilen bir ağ mimarisi haline geldi. İnternetin temelini oluşturan ARPANET, Soğuk Savaş’ın endişelerinden uzak, dünya genelinde bireyler ve gruplar tarafından kullanılan binlerce bilgisayar ağını birbirine bağlayarak küresel iletişimin temelini oluşturdu. Bugün internet dünya genelinde yaklaşık 5,5 milyar insanın erişebildiği bir “dünya çapındaki ağ” (www) haline geldi. İnternet ve mobil iletişim araçlarının yaygın kullanımı, küreselleşme sürecini hızlandırarak daha da derinleştirmektedir.
Küresel İletişimin Günümüzdeki Kalıpları
Küresel iletişimin ana kalıplarını dört başlık altında inceleyebiliriz:
Küresel İletişimin Yayılmasında Kilit Rol Oynayan Ulus- Ötesi Holdinglerin Ortaya Çıkması: İletişimin küreselleşmesi büyük ölçekli ulusötesi iletişim holdinglerin gelişmesiyle iç içe geçen bir süreçtir. Medya endüstrilerinin sınırları aşarak faaliyet göstermesi, bazı büyük sanayi ve finans şirketlerin iletişim sektöründe önemli kazançlar elde etmesi, büyük holdinglerin küresel iletişim ticaretinde güçlenmesine neden olmuştur. Ulusötesi dev şirketler, birleşmeler, satın almalar ve başka ortaklık biçimleriyle küresel enformasyon ve iletişim ticaretinde o ana kadar görülmedik bir büyüme sağladı. Örnek olarak General Electric, Disney, Time Warner, Sony, News Corporation, Viacom ve Seagram gibi şirketler bulunmaktadır. Son yirmi yılda bu listeye Google, YouTube, Facebook, Instagram, WhatssApp, Twitter, Netflix gibi şirketler dahil olmuştur.
Teknolojideki ilerlemeler, özellikle internetin yaygınlaşması ve kablosuz iletişim cihazlarının artması, yeni medya ekonomisinde merkezi bir rol oynayan yenilikçi rakiplerin ortaya çıkmasını teşvik etmiştir. Medya endüstrisindeki değişime rağmen, yine de 2020’li yıllarda
medya sahipliğinin epeyce yoğunlaştığı küresel medya endüstrisinin her sektöründe, Google ve Facebook gibi birkaç büyük şirket diğer rakiplerinin üzerinde yükseliyor.
Dünya genelindeki dijital reklam gelirlerinin üçte birini Google elde ediyor. Bu durum, Google’ın dünya çapındaki çevrimiçi aramaların yüzde 85’ten fazlasını oluşturmasıyla ilgilidir. Google’ın ABD’deki arama sitesi en yoğun trafiğe sahip iken, Google tarafından satın alınan YouTube, dünyanın en popüler ikinci web sitesidir. Dünya genelinde enformasyonu organize ederek küresel olarak erişilebilir kılmayı hedefleyen Google bunu gerçekleştirebilecek geliri reklamlardan elde eder. 2005 yılında kurulan YouTube, medya tüketicilerini medya üreticilerine dönüştüren ve böylelikle tüm medya ortamını yeniden biçimlendiren demokratikleştirici bir medya platformu olarak görülmektedir. Üçüncü sırada yer alan Facebook ise dünyanın en çok ziyaret edilen sitelerinden biri olan Instagram’ın sahibidir. 2021 yılında Facebook, Instagram ve WhatsApp’ın çatı şirketi Meta adını alırken, Meta, 6 Temmuz 2023 tarihinde, Twitter’a rakip olacak yeni sosyal medya platformu Threads’i kullanıma sundu. Nihayetinde bu iki platform, reklam verenlere kullanıcı kazandıran güçlü medya şirketleri konumunda olup dijital medya dünyasında başarılı olmak isteyen her şirketin, bir şekilde bu iki yeni dijital medya devi ile iş birliği yapması kaçınılmazdır. Google’dan Facebook’a kadar çok sayıda örnekte “büyük veri” algoritmalarının yaygınlaşmasıyla düne kadar söz konusu olmayan yeni bir kârlılık modelini hayata geçirmiştir. Bu yeni iş modelinin hakim olduğu dönemi Gözetleme Kapitalizmi Çağı olarak kavramsallaştıran Shoshana Zuboff’a göre, söz konusu verilerin bazıları makine zekâsı olarak bilinen gelişmiş imalat süreçleriyle işlenerek kullanıcıların şimdi ve ileride ne yapacağını tahmin etmek için kullanılmakta, bu da insan davranışlarının bugüne kadar hiç olmadığı kadar manipüle edilebildiğine dair kaygıları arttırmaktadır.
Yeni Teknolojilerin, Özellikle Uydu İletişimi Teknolojilerin Artan Kullanımı: Küresel iletişimin ikinci ana özelliği, kablo sistemleri, uydu iletişimi ve dijital teknolojilerin kullanımındaki artıştır. 1960’larda gelişen telekomünikasyon uyduları, o günden bu yana birçok farklı amaç için kullanılmaktadır. Telekomünikasyon uyduları başlangıcından beri TV yayıncılığında yayın istasyonları ve dağıtım noktaları olarak kullanılmakla beraber 1990’lı yıllarda, güçlü ve hedefe tam yönelimli sinyal aktarma kapasiteli daha sofistike uyduların gelişmesiyle, doğrudan uydu yayın sistemleri, yani DBS’ler yaygınlaştı. DBS’ler, karasal yayın ağlarının dışında -genellikle büyük iletişim holdinglerinin önemli paylara sahip olduğu- yeni dağıtım sistemleri yaratmaları nedeniyle önemlidir.
İletişim/Medya Ürünlerinin Küresel Sistem İçinde Asimetrik Akışı: İletişimin küreselleşmesinin önemli bir diğer özelliği, medya ürünlerinin uluslararası arenadaki dolaşımıdır. Ancak, medya ürünlerinin uluslararası dolaşımı, belirli kuruluşların hüküm sürdüğü ve simgesel ürün arzında bazı bölgelerin diğerlerine bağımlı olduğu bir
süreçtir. Özellikle TV programlarında, haber ve eğlence içeriklerinde, genellikle ana ülkelerden dünya geneline tek yönlü, asimetrik bir akış söz konusu olmuştur.
Küresel İletişim Ağlarına Erişimde Çeşitlilikler ve Eşitsizlikler: Toplumsal ve ekonomik eşitsizlikler, küresel iletişim ağlarına ve yeni medyaya erişim konusundaki eşitsizliklere yansıyarak dijital ortamda farklı düzeylerde toplumsal tabakalaşmanın devam etmesine neden olmaktadır. 24 yıl önce internete erişimi olanlar ile ol(a) mayanlar arasındaki bölünmeye/uçuruma karşılık gelmek üzere kullanılan dijital bölünme, geçen çeyrek yüzyıl içinde internete erişebilen nüfusun katlanarak artmış olmasına rağmen henüz kapanmamıştır. Ayrıca, dijital medyaya erişim ve bu yeni iletişim ve enformasyon teknolojilerini kullanma becerisi konusunda da bir bölünme ve eşitsizlik söz konusudur.
Medya ve Küreselleşme ya da Küresel Medya
Medyanın küreselleşmesi, kültürel ürünlere genel erişimi vurgular. Ayrıca medyanın küreselleşmesi, küresel düzeyde markaların, iletilerin ve görüntülerin taşıyıcılığını yaparak küresel tüketim kültürünü yeniden üretmesi önemlidir.
Kültür Çatışması (Kültürel Farkçılık ya da Kutuplaşma)
Küresel medyayı anlamaya yönelik bu yaklaşım, Batı’dan diğer ülkelere doğru tek yönlü bir kültür akışı görmek yerine, uzlaşmaz dünya görüşleri arasında derin ve uzun süreli bir çatışma görmektedir. Farklı bir ifadeyle, kültür çatışması ya da kutuplaşma tezi, kültürlerin büyük ölçüde değişmeden kaldığını ve küreselleşmenin etkilerinin sadece kısmi olduğunu vurgular. Bu yaklaşıma göre, küreselleşme genellikle kültürlerin derin yapılarının yüzeyinde ortaya çıkar ve bunları sadece kısmen etkileyebilir. Samuel Huntington’ın Medeniyetler Çatışması tezi, kültürel farklılıkların öne çıktığı bir yaklaşımın örneğidir. Huntinton’a göre, soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte politik-ekonomik farklılıklar, özellikle kültürel yeni çatışma noktalarının gölgesinde kalmaktadır. Huntington, insanlık tarihini belirleyen yedi ya da sekiz uygarlık arasında ciddi çatışmaların ortaya çıktığını savunur. Bu uygarlıklar arasındaki ekonomik çatışmalar ve kültür savaşları, muhtemelen küresel medeniyetler çatışmasına yol açacaktır. Ona göre, Batı değerleri özellikle İslami güçlerin saldırısı altındadır. Genel olarak, kültür çatışması, özel olarak medeniyetler çatışması tezi, özellikle kültürel değerlerin genellikle köklü olduğunu ve yabancı kültürel ürünlerin ithal edilmesiyle hemen dönüşüme uğramasının pek mümkün olmadığını hatırlatan bir yaklaşımdır.
Homojenleşme ve Kültürel Emperyalizm
Homojenleşme ya da kültürel çakışma tezi, küreselleşmenin dünya çapında artan bir benzerlik ve standartlaşma eğilimine yol açabileceği düşüncesine dayanır. Bu perspektifi benimseyen yaklaşımlar genellikle küreselleşmenin standartlaştırılmış kültür ürünlerinin yaygın tüketimini yani homojenleşmeyi vurgular. Dünya kültürleri, en azından belirli ölçülerde ve bazı yönlere
doğru, giderek daha benzer hale gelmektedir. Günümüzde “kapsama alanı” küresel düzeyde olağanüstü genişleyen sosyal medya endüstrisi de bir tür “kültür endüstrisi”dir ve medyanın ekonomi-politik yapısının genel özellikleri genel olarak medya endüstrisi için de geçerlidir. Hall’un ifadesiyle, küresel kitle kültürü Batı merkezlidir ve İngilizce konuşur. Genellikle Batı’nın siyasal ve ekonomik gücünün etkisi altında olduğu için küreselleşmenin dünya üzerinde eşitsiz sonuçları vardır. Küresel kitle kültürünün ikinci önemli özelliğinin “kendine özgü türdeşleştirme biçimi” olduğunu belirten Hall’e göre, küresel kitle kültürü özümseyici olsa da “yereli silip atmaya kalkmaz, aksine onların aracılığıyla işler.
Büyük şirketlerin birleşmesiyle oluşan ve yükselen yeni küresel medya alanında zaman içinde çeşitli birleşmelerle başlıca aktörler değişse de küresel medya giderek daha az sayıda dev şirketin kontrolü altındadır. Bu durum, ona karşı çıkan görüşlere rağmen, kültürel emperyalizm veya medya emperyalizmi tezinin gündemde kalmaya devam etmesini sağlamaktadır. Medya emperyalizmi tezi, emperyalist bir nitelik arz eden batı medyasının (özellikle ABD medyasının), az gelişmiş ülkelerin kültürleri üzerinde tahakküm kurduğu iddiasını barındırır.
Tunstall’a göre, Dünyada hâkim olan medya sadece Amerika veya herhangi bir başka ülkenin medyası değildir. Ayrıca, ulusal ölçekli medyalar sadece varlıklarını sürdürmekle kalmamış, zaman içinde giderek daha da önemli hale gelmiştir. Büyük ülkeler genellikle kendi medyalarına sahiptir ya da ithal ettikleri medya ile yerli medyaları arasında bir denge kurabilmektedir.
ABD menşeili YouTube, Facebook ve Netflix gibi dijital platformların hegemonik hâkimiyetlerini sürdürmek ve genişletmek için dünya genelinde pazar paylarını artırdığına dikkat çeken Jin, 21. yüzyılın başlarında, platform emperyalizmi olarak bilinen yeni bir emperyalizm biçiminin ortaya çıktığını belirtir.
Küyerelleşme ve Kültürel Melezleşme
Kültürel melezleşme, küyerelleşme ve mélange gibi kavramlar; küreselleşmenin standartlaştırıcı ve homojenleştirici boyutu yerine, madalyonun bu defa diğer yüzüne odaklanan ve küreselleşmenin farklılaştırıcı boyutlarına işaret eden kavramlardır. Genel olarak Batı’dan ve özel olarak ABD’den kaynaklanan güçlerin kültürel homojenliğe yol açtığı fikrini sorgulayan küyerelleşme düşüncesi, farklı coğrafi bölgelerde küresel ve yerelin etkileşimi sonucu oluşan kültürel heterojenliğe dikkat çeker. Küresel(leşme) ve yerel(leşme) kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulan bir kavram olan küyerelleşme (Robertson) küresel olanın yerelle, yerel olanın da küreselle iç içe geçişini ve eşzamanlılığına dikkat çeker. Küreselleşmenin kaçınılmaz ve yegâne sonucu olarak görülen standartlaşma ve homojenleşmenin küresel ile yerel etkileşimini ve bunun sonucunda gerçekleşen heterojenleşmeyi göz ardı ettiğini vurgular. Saf küresel ve saf yerelin artık var olmadığını kabul eden Ritzer’e göre de bir zamanlar belki (geleneksel) saf yerel mevcut olsa da
modern kapitalizmin ortaya çıkmasıyla teknik olarak yitip gitmiştir. Yerel ortadan kalktığında, geriye kalan şey küyereldir. Küyerelleşme kavramının ortaya çıktığı söylemsel bağlamın sorunlarının farkında olan Robertson, yine de bu kavram ile heterojenliğin küreselleşmiş bir toplumun ayırt edici özelliği olduğunu öne sürer. Bu, yerel ve küreselin kültürel kutupluklar olarak değil, karşılıklı olarak birbirine geçmekte olduğu düşüncesidir.
Küyerelleşmenin bir boyutu, standartlaşmanın otantik ve özgün unsurlara yönelik bir arayışı tetiklemesiyken, diğer bir boyut ise küreselleşme dinamiklerinin insanlar tarafından yerel bağlamlarda yorumlandığı gerçeğidir. Diğer yandan, küreyerelleşme, kültürel melezleşmenin özüne iner ve birçok çağdaş teorisyen için küresel süreçlerin temel niteliğini oluşturan bir kavramdır. Küreselleşme sürecinin getirdiği kültürler arasındaki artan etkileşimin, yerinden edilmiş kültürlerin ve yersiz- yurtsuzlaşmanın etkisiyle, birbirleriyle karışarak yeni, karmaşık, melez kültür biçimlerinin ortaya çıkmasına neden olduğunu ifade eder. Kültürel melezleşme, sadece küresel ve yerel unsurların bir araya gelmesi değil, aynı zamanda küreselleşmenin etkisi altında ortaya çıkan yeni ve benzersiz melez kültürlerin doğuşunu ifade eder.
Melezlik, dünyanın farklı yerlerindeki kültürlerin birbirine karışması sonucunda ortaya çıkar. Melezleşme ve küyerelleşme arasındaki teorik çerçeveleri birbirinden ayırmak zor olabilir, ancak her ikisi de iki farklı kültürün kaynaşmasına odaklanır; bu nedenle melezleşme ve küyerelleşme birbiriyle değiştirilebilir. Ancak bazı farklılıklar da vardır. Öncelikle, melezlik iki kültürel akımın birbiriyle kaynaşmasının bir sonucu olabilir, ancak akımların kökenini belirtmez. Buna karşılık, küyerellik, biri yerel olmak üzere iki akımın varlığını gerektirir.
Netflix, Küreselleşme & Küyerelleşme
Netflix, isteyene istediği türden film, dizi, belgeselleri istenilen zaman aralığında istediği kadar izleme seçeneği sunmasını izleyicileri/izler kitleyi “özgürleştirme girişimi” olarak yansıtmıştır ki bu küreselleşmenin tam zamanlı, esnek ve çok seçenekli üretim politikasıyla da uyumludur. Aslında izleyici neyin ne kadar izleneceğinin kontrolü konusunda sınırlı bir güce sahiptir. Çünkü içerikler doğrudan veya dolaylı yollarla sınırlandırılmaktadır. Netflix aslında izleyici alışkanlıklarını ikna ederek, yumuşak koşullandırmalarla şekillendirmekte ve bunları dolaylı ve belirsiz bir biçimde kontrol etmektedir.
Lobato, uluslararasılaşmanın getirdiği yapısal değişiklikler nedeniyle, Netflix’i tek bir küresel yayın hizmeti olarak değil, ulusal yayın hizmetlerinin bir araya getirildiği yerelleştirilmiş bir platform olarak görmenin daha doğru olabileceğini belirtir. Bu bağlamda, Netflix’in küresel düzeyde genişlemesinin, yerel ve küresel medya endüstrileri arasındaki etkileşime örnek teşkil ettiğini düşünmek yanlış olmaz. Bu ve benzer şirketlerin Hollywood yapımlarına dayalı ve yerel pazarlardaki izleyicilere oldukça uygun, yasal ve kullanımı kolay bir hizmet sundukları da göz ardı edilmemelidir.