SOS301U-ÇAĞDAŞ SOSYOLOJİ KURAMLARI
Ünite 7: Postmarksizm ve Radikal Demokrasi
Giriş
Postmarksist kuramın temel tezi, toplumda yaşanan farklı eşitsizliklerin (cinsiyet, etnik, dinsel, bireysel farklar vb. açısından) sadece alt-yapı-üst yapı, üretim ilişkileri, ekonomik sömürü ve sınıf gibi sınıf eksenli analizlerle anlaşılamayacağı ve eşitsizliklerle mücadelede edip eşitsizliklerin üstesinden gelmek için kültürel ve siyasal hegemonya kurmak isteyen herhangi bir politik pozisyonun farklı kimlik ve güç ilişkilerini dikkate alacak zengin bir söylem geliştirmesi gerektiğidir.
Postmarksizmin Temel Varsayımları
Politik ve teorik olarak kökenleri yapısalcılık, post- yapısalcılık ve Avrupa Marksizmine götürülebilecek olan Postmarksizmin başlangıç noktası, Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un 1985 yılında birlikte kaleme aldıkları Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru kitabının yayınlanmasıdır. Bu kitap, Postmarksist kuramın kuramsal temellerini inşa eden temel bir manifesto niteliği taşır. Postmarksist kuramdan ilham alan radikal demokrasi projesinin, Marksizmden kopmuş yeni bir siyasal strateji olarak temel strateji ve ilkelerinin açıklayan bir belgedir. Marksist sosyalizm ve sosyal-demokrasi ikilisinin tuzağından kaçındıklarını ve sola yeni bir imaj kazandıran ‘radikal ve çoğulcu bir demokrasi’ başlıklı sosyalist bir projenin çerçevesini oluşturmak istediklerini öne sürer.
Postmarksizm, eşitsizliklere karşı mücadele ve tabiiyet ilişkilerine itirazın devrim gibi kurtuluş stratejileri ile değil, kültür ve siyaset alanında liberal demokrasinin derinleştirilmesi ve radikalleşmesi hedefinin önüne koyan farklı kolektivitelerin ve kimliklerin hegemonik mücadelesi üzerinden gerçekleşebileceğini savlayan bir yaklaşımdır.
Post-yapısalcılık ve postmodernizm gibi teorilerin ağırlık kazandığı iddia edilen günümüz sosyolojisinde, çağdaş toplumsal yapı, genellikle post-fordist, post-kapitalist, post-modern, postendüstriyel gibi kavramlarla tanımlanmaktadır. Bu teorilerin etkisiyle, çağdaş toplumsal yapı ve ilişkilerin parçalı, geçici ve farklılıklarla bezeli çoğul bir karaktere sahip olduğu tezi öne çıkmaktadır. Bu tez, toplumsal ilişkilerin analizinde sınıf gibi evrensel kimliklere olanak tanımayan bir bakış açısına sahiptir.
Laclau ve Mouffe’a göre, toplum sadece sınıflara (burjuvazi ve proletarya) indirgenemeyecek ve birbiriyle ilişkili sayısız güç ilişkilerinden ve farklılıklardan oluşmuş eksik ve tamamlanmamış bir bütünlüktür. Toplum, sadece sınıfsal ilişkiler ve mücadeleden ibaret olmadığı gibi, eşitsizlikler de çoğul ve çok boyutludur. Laclau ve Mouffe’un sınıf dışı ve ekonomik sömürü ile ilgili olmayan diğer sömürü ve eşitsizlik ilişkilerini (kadın, etnisite, cinsiyet yönelimi, her türlü bireysel kimlik deneyimleri vb. açısından) nasıl anlamamız gerektiği sorusuyla yola çıkmış oldukları söylenebilir.
1960’lı yıllarda ortaya çıkan post-yapısalcılık, dilin düzensizliği ve istikrarsızlığı üzerinde ısrar eden dilbilimci F. Sassure’ün yanı sıra J. Derrida ve M. Foucault gibi düşünürlerin fikirleriyle olgunlaşmış, hakikat ve öznenin inşa süreçlerinin radikal olarak ilişkisel ve tarihsel olduğunu öne süren bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, söylemin toplumsal yaşamda merkezi bir rolü olduğunu, her türlü hakikat iddiasına göreli şüpheyle yaklaşmak gerektiğini, öznenin inşa süreçlerinin tutarsız ve istikrarsız olduğu tezlerini savunur.
Bütün iddialar aslında toplumun ekonomi ve sınıf merkezli bir bütünlük olmaktan ziyade kimlikler merkezli bir parçalı yapıya dönüştüğü fikrine dayanmaktadır. Ayrıca yukarıdaki iddialar, kimliklerin sınıf ilişkilerini aşarak hiç olmadığı kadar çeşitlendiği, bireysel hak ve özgürlük taleplerinin çoğullaştığı, kimliklerin taleplerinin ekonomik taleplerin dışında kültürel ve siyasal açıdan çeşitlendiği, orta sınıfların genişlediği ve yeni bir hizmet sınıfının ortaya çıktığı tezlerine dayandırılmaktadır.
Postmarksizm, modernist bir proje olarak kabul edilen Marksizm’den daha çok 1960’lı yıllardan itibaren güçlenen postyapısalcılık, psikanaliz ve postmodernizm düşüncelerinden etkilenmiştir.
Marksizmin sınıf, devrimci siyaset, işçi sınıfı, özne, ve tarihsel-toplumsal dönüşüm konularındaki klasik temalardan uzaklaşmayı öneren Postmarksizm; bu kavramların yerine yeni toplumsal hareketler, radikal demokrasi, kimlik ve farklılık, özne konumları, söylem, eklemlenme, rastlantısallık vb. kategoriler önermektedir.
Toplumdaki çatışma ilişkileri, sadece ekonomik temelli olmaktan çıkıp, cinsiyet, otorite, bürokrasi, kent, çevre gibi meseleler üzerinden farklı toplumsal ilişki biçimlerine yayılmıştır.
• Postmarksizmin 1960lı yıllardan itibaren toplumsal yaşamdaki bürokratikleşme, bireycileşme ve homojenleşme karşıtı kimlik hareketlerinin işçi sınıfının özne olduğu ekonomik temelli hareketlerden tümüyle farklı bir siyasal kompozisyona işaret ettiğini savunmaktadır. • İşçi sınıfı dışındaki toplumsal grupların toplumsal değişimin aktörü, önderi ve taşıyıcısı olabilecekleri fikri postmarksistleri Marksizmden farklılaştıran en temel unsurlardan birisidir.
Bu onlar açısından bir bakıma işçi sınıfına dayalı bir siyaset tarzının da ölümünün ilanı anlamına gelebilir. Onlara göre, işçi sınıfı toplumsal bir eşitlik mücadelesinin ayrıcalıklı bir önderi olmaktan çıkmıştır; eşitlik ve özgürlük mücadelesi artık bir devrime havale edilmeyen ve söylemsel olarak kurulacak bir hegemonya mücadelesinin konusudur.
Bu hegemonik mücadele içinde çevreciler, etnik gruplar, kadınlar, eşcinseller vb. farklı kimlik gruplarının talepleri ve mücadelelerinin çeşitli
şekillerde birbirine eklemlenebileceği iddia edilmektedir.
Laclau ve Mouffe 1960’lı yıllardan itibaren kentsel, ekolojik, anti-otoriteryan, anti-kurumsal, feminist, anti- ırkçı gibi bir dizi oldukça farklı siyasi, kültürel ve kimliksel mücadeleyi bir araya toplayan yeni toplumsal hareketlerin, toplumsal çatışmaların gittikçe daha çok sayıda ilişkiye dağılmış olmasının sonucu olarak ortaya çıktığını öne sürmektedir.
Laclau ve Mouffe’un Postmarksizm kuramının temel varsayımlarını özetlemeye çalışırsak şunları söyleyebiliriz:
1. Kapitalist toplumsal düzenin dayandığı özgül ilişki biçimi olan burjuvazi ve proletarya arasındaki sömürü ilişkileri yerini devlet ve sivil toplum arasındaki tabiiyet ilişkilerine bırakmıştır. 2. Marksizmdeki ekonominin toplumsal alandaki her şeyi belirlediği ekonomik indirgemeci anlayış terk edilmelidir. 3. Bir kimsenin sosyo-ekonomik açıdan işgal ettiği yer ile siyasi-ideolojik çıkarları arasında herhangi zorunlu ilişki yoktur. 4. Günümüz toplumlarında “sınıf” gibi evrensel kimlikler ve nesnel çıkarlardan söz edilemez çünkü toplumsal mücadeleler çeşitlenmiştir ve bu doğrultuda ‘yeni’ toplumsal hareketlerin özneleri olan çevreciler, kadınlar, barış inisiyatifleri vb. hareketler siyasetin temel aktörleri haline gelmiştir. 5. İşçi sınıfının devrimci bir rolü olduğu fikri terk edilmelidir. 6. Sosyalizmin eşitlik ve özgürlük idealine kitlesel bir siyasal devrim yoluyla değil, Radikal Demokrasi Projesinin dayandığı burjuva demokrasinin derinleştirilmesi ve genişletilmesiyle ile ulaşılabilir. 7. Radikal demokrasi stratejisi toplumsal olguların tamamlanmamış ve açık bir karakteri olduğundan hareket etmektedir. Toplumsal olan tarihseldir, önceden belirlenemez; bu anlamda onlara göre toplumda çoğulluğu, ve merkezsizliği kabul etmeliyiz. 8. “Toplumsal” olan her şey söylemseldir. İdeolojik ve politik çıkarlar ancak, söylem yoluyla kurulabilir. Siyaset, hegemonik pratiklere yönelen bir söylem inşası sürecidir ve herhangi bir sınıfın maddi çıkarları üzerinden biçimlendirilemez.
Postmarksist Kuramının Marksizm Üzerine Eleştirileri
Laclau ve Mouffe, Marksist teorisyenlerden Rosa Luxemburg, Eduard Bernstein, Antonio Gramsci gibi yazarların ekonomi ve sınıfa dair bazı düşüncelerini eleştirmiş, sivil toplum ve demokratik değerlerin savunusunu yapan bazılarını ise benimseyip radikalleştirerek yeni bir teori inşa etmişlerdir. Bernsteincı
revizyonizm ile Sorel’in demokratik sendikalizm ve Gramsci’nin hegemonya anlayışını birleştiren Laclau ve Mouffe, siyasete özerk bir alan tanıyan bu yaklaşımların Marksizmden önemli bir kopuş anlamına geldiğini ve ekonomik devrimi mutlak bir zorunluluk olmaktan çıkardığını öne sürmektedir. Postmarksizm, Marksizmin ısrarla üzerinde durduğu sınıf mücadelesi, siyasal bütünlük ve ekonomik belirleme gibi kategorileri büyük ölçüde reddeder. Bu kavramların yerine, yeni toplumsal hareketler, farklı kimliklerin eklemlenmesi, söylem, görecelik ve rastlantısallık kavramlarını öne çıkarır. Açıktır ki, postmarksizme göre, ekonomi kültürel ve siyasal alana göre öncelikli olan bir alan değildir, toplum analizinde sınıf mücadelesi hayati bir önem taşımamaktadır.
• Postmarksizm kuramındaki temel vurgu, işçi sınıfının tarih içerisinde işgal etmiş olduğu merkezi konumunun artık ortadan kalktığı ve işçi sınıfının artık önemli bir toplumsal aktör/özne olarak işlevini yitirdiği üzerinedir.
Postmarksist kuram, Marksizmin temel ilkeleri olan;
1. Üretim tarzı ve ilişkilerinin siyasal alandaki belirleyiciliği, 2. Bir bütünsellik olarak toplum kategorisi, 3. İşçi sınıfının toplumsal değişimdeki ayrıcalıklı konumu ve öncülüğü, 4. Proletarya diktatörlüğü, 5. Sosyalizme politik bir devrimle ulaşılacağı, 6. İdeoloji ve politika gibi üstyapısal unsurların son kertede ekonomik ilişkiler tarafından biçimlendirildiği, 7. Tarihin sınıf mücadelesi ve onun kaynaklık ettiği emek-sermaye çatışması (antagonizmalar) ekseninde oluştuğu gibi temel ilkelerin sorgulanması noktasından hareketle Marksizmi eleştirmektedir.
Marksist kategorilerin günümüzde ne ölçüde geçerli olduklarını ciddiyetle tartışmak, ancak bir “evrensel sınıf”ın ontolojik olarak ayrıcalıklı konumuna dayanan her türlü epistemolojik imtiyazdan vazgeçtiğimiz takdirde olanaklı olacaktır. Bu noktada açıkça ifade etmeliyiz ki şimdi artık postmarksist bir zeminde duruyoruz. Artık ne Marksizmin işlediği öznellik ve sınıflar anlayışını, ne onun kapitalist gelişmenin tarihsel yönelimi görüşünü, ve tabii ne de antagonizmaların ortadan kalktığı saydam bir toplum olarak komünizm anlayışını sürdürmek olanaklıdır (Laclau ve Mouffe, 1992: 8-10).
Laclau ve Mouffe, Marksist teoriyi, öncelikle işçi sınıfını toplumsal analizin kalbine yerleştirerek sınıf odaklı siyasal tahlilleri ekonomi ve siyaset üzerinden birebir ilişki kurmakla yani belirlenimcilikle mahkum etmektedir. Bu yaklaşım, Marksizmi işçi sınıfını toplumun ve değişimin nerdeyse tek aktörü olarak görmesi nedeniyle özcü düşünmekle eleştirmektedir.
Postmarksizmin Temel Kavramları
Söylem: Postmodernist ve post-yapısalcı felsefelerden ilham alınarak geliştirilen Postmarksist anlayış, öncelikle, toplumun ve siyasetin çoğulluğunu tanıyan, olumsal (rastlantısallığa açık) bir sosyoloji peşinde olduğundan, özcü, indirgemeci, belirlenimci olmayan yeni bir siyaset biçiminin mimarları olarak tanınmak arzusundadır. Postmarksizmin kökenlerinde felsefi ve sosyolojik düzeyde F. Saussure, J. Lacan, G. Lukacs, A. Gramsci, P. Sartre, K. Korchs gibi pek çok önemli düşünürün olduğu söylenebilir. Kuramsal çerçeve ve metodolojik analiz açısından Postmarksizm, Gramsci’nin “hegemonya”, Althusser’in “ideoloji” anlayışı, Psikanalist Lacan’ın özne anlayışı, Saussure’cü dilbilimi ve Foucault’nun “söylem” anlayışlarının izlerini taşımaktadır.
• Rastlantısal olanın öne çıkarılması; ekonomik belirleme yerine, söylemin kurucu özelliğinin ve siyasetin özerkliğinin kabulü; işçi sınıfının önderliğinde bir sosyalist devrim anlayışı yerine, farklı toplumsal gruplar, kimlikler ve özne konumları aracılığıyla kurulan radikal bir demokrasi projesi postmarksizmin alamet-i farikasıdır. • Laclau ve Mouffe, söylemle ilgili olarak, “ideolojik ve politik çıkarların söylem yoluyla kurulabileceğini”, “siyasetin hegemonik pratiklere yönelen bir söylem kurma süreci olduğunu” ve “siyasetin herhangi bir sınıfın maddi çıkarları üzerinden biçimlendirilemeyeceğini ancak bir söylem kurma sürecinde inşa edileceğini” iddia etmektedirler.
Laclau ve Mouffe’a göre politik özneler artık bir sınıf içinde konumlanmış özneler değil, karmaşık kolektif özneler olduğu ve bu özneler de söylem aracılığıyla kurulduğu için, toplumsal ve tarihsel gelişmeler/olaylar arasında bir nedensellik ve zorunluluk ilişkisi kurmak olanaklı değildir. Zorunluluk, evrensellik ve nedensellik mantığı yerine “olumsallık” mantığını yerleştirerek, bir kişinin sosyo-ekonomik açıdan işgal ettiği yer ile siyasal- ideolojik çıkarları arasında zorunlu bir ilişki olduğunu reddetmek gerektiğini (Eagleton, 1996: 287) ileri sürmektedir.
Hegemonya: Laclau ve Mouffe’un söylem kuramında hegemonya belirli bir tarihsel öznenin siyasal bir stratejisi olarak ortaya çıkmaz. Hegemonya, sembolik alana özgü, bu alanda işleyen ve bir tarihsel özneyle zorunlu bir aidiyet ilişkisi dışında kavranması gereken bir siyasal ilişki biçimidir; sembolik alanda anlamın sabitlendiği noktaları kuran siyasal momenttir. Hegemonya, herhangi bir kurucu öznenin ya da merkezin ürettiği bir iktidar değildir. Foucault’nun iktidar kavramsallaştırmasına benzer biçimde, söylemsel olarak kavranması gereken, sonsuz söylemsellik alanında anlamın sınırlarını belli düğüm noktaları üzerinden kuran, güç ilişkilerine bağlı bir momenttir.
Hegemonyanın yeni kavranışı, sivil toplumcu bir anlayışı ve sınıf çelişkilerini diğer çelişki biçimleriyle eşitleyen bir “çoğulcu” mücadeleyi gündeme getirmiştir.
Laclau ve Mouffe, Gramsci’den ilham alarak geliştirdikleri hegemonya kuramı ile Marksizmin siyasi alandaki bunalımını aşmayı ve hegemonik bir proje olarak başarılı olmasının siyasi-kültürel ilkelerini belirlemeye çalışmıştır.
Yeni Toplumsal Hareketler
Postmarksist kuram, işçi sınıfını tarihi yapan özne olarak siyasetin ayrıcalıklı özneleri olma konumundan çıkarıp onun yerine çoğul, parçalı, geçici, akışkan ve melez kimlikleri ve hareketleri yerleştirmiştir. 1960’ların sonlarından itibaren başta Avrupa ve Amerika olmak üzere tüm dünyada çevreci hareketler, barış inisiyatifleri, yerli halklar, ulusal azınlıklar, kadınlar, göçmenler, eşcinseller gibi farklı grupların başını çektiği “yeni toplumsal hareketler” güçlenmiştir.
Kadın, çevre, barış, anti-nükleer, ırk, etnik kimlik, insan hakları ve cinsel kimlik sorunları etrafında örgütlenen toplumsal hareketler, kendi aralarındaki farklılıklara rağmen, bu yeni siyaset anlayışının öncüsü oldular. Modern toplumun devlet/ parti ya da sınıf bağlamında geliştirilmiş, evrensel politikalara dayalı, bütünleştirici, birleştirici, belli bir merkezden hareket eden ve sorunlara global çözümler bulmaya çalışan siyasal söylemlere (başta Marksizm, liberalizm vb.) eleştirel bir gözle bakılmaya başlanmıştır. Bunun yerine, “farklılıkların tanınması” temelinde gelişen yeni bir siyaset anlayışı ortaya çıktı.
Yeni toplumsal hareketlerin yeni özneleri, kadınlar, ırkçılık karşıtları, çevreciler, barış yanlıları vb. sivil toplum güçlerinden oluşmalı ve demokratik değerler için mücadele etmelidir.
Yeni toplumsal hareketlerin ortaya çıkışı aşağıdaki dört toplumsal süreçle açıklanmaktadır:
1. Teknolojik gelişmelerin ve endüstriyel büyümenin yarattığı yeni sorunlar, 2. Kapitalizmin yeniden yapılanmasıyla birlikte, üretim yapısında esnek üretime doğru gerçekleşen değişimler , 3. Sınıf çatışmalarından farklı olarak ortaya çıkan yeni toplumsal çatışma biçimleri, 4. Eğitimli bir yeni orta sınıfın gelişmesi.
Postmarksizm ve Radikal Demokrasi Siyaseti
Laclau ve Mouffe post-yapısalcı ve postmodernist akımların etkisinde kalarak bir radikal demokrasi projesi önermişlerdir. Radikal demokrasi projesinin, Gramsci ve Althusser gibi Marksist geleneğin önemli figürlerinden de etkilendiklerini ayrıca belirtmek gerekir. Callinicos’un (2005) da işaret ettiği üzere, Laclau ve Mouffe, Althusser sonrası tartışmalardan yararlanıp, farklı bir Gramsci yorumundan da yola çıkarak, farklı toplumsal hareketlerin çoğulluğunu bir araya getiren “radikal demokrat” bir siyaset çağrısı yapmışlardır. Laclau ve Mouffe postmodern
ve post-yapısalcı hattan ilerleyen Mouffe, radikal demokrasi projesini soyut evrenselciliğini, özcü bir toplumsal totalite anlayışını ve üniter (bütünlüklü) bir özne mitini terk etmek olarak yorumlamaktadır.
Radikal demokrasi projesi, liberal demokratik ideolojiyi reddetmek yerine onu çoğul bir demokrasi doğrultusunda derinleştirme ve genişletme siyaseti olarak tanımlanabilir. Radikal demokrasi projesi, tabiiyet ilişkisine karşı yürütülen her türlü mücadeleyi kapsar fakat onlarla sınırlı değildir.
Radikal Demokrasi stratejisi, toplumsalın tamamlanmamış ve açık bir karakteri olduğundan hareket eden, politik alanların ve öznelerin çoğullaştığını ve bu çoğulluğun indirgenemez bir karaktere sahip olduğunu iddia eden, birey merkezli hakları temel alan ve evrensellik ilkesini tanımayan bir hegemonik tasarıdan ibarettir.
Agonistik Demokrasi: Liberal demokrasinin daha fazla geliştirilmesi olarak formüle edilen radikal demokrasi kuramları iki başlık altında incelenebilir: Biri, Jürgen Habermas, Seyla Benhabib ve John Rawls tarafından, diğeri Ernesto Laclau, Chantall Mouffe ve William Connolly tarafından geliştirilen, sırasıyla “müzakereci demokrasi” ve “agonistik demokrasi” (çatışmalı çoğulculuk) teorileri. “Müzakereci demokrasi” teorisi sivil toplum alanını, kamusal alanda siyasi ve ahlaki açılardan özgür ve eşit bireylerin rasyonel bir diyalog ile konsensüse varabilecekleri bir alan olarak kavrar.
Siyasetin ontolojik olarak dost-düşman ikilemi ve fark ilişkisi üzerinden gerçekleşen bir faaliyet olduğuna vurgu yapan Laclau ve Mouffe, agonistik demokrasinin (çatışmacı çoğulculuk) kimliklerin farklılıklarını tanıyan ve dikkate alan bir demokrasi ve kamusal alan inşa etmenin peşine düşmüşlerdir. Mouffe (2008), Carl Schmitt’in, siyasette dost/düşman ilişkilerinin merkeziliğine dikkatimizi çekerek siyasetin, insanlar arasında bulunan bir husumet öğesinin varlığıyla ilişkili boyutundan haberdar olmamızı sağladığından söz eder. Agonistik demokrasinin özü, farklılıkların ve çatışmanın asla indirgenemeyeceği veya yok edilemeyeceği meselesine bağlanmaktadır.
Postmarksistler, kamusal alanın uzlaşma değil, çatışmayı temel alan kimlik/fark temelinde anlaşılması gerektiğini ileri sürerler. İkinci eleştiri noktaları, uzlaşmaya dayalı demokrasi anlayışının çoğulculuk anlayışını öne çıkaracağı, bunun ise karşıtlıkların yok sayılması anlamına geleceği konusunda ortaya çıkar. Örneğin, Mouffe’a göre, demokrasinin karşısındaki gerçek tehdit, “karşıtlığın silinmesinin imkânsızlığını yadsımak ve evrensel rasyonel bir uzlaşmayı hedeflemektir”.
Postmarksizme Yöneltilen Temel Eleştiriler
Best ve Kellner postmarksizmi, Marksist geleneği okuma tarzları, söylem teorisini kullanma tarzları ve demokrasi, sosyalizm ve ittifak politikasına ilişkin söyledikleri açısından eleştirmiştir. Yazarlar, Laclau ve Mouffe’un
indigemecilik, özcülük eleştirilerinin, tarih ve proletarya konusundaki teleolojik vizyonların eleştirisinin Marksist gelenek içerisinde çoktan yapılmış olduğunu gözden kaçırdıklarını iddia eder. Best ve Kellner, Laclau ve Mouffe’un aslında zaten “Batı Marksizmi” denilen eğilim içerisinde yer alan Marksistlerin, İkinci ve Üçüncü Enternasyonal Marksizmlerine yönelik olarak ortaya koydukları eleştirileri kopyaladıklarını öne sürüyor. Ancak bir farkla, Gramsci ve Lukacs Marksizmle hesaplaşmadan bunu yaparken, Laclau ve Mouffe bütün enerjisini Marksizme karşı kullanıyor gözükmektedir. Postmarksistlerin yaptığı açıkça Marksizme yönelik özcü ve monist bir okumadır.
Postmarksizmin ortaya koyduğu radikal demokrasi siyaseti her ne kadar çatışmanın artık devlet ve sivil toplum arasında, yeni toplumsal hareketlerin devletin baskısına direnen farklı kimlik unsurlarıyla şekillendiğini öne sürmüş olsa da, devletin baskıcı hegemonyasıyla nasıl mücadele edileceğine ilişkin bir reçete sunmaktan ziyade sivil toplumdaki hegemonik eklemlenmenin doğasına odaklanmıştır. Özetle, analizin odağında devletin hegemonyası değil, sivil toplumla sınırlı bir çerçeve vardır. Ayrıca, sivil toplum alanını ekonomiden tümüyle azade bir kültür ya da siyaset alanı olarak tarif eden bu yaklaşım günümüzün küresel dünyasında çok boyutlu kapitalist ilişkilerin ekonomik eşitsizlikleri yeniden üreten karmaşık doğası hakkında nerdeyse hiç bir şey söylememektedir. Ekonomik olarak sömürü ilişkilerinin bütün azametiyle varlığı devam ederken, siyasal ve kültürel özgürleşmenin temellerine dair fikir üreten radikal demokrasi anlayışının sınırlarına işaret etmek gerekiyor. Bu eşitsizliklerin ortaya çıkması ve yeniden üretilmesinin aktörlerini ihmal eden bu bakış, siyaseti bir kimlikler mücadelesi arenası olarak tarif etmektedir.