SOS316U-MEDYA SOSYOLOJİSİ
Ünite 1: Kitle Medyasından Dijital/Sosyal Medyaya Medya Sosyolojisinin Gelişimi
Giriş
Bu ünite, temelde kitle iletişim araçlarının günümüzde aldığı biçimleri ve bunların çözümlenmesini hedefleyen medya sosyolojisini bir bağlama oturtmayı hedeflemektedir. Dolayısıyla, bu hedef kapsamında, medyanın tarihsel çizgisinde dikkate alınacak teknik kerteriz noktaları, gazete, radyo, televizyon, internet ve sanal gerçeklik teknolojileri olacaktır.
Medya Sosyolojisi: Temel Kavramlar ve Kuramlar
Sosyoloji, bir bilim olarak bireyler ve toplum arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışır. Çeşitli eylem kalıpları, anlamlandırma şemaları, etkileşim biçimleri, normlar, toplumsal kodlar, kurumlar, iktidar ilişkileri ve bunlar gibi birçok farklı bileşeni analizinin odağına alır. Söz konusu medyanın, yani bir teknolojinin sosyolojisi olduğunda, insan-eyleyenlerin yanına bir de insan olmayan bir unsur eklenmektedir. Yani insanlar-arası ilişkiler, teknoloji üzerinden aracılanmış bir şekilde vuku bulmaktadır.
Medya Sosyolojisinde Temel Yaklaşımlar
Medya sosyolojisi, bireyler, medya teknolojileri ve toplum arasındaki dinamik ilişkiyle ilgilenir. Bütün araştırma nesnelerinde olduğu gibi, medyaya da farklı yaklaşımlar vardır. Max Weber’in (1949) hatırlattığı gibi, gerçeklik, temelde kaotiktir; her gözlemlenebilir olgu, birden fazla şekilde analiz edilebilir. John Law (2004) da gerçekliğin ne kadar ‘kaygan’ olduğundan, yani sürekli değişme halinde olan olguların sürekli olarak bir inşa sürecinde olduğundan bahseder. Anlamı yakalamanın yolu ise, bilginin farklı bağlamlarda nasıl inşa edildiği sorusuyla iç içedir. Bilimsel bilgi, hiçbir zaman gerçekliğin salt, doğrudan bir temsili olmamıştır; bilgi, bilim insanının bu gerçekliğe, kendi düşünme şemalarıyla nasıl ve hangi konumlanıştan anlam verdiğiyle ilgilidir.
Medya sosyolojisinde de benzer şekilde, farklı anlam şemalarıyla donatılmış çeşitli yaklaşımlar vardır. Örneğin işlevselcilik, kitle iletişim araçlarının toplumun genel işleyişinde nasıl bir etkisi olduğunu araştırır. Medyanın eğlence işlevine odaklanarak, medyanın insanların boş zaman etkinliklerini nasıl şekillendirdiğini araştırabilir. Çatışmacı perspektifte ise temel alınan soru, sınıf egemenliği ve sınıflar arası çatışmada medyanın aldığı konumdur. Feminist teori, çatışma teorisine benzer bir şekilde, kitle iletişim araçlarının toplumsal cinsiyet klişelerini kurucu ve baskın-ataerkil ideolojiyi yeniden üretici rolünü ele alır. Simgesel etkileşimcilik gibi yaklaşımlar ise, daha çok bireylerin deneyimlerini, yani öncekilere göre daha mikro ölçekte etkileşimleri analiz nesnesi olarak alarak medyanın bireylerin gündelik hayatı deneyimleme biçimlerini, anlam şemalarını, başkalarıyla etkileşme biçimlerini ne şekillerde etkilediği üzerine düşünür. Bilim ve Teknoloji Çalışmaları (Science and Technology Studies) gibi görece daha yeni yaklaşımlarda, bu etkileşimlerde insan-olmayanın, yani teknolojinin rolü vurgulanarak insan ve teknoloji arasında daha simetrik bir
ilişki biçimi sorgulamaya açılır. Medya sosyolojisi söz konusu olduğunda, teknolojinin bu etkileşimlerde yüklendiği rol temel sorulardan biri olmuştur. Burada ise, teknolojik belirlenimcilik, özerk teknoloji, teknolojinin toplumsal inşası, iç-ilişkiselcilik gibi farklı yaklaşımlar ortaya çıkar.
Sosyolojinin Bir Bilim Olarak Dönüşümü
Kapitalizm, 1970’li yıllarda yapısal buhranlar yaşadığı bir döneme girmiştir. Sanayi yapıları çöküşe geçmiş, üretim ilişkilerinin krize girdiği bir durağanlık dönemi başlamıştır. Ancak her krizde olduğu gibi, bu krizden de çıkmayı başaracak kapitalist ilişki biçimleri, bu yıllardan sonra bambaşka bir mahiyet kazanmaya başlamış, enformasyonun temel üretim aracı haline geldiği bir bağlam ortaya çıkmıştır. Bu bağlamın toplumsal ilişkileri, finans kapitalizmi olarak kavramsallaştırılabilecek bir üretim biçiminden türer. Sanayi Devrimi’yle birlikte, Avrupa’da kapitalist ilişkilerin örgütlenmeye başladığı dönemde, nasıl tarım toplumundan kentli ve sınâî bir topluma keskin bir geçiş yaşanmış, bunu takiben sosyolojinin kavramsal araçları dönüşmüşse; enformasyonun temel girdi ve çıktı hâline geldiği bu yeni üretim modeli de toplumsal ilişkileri kendi cinsinden yeniden kurgulamıştır. Önceki dönemde toplumsalı tanımlamak için temel referans noktaları olan klan, cemaat, ulus gibi, normatif düzeni katı, değişmesi zor, görece sabit yapıların yerini, enformasyonun doğasına uygun bir biçimde geçici, merkezini kaybetmiş, çoklu- normlara sahip ilişki biçimleri almaya başlamıştır.
Sosyolojide özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra gözlemlediğimiz bu dönüşüm, merkezini ve referans sistemini kaybetmiş, dağınık, anlık, etkileşimi öne çıkaran ilişkilenme biçimlerinin kurama yansımasıdır. Değişmez olanın yerini akışlar almıştır. Teknik seviyede de benzer bir eğilim gözlemlemek mümkündür: Prensip olarak tek merkezli, tek dağıtıcılı aracıların yerini, -örneğin radyo, televizyon- merkezsiz, rizom yapılı medya -örneğin internet- almaya başlamıştır. Böylece hem tek yönlü olmayan, etkileşimsel hem sürekli olarak dallanıp yayılan bir iletişim düzeni ortaya çıkmıştır.
Sanayi Devrimi ve Kitle İletişim Kavramının Doğuşu: Gazete
Medyanın dönüşümünde, tarih boyunca şüphesiz önemli birçok kırılma ânı vardır. Yazının, M.Ö. dördüncü binyılın ikinci yarısında (M.Ö. 3400-3300), üretim fazlasını kayıt altına alma gereksiniminden doğması, Avrupa’da 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Johannes Gutenberg’in icat ettiği matbaa tekniğinin yaygınlaşmaya başlaması, bu şekilde bilginin daha ulaşılabilir hâle gelmesi, 19. yüzyıl ortalarında kağıt üretimi ve matbaa yöntemlerindeki gelişmelerle farklı tiplerde gazetelerin erişilebilirliğinin artması, elektriğin keşfi, bunu takiben gelen kitle iletişimi devrimi, bu kırılmalardan bazılarıdır.
Kentleşme, Kitlenin Doğuşu ve Kontrol
Üretim biçimindeki değişme, 1700’lerin sonu, 1800’lerin başında, toplumsal alanı geri dönüşü olmayacak bir şekilde dönüştürmüştür. Üretim biçimindeki bu dönüşümün getirdiği yeni talep ve olanak sayesinde, kalabalıklar, baş döndürücü bir hızla köyden kente doğru göç etmeye başlamıştır. Bu hızlı ve büyük ölçekli göç hareketi, kalabalıkların kentte üretim araçlarına yakın yerlerde yeniden konumlanmasına neden olmuştur. Ancak bu büyük kalabalıkla birlikte, devasa, düzensiz ve tehlikeli bir mekân ortaya çıkma ya başlamıştır. Kitle, bu dönemde ‘kontrol edilmesi gereken kentli bir kalabalık’ anlamını kazanmaya başlamıştır. Bu nedenle ‘kitle toplumu’ gibi kavramsallaştırmalar, Sanayi Devrimi’yle birlikte anılmaya başlamıştır.
Sanayi Devrimi, tarihsel olarak 18. yüzyıl sonlarından 19. yüzyılın ortalarına kadar konumlandırılır. Bu aralık, aynı zamanda ‘Devrimler Çağı’ olarak da anılmaktadır; zira bu yüzyıl, Sanayi Devrimi’nin yanında, bilinen toplumsal yapıları kökten değiştirecek iki devrime daha sahne olmuştur: Fransız Devrimi ve Amerikan Devrimi.
Kamuoyu, Tüketim ve Gazete
Devrimler Çağı’ndaki en önemli teknik gelişmelerden biri, baskı teknolojilerindeki ilerlemedir. Bizatihi bu teknolojinin kendisi, halihazırda değişmekte olan bir toplumsal bağlamdaki dönüşümler için bir katalizör görevi görmüş, örneğin Thomas Paine’in Sağduyu (Common Sense) kitabını çoğaltmak mümkün olmuştur. Bu sayede Amerikan Devrimi’ne yol açan isyan fikirleri yayılabilmiştir. Fransa’da ise, aynı şekilde İnsan Hakları Bildirgesi tüm Avrupa’yı sarsmış; devrim ruhu, matbaacılık tekniklerinin gelişmesinin de oynadığı büyük rolle bütün bir toplumsal bağlama sızabilmiştir.
Bu dönemde toplum tarafında önemli bir diğer gelişme, herkes için temel eğitime yapılan vurgunun artmasıdır. Tarihte ilk kez, Avrupa ve ABD’deki sıradan insanların çoğu için okuryazarlık mümkün hâle gelmeye başlamıştır. Örneğin Britanya’da, Parlamento, Zorunlu Eğitim Yasası’nı 1870’te kabul etmiş, bunu takip eden kısa bir süre içinde ise diğer Avrupa ülkeleri ve ABD onu izlemiştir.
Fabrika sahiplerinin, ürünlerini tanıtması, pazarlaması ve birer arzu nesnesine dönüştürmesi söz konusu olduğunda, gazete, önemli bir medya olarak ortaya çıkmıştır. Bu dönemde gazeteler, temel anlam üreticileri olarak işlev görmüş, gazetelerde büyük alanlar, üretilen ürünlerin reklamına ayrılmıştır.
Sermaye sahiplerinden sonra siyasal iktidar sahiplerinin kitlelere ulaşabilmesi ise, gazetenin politik olarak nasıl konumlandırılabileceği sorusuyla ilgilidir. Burada ‘kamuoyu’, önemli bir kavram olarak ortaya çıkar. Kamuoyu kavramı (Fransızca opinion publique’ten gelmektedir), ilk olarak 1500’lerde Montaigne, 1700’lerde Rousseau tarafından kullanılmış olmakla birlikte, bugünkü anlamını Devrimler Çağı’ndan itibaren kazanmaya başlamıştır.
Kamuoyu denince akla gelen ilk isimlerden olan Walter Lippman (1889-1974) gazeteyi, kitleye ait fikirlerin üreticisi ve şekillendiricisi olarak ele almış, onu bir çeşit ‘çerçeveleme’ ve ‘filtreleme’ ediminin aracısı olarak değerlendirmiştir. Ona göre insanlar, “aynı dünyada yaşarlar ama farklı dünyalarda düşünür ve hissederler” (Lippman, 1997: 20). Peter L. Berger ve Thomas Luckmann (1966) gibi sosyologlar bu fikirleri geliştirecek, hakikatin bizatihi kendisinin bir toplumsal inşa olduğunu, objektif ve ‘orada bir yerdeki’ bir hakikate ulaşmanın olanaksız olduğunu, her türlü gerçekliğin tekrar eden toplumsal ilişkilenme biçimleriyle kurulduğunu söyleyecektir. Lippman ise, bu toplumsal inşacı perspektifin erken örneklerinden biri olan sahte-çevre (pseudo-environment) kavramını kullanarak, erk sahiplerinin (sermaye veya iktidar), kendi çıkarlarına veya ‘kalıplarına’ uygun bir hakikat yorumunu, sözde bir ortam inşa etmek için kullandıklarını ve bunu halka ilettiklerini söyler.
Sınıf Mücadelesi, Hegemonya ve Propaganda: Radyo
19. yüzyılın ortalarından sonlarına kadarki dönemde, iletişim ve medya söz konusu olduğunda insanlık tarihini kökten değiştirecek büyük bir dönüşümün nüveleri görülmeye başlanmıştır. Sırasıyla 1849’da Antonio Meucci ilk temel telefon modelini geliştirmiş, 1854’te Charles Bourseul teorik olarak çalışacak bir telefon tasarımı yapmış, nihayet Alexander Graham Bell 1876’da ilk çalışan telefonu icat ederek patentini almıştır. Telefondan önce iletişim, yazıyla veya yüz yüze gerçekleştirilen bir edimdir; dolayısıyla sınırları daha dar, işleyişi daha yavaştır.
Radyonun Yaygınlaşması ve Yayıncılık Kavramı
Radyo’nun icadı 1890’lara kadar götürülebilmekle birlikte, toplumun farklı kesimlerinde daha geniş bir kullanım alanı bulmaya başlaması yüzyıl dönümünden itibaren hızlanmış, 1920’lere gelindiğinde, artık telefondan daha ucuz ve erişilebilir hâle gelmiştir.
Radyo ile birlikte çok sayıda insan, aynı anda aynı olayı dinleyebilmeye başlamıştır; bu ise benzeri görülmemiş bir politik yetenek ve hareket alanı anlamına gelmiştir. Anlatıcı ve dinleyici, örneğin devlet ve vatandaş arasında gerçekleşen bir iletişimde, daha ziyade bir tarafın, yani iktidarın, mesajı bir çeşit ‘zihinsel çerçeve’ ile donatması ve bu mesajın gitgide daha büyük bir kitleye anlık olarak yayınlanabiliyor olması, bu mesajın iletildiği mecranın kendisini ideolojik bir aygıt olarak kurgulamıştır.
Radyo ve İdeoloji
Radyo, aynı zamanda merkezcil bir kuvvet olarak işlev kazanıp ulusu birleştiren, kalabalıkları belirli bir ideoloji çerçevesinde yeniden kurgulayabilen bir teknoloji olarak ortaya çıkmıştır. Radyonun bu manipülatif rolü, özellikle ‘hegemonya’ kavramı ile birlikte düşünül düğünde daha anlaşılır olur. Hegemonya kavramı, daha önce Vlademir Lenin gibi Marksistler tarafından kullanılmış olsa da ilk
kez İtalyan Marksist düşünür Antonio Gramsci (1891- 1937), bu kavram hakkında daha ayrıntılı düşünmüş, kapitalist ideolojiyle aralarındaki bağları ortaya koymuştur. Gramsci’ye göre (1971), kapitalizme içkin olan kontrol kavramı, yalnızca ekonomik veya politik şiddet ve baskı üzerinden düşünülemez. Ona göre, bu kontrolün çok daha incelikli bir biçimi, ideoloji yoluyla gerçekleştirilir. Hapishane Defterleri ismi altında derlenen tartışmasında, burjuvazinin asıl başarısının, kendi çerçeveleme biçimlerini, yani çeşitli değer ve normları, bütün sınıfların ‘sağduyusu’ haline getirebilecek bir hegemonik kültür geliştirebilmiş olmasına bağlar.
Görüntünün Egemenliği, Toplumsalın İnşası ve Popüler Kültürün Yayılımı: Televizyon
Televizyonla birlikte ise, medyanın eğlence işlevi daha belirgin olarak öne çıkmıştır. Ancak eğlence işlevi de özellikle Frankfurt Okulu yazarlarının çalışmalarında görülebileceği gibi, yine diğer kitle iletişim araçlarında olduğu gibi, örtük bir ideolojiyle iç içedir.
Kültür Alanında Standartlaşma: Kültür Endüstrisi
Theodor Adorno (1903-1969) ve Max Horkheimer (1895- 1973), kitle iletişimi ve medya sosyoloji söz konusu olduğunda, en önemli düşünürlerdendir.
Resimden edebiyata, tiyatrodan müziğe birçok farklı kültür ürünü, önce radyo, daha sonra televizyon üzerinden kademeli olarak kitleselleşmiş, bunun sonucunda ise bu ürünlerin üretim ve dağıtımında temel motivasyon, kitlelerin beğenisi hâline gelmiştir. Böylelikle kültür ürünleri de birer metâya dönüşmüş, kültür alanındaki bu metâlaşma, Fordizm’in getirdiği yeni, daha ziyade standartlaşmış ve rasyonel bir estetik anlayışından beslenmiştir.
Kültür alanındaki bu metâlaşma ve standart laşmayı sistematik biçimde eleştiren ilk düşünür ler ise, Frankfurt Okulu’ndan Theodor Adorno ve Max Horkheimer olmuştur. Adorno ve Horkhei mer, eleştirel kuram olarak adlandırılan yaklaşımın temel figürlerindendir.
Anlamın Görsel Olarak İnşası
Frankfurt Okulu’nun medya sosyolojisindeki bir diğer önemli ismi, Walter Benjamin’dir (1892 1940). Walter Benjamin, 1936’da kaleme aldığı ‘Teknik Olarak Yeniden-Üretilebilirlik Çağında Sanat Yapıtı’ isimli makalesinde, 20. yüz yılın erken dönemlerinde ortaya çıkan medya teknolojilerinin toplumsal etkilerinin en önemli sistematik eleştirilerinden birini ortaya koyar.
Marshall McLuhan (1911-1980) bu fikri bir adım daha ileri götürerek, o meşhur kavramsallaştırmasını yapacaktır: “Araç mesajdır” (1994: 7). Diğer bir deyişle, söylenen şey kadar, bu söylenenin hangi mecra dolayımında söylendiği de önemlidir.
Televizyon, 1950’lerin başına gelindiğinde, daha fazla kullanım alanı bulmaya başlamıştır. Kendinden önceki kitle iletişim araçlarından farklı olarak, burada anlam,
yazılı ya da sesli bir şekilde kurulmaz; üzerine bir katman daha eklenerek görsel bir formda alıcıya ulaşır. Fransız düşünür Guy Debord (1931-1994), bunu, gösteri toplumu kavramsallaştırmasıyla açıklamıştır. Jean Baudrillard’ın (1929-2007) Körfez Savaşı ile ilgili verdiği çarpıcı örnekle, imge politikası daha rahat anlaşılabilir: Baudrillard, 1990’larda Körfez Savaşı’nın televizyonlarda gösterilmeye başlanmasıyla, savaşın, öldürmenin ve ölümün kendi gerçekliğinden koparıldığını, bir üst- gerçeklik düzlemine taşınarak farklı bir anlam kazandığını iddia etmiştir. Yani gösteri toplumunda, savaş ve ölüm bile, tüketilebilir, imgeleşmiş metâlar haline gelmiştir. Baudrillard, bu durumu hipergerçeklik olarak kavramsallaştırarak, medya üzerinden kurgulanan, ‘gerçeğin kendisinden daha gerçek’ olan bir söylem düzleminden bahseder (1995: 10).
Finans Kapitalizmi, Elektronik İletişim, Ağ-Tipi Örgütlenme, Etkileşimsellik: İnternet
İmgelerin baskın form haline gelerek hakikat kurucu olarak işlevselleşmesi, kapitalizmin 20. yüzyılın sonlarına doğru aldığı yeni biçimle birlikte düşünülmelidir. Finans kapitalizmiyle birlikte sermaye hareketleri, artık somut mallar üzerinden elde edilen kâr üzerinden olmamaktadır; bunun yerini, sanal, soyut değerlerin spekülatif hareketleri almıştır. Burada fizikî olanın yerini aşamalı olarak almaya başlayan bir sanal gerçeklik söz konusudur.
Finans Kapitalizmi
Kapitalizm, 20. yüzyılın sonlarına doğru köklü bir dönüşüm geçirmeye başlamıştır. Bu gelişme, insan ilişkileri düzenini, değerler sistemini ve eylem kiplerini de kökten sarsmıştır. Daha önceki başlıklarda bahsedilen sanayi çağından farklı olarak, 1960’lardan itibaren kapitalizmin temel mantığı somut metâları işlemekten enformasyon işlemeye doğru kaymıştır.
İnternet, Ağ Toplumu ve Geçici İlişkisellikler
Küreselleşme ile toplumsal ilişkilerin kazandığı bu yeni görünüm farklı isimler alsa da baskın olan kavramsallaştırmalardan biri, Manuel Castells’in (1942-) Ağ Toplumu’dur.
Medya, bu yeni toplumsallık biçimi içinde, daha önceki tanımından çok farklı bir tanım kazanmıştır. Daha önceleri bir aracı, bir çeşit dolayım olarak işlevselleşen medyada, bu ilişkilerin yönlendiricisi olan bir merkez söz konusudur. Ancak internetle birlikte, temel toplumsal yapılar, toplumsal eyleme biçimleri ve değer sistemleri, elektronik olarak işlenen bilgi ağları etrafında örgütlenmektedir. Bu durum, modern toplumda her tür deneyimi kökünden değiştirmiştir.
Sosyal medya, çevremizdeki dünyayla, birbirimizle ve kendi benliğimizle etkileşim şeklimiz üzerinde köklü dönüşümler getirmiştir. Geleneksel cemaat, toplumsallık, kimlik, aidiyet ve benlik kavramlarına meydan okuyan bu köklü dönüşüm süreci, bütün bu kavramları bir ‘akış’ üzerinden yeniden tanımlamaktadır. Twitter, Reddit,
TikTok gibi platformların hepsinde, bireyler, çevrelerindeki dünyayla ve birbirleriyle, yeni ve daha ziyade akışkan bir ‘kod’ üzerinden etkileşime girer. Bu kod, internetin varoluşuyla uyumlu bir biçimde anlık olarak değişen, kısa süreli, hızlı hareket eden bir koddur.
Bauman’a göre (2019: 25), deneyimlemekte olduğumuz toplumsal durum, geçmişin sert ve katı kalıplarından âzâd edilmiş, hafif ya da sıvılaştırılmış bir modernlik (liquid modernity) olarak tanımlanabilir. Bu modernliğin belirleyici özelliği, dağınık, her şeye nüfûz eden bir biçim olması, elektronik olarak işlenen enformasyonun akışıyla belirlenmesi olarak saptanabilir. Bireylerin eylemleri ve düşünme biçimlerinin yön tayini için akışkan toplumsal etkileşimler içinde bir referans noktası kalmamıştır; önceden onlara toplumsal alanda rehberlik eden ve ‘önceden kodlanmış’ davranış kipleri, geleneksel kalıplar ve kurallar artık yoktur. Dolayısıyla bireylerin kendilerini ait hissedebileceği bir topluluk bulması da neredeyse olanaksız hâle gelmiştir. Bu eksikliği ikame etmek amacıyla, internet üzerinden, yine kendileri de geçici ve akışkan olan yeni cemaatleşme biçimleri ortaya çıkmıştır. Howard Rheingold (1947-), bunları sanal cemaatler olarak kuramsallaştırır (1993: 6).
Çoklu Anlamlar ve Hakikatin Farklı Yorumları
Frankfurt Okulu’ndan Adorno’nun yüksek lisans öğrencisi olan Jürgen Habermas (1929-), bu anlamlandırma işlemini “Yaşam Dünyası” (Lebenswelt) kavramsallaştırmasıyla açıklamaktadır. Habermas’a göre (2001: 69-101) bireyler, toplumsallaşma süreçlerinde, çeşitli bilişsel ve toplumsal süreçlerin etkileşimiyle birlikte, içlerinde yaşadıkları dünyayı anlamlandırmak için çeşitli zihinsel şemalar geliştirirler. Geleneksel toplumlarda bu anlamlandırma şemaları, genellikle birbiriyle uyumlu bir halde, tekil ve çeşitliliğe yer vermeyen bir özellik arz eder; zira toplumsallığı örgütleyen normlar, kodlar ve kurallar belirlidir.
Gerçeklik Deneyiminde Köklü Bir Dönüşüme Doğru: Sanal Gerçeklik Teknolojileri
Teknolojinin gündelik hayatın en küçük ayrıntılarına sızar bir nitelik kazanmaya başlaması ve sanal gerçeklik teknolojilerindeki gelişmelerle birlikte, hakikat kavramında da paradoksal bir şekilde bir bölünme ve bütünleşme yaşanmıştır. Fizikî ve sanalın bütünleşmesiyle sonuçlanan bu süreçte, Michel Foucualt’nun (1926-1984) episteme olarak tanımladığı referans şemaları görsel bir mahiyet kazanmış, temsillerin ve imgelerin öne çıktığı bir hakikat rejimi kurgulanmaya başlamıştır.
Yeni Hakikat Rejimi
Episteme, Yunancada ‘bilgi’ anlamına gelir. Foucault Kelimeler ve Şeyler ve Bilginin Arkeolojisi eserlerinde ortaya koyduğu ünlü çözümlemesinde episteme kavramını alıp toplumsal ilişkiler matrisinin kurucu kodu olarak nitelendirir. Foucault’ya göre, herhangi bir tarihsel anda, herhangi bir kültürel bağlamda, bilmenin, dünyayı anlamlandırmanın ve dünyayla ilişkilenmenin bütün olası
koşullarını tanımlayan tek bir episteme vardır (1994: 244). Bu episteme, belirli bir anda ve bağlamdaki hakikatin nasıl yorumlandığını, dolayısıyla bireylerin her tür deneyimini belirleyen temel koddur. Yukarıda bahsedildiği gibi, bireylerin dünyayı anlamlandırma şemaları, toplumsallaşma süreçleri boyunca çeşitli toplumsal ve bilişsel etkileşimler sonucunda oluşur. Foucault’ya göre ise, episteme, bireylerin bu işlem esnasında kendilerine referans olarak aldığı şemadır. Günümüzde, teknolojinin gündelik hayatın her yerini kuşatmasıyla birlikte bu episteme, gittikçe görsel bir nitelik kazanmaya başlamıştır. Episteme ile koşut olarak kurgulanan hakikat rejimi de görselliğin ve temsillerin öne çıktığı bir hakikat rejimi olarak belirir. Bireyler, dünyayı anlamlandırırken, onunla ilişki kurarken imgeler üzerinden düşünmektedir. İmgeler, yani fizikî gerçekliğin farklı bir düzlemdeki temsilleri, toplumsal her tür düşünme ve eylem biçiminin temel referans noktası hâline geldiğinde sanal olan da fizikî gerçeklikle birlikte var olmakta, hatta, kimi durumlarda fizikî gerçekliğin yerini almaktadır.
Sanal gerçeklik, fizikî gerçekliğin karşısında konumlanan gerçeklik olarak anlaşıldığında, somut, fizik gerçekliğin, yani, organik bir varlık olarak içine doğduğumuz, bedenimiz aracılığıyla etkileşim kurduğumuz, duyularımız aracılığıyla somut olarak algılayabildiğimiz bir gerçekliğin dışındaki bir düzleme işaret eder. Bu varoluş düzlemi, soyut ve varsayımsal imgelerin, yani fizikî gerçekliğin temsillerinin yer aldığı düzlemdir. Sanal gerçeklik, şimdilerde çok daha karmaşık teknolojilere işaret ediyor olsa da aslında gündelik hayatta deneyimlenen birçok durumu kapsar. Televizyonda bir haber izlerken gördüğünüz bir kavga, şiddet olayı, savaş veya başka birçok benzer anlatı biçimi, gerçekte yaşanan bir olayın aslında bir çeşit temsili, bir teknoloji dolayımında ilişkilendiğiniz bir çeşit simülakr’dır; Baudrillard’ın belirttiği gibi (1998), gerçek olanı, onun temsiliyle değiştiren bir imgedir.
Fiziki Gerçeklik-Sanal Gerçeklik Ayrışması ve Bütünleşmesi
Bu noktada, sanal olanı fizikî olanın karşısına koyan herhangi bir tanımlama yerine, ikisinin birleşerek yeni bir deneyim düzlemi yarattığı, organik ve mekanik olanın (insan ve teknolojinin) birbiriyle dolaşıklaşmasıyla (entanglement) açıklanabilecek bir hakikatten bahsetmek, daha yerinde olacaktır. Artık insan bedenine implante edilen (organik dokuyla bütünleştirilen) biyonik uzuvlar, çipler, insan bedenin sınırlarını genişleten, yeteneklerini artıran çeşitli teknik nesnelerle ortaya çıkan siborg oluşumlar, ‘süper insanlar’ ve genetik çalışmalarıyla yapay olarak üretilen organizmalar, doğa ve insan yapımı arasındaki ayrımı da ortadan kaldırır bir özellik arz etmektedir. Donna Haraway (1944-), bu yeni oluşumları, “bir kurgu yaratığı olduğu kadar toplumsal gerçekliğin de bir yaratığı” olan siborglar olarak tanımlar (2016: 3).