AÖF Soru Bankası

Aile SosyolojisiÜnite 1 Özeti

Aile Kavramı ve Sosyolojisi

SOS305U-AİLE SOSYOLOJİSİ

Ünite 1: Aile Kavramı ve Sosyolojisi

Giriş

Aile, ilk insan topluluklarından itibaren var olan en temel ve en kadim kurumdur. Aile, bütün toplumlarda ortak kurumların başında gelmekle birlikte toplumdan topluma değişik özellikler gösteren bir niteliğe sahiptir. Toplumların tarihi gelişme seyirleri içinde aile kurumunun da değiştiği gözlemlenmektedir.

Dilimize Arapçadan geçen aile sözcüğü, Türk Dil Kurumu’na göre, evlilik ve kan bağına dayanan, karı, koca ve çocuklar arasındaki ilişkilerin oluşturduğu toplum içindeki en küçük birliktir. Aile, aynı soydan gelen veya aralarında akrabalık ilişkileri bulunan kimselerin tümü; birlikte oturan hısım ve yakınların tümü olarak da tanımlanmaktadır.

Ailenin sosyolojik anlamı; ailenin, tabaka, sınıf, bölge, etnisite, sosyal grup gibi çeşitli sosyolojik kolektiviteler içinde toplumsal bağlamında araştırılarak yorumlanmasıdır. Ailenin yapısal boyutlarının, toplumsal ilişki yapıları çerçevesinde değerlendirilmesidir. Aile sosyolojisinin ortaya çıkmasından önce ortaya atılan düşünceler, aile yapısını tasvir etmek, açıklamak yerine “olması gereken” duruma ilişkindir. Ancak aile sosyolojisi normatif değildir ve amacı, gerçeği olduğu şekliyle incelemektir.

Ailenin Tarihsel Evrimi

Günümüzde aile, genellikle anne, baba ve çocuklardan oluşan birim olarak tanımlanır. Ancak bu çok kullanılan tanım, evrensel anlamda “aile”yi değil, ailenin yalnızca belirli bir biçimi olan “çekirdek aile”yi tanımlamaktadır. Bu kavram ilk defa 1949 yılında antropolog Robert Murdock tarafından kullanılmıştır. Murdock, dünya genelinde 250 toplumdan derlediği verilerden hareketle, ailenin evrensel bir kurum olduğu sonucuna ulaşmıştır. Bununla birlikte, tüm toplumlarda ailenin birbiriyle ilişkili dört işlevi yerine getirdiğini belirtmiştir. Bunlar; cinsel, ekonomik, üreme ve yetiştirme işlevleridir.

İnsanlık tarihi, her bir dönemin kendinden öncekine göre daha ileriye taşındığı dört farklı üretim biçiminin hâkim olduğu süreçten geçmiştir. Bu üretim biçimleri, dört farklı toplum türünü ortaya çıkarmıştır. Üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayalı avcı ve toplayıcı topluluklar, yerini tarım devrimi sonucunda üretim aracının toprak olduğu tarım toplumlarına ve sonrasında sanayi toplumları sonucunda üretim aracının fabrika olduğu sanayi toplumlarına bırakmıştır. 1980’li yıllarda teknolojik gelişmeler, enformasyon devrimini de beraberinde getirerek, bilginin en büyük sermaye olduğu günümüz sanayi sonrası toplumlar oluşmuştur. Üretim ilişkileri ve üretim güçleri tarafından belirlenen dört farklı üretim biçimi, dört farklı toplumun politik, hukuksal, ideolojik ve kültürel yapısının şekillenmesinde etkin bir rol oynamıştır. Buna bağlı olarak toplumun bir üst yapısı olan ailenin, alt yapıdaki değişimlere bağlı olarak değiştiğini ve dönüştüğünü söylemek mümkündür.

Etnograflar, avcı ve toplayıcı toplum olarak adlandırılan insan topluluklarının anaerkil yapıya sahip olduğunu belirtmektedir. Anaerkillik kavramı, annenin hâkimiyeti anlamına gelmektedir. Anne, aile reisidir ve soy anneye göre belirlenmektedir. Avcı ve toplayıcı toplumlarda yaşamı sürdürme koşullarını sağlayan geçim kaynakları; kadınların yiyecek topladığı, erkeklerin avlandığı ortak bir iş bölümünü yaratmıştır. Cinsiyete dayalı olarak ortaya çıkan iş bölümü, kadın ve erkek arasındaki anatomik farklılıklardan kaynaklanarak şekillenmiştir.

Üretim araçlarının gelişmesiyle birlikte tarım toplumunda başlıca emek gücü erkekler tarafından sağlanmıştır. Emek gücüne duyulan ihtiyacın artması, ilkel toplumun kalıntıları üzerine, köleci ve ataerkil toplum yapısının kurulmasına neden olmuştur. Üretim araçlarına, servete ve siyasi güce sahip olan egemen sınıfın erkekleri, serveti korumak ve soyun devamını sağlayabilmek için yasalar ile aile ve evliliği düzenlemeye başlamıştır. Bu durum da ataerkil sistemin pekiştirilmesine yol açan tek eşli evliliği ortaya çıkarmıştır. Bu durum, erkeğin başka kadınlarla birlikte olmasına sınırlandırmalar getirmemiştir. Erkek, ev hizmetleriyle uğraşan cariyeler ve köle kadınlarla birlikte çok eşli bir yaşam sürmüştür.

Coğrafi keşifler ile keşfedilen ülkelerdeki yer altı zenginliklerinin Avrupa ülkelerine aktarılması, sermaye birikiminin tarımdan ticarete kaymasına neden olmuştur. Üretim biçimlerinde yaşanan bu değişmeler, aile yapısını da etkilemiştir. Feodal dönemde ekonomik üretimi gerçekleştiren en küçük birim olarak kabul edilen aile, yerini sanayi toplumlarında çekirdek aileye bırakmıştır. Çekirdek ailenin 1750 yıllarında burjuvazi arasında ortaya çıktığı düşünülmektedir. Burjuva ailesinde koca, ailenin geçimini sağlayacak sermayeye sahip olduğu için ailedeki egemen otoritedir. Burjuva ailenin mutlu bir evlilik sürmesinin koşulu, kadının çocuklarıyla ilgilenmesine bağlıdır. Burjuva kadınının temel rolü anneliktir. Burjuva sınıfından farklı olarak, topraklarından koparılarak sanayi kentlerinde kendilerine yeni bir yaşam kurmaya çalışan işçi sınıfı ise aile yapısını, ekonomik ve toplumsal zorluklar altında geliştirmiştir. Fabrikalardaki ücretlerin düşük olması, aile üyelerinin çalışmasını zorunlu kılmıştır. Kadın ve çocuklara, erkeklere göre daha düşük ücret ödendiği için fabrikalarda ağırlıklı olarak kadın ve çocuklar çalıştırılmıştır. Kadının çalışma yaşamında yer almasıyla birlikte aile geçimini sağlayacak ücreti elde etmiştir. Böylece, erkekler ve kadınlar arasındaki aile içi ataerkil ilişkisi de zamanla değişmeye başlamıştır

1980’li yıllardan itibaren dünya, hızlı değişimlere tanık olmuştur. Tarım ve sanayi devrimlerinden sonra üçüncü bir devrim niteliğinde olan enformasyon devrimi gerçekleşmiştir. Sanayi sonrası olarak tanımlanan dönemde, kadınların çalışma yaşamı içinde daha fazla yer almaya başlaması, aile içindeki güç ilişkilerini değiştirmiştir. Aile ve toplum yapısında ataerkil değerlerin varlığına rağmen, aile içindeki güç ve otorite dengesi eşitlikçi bir yapıya kavuşmuştur. Ekonomik bağımsızlığını


kazanan kadın, aile içi kararların alınmasında daha fazla söz hakkı elde etmiştir. Erkekler, ev idaresi ve çocuk bakımı gibi kadının görevleri arasında olduğu kabul edilen işlerin gerçekleştirilmesinde aktif bir rol oynamaya başlamıştır.

Ailenin Tanımı, Türleri ve İşlevleri

Toplumun en küçük birimi olan aile; bireylerin psikososyal yaşamını şekillendiren ilk sosyal çevredir. Aile denilince akla gelen ilk kavramlardan biri evliliktir. Evlilik, kadın ve erkek birlikteliğinden oluşan her türlü yetki ve sorumluluğun paylaşılması ve meşrulaştırılmasının toplumsal kurallar çerçevesinde kabul görmesidir. Evlilik evrensel bir kurumdur. Her toplum veya kültür, kimin kiminle evlenebileceğini, nasıl evleneceğini, kadın ve erkeğin karşılıklı hak, ödev, yetkilerini vb. belirler. Evlilik olarak adlandırılan bu meşru beraberliğin ürünü olan çocuklar ise ailenin tamamlayıcılarıdır.

Evlilik ve aile türleri; oturulan yere, eş sayısına, eşin seçildiği gruba, otorite ilişkilerine, soy ve secereye göre yapılmaktadır. Oturulan yere göre evlilik; matrilokal, patrilokal ve neolokal olmak üzere kendi içinde üçe ayrılmaktadır. Erkeğin kadının evinde oturması; halk dilinde iç güveyliği olarak ifade edilen tür matrilokal olarak adlandırılır. Patrilokal evlilik, kadının, erkeğin evinde oturması, neolokal evlilik, kadın ve erkeğin ailelerinin yanlarında kalmayıp onlardan ayrı bir evde yaşamalarıdır. Eş sayısına göre evlilik; monogami ve poligami olmak üzere ikiye ayrılır. Monogami tek eşle evlenmek, poligami ise çok eşle evlenmektir. Poligami ikiye ayrılır; kadının aynı anda birden fazla erkekle evlenmesine poliandri, erkeğin birden fazla kadınla evlenmesi polijini olarak adlandırılmaktadır. Eşin seçildiği gruba göre yapılan evlilikler; endogami ve egzogami olmak üzere ikiye ayrılır. Akrabalarla yapılan evliliğe endogami, kadın veya erkeğin evleneceği kişiyi, üyesi olduğu grubun dışından seçmesi egzogamidir. Otorite ilişkilerine göre, toplumların çoğunda erkeğin kadından üstün olduğu kabul edilir. Evliliklerde erkeğin üstünlüğüne ataerkil, kadınların üstünlüğüne matriyarki adı verilir. Soy ve secere ilişkilerine göre evliliklerde, mirasın nasıl bölüşüleceğinde soy ilişkileri önemli bir rol oynar. Patriliniyal sistemde, mirasın paylaşımı baba soyunun üstünlüğüne göre yapılmaktadır. Matriliniyal sistemde ise anne soyunun üstünlüğü önem taşımaktadır. Bilateral sistemde ise, iki tarafın mirastan eşit hak alması kabul edilir.

Ailenin sınıflanmasına ilişkin çeşitli yaklaşımlar bulunmaktadır. Aile türleri, tarih içinde çeşitli toplumlarda farklı biçimlerde var olmuştur. Geniş aile; genellikle kırsalda yaşayan, geçimini tarımla sağlayan, akrabalık ilişkileri kuvvetli, erkeklerin karar almada etkili olduğu, yaşlı erkeğin aile sorumluluğunu üstlendiği, geleneklere bağlı aile tipidir. Çekirdek aile, anne, baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşur. Çekirdek aile geniş aileye göre daha kırılgan bir yapıya sahiptir. Parçalanmış aile, çekirdek

aile üyelerinden birisinin sonradan yok olmasıyla ortaya çıkan dul eş ve çocuklarından oluşan aile tipidir. Tamamlanmamış aile ise, genellikle gayrimeşru çocuklar ile annelerinden oluşan çekirdek ailenin hiçbir zaman kurulmamış hâlidir.

Ailenin tutumu, çocuk yetiştirmede önemli faktörlerden biridir. Otoriter aile tutumunda, aile çocuğa katı bir disiplin uygular. Çocuk ailenin kurallarına her zaman uymak zorundadır. Ailenin baskısı altında büyüyen çocuk uslu olmasına karşın çekingen, kolay etki altında kalabilen, hassas bir yapıya sahip olabilir. Demokratik aile tutumunda, çocuk tüm yönleriyle kabul edilir. Çocuklara yol gösterilse de alacakları kararlarda serbest bırakılır. Kurallar aile üyeleriyle birlikte belirlenir, kararlar beraber alınır. İzin verici aile tutumunda, aileler çocuklarına fazla özgürlük verirler. Çocuklarını kontrol etmezler ve bu durum bazen ihmale de varabilir.

