SOS301U-ÇAĞDAŞ SOSYOLOJİ KURAMLARI
Ünite 2: Alain Touraine: Modernlik ve Demokrasi
Giriş
Alain Touraine günümüzün önde gelen toplumbilimcileri ve demokrasi kuramcıları arasında yer alır. Onun çağdaş sosyoloji kuramlarına yapmış olduğu katkının özü, geç modernliğin koşulları altında demokrasi, özne ve toplumsal hareketler arasında kurduğu kuramsal ilişkiler yanında bu ilişkilerin geliştirilmesi için önermiş olduğu ve genel olarak “eylemci” veya “müdahaleci” sosyoloji olarak bilinen araştırma pratiğidir. Farklı çalışmalarında kendilerine verilen kuramsal ya da metodolojik öncelik sırası değişiklik gösteriyor olsa bile çok genel hatları Touraine’nin, tarihin anlaşılması ve yorumlanması sorununa yaklaşırken Hegelci-Markçı diyalektik anlayıştan, toplumsal yapıların evriminde Durkheim’ın toplumsal işbölümünün evrimi ve bireyciliğin gelişimi anlayışından ve toplumsal aktörlerin eylemlerinin anlaşılmasında ise Weber’in eylem kuramından, özellikle de araçsal akılcı eylem ile değer yönelimli akılcı eylem kuramından etkilendiğini söylemek mümkündür.
Alain Touraine: Modernlik ve Demokrasi
Çağdaş sosyoloji kuramcıları arasında Touraine’nin bir toplumsal eylem sosyoloğu sıfatıyla temayüz etmesi onun 1968 öğrenci hareketleri üzerine çalışmaları ile başlayan, Polonya’daki sosyalist rejimin çöküşünü hazırlayan Dayanışma Hareketi ve Fransa’da nükleer karşıtı hareket üzerine incelemeleri ile devam eden çalışmalarının yöntemi ve içeriği ile alakalıdır. Touraine bu çalışmalarında “toplumun tarihsiciliği (historicity of society) olarak ifade ettiği temel bir yaklaşımdan hareket eder. Marxist kuramın tarihsel özne fikrini andıran toplumun tarihsiciliği tabiriyle Touraine, Wieviorka’nın (2014) da belirttiği üzere, hem mütehakkim hem de muktedir mevkide bulunan ve kolektif hayatın ana yönelimlerini idare etme ve seyrini gözetleme iddiasında bulunana karşı üzerinde hâkimiyet kurulmuş olanın bu duruma itiraz adına toplumsal durumun mahiyetini tanıyabilme ve kendi kimliğini tanımlama kabiliyetine dayalı olarak harekete geçirilmiş mücadeleyi kastetmektedir. Ancak, bu yaklaşımın ima ettiği hususlar ve buna bağlı olarak almış olduğu özel içerik Touraine’nin bilimsel-entelektüel çalışmalarının seyrine ve bunlardan kazanılan deneyim ve anlayışa bağlı olarak değişim göstermiş görünmektedir.
Touraine, birkaç meslektaşı ile birlikte İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün talebi üzerine yapmış olduğu literatür incelemesi (bkz. Touraine ve diğ, 1965) yayınlandığı tarihe kadarki dönemde sanayi sosyolojisi alanındaki mevcut bilgi birikiminin iyi bir sentezlemesini temsil eder. Touraine, bu dönemdeki çalışmalarından daha sonraki çalışmalarında sürekli olarak kendilerine atıfta bulunacağı iki önemli sonuç çıkarır. Bunlardan birincisi sanayi işçileri bizatihi teknolojik modernleşmeye değil, bu modernleşmenin yapılma biçimine ve özellikle usta vasfı taşıyan işