SOS316U-MEDYA SOSYOLOJİSİ
Ünite 2: Medya İçerikleri: Temsil, Anlam ve İdeoloji
Giriş
Kitle iletişim araçlarının ortaya çıkışından bugün gündelik hayatımızdaki kültürel tüketimin önemli mecraları haline gelmiş olan yeni medya ve içerik platformlarına uzanan bir tarihsel izleği takip edeceğiz.
Değişen Medya İçerikleri
Kitle İletişim Araçlarından Geleneksel Medyaya
İlk gazetelerin Avrupa’da 17. yüzyıldan itibaren basıldığını bilsek de, gazetelerin görece geniş toplumsal kesimlerin ulaşabildiği bir araç olması ancak 19. yüzyıldan itibaren mümkün oldu. Öncesinde okuma- yazma bilen, daha ayrıcalıklı grupların okuduğu ve yoğun olarak politikayla ilgili haberler yapan gazeteler, 19. yüzyılın ortalarından itibaren ABD’de adına “penny press” denilen ucuz, kolay tüketilebilir, her kesin ulaşabileceği bir gazete formatının ortaya çıkmasıyla birlikte kitleselleşmiştir.
Kitle iletişim tarihi açısından önemli coğrafyalardan biri olan İngiltere’de BBC 1922 yılında kurulmuş, 1936 yılında ise televizyon yayıncılığına başlamıştır. Türkiye’nin kamu yayıncılığı kurumu olan TRT ise 1964’te kurulmuş, 1968’de ilk yayınını gerçekleştirmiş, 1986 yılına kadar da tek televizyon kanalı üzerinden yayınlarını gerçekleştirmiştir. TRT 2 1986 yılında açılmış olsa da,1989’a kadar Türkiye’de TRT dışında yayın yapan bir kanal olmamıştır. 1980’ler hem dünyada hem Türkiye’de medyanın büyük bir dönüşüm geçirdiği yıllardır. Kamu hizmeti yayıncılığı varlığını devam ettirirken, diğer yandan 1980’li yıllar özel televizyon kanallarının ortaya çıktığı, içerik ve tür açısından görülmedik bir çeşitliliğin ortaya çıktığı ve medya kuruluşlarının büyük sermayelerle endüstriyel olarak örgütlenmeye başladığı bir milattır.
Geleneksel Medyada Dönüşümler: Küreselleşme, Medya Endüstrisi ve İnternet
1980’lerden itibaren başlayan medyanın endüstriyelleşmesi süreci tüm bu tarihsel gelişmelerle uyum içinde işlemiştir. Özel televizyon kanallarının artması hem tür hem de içerik açısından çeşitlenmeyi sağlamış, bu çeşitlenme sonucu televizyon kültürel tüketimin ve popüler kültürün merkezine oturmuştur.
Küreselleşme her şeyden önce, ekonomik bir gelişmedir; kavramın anlamı, uluslararası ekonominin bir ağ olarak tasavvur edilmesine dayanır. ABD’de ve Sovyetler Birliği’nde 1980’lerden hemen önce başlayan uydu yayıncılığı, Türkiye’de TURKSAT uydusuyla 1994 yılında başlamıştır. Benzer biçimde 1990’lar, sınırlı biçimde de olsa, internet teknolojisinin gündelik hayatımıza girdiği on yıldır. “Salt okunur” niteliğindeki Web 1.0 teknolojisi, kullanıcı etkinliğine izin vermeyen ve bugün bütünüyle etkileşimsel hale gelmiş internet ortamının ilkel bir versiyonudur. 2004 yılından itibaren Web 2.0 ortaya çıkmış ve internetin mevcut görünümünü almasında bu gelişme son derece belirleyici olmuştur.
Dijital Medya: Üreticiler Olarak Tüketiciler
İnternet teknolojisinin, her teknolojik gelişme gibi, uzun bir tarihi vardır. 1960’larda askeri kullanım amaçlarıyla finanse edilen ve geliştirilen internet teknolojisinin bugünkü görünümü alması 2000’lerde mümkün olmuştur.
Farklı içeriklerin cep telefonu ya da bilgisayar gibi araçlar üzerinden erişilebilir olmasına yöndeşme adı verilir. Yöndeşme dijital medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte, günümüz medya kullanımının merkezi bir niteliği haline gelmiştir. Eğlenmek, öğrenmek, haber almak vb. farklı ihtiyaçlar, dijitalleşme ile birlikte internet erişimi olan herhangi bir araç ile giderilebilir duruma gelmiştir. Dijital içerikler videoblog, infografik, meme, sosyal medya hikayeleri, podcast, ürün yorumları, webinar, e-Kitap, GIF vs. gibi irili ufaklı, onlarca farklı grup altında sınıflandırılabilir.
Televizyonun Yeniden Keşfi: İçerik Platformları
İzleyici sayısı açısından içerik platformların en büyüklerinden biri olan Netflix, 1997’de posta yoluyla DVD’leri kiralayan bir şirket olarak kurulmuş, 2007’de içerikleri çevrimiçi yayın yoluyla kiralamaya başlamış, 2013’te ise kendi içeriklerini üreten dev bir platform olma yoluna girmiştir.
Platformların son birkaç yıl içinde sayıları artmış, Amazon ve Disney gibi büyük şirketler de bu pazara dahil olmuşlardır. Netflix bu alanda uzun süre öncü konumunda bulunmuş ve yakın zamana kadar en yüksek kullanıcı sayısına sahip olmuştur. 2022 yılında Disney +’ın kullanıcı sayısının Netflix’i geçtiği bilinmektedir.
Ulusaşırılık, kültürel çeşitlilik, izleme deneyimindeki değişimler, algoritma yapısının izleyici üzerindeki etkileri gibi başlıklar, platformlar üzerine yürütülen güncel tartışmaların içinde bazı önemli başlıklardır.
Temel Kavramları Anlamak
İdeoloji: Kuramsal Kökenler
En basit haliyle, ideolojiyi dünya görüşü olarak tanımlayabiliriz. Kendimize ait saydığımız pek çok pratik, düşünce ve inanç toplumsal olarak şekillenmiştir. Temsili ve anlamı kavramsallaştırma çabası, büyük ölçüde toplumsal eşitsizlikleri merkeze alan daha eleştirel bir düşünce geleneğinden beslenir. Bu düşünce geleneğinin köklerini Marx’ta, daha sonra ise Gramsci ve Althusser’de görebiliriz.
Marks ve Yanlış Bilinç: Çarpıtılmış Bir Dünyanın Resmi
Marx’ın ideolojiye ilişkin görüşleri, kendisinden önce gelen idealist düşünce geleneğinin eleştirisiyle yakından ilişkilidir. Hem bu düşünce geleneğinin bir eleştirisini sunduğu hem de ideolojiye ilişkin ilksel görüşlerini ortaya koyduğu Alman İdeolojisi (1846) isimli eserinde “Yaşamı belirleyen bilinç değil, tersine, bilinci belirleyen yaşamdır” (Marx, 1992: 43) derken, maddi yaşamın ve onun içindeki somut güç ilişkilerinin kapitalist toplumda yaşayan insan için belli türden bir bilinç formüle ettiğini
ve bu bilincin insanın bu eşitsiz toplumsal yapının içinde uyumlu biçimde var olmasını sağladığını anlatır. İdeoloji, kapitalist toplumda yaşayan insanların, onları saran maddi gerçekliği nasıl algıladıkları, bu maddi gerçeklikle ne yaptıklarıyla ilgilidir.
Marx’ın kendisi bu ifadeyi hiç kullanmamış olsa da (Barrett, 2004: 15) yanlış bilinç, Marx’ın ilk dönemindeki, “gerçekliğin çarpıtılmış bir resmi olarak ideoloji” fikrini özetlemek için elverişli bir metafor olmuştur. Meta fetişizmi, Kapital’de (I) (1867) karşımıza çıkar. Marx’a göre, meta fetişizmi kapitalizmin üzerinde yükseldiği toplumsal ilişkileri gizlemenin bir yoludur (Fine, 2001: 432).
Gramsci ve Hegemonya: Rızanın Olanakları
Gramsci’ye göre ideoloji “sanatta, hukukta, ekonomik etkinlikte, bireysel ve kolektif yaşamın bütün belirtilerinde kendini örtükçe gösteren bir dünya görüşüdür (aktaran Portelli, 1982: 15). Görüldüğü gibi, Marx’tan farklı olarak, Gramsci’de ideoloji olumsuz anlamlarından sıyrılmış görünür. Gerçekliği gizleyen bir perde olmaktansa, ideoloji Gramsci’de toplumsal yapılara ve etkileşimlere nüfuz eden, güncel ve yaşayan bir dünya görüşüdür. Bu dünya görüşü bilinçlerde açığa çıkar. Gramsci kapitalizmin çıkarlarına hizmet eden baskın bir ideolojiyi tanısa da, yine Marx’tan farklı olarak ideoloji onun için tek değildir. Farklı toplumsal sınıfların farklı ideolojileri olabilir.
Gramsci’de rıza ve hegemonya kavramları, kapitalist toplumların nasıl olup da ayakta kaldığına ilişkin cevaplar önerir. Bu devamlılığın yalnızca zorla sağlanamayacağı Gramsci açısından aşikardır. Rıza bu noktada devreye girer. Gramsci bir “ideolojik yapı”dan söz ederken, görsel- işitsel araçlardan da söz eder (Portelli, 1982: 22). Gramsci hegemonyayı zor ve rızanın bir denge durumunda bulunduğu bir saha olarak tarif eder (Anderson, 2007: 43).
Althusser ve Devletin İdeolojik Aygıtları: Kitle İletişim Araçlarının Önemi
En temel ortaklıkları, Althusser’in de Gramsci gibi zor ve rıza arasında bir ayrıma gitmesidir. Bu ayrım Althusser’de apaçıktır: Althusser burjuvazinin siyasal egemenlik aygıtı olarak kavradığı devletin sürekliliğinin sağlanması için birbirinden farklı işlevler yerine getiren iki grup aygıt tarif eder. Bunlar devletin baskı aygıtları ve ideolojik aygıtlarıdır. Baskı aygıtları, tahmin edilebileceği gibi, devletin güç kullanmasının araçlarına karşılık gelir. İdeolojik aygıtlar ise, Marx’tan beri izleyebildiğimiz üstyapı kurumlarına karşılık gelir. Bunlar arasında dinsel, hukuki, ailesel, haberleşmeyle ilgili (basın ve radyo- televizyon) ve kültürel (edebiyat, güzel sanatlar) ideolojik aygıtları sayabiliriz (Althusser, 2008: 169).
İdeolojiden Söyleme: Foucault’nun Katkısı
İdeoloji ve söylem arasındaki ilişki bir ikame ilişkisi değildir. Yani, ideoloji kavramının yerini söylem kavramının aldığı söylenemez. Ancak bu iki kavramın ortak yanları, her iki kavramın da aynı temel soruya yanıt
üretmeyi amaçlamasıdır: Toplumsal konumları, toplumsal çıkarları farklı olmasına karşın, nasıl olup da farklı toplumsal aktörler iktidarların arzu ettiği biçimde düşünür, eyler ve rıza gösterir?
Bilgi dil aracılığıyla üretilir; böylelikle materyal nesnelere ve toplumsal pratiklere anlam vermemiz olanaklı hale gelir. Stuart Hall’a göre söylem “Dil vasıtasıyla görünürlük kazanan ve düzenlenen, hazır ve önceden kurulmuş ‘tecrübe edişler’ kümesi”dir (1977: 322). Bu kavramla, insanların söylem içinde yaşadıklarına ve deneyimlediklerine işaret edilir. Her bir söylem, bazı şeylerin söylenmesine izin verir ve diğer bazı şeylerin söylenmesini zorlaştırır ya da engeller (Purvis ve Hunt, 2014: 22). Foucault’da söylem, belli bir tarihsel dönemde belli bir konu üzerine konuşabilmemiz için bir ifadeler setine karşılık gelir. Bilginin dil aracılığıyla üretimiyle ilgilidir. Ancak sadece dil değil, toplumsal yaşamda var olan bütün toplumsal pratikler anlam taşırlar. Bu nedenle de dil dahil, bütün toplumsal pratikler söylemseldir (Hall, 1992: 292).
Foucault’nun iktidar kavrayışı siyasal iktidarla sınırlı olmadığı gibi, bütünüyle yukarıdan aşağıya uygulanan ve sadece “yukarıdakilerin” sahip olduğu bir ayrıcalık da değildir. İktidar, söylemler aracılığıyla aşağıdan yukarı da işler. Foucault için egemenliğin olduğu her alanda, direniş için de alan vardır (Chen, 1996: 313). Söylem “uğruna mücadele edilen ve mücadeleye aracı olan şeydir; söylem ele geçirilecek iktidardır” (Foucault’dan aktaran Purvis ve Hunt: 2014: 26).
Bir Milat Olarak Kültürel Çalışmalar
Kültürel çalışmalar okulu, kültür ürünlerinin onu tüketenler tarafından farklı biçimlerde yorumlana bileceğine ilişkin yenilikçi bir öneriyle ortaya çıkar. İşte bu yenilikçi önerinin zemininde Gramsci’nin hegemonya anlayışı yatar. Hegemonya, siyasal iktidardan topluma doğru mutlak bir dayatmadan ziyade, farklı toplumsal sınıfların ve grupların birbiriyle ekonomik, politik ve kültürel ittifaklar kurduğu sürekli bir mücadele alanıdır (Stevenson, 2008: 37). Adına kültürel çalışmalar dediğimiz düşünce okulu, 1964’te İngiltere’deki Birmingham Üniversitesi’nde kurulan Çağdaş Kültürel Çalışmalar Merkezi içinde gelişmiştir.
“Kültüre Dönüş”, Sıradan Olana Bakmak ve Popüler Kültür
Raymond Williams, E. P. Thompson ve Richard Hoggart’ın çalışmaları kültürün farklı biçimde kavranması açısından öncü çalışmalardır. Raymond Williams kültürü “bütün bir hayat tarzı” olarak tanımlar (Marshall, 1999: 446). Burada kültür, belli bir tarihsel dönemin fikirleri ve kültürel pratiklerinin bir toplamı olarak düşünülür. Daha da önemlisi, Williams “sıradan” olanı da kültür kavrayışına dahil eder. Bu açıdan daha demokratik ve toplumsallaşmış bir kültür anlayışını temsil eder. E. P. Thomson’un İngiltere İşçi sınıfının yaşam biçimini bir kültür meselesi olarak ele alan öncü çalışması ise, kültürü
dışlayıcı biçimde burjuva dünyasına ait bir olgu olmanın ötesine taşımış ve farklı toplumsal sınıflara ya da toplumsal gruplara özgü pratiklerin kültürel incelemenin konusu haline gelmesini sağlamıştır.
Anlam Alışverişi Olarak Kültür Kültüre
Dil, şeylerin ne anlama geldiği konusunda uzlaşımların en açık biçimde izlenebileceği araçlardan biridir. Dil de dahil olmak üzere, anlamın taşıyıcısı olan araçlara sembol deriz. Anlam alışverişini mümkün kılan sembollerin varlığıdır. Semboller kültürel olarak farklılık gösterebilen, içkin anlamlara sahip olmayan, daha ziyade o sembolleri kullanan toplum ya da toplulukların ne anlama geldikleri konusunda bir uzlaşıma sahip oldukları anlam taşıyıcılarıdır. Birbirlerinden farklı oluşlarıyla tanımlanırlar (Barker, 2004: 196). Yani, bir sembolün anlamlı olmasını sağlayan şey, diğer bir sembolden farklı olmasıdır. Bazı semboller evrenseldir. Örneğin siyah renk, dünyanın her yerinden ölümün ve yasın sembolüdür. Bazı semboller ise kültürlere özgüdür.
Kültürel Çalışmalar: Stuart Hall ve İdeoloji
Hall’un ideolojiyi nasıl tanımladığına bakalım: İdeolojiden kastım, farklı sınıfların ve farklı toplumsal grupların toplumun nasıl işlediğini anlamlandırmak, tanımlamak, anlamak ve anlaşılır kılmak için kullandıkları zihinsel çerçevelerdir. Bu zihinsel çerçevelerin içinde diller, kavramlar, kategoriler, düşünsel tasvirler ve temsil sistemleri bulunur (Hall, 1996: 25-26).
Öncelikle Hall, tek ve yekpare bir ideolojiden söz etmez. Farklı sınıfların ve farklı toplumsal grupların dünyayı ve yaşadıkları toplumu anlamlandırmak için kullandıkları farklı zihinsel çerçeveler bulunmaktadır.
Anlam
Anlam, “iletişimin ürünü ya da sonucu olarak ortaya çıkan, karşılıklı anlaşmaya dayanan ve insanların birbirini anlamalarını olanaklı kılan düşünsel çağrışım”dır (Mutlu, 1998: 38). İnsanlar arasında ki etkileşimi ve alışverişi olanaklı kılan şeydir. Anlamı dil aracılığıyla üretiriz; ancak anlam üretmenin tek yolu dil değildir.
“Verili” Anlamlardan İnşa Edilen Anlamlara
Anlamların bir kısmı evrensel, bir kısmı ise kültürel ortaklıklarla olanaklı hale gelirler. Yani, aynı toplumda yaşayan insanlar olarak, nesneleri veya sözleri anlamlandırırken ortak çerçeveler kullanırız.
Semiyolojinin Katkısı: Ferdinand de Saussure
Dil nasıl işler? 19. yüzyılın sonlarında doğmuş olan İsveçli dilbilimci Ferdinand Saussure, bu sorulara yanıt aramıştır. Saussure dili, diğer toplumsal yapılar gibi nesnel biçimde analiz etmeye yönelmişti. Bir yapı olarak dil, onu kullanan ya da konuşan bireylerden bağımsız olarak da var olan ve hatta onu kullanan/ konuşan öznelerin konuşma edimlerini de belirleme kabiliyetine sahipti. Dil ve özneleri arasında ki ayrımı Saussure, “dil” (langue) ve “söz” (parole) ayrımı dolayımıyla açıklar. Ona göre, gündelik hayatta kişisel
seçimlerimiz ve tercihlerimizi yaparak kullandığımız dil “parole”, yani “söz”dür. Ancak “parole”ün, bütünüyle bizim irademizi yansıttığı fikri doğru değildir. “Parole”, kendisinden daha büyük bir sistemin belirleyiciliği altında işler; işte bu belirleyici sistemin de adı “langue”, yani dildir. Bu, şu demektir: Dilin kullanımı konusunda seçimler yapıyor olsak dahi (belli kelimeleri kullanmak ya da kullanmamak gibi), dilin yapısal nitelikleri zaten bizim seçimlerimizi önceden belirlemiştir; bizler, dilin bize sağladığı ve sınırlandırdığı bir çerçeve içinde konuşuruz.
Bir kelimenin anlam alanının sınırlarının bittiği yerde, bir başka kelimenin an lam alanı başlar. İşte Saussure bu birbirinden farklı göstergeler setine “paradigma” adını verir. Alfabe bir paradigmanın basit bir örneğidir. Dil ise daha karmaşık bir örneğidir. Yani, dil paradigmatiktir.
Saussure, dilin bileşenlerine “göstergeler” adını verir; örneğin, “kitap” kelimesi bir göstergedir. Her gösterge içinde bir gösteren, bir de gösterilen ihtiva eder. Gösteren, anlamın dilsel ve somut karşılığıdır.
Popüler Kültürün Semiyolojisi: Barthes
Barthes, göstergebilimden yararlanarak ve onun uygulama alanını genişleterek göstergelerin kültürel ve ideolojik araçlar olarak kullanılabileceği gibi, “mit”ler yaratmada da son derece işlevsel olduklarını göstermiştir. Barthes’a göre bir göstergede iki anlamlandırma düzeyi tespit edebiliriz. Bunlar dan biri düzanlam (denotation), diğeri ise yananlamdır (connotation). Düzanlam, herhangi bir göstergenin doğrudan anlamsal karşılığı; bir başka deyişle, onun “tanımlayıcı-betimleyici” (Taş, 2017: 64) düzeydeki anlamsal içeriğidir; göstergenin olağan karşılığıdır. Yananlam ise, o göstergeyle birlikte çağrışan duygusal ve/veya düşünsel anlamlara karşılık gelir. Yananlam, aynı zamanda göstergelerin ideolojik içerimlere sahip olmasını sağlayan düzeydir.
Mit, tarihsel (belirli bir tarihsel süreçte oluşan ve varlığını sürdüren) ve materyal (insan yapımı, inşa edilen) olanı doğallaştırır. İdeoloji, mitler içinde var olarak, “ideolojik” ve “tarihsel” olarak değil, “doğal” ve “verili” görünerek amacına ulaşır.
Nasıl Anlamlandırırız? Kodlama, Kodaçımlama, Medya Metinlerini Okumanın İmkanları
Stuart Hall’a göre (1980a), izleyici medya içeriklerini birbirinden farklı biçimlerde yorumlayabilir. İzleyici kendi anlam dünyasının gereklerine göre, karşılaştığı medya içeriği karşısında farklı konumlarda bulunabilir. Medya- izleyici ilişkisini bir kuram içinde tutarlı biçimde serimleyebilmek için Hall izleyicinin bir medya içeriğiyle karşılaşmasın da üç konumun olanaklı olduğunu söyler. Bunlar, egemen-baskın, müzakereci ve muhalif okuma biçimleridir. Egemen-baskın okuma, izleyicinin medya içeriğini, üretim aşamasında hedeflendiği ya da niyetlenildiği şekliyle yorumlamasıdır. İkinci konum, müzakereci okumadır. Bir medya içeriğini müzakereci biçimde okuyan/yorumlayan bir izleyici, aynı anda, birbiriyle iç içe geçmiş egemen ve muhalif anlamları bir
arada okumaktadır. Üçüncü konum ise, muhalif okuma biçimidir. Burada izleyici, anlamın içinde konumlandığı çerçeveyi yahut medya içeriğinin üretilmesi aşamasında hedeflenen anlamı reddeder ve karşılaştığı içeriği “alternatif bir referans çerçevesi” (Hall, 1980a: 127) içinde okumayı tercih eder.
Temsil
Temsil medya endüstrileri ve onlara yön verme yetkisine sahip olan medya profesyonelleri tarafından yaratılır. O halde temsil aynı zamanda güç ilişkilerinin ve eşitsizliklerin söz konusu olduğu bir alandır. Temsil politikası, sadece o temsilleri ortaya çıkmasında farklı düzeylerde katkısı olan medya profesyonellerini ilgilendirmez; izleyiciler olarak bizler de temsil politikasının birer failiyizdir. Temsillerin sağladığı veriyi gündelik hayatımızda kullanırız; bunlara göre yargılar ve önyargılar geliştiririz, ilişkiler kurarız. Kendi benliğimizi kurarken dahi temsillere başvururuz.
Kültürel Kodlar ve Temsil Sistemleri
Kültürel kodlar temsil sistemleri yoluyla oluşurlar, dolaşıma girerler ve yeniden oluşurlar. İçinde yaşadığımız toplumun kültürel kodları, tahmin edilebileceği gibi, bilgisini doğuştan edindiğimiz şeyler değillerdir. Bir topluma “uyumlu”, o toplumu tanıyan bir insan haline gelmemizi sağlayan çeşitli mekanizmalar vardır. Eğitim, aile, medya vs. bu mekanizmalara birkaç örnek olarak düşünülebilir. Bu süreci “kültürlenme” olarak tanımlayabiliriz. Temsil sistemlerinin en bilindik örneği dildir. Dil, belli kuralları, içsel bir tutarlılığı olan ve paylaşılan bir sistemdir.
Kültür Dairesi
Kültür dairesi bize anlamın üretimi ve dolaşımı sürecinin kapsayıcı bir manzarasını çizer ve kültürel ürünlerin üretimden tüketime ve yeniden üretime kadar uzanan serüvenini anlamamız için bir önerilmiş bir çerçevedir.
Stereotipler, Dışlamalar ve Yetersiz Temsil (Underrepresentation)
Stereotip bir toplumsal gruba belli türden niteliklerinin atfedilmesini takiben, bu toplumsal grubun medyada tutarlı biçimde bu özelliklerle temsil edilmesidir (Hartley, 2002: 215-216). Söz gelimi, Roman yurttaşların yaygın biçimde “eğlenceli”, “müzisyen”, “çalgıcı” gibi niteliklerle temsil edilmesi Roman yurttaşlara ilişkin bir stereotiptir. Öte yandan stereotipler bütünüyle gerçekten kopuk da değildir. Yetersiz temsil, belli bir toplumsal grubun, toplumda baskın olan diğer gruplara kıyasla medyada nadiren temsil edilmesi ya da temsil edilmemesidir.
Farklı Medya İçeriklerinde Temsil, Anlam ve İdeoloji
Medya içerikleri farklı türlerden oluşur. Türleri basitçe medya metinlerinin kategorize edilmesi olarak anlayabiliriz (Hartley, 2002: 96). Medya metinlerinde ideoloji temsil ve anlam yoluyla işler.
Kurmaca Evrenler
Kurmaca geniş ve kapsayıcı bir başlıktır. İçine televizyon dizileri, sinema filmleri gibi kategorileri ve çok sayıda alt türü dahil edebiliriz. Hayali mekanlar ve olaylar içeren, belli hayali karakterler etrafında bir anlatı kuran bütün yaratıcı işleri kurmaca olarak tanımlayabiliriz. Kurmacaların merkezinde anlatılar durur. Anlatılar (hikayeler) ise, basitçe olayların sıralı biçimde düzenlendiği me tinlerdir (Barker, 2004: 131).
Haberde Anlam ve İdeoloji
Haber medyasının ürettiği içerikler üzerine yapılan araştırmaların ortaklaştığı sonuçlardan biri haberlerin iktidar ve güç sahibi insanlara ve kurumlara odaklandığı ve yerleşik çıkarları yansıttığıdır (Hoynes ve Croteau, 2018, 301). Bu açıdan bir tür olarak haber, diğer medya içeriklerine kıyasla daha yapılandırılmış ve çerçevelidir. İkinci bir neden, haberin gerçeklikle ilişkisinin daha karmaşık olmasıdır. Son olarak, haber, basının en köklü tarihsel iddialarından biri olan “yansızlık” (tarafsızlık) iddialarının merkezinde durur.
Yurttaş gazeteciliği, “sıradan” kullanıcıların gazetecilik pratiklerine dahil olması anlamına gelir. Bu pratiklerin içinde güncel olaylarla ilgili blog içeriği oluşturma, fotoğraf ve video paylaşma, şahitlik edilen ve toplumsal açıdan anlamlı bir olayın görüntülerini ya da o olaya ilişkin yazılı şahitlik paylaşma gibi eylemleri dahil edebiliriz (Goode, 2009: 1288).
Platformlar ve Dizi Evreni: Çoğul Temsiller, Çoklu Anlamlar
Dijital medyanın, ana akım televizyon kanallarına kıyasla daha çeşitli bir temsile ve konvansiyonel olmayan anlamların dolaşıma girmesine daha fazla olanak sağladığı genel kabul gören bir görüştür. Netflix, ana akım televizyonlardan farklı olarak ulusaşırı (transnational) televizyon olarak değerlendi rilmektedir; bunun anlamı, içeriklerin -kültürel açıdan farklılıkları göz önünde bulundursa bile- küresel standartlara göre üretiliyor oluşudur. Bu da beraberinde standartlaşmayı ve homojenleşmeyi getirmektedir.
İnternette Temsil ve Anlam: Değişen Sınırlar
İnternetin temsil konusunda getirdiği en önemli yeniliklerden biri temsilin -daha önceki bölümlerde de söz ettiğimiz gibi- bütünüyle medya profesyonelleri tarafından inşa edilen niteliğini değiştirmiş olmasıdır. İnternette temsil, kullanıcı bireylerin inşa etme kabiliyetine sahip oldukları yaratıcı bir olanak olarak düşünülebilir. Bunu aynı zamanda temsilin bireyselleşmesi olarak da düşünebiliriz. İnternetteki temsil çeşitliliği elbette sadece sosyal medyayla ve kişilerin kendi temsillerini inşa etmeleriyle sınırlı değildir. Sosyal medyanın yanında, tanışma uygulamaları, bloglar ve vloglar ve bir dizi platform kullanıcıların kendi içeriklerini dolaşıma sokmasına olanak sağlamıştır.