Türkiye’de çocuk yetiştirme konusu, genel hatlarıyla geleneksellik ve modernlik boyutlarıyla, yapısal yönden ise üç tür aile yapısı çerçevesinde ele alınmaktadır. Kırsal aileler, geleneksel ailelerdir. Kırsal ailelerde çocuklar, küçük yaşlardan itibaren aileye ekonomik katkıda bulunurlar. Ekonomik yarar sağlamak ve ailenin geleceğini garanti altına almak amacıyla ailelerdeki çocuk sayıları fazladır. Gecekondu aileler, genellikle köyden kente göç edenlerin barındığı mekânsal alanların aileleridir. Bu ailelerdeki çocuk sayıları kırsal aileye göre az, kentsel aileye göre çoktur. Çocuklar, aile ve yakın çevresi dışında daha başıboş davranarak kötü alışkanlıklara ve çocuk suçlarına daha elverişlidir. Kentsel aileler, çekirdek aile türünün egemen olduğu modern ailelerdir. Çocuk sayıları ortalama iki veya üçtür. Çocukların aileye ekonomik yönden katkıda bulunma zorunluluğu neredeyse yok gibidir ve eğitime devam etmek, çocukların temel görevleri arasında yer alır.

Ailenin değerini ve toplumdaki yerini, üstlendiği sorumluluklar ve yerine getirdiği işlevler belirlemektedir. Ailenin, toplumsal kuralları ve değerleri bireylere aktarma; bireyleri diğer toplumsal kurumlara bağlama; üyelerini denetleyerek toplumsal amaçların gerçekleşmesine katkıda bulunma; başka kurumlara ve kişilere devredilemeyecek, cinsellik, sosyalleşme, sevgi gibi yükümlülükleri yerine getirme ve dinamik yapısıyla toplumsal değişmede etkin bir araç rolü oynama gibi işlevleri vardır.

Aile ve Evlilik Üzerine Sosyolojik Perspektifler

Evlilik kurumunun kavramsallaştırılması, çeşitli teoriler tarafından desteklendiğinde sosyolojik analiz zemini oluşabilmektedir. Aile ve evlilik üzerine sosyolojik perspektifler şöyle özetlenebilir:

Sembolik Etkileşimci Yaklaşım

Sembolik etkileşimciler, bireylerin başkalarıyla kurdukları iletişim üzerinde yoğunlaşırlar. Bu yaklaşımda, aile davranışını anlamak için aile üyeleri arasındaki etkileşimin anlaşılması gerekir. Bu yaklaşıma göre bir


çocuğun zihni boş bir levhadır ve sosyal etkileşim ile birlikte sosyal bir varlık olur. Bu sosyalleşmenin temel kaynağı ise değer, norm, anlam ve sembollerin öğrenildiği kurum olan ailedir. Sembolik etkileşimciliğe göre, aile davranışları toplumsal normlar tarafından oluşur ve aile, içinde bulunan faktörler tarafından etkilenir.

İşlevselci/Fonksiyonalist Yaklaşım

Bu yaklaşımın odak noktasında, bütün–parça veya grup– üye ilişkisi vardır. Bu yaklaşıma göre aile, toplumsal yapının bir parçası olarak toplumun devamlılığını sağlamak üzere işlev gösteren bir kurumdur. İşlevselci/fonksiyonalist yaklaşıma göre ailevi sistem işlevler arası koordinasyona bağlı olarak işler. Aile üyelerinden birinin işlevini yerine getirmemesi sistemin işleyişini engeller.

Çatışma Perspektifi

Çatışma perspektifi, gruplar arası çatışmalı ilişkilere odaklanmıştır. Bu perspektif aileyi, toplumsal eşitsizliğin doğurduğu sorunları deneyimleyen küme olarak tanımlar. Toplumda olduğu gibi toplumun temel hücresi olan ailede de çatışma ve rekabet ilişkilerinin temelinde kaynakların paylaşımı ve paylaşımda eşitsiz güç ilişkileri önemli bir rol oynar.

Feminist Yaklaşım

Klasik sosyolojik yaklaşımlarından ayrı olarak aile incelemelerinde artan bir şekilde feminist yaklaşım da kullanılmaya başlanmıştır. Feministlere göre aile, sadece kapitalizmin ihtiyacı olan emeği üreten ve destekleyen birim olmanın ötesinde ataerkilliği de yeniden üreten birimdir. Feminizm, genel anlamda sosyolojiye de eleştirel bakar.

Postmodernizm

Sosyolojide son yıllarda önem kazanan postmodernizmin, aile sosyolojisi literatüründe geniş yer tuttuğundan söz edilemez. Postmodern ailelerin iki önemli özelliğinden biri, çocukların aileleri dışındaki kişiler tarafından büyütülmesi ve çocukların sosyalizasyonunda medyanın önemli bir rol oynamasıdır.

Toplumsal Değişme Sürecinde Aile

Toplumsal değişme, kalkınma, ilerleme, olgunlaşma gibi birçok süreci kapsamakta, olumlu ve olumsuz farklılaşmayı anlatmaktadır. Aile de toplumsal değişme ile birlikte bir biçimden başka bir biçime geçmektedir.

Tarih içinde yaşanan en köklü toplumsal değişmelerden biri modernleşmedir. Modernleşme ile birlikte aile, modern zamanların etkisi altında biçimlenmektedir. Aile, modernleşme sürecinde tarım üretiminin maddi örgütlenme yapısından uzaklaşmaya başlayarak sanayi üretim tarzına göre şekillenmiştir. Modernleşme, ailenin mahremiyet kimliğini dönüştürmektedir. Aile bireyleri küçük yaşlardan itibaren zamanlarını aile dışında geçirmektedir. Aile bir anlamda kamusallaşmıştır. Aile içindeki boşanma, şiddet, aşk ilişkileri gibi konular

kamuoyu önünde tartışılarak somut kişiler üzerinde ifade edilmektedir. Modernleşen toplumda kadın eğitim, çalışma, toplumsal ve siyasal katılım konularında erkeklerle eşitlenmektedir. Kadınların eşitlik taleplerine göre aile kurumunda rol dağılımları değişmektedir. Ailenin genel olarak yaşadığı köklü yapısal değişmelerden biri büyüklerin ve çocukların bakımını aile dışındaki kurumlara bırakmalarıdır. Çocuklar anaokulu, kreş gibi kurumlara bırakılırken büyükler de huzurevlerine terk edilmektedir.

Ailenin toplumsal değişme ile ilişkisi makro bağlamda modernleşme ile açıklanabilir. Modernleşmenin etkisi altında dönüşüme uğrayan aile, göç ve kentleşme süreçlerinden de etkilenmektedir. Kırsal alandan kentsel alana göç eden ailelerini eğitim düzeyinin düşük olması ve kentin talep ettiği istihdam için yeterli mesleki donanımlara sahip olamamaları işsizlik konusunda ciddi sorunlara yol açmaktadır. Göç ailesinin başka bir önemli sorunu kentlileşmedir. Kentlileşme, göçle gelen ailelerin kentin yapılarına, değerlerine, beklenti ve normlarına uyumlu hâle gelmeleridir. Gecekondu ve gecekondulaşma, önemli bir kentleşme sorunudur.

Sanayileşmeyle birlikte oluşan modern kent yaşamı, ailenin geleneksel fonksiyonlarını, rollerini, değerlerini köklü bir biçimde değiştirmiştir. Kent ailesi, küçük aile, beraber yaşama, tek ebeveynli aile gibi tarzlarla belirlendiği için boşanma başta olmak üzere çeşitli sorunlarıyla da öne çıkmaktadır.

İnsanların evlenmesi gibi boşanması da sosyolojik bir olaydır. Boşanma, her aile için kriz durumudur. Yalnızca birbirine evlilik bağı ile bağlı kadın ve erkek için değil; bu eşlerin çocukları, aileleri, arkadaş çevreleri için de kriz durumudur. Boşanma kararının alınmasına kadar ve boşanma sonrası dönem özellikle çocukları olumsuz etkilemektedir. Bu dönemde çocuklarda, uyku sorunları, altını ıslatma, huzursuzluk, vurdumduymaz olma, okul başarısında azalma gibi olumsuz durumlar yaşanabilmektedir. Yoğun çatışmalı bir dönemin ardından boşanan çiftlerin çocuklarında, yetişkinlik dönemine yansıyabilecek; duygusal bağ kurmada güçlük, özsaygıda azalma gibi problemler ortaya çıkabilmektedir. Bazı araştırmacılar, boşanmanın çocuklar üzerindeki etkisinin geçici olduğunu, kalıcı olanın eşler arasında yaşanan çatışmaların etkisi olduğunu belirtmektedir. Araştırmalara göre boşanma önemli bir stres kaynağıdır. Evlilik süresinin uzun olmasıyla birlikte bu evlilikten çocuk sahibi olunması boşanma ile ortaya çıkan stresin şiddetini arttırmaktadır.

İnsanların çoğunun evlenme nedenlerinden biri, mutlu olmaktır. Evlilikte mutluluğun gerçekleşmesi için önemli şartlardan biri, eşler arasında uyumun olmasıdır. Evlilik, birey için önemli yaşam olaylarından biridir. Yapılan araştırmalar, evli bireylerin, bekar, boşanmış ve dul olanlara göre daha mutlu olduklarını göstermiştir. Yapılan araştırmalara göre evliliğin ilk yıllarında bireylerin evlilikten aldıkları doyumun yüksek olduğu fakat insanın


uyum sağlama özelliğinden dolayı bu etkinin zamanla azaldığı sonucuna varılmıştır. Bir aileye yeni bir üye olarak çocuğun katılması aile yapısını etkilemektedir. Çocuk sahibi olmak yeni sorumlulukları getirmektedir. Bazı aileler bu sorumluluk ve rolleri kaldırabilecek güçte iken bazıları bu süreçte zorluk yaşamaktadır.

Hüzün dönemi olarak adlandırılan yaşlılık kaçınılmazdır. Yaşlılık döneminde aile, pek çok alanda kayıplar vermeye başlar. Ortaya çıkan hastalıklar ve buna bağlı olarak yaşanan çöküşler, toplumsal çevrenin daralması, bireylerin bu koşullar altında denge kurmakta zorlanması yaşlılığın önemli belirtilerindendir. Yaşlılıkta mutluluğun nasıl sağlanacağına ilişkin çeşitli fikirler öne sürülmektedir. Bu çerçevede yaşlılar; gündelik etkinliklerinden haz aldıklarında, yaşamı anlamlı bulduklarında, geçmiş yaşamlarının sorumluluklarını kabul ettiklerinde, istediklerini elde ettiklerine inandıklarında, özsaygı düzeyleri yüksek olduğunda, kendilerini oldukları gibi kabul ettiklerinde ve iyimserlik eğilimleri yüksek olduğunda daha mutlu olmaktadırlar.

Türkiye’de Aile Araştırmaları

Türkiye’de Cumhuriyet öncesi dönemde aileyi inceleyen bilimsel araştırmalara pek rastlanmamaktadır. Türkiye’nin hızlı bir değişim sürecine girdiği ellili yıllarda bu değişimlerden etkilenen bir kurum olan aile de araştırmalara konu olmaya başlamıştır. İlk ampirik nitelikli ve geniş ölçekli araştırmalara altmışlı yıllarda rastlanmaktadır. 1981–1991 yılları arasında ise aileyi temel alan çalışmalarda büyük bir artış kaydedilmiştir.

Yapılan bir araştırmaya göre, katılımcılar evlilik kurumunun gerekli olduğunu, evlenilecek kişinin daha çok arkadaş, okul, iş çevresinden seçildiğini/seçilebileceğini, sadık ve aşık olma özelliklerinin belirleyici olduğunu ve evlilik öncesi yaşantılarının gerekli olduğunu belirtmişlerdir. Evlilik kurumunun başlatılması bölümünde; evlilik kararının vazgeçilmez olmadığını, aile desteğinin önemli olduğunu, evlilik öncesi kaygılarının daha çok anlaşamama korkusu ve geçim sıkıntısı olduğunu belirtmişlerdir. Evliliğin devam ettirilmesine ilişkin; çocuk sahibi olmanın evliliğin temeli olduğunu, evliliğin sağlıklı sürdürülebilmesi için eşlerin saygı, sevgi ve hoşgörüye sahip olmaları gerektiğini ifade eden katılımcılar, evliliğin sonlandırılması bölümünde ise boşanma kararını açıklamada, en fazla anne ve babadan çekindiklerini/çekinebileceklerini, aldatma, şiddet, terk etme/edilme nedenlerinin evliliğin sonlandırılmasında etkili olduğunu/olabileceğini vurgulamıştır. Araştırmada, evliliğin kurtarılmasına ilişkin üçüncü kişilerin olumlu etkilerinin olabileceği gibi olumlu bir etkinin olmayacağı da ortaya konmuştur.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında