SOS305U-AİLE SOSYOLOJİSİ
Ünite 5: Aile, Eğitim ve Sağlık
Aile
Aile; toplumun belirli bir işlevini yerine getirmek için örgütlenmiş, birbiriyle ilişkili âdet ve yasalardan oluşan sistem bütünü olarak tanımlanan sosyolojik kurumlardandır. Birbirine kan bağı ile bağlı bireylerin oluşturdukları evrensel bir kurum olan ailede yetişkinlerin çocukların yetişmesi ve korunması konularında birtakım sorumlulukları vardır. Ailenin meydana gelmesi, çiftlerin çocuk yapma ve yetiştirme için karşılıklı olarak yaptıkları ve toplumca da uygun görülen bir sözleşme olan evlilik kurumu ile mümkündür. Evlilik, ortak soy veya evlat edinmeye dayalı sosyal bağa akrabalık denir. Bir veya iki ebeveynin ve onların çocuklarından oluşan aileye çekirdek aile veya evlilik ailesi, ebeveyn ve çocuklarla birlikte diğer akrabaları da kapsayan ailelere geniş aile veya soydaş aile denir. Eski toplumların çoğunda tarımda iş gücüne duyulan talep nedeniyle geniş aile yaygın iken sanayileşmeyle birlikte şehirdeki yaşamın pahalı olması, nitelikli iş gücüne dayanan talebin fazla olması ve büyükanne ve büyük babaya duyulan ihtiyacın fazla olmaması nedeniyle geniş ailenin yerini çekirdek aile almıştır.
Evlilik Türüne Göre Aile Tipleri
Ekonomik işbirliği, cinsel etkinlik ve çocuk doğurmayı içeren hukuki ilişkiye evlilik denir. Dinsel, iktisadi, coğrafi gibi birçok nedene bağlı olarak evlilik biçimleri farklılaşır. Eşlerini aynı yaş, ırk, din, mezhep veya sosyal sınıf ile sınırlayan aynı sosyal kategorideki insanların evlenmesine endogami (içeriden evlenme) denir. İkisi de doktor olan bireylerin evlenmesini örnek olarak gösterilebilir. Yaş, ırk, din, mezhep veya sosyal sınıfları farklı olan ve farklı sosyal kategorideki bireylerin evlenmesine egzogami (dışarıdan evlenme) denir. İki eşi birleştiren tek eşli evlilik monogami olarak tanımlanırken iki veya daha fazla eşten oluşan evliliğe poligami denir. Afrika ve Ortadoğu’da poligami daha fazla görülür. Bir erkek ve iki veya daha fazla kadının evlenmesi polijini, bir kadın ile iki veya daha fazla erkeğin evlenmesi poliandri olarak tanımlanır. Son derece nadir görülen poliandri evlilik Tibet’te tarımın çok zor yapıldığı dağlık arazilerin olduğu bölgedeki toplumlarda görülür. Bir erkek öldüğünde geride eşi ve çocukları kalıyorsa kadının ölen erkeğin erkek kardeşiyle (kayınbirader) evlenmesine levirat evlilik denir. Bu evlilikte amaç dul kalan kadın ile çocuklarının yaşamını güvence altına almak, akrabalık bağlarının devamını sağlamak ve kadının cinselliğinin devamı ile gelecekte doğacak çocuklar üzerinde hak sahipliğini devam ettirme gayesi vardır. Erkeğin ölen eşinin kız kardeşiyle (baldızı) evlenmesine ise sororat evlilik denir. Kız veren aile, ölen kişinin yerine bir kız daha vererek hem ilişkiyi devam ettirmiş olur hem de torunlarının bakımını garanti altına almış olur.
Yerleşim Yerine Göre Aile Tipleri
Evlenen kadının kocasının ailesiyle birlikte veya yakınında bir yerde yaşamasına patrilokal tipi aile olarak
adlandırılmaktadır. Evlenen erkeğin kadının ailesiyle birlikte veya yakınında bir yerde yaşamasına ise matrilokal tipi aile olarak adlandırılır. Sanayi toplumlarında ise evlenen çift ekonomik faaliyete bağlı olarak genelde aileden uzakta yerleşmekte olup buna neolokal tipi aile denir.
Soya ve Büyüklüğe Dayalı Aile Tipleri
Anaerkil Aile
Toplumların tarımı keşfetmeleriyle birlikte avcı toplayıcılıktan uzaklaşıp yerleşik hayata geçmeleriyle birlikte anaerkil aile türü ortaya çıkmıştır. Bu aile türünde baba otoritesi fazla yoktur. Çocuklar ana evinde yaşamakta ve akrabalık ilişkileri ana soyundan gelmektedir. Bu aile türünde evin reisi kadının erkek kardeşi olan çocukların dayısıdır. Baba ise anasının evinde kız kardeşlerinin çocuklarına reislik etmektedir. Ancak çocuklar analarının çocuğu olup babayla hukuki ve sosyal ilişkisi bulunmamaktadır.
Ataerkil Aile
Pederi aile, bölünmez asaba ve ataerkil olmak üzere üç farklı modelde incelenen bu aile türünde baba otoritesi ağır basar.
Pederi aile; çocuklar üzerinde ana ve babanın eşit hakları söz konusu olup ana ve baba beraber oturmaktadır. Akrabalık hem anadan hem de babadan gelmektedir. Bu aile tipine eski Alman ailelerini örnek gösterilir.
Toprağa yerleşmiş toplumlarda görülen bölünmez asaba tipi aile daha çok Balkanlar, Afrika ve Asya’da görülür. Baba tarafı akraba olarak kabul edilmekle birlikte kan bağı geçerli olmakta ve aile bireyleri eşit kabul edilmektedir. Bu aile tipinde çocuğun anne ve babasının çocukları üzerinde hakları yoktur. Aile içerisinde özel mülkiyet söz konusu olmadığından çocuklar asabanın (soy) malı sayılır. Ailenin reisi en yaşlı baba olup en yaşlı çift ailenin yöneticisidir.
Pederşahi aile, patriarkal aile veya Roma ailesi olarak da nitelendirilen ataerkil aile ilk olarak Romalılarda rastlanmış ve daha sonra Yunanistan, Hindistan, Çin ve Yahudi toplumlarında da görülmüştür. Bu aile tipinde baba sonsuz ve mutlak bir güce sahiptir. Baba otoritesini kutsal dinden almakta ve görevi atalarının kurmuş olduğu aileyi devam ettirmekle görevlidir.
Geniş Aile
Aile içinde en yaşlı üyenin reis olduğu ve geleneksel, eski, büyük, köy vb. adlarla isimlendirilen çok sayıda çekirdek ailenin aynı çatı altında oturmasıyla oluşan aile tipine geniş aile denir. Bu aile tipinde aile bireylerinin ihtiyaçları aile içinde karşılanmakta olup ailenin her bireyi ekonomik bir iş bölümüne göre ailenin gelirine katkıda bulunur. Ailenin tüm geliri ailenin reisinde toplanır.
Çekirdek Aile
Küçük aile, şehir ailesi, dar aile, modern aile, çağdaş aile, demokratik aile vb. adlarla isimlendirilen, ebeveynler ve
evli olmayan çocuklardan meydana gelen en küçük toplumsal birime Çekirdek Aile denir. Modern sanayi toplumlarına özgü bir aile tipidir. Sanayi devrimiyle birlikte mülkiyet, hukuk, bireysel mutluluk ve herkesin kendi hayatını yaşamak istemesinin bir sonucu olarak bu toplumlarda çekirdek aile tipi egemen olmuştur.
Aile Kurumunun Kuramsal Çerçevesi
Yapısal İşlevselci Yaklaşım
Bu yaklaşıma göre ailenin ilk ve en önemli görevi çocukların toplumun diğer üyelerine katılabilmeleri ve toplumun devamını sağlayabilmeleri için ebeveynleri tarafından yetiştirilmesi ve sosyalleştirilmesiyken ikinci görevi cinsel etkinliği toplumsal kurallara bağlı olarak düzenlemesidir. Bu düzenleme mülkiyet haklarının ve akrabalık organizasyonlarının sürdürülmesini amaçlar. Belirli akrabaların cinsel ilişkiye girmesini veya evlenmesini yasaklayan normlar bulunmaktadır ki bu normlara ensest tabu denir. Ensest tabu, birincisi cinsel ilişkiyi yakın akrabalar arasında kısıtlayarak aile bireyleri arasındaki rekabeti engeller. İkincisi akrabalar arasında hak ve sorumlulukları düzenleyerek aile düzenini tehdit edebilecek ilişkileri yasaklar. Üçüncüsü ise aile bireylerini akrabalar dışında evlenmeye teşvik ederek toplumun genişlemesini ve farklı ailelerle toplumsal bağların oluşmasını sağlar.
Sosyal Çatışmacı Yaklaşım
Sosyal çatışmacı yaklaşımda aile, serveti nesilden nesile aktararak sosyal eşitsizliği devam ettirmenin bir mekanizması olarak tanımlanır. Bu yaklaşıma göre insanlar kendilerine benzeyen aynı ırk veya etnisiteden olan kişilerle evlenme eğilimindedir. Bundan dolayı grup için evlilikler toplumsal eşitsizliğin nesiller boyu devam etmesine neden olur.
Sembolik Etkileşim Yaklaşımı
Sembolik etkileşim yaklaşımına göre aile, aile bireylerinin etkileşimi ile yapılandırılmaktadır. Bu yaklaşıma göre aynı sosyal düzeyde olan bireyler birbirlerine kur yaparak bir araya gelip aile kurmaktadırlar.
Hem yapısal işlevselci yaklaşım hem de sosyal çatışmacı yaklaşım aileyi yapısal bir sistem olarak makro düzeyde analiz ederken sembolik etkileşim yaklaşımı yaşamdaki deneyimlerin ve bireysel kalıpların oluştuğu mikro düzeyde oluşan bir sistem olarak görmektedir.
Eğitim
İnsan davranışlarında istenen yön ve doğrultuda değişimlerin meydana getirilmesi noktalarının öne çıktığı eğitim aşağıdaki belirtilen şekillerde tanımlanmaktadır: • Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme.
• Bireyin davranışlarında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme süreci. • İnsanların belli amaçlar doğrultusuna yetiştirilmesi süreci; bireyin yaşadığı toplum için yararlı hale getirilmesi; bireyin yaşadığı toplumda uygulama imkânı olan ilgi, yetenek ve diğer davranış örüntülerini kazandığı süreçler toplamı.
Eğitimin Türleri
Formal Eğitim
Belirli bir amaca ulaşmak için belirli bir mekânda ve alanında uzman kişilerin rehberliğinde planlı ve programlı bir şekilde düzenlenen etkinliklerdir. Formal eğitimin belirli bir yaş grubundaki ve aynı seviyedeki bireylere belirlenen amaçlara yönelik olarak hazırlanan programlarla okulda düzenli olarak verilmesine örgün eğitim denilir. Formal eğitimde örgün eğitime hiç girmemiş veya örgün eğitime devam eden ya da bitiren kişilere ilgi ve gereksinim duydukları konularda yapılan eğitim, öğretim ve rehberlik hizmetlerine ise yaygın eğitim denir.
İnformal Eğitim
Bireylerin yaşadıkları toplum içinde istemsiz ve denetimsiz bir şekilde kültürlenmesine denir. Örneğin köyde yaşayan bir çocuğun tarlayı nasıl süreceğini, nasıl ekip biçeceğini, hayvanların bakımını nasıl yapacağını büyüklerini gözleyerek ve onların davranışlarını taklit ederek öğrenmesi informal eğitime girer. İnformal eğitimde planlı ve kontrollü olmadığı için kişiler farkında olmadan olumlu davranışların yanında bazı olumsuz davranışları da öğrenebilir.
Eğitim Sosyolojisi
Eğitim sosyolojisi; topluma dair olgular ile eğitime dair olguların kesiştiği noktaları incelemektedir. Toplumsallaşma şekli olarak eğitimin işlevi, toplumsal tabakalaşma sürecinde eğitimin rolü ve işlevi, toplumsal grupların yapısal özellikleri ve eğitim olgusu, toplumsal örgütler ve eğitim olgusu, toplumsal hareketlilik ve değişme bağlamında eğitimin işlevi, toplumsal kontrol mekanizmaları ve eğitim, toplumsal kurumlar ile eğitim kurumu arasındaki ilişki toplumsal ve eğitimsel olguların kesiştiği noktalarda yer alan bazı temel sorunlardır.
Eğitimin Toplumsal Temelleri
Toplum; belli bir coğrafya üzerinde temel toplumsal değerler ve hedefler çerçevesinde örgütlenen, insan ve insan topluluklarının ortak kültürü sonucu üretilen kurumsallaşmış sosyal ilişkiler bütünüdür.
Eğitimin toplumsal temelleri deyince akla toplumla birlikte toplumsallaşma olgusu da gelir. Toplumsallaşma; bir süreç olup bireyin doğumundan itibaren yaşadığı toplumun üyeliğini kazanmasında, geçirdiği çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık sürecini içeren aşamalardır. Toplumsallaşmanın; birey ve toplum açısından iki
boyuttaki etkisinden söz etmek mümkündür. Birey açısından toplumsallaşma; bireyin kişisel gelişimine, kendisini gerçekleştirmesine, biyolojik varlığının insanileştirilmesine, benliğinin oluşumuna ve kimliğinin kazanılmasına etki eder. Toplumsal açısından ise toplumun kültürünün bir kuşaktan diğerine aktarılmasına, topluma yeni katılan bireylerin toplumun ortak değerlerine uygun bir yaşama katılmasına ve sağlıklı bir biçimde entegre olmalarına katkıda bulunur.
Sosyal Bir Kurum Olarak Okul
Okulun amacı toplumun bilgi ve değerlerini yeni nesillere aktarmak, toplumun ihtiyaç duyduğu uzmanları yetiştirmek ve böylece toplumun maddi ve manevi yönden kalkınmasına katkıda bulunmaktır. Okulu diğer sosyal kurumlardan ayıran veya okulu farklı kılan özellikler şunlardır:
• Okulun belirli bir kültürü vardır. Bu kültür akademik, sosyal, kültürel ve sanatsal bir nitelik taşır. • Okulun belirli bir nüfusu (kontenjanı) vardır. • Okulun nüfusu homojendir. Okulun temelini oluşturan öğrenciler ve ebeveynler, kendi çocukları gibi değişik statüdeki aile çevrelerinden gelmiş olmakla birlikte okulda sanki bir ailenin çocuklarıymış gibi bütünlük gösterirler. • Okulda biz duygusu topluma farklı şekilde yansır. Üniforma, rozet veya mezuniyet günleri gibi durumlarda okulun farklılığı hissedilir. • Farklı kültürler yine okul içinde gelişir. • Okulun yapısı bilgi alışverişine dayanır. Yani okulda bir öğrenen bir de öğreten vardır. • Okullarda bir otorite vardır ve bu otorite denetim yoluyla sürdürülür. Bu denetim ise kurumsal denetim, uygulamalı denetim veya öğrenciler kanalı ile yapılan denetim şeklinde yürütülür. • Okullarda öğrencilerin statüsünü genellikle sınavlarda aldığı notlar belirler. En yüksek notu alan öğrenciler okul birincisi olur, yüksek başarı ve imtiyazlara sahip olurlar. • Okul toplumun ihtiyaç duyduğu uzmanları ve bilim adamlarını yetiştiren kurumlardır. Yani eğitim sistemi insanlık ve uzmanlık fabrikasıdır.
Eğitim ve Toplumsal Değişme
Toplumsal değişme; toplumsal hayatın işleyişini veya yapısını geçici ve yüzeysel olmayacak biçimde etkileyen, tarihin akışını değiştiren, dönemindeki gözlenebilen her dönüşümü içine alan bir süreçtir. Değişme kavramı değer yargısı iyi ya da kötüye doğru bir farklılaştırmayı içermez. Bundan dolayı da bilinçli bir çabayı işaret eden gelişme ve ilerlemeden ayrılmaktadır. Buna bağlı olarak toplumsal değişme ileriye doğru olabildiği gibi geriye doğru da olabilir. O nedenle özellikle ülkenin olumlu yönde değişimi, bu yöndeki planlı çabaları gerekli kılmaktadır. Bu yüzden ülkeler toplumsal planlama örgütleri kurmakta, toplumsal değişim plan ve hedeflerini bu üniteler
tarafından tespit etmekte ve uygulamaya geçirmektedirler. Türkiye’de belirtilen işlevlere sahip olan ilk kurum 1906’da kurulan Devlet Planlama Teşkilatı iken bu kurum 2011 yılında Kalkınma Bakanlığına, 2015 yılında da Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığına dönüştürülmüştür. Başkanlık on yıllık kalkınma planları yapmakta ve toplumsal değişim ve dönüşümü ve planlara çerçevesinde yönlendirmektedir. Toplumsal değişmede insan en önemli unsur iken zamanın da önemli bir yeri vardır.
Sosyologların Eğitim ile İlgili Görüşleri
İbn-i Haldun’un Eğitim ile İlgili Görüşleri
İbn-i Haldun’a göre her insan doğuştan bazı bilgilerle doğduğu gibi sonradan aldığı eğitimle de bilgi sahibi olmaktadır. Eğitimin verimli ve akıcı olabilmesi için aşamalı bir öğretim sürecinin olması gerektiğini belirtir. Bunun içinde ders kitabının öneminden bahsetmiştir. Çocuk eğitimde dikkat edilmesi gerekenleri; öğrenciye sert davranılmamalı, iki bilgi aynı anda öğretilmemeli, öğretimde sıra takip edilmeli, ihtiyacı olan öğrencilere takviye dersler verilmeli, bilgi edinmek için geziler düzenlenmeli, ezbere dayalı bir eğitim verilmemeli, öğrenmede içerik somutlaştırılmalı, basitten karmaşığa doğru bir süreç işlenmeli, konular tekrar edilmeli, çocukların yeteneğine önem verilmeli, sadece gerekli bilgi verilmeli, konular tartışılarak öğretilmeli şeklinde günümüze hitap eder biçimde sıralamıştır.
Auguste Comte’un Eğitim ile İlgili Görüşleri
Sosyolojinin kurucusu olarak görülen Comte, sosyoloji tarihinde pozitivizm kavramıyla ön plana çıkmıştır. Pozitivizm; ampirik (deneye ve gözleme dayalı olan) bilgiye dayalı olanın tek geçerli ve doğru bilgi olduğunu öne sürmektedir. Comte, insanlık tarihi ve bireyin gelişim tarihini üç durum yasası ile açıklamaktadır. Üç durum yasasına göre insanın düşünme yapısındaki değişikliklerle ortaya çıkan ve birbirini izleyen teolojik, metafizik ve pozitivist olmak üzere üç aşama bulunmaktadır. Teolojik aşama dünyanın başlangıcından 1300 yılına kadar geçen süreyi kapsamaktadır. Her şeyin doğaüstü güçlerle (tanrı, tanrıça vb.) açıkladığı aşamadır. Rönesans’la birlikte teolojik aşamadan metafizik aşamasına geçilmiştir. Genel olarak 1300 ile 1800 yılları arasında yaşanmıştır. Her şeyin doğaüstü ve soyut kavramlar ile açıklandığı aşamadır. 1800’lü yıllardan itibaren her şeyin bilimsel olgu ve olaylar ile açıklandığı son aşama olan pozitif aşamaya ulaşılmıştır. Bu aşamaya geçişi sağlayan olay Fransız Devrimi’dir. Pozitivist dönemde insanlar doğadaki ve toplumsal yaşamdaki olguları açıklayabilmek için somut ve gözlenebilir olguları incelemeye yönelmişlerdir.
Comte, modern çağın ihtiyaçlarına cevap verecek bir şekilde var olan eğitim sisteminin pozitif bir eğitim sistemi haline dönüştürülmesi gerektiğini savunmuştur.
Paulo Freire’nin Eğitim ile İlgili Görüşleri
Freire’ye göre eğitim; ya bireyleri var olan sistemin mantığı ile bütünleşmesini kolaylaştırarak düzene uyumlu
hâle getirmeye çalışan bir araç olarak işler ya da onların içinde buldukları gerçeklik durumuna eleştirel ve yaratıcı bir bakış açısıyla bakmalarını ve dünyalarını dönüştürmelerine nasıl katkı sunacaklarını keşfetmelerine yarayan bir araç ve bir özgürlük pratiği hâline gelir. Sadece cevaplardan oluşan bir eğitim sistemi, bilgiye ulaşma ve kavrama sürecinin ayrılmaz bir parçası olan merak duygusuna hiçbir katkı sağlamadığı gibi bu tür bir eğitim içeriği mekanik bir şekilde ezber yapmaktan öteye gidemez. Sözel anlatıma dayalı bir eğitim sistemi, öğrencilerin anlatılan şeyi sadece mekanik olarak ezberlemesine yol açar. Bundan daha kötüsü ise öğrencilerin öğretmenler tarafından doldurulması gereken bidonlara (beyinlere) ve kaplara dönüşmesidir. Öğretmen iletişim kurmak için âdeta bir bankacı gibi tahvilleri çıkarır ve öğrencilerin sabırla aldığı, ezberlediği ve tekrarladığı yatırımlar yapar. Freire bu duruma bankacı eğitim modeli adını vermektedir.
Micheal W. Apple’ın Eğitim ile İlgili Görüşleri
Apple için okullar egemen ideolojinin üretildiği yerler olduğundan toplumu dinamik tutabilmek için okulların öğrencilere eleştirel düşünmeyi ve olaylara eleştirel yaklaşmayı öğretmesi gerekir. Apple’a göre okullar, kültürel sermayenin birikiminde temel rol oynar. Ancak Apple’ın fikri kültürel sermaye fikrini ortaya atan Bourdieu’dan farklıdır. Bourdieu’ya göre egemen grupların kültürel sermayesi olan grupların tarzı, dili ve kültürel eğilimleri nakde dönüştürülebilir. Bunlar kültürel sermayeye sahip oldukları için toplumda bir adım öne geçerler ve kültürel sermayeyi sınıfsal açıdan bir araç olarak kullanırlar. Apple, klasik Marksist kuramın temel söylemini oluşturan işçi sınıfının önderliğinde gerçekleştirilecek bir devrim ile alt yapının dönüştürüleceği düşüncesinde değil daha çok kültürel mücadele ile kazanılan alanları gündeme getirmektedir.
Sağlık
Dünya Sağlık Örgütüne (WHO) göre sağlık; sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, aynı zamanda fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik hâlidir. Toplum, halk sağlığını dört ana yoldan biçimlendirir:
1. Kültürel örüntüler sağlığı tanımlar. 2. Sağlığın kültürel standartları zamanla değişime uğrarlar. 3. Bir toplumun teknolojisi halkın sağlığını etkiler. 4. Sosyal eşitsizlik halkın sağlığını etkiler.
Sosyolojik Açıdan Sağlık
Sağlık sosyolojisi, temelde hastalıkların toplumsal yapı ile olan ilişkisini inceler. Sağlık ile siyasi çatışmalar, sanayileşme, kentleşme, göç, toplumsal, mesleksel ve coğrafi hareketler arasındaki ilişki sağlık sosyolojisinin araştırma alanına girer. Yapılan bazı araştırmalar sanayileşmeyle birlikte tansiyon gibi bazı hastalıkların arttığını, kentleşmeyle birlikte bireylerin yemek yeme alışkanlıklarının değiştiğini ve durumun hastalıkların artmasına neden olduğunu göstermiştir. Evlilik durumu da
insan sağlığı üzerinde etkilidir. Boşanmış çiftler üzerine yapılan bir araştırmada özellikle erkekler başta olmak üzere boşanmışların evlilerden daha az yaşadıklarını göstermiştir. Benzer şekilde toplumdan uzak olanların da toplum içinde yaşayanlara göre ölüm oranı iki-üç kat daha fazladır.
Sağlık ve hastalık kavramları kültürel ve toplumsal olarak açıklanmaktadır. Çünkü kültürler, neyin sağlıklı neyin sağlıksız olduğu konusunda ön kabulleri bakımından farklılık gösterirler. Bütün kültürlerde sağlık ve hastalık kavramları uzun süredir bilinmesine rağmen modern anlamda tıp olarak adlandırdığımız etkinlerin büyük çoğunluğu son üç yüzyıldır batı toplumlarında yaşanan gelişmelerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Sanayi devriminden önce toplumlarda hastalık veya rahatsızlıklarla genelde aile ilgileniyordu. Bununla birlikte hastalıkları doğal veya büyü yoluyla iyileştirdiğini iddia eden ve bazı bitkisel karışımların yapımında uzman olan kişilerde bulunmaktaydı. Yaklaşık iki yüzyıldır tıbba, biyolojik medikal sağlık anlayışı egemen olmuştur.
Biyomedikal sağlık modeli temel sağlık alanlarına kuvvetli katkılar yapmış, teknik olarak güçlü bir bilime dayalı olduğundan ve işe yarar göründüğünden günümüzde tıp uygulamalarına egemen olmuştur. Biyomedikal sağlık modeline göre hastalık; tıbbi müdahale ile iyileştirilebilen geçici organik bir durumdur. Daha sonra tedavinin nesnesi haline gelen hasta birey tarafından deneyimlenir, belirtilerinin ilk ortaya çıktığı yerden uzakta, muayene veya hastanede tedavi edilir.
Hastalık ve Hasta Rolü
İşlevselci yaklaşımın önde gelen sosyologlarından olan Talcott Parsons (1952) hasta rolü kavramını, hastaların hastalığın yıkıcı etkilerini hafifletmek için benimsediklerini davranış kalıplarını ifade etmek için kullanır. Hasta rolünün üç ayağı vardır:
1. Hasta, hastalandığında bireysel olarak sorumlu değildir. Hastalığın ortaya çıkışı bireyin davra- nışları veya eylemleriyle ilgili değildir. 2. Hasta normal sorumluluklarından kurtulma dâhil belli haklara ve ayrıcalıklara sahiptir. Hasta, hasta olduğu zaman en ufak bir so- rumluluğu olmadığı gibi hasta değilken de sorumlu olduğu her türlü rol, görev ve dav- ranıştan da muaftır. 3. Hasta, hasta olduğunu kabul etmek ve uzman bir doktora başvurmak zorundadır. Hastalık rolü geçici olup hastanın hastalıktan kurtulması için etkin çaba göstermesini şart koşar.
Gelir Eşitsizliği ve Sağlık
Bugün dünyada sağlık hizmetlerinden yararlanmadaki farklılıkların temel nedeni gelir eşitsizliğidir.
Düşük Gelirli Toplumlarda Sağlık
Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) verilerine göre dünya bir milyar insan yoksulluk nedeniyle ciddi sağlık sorunu
yaşamaktadır ki bu da dünya nüfusunun 1/6’sına denk Bedenlerimiz, anoreksia nervoza ve bulimia hastalığında gelmektedir. Bu insanların en büyük sağlık sorunu da olduğu gibi toplumsal norm ve değerlerden dolayı beslenme bozukluğudur. Düşük gelirli toplumlarda en hastalanabilmektedir. büyük katil, yetersiz ilaç ve sağlık hizmetleridir. Dengeli ve sağlıklı bir beslenme için temiz içme suyudur. Ancak günümüzdeki yoksul toplumlar, temiz içme suyuna ulaşamadıklarından grip, zatürre, verem ve enfeksiyon gibi kirli su kaynakları hastalıklardan ölmektedirler. Yoksul toplumlarda daha ilk yıllarda çocukların %10’u ölmekte, çocukların yarısı erişkinliğe erişememektedir. Böylesi toplumlar, hastalık ve yoksullukta kısır bir döngü yaşamakta, yoksulluk hastalığı, hastalıkta yoksulluğu doğurmaktadır.
Yüksek Gelirli Toplumlarda Sağlık
Yoksul ülkelerde bulaşıcı hastalıklar son derece yaygın ve ölümcül iken yüksek gelirli ülkelerde bulaşıcı hastalıklar nadiren salgına neden olmakta ve ölüm nedenleri aşırı yemeye bağlı obezite ve kalp hastalıkları kaynaklıdır.
Toplumsal Sınıflar ve Sağlık
İngiltere’de yapılan bir araştırmada (DHSS 1980) topluma bir bütün olarak bakıldığında genel bir iyileşmeye görülmesine rağmen farklı toplumsal sınıflar arasında doğum kilosundan tutunda tansiyon, diyabet, kanser vb. hastalıklara yakalanma riskine kadar pek çok sağlık göstergesinde eşitsizlik olduğu belirlenmiştir. Toplumsal sınıf farklılıklarına bağlı olarak sağlık alanında görülen eşitsizlikler şöyle sıralamaktadırlar:
1. En alt meslek sınıfında yer alan vasıf işçilerin emekli olmadan önce ölme ihtimali, en üst meslek sınıfından gelen beyaz yakalı büro çalışanlarına göre iki kat daha fazladır. Vasıfsız işçilerin ailelerinde düşük veya bebek ölümü ihtimali meslekten gelen ailelere göre üç kat daha yüksektir. 2. En üst meslek grubu bir ailede doğan bir çocuk, en alt meslek grubu ailede doğan bir çocuktan 7 yıl daha fazla yaşamaktadır. 3. Ana ölüm nedeni olan hastalıklar en tepede yer alan meslek gruplarına göre en altta yer alan meslek grubunda %90 daha fazla görülmektedir. 4. İşçi sınıfındaki insanlar serbest meslekle uğraşanlara nazaran doktorları daha sık ziyaret etmekte ve daha çeşitli şikayetlerde bulun- maktadır. Vasıfsız beden işçilerinde uzun süreli hastalıkların görülme oranı meslekten gelenlere göre %50 daha fazladır. 5. Sağlık alanında görülen sınıf temelli eşitsizlik olgusu, işsiz olanlar arasında daha da belirgindir. Çalışan insanlar işsiz insanlara göre daha uzun yaşamaktadır.
Beden Sosyolojisi
Beden sosyolojisi; insan bedeninin toplumsal etkenlerden nasıl etkilendiğini inceler. Bedenlerimiz toplumsal deneyimlerimizden etkilendiği gibi ait olduğumuz toplumun norm ve değerlerinden de etkilenmektedir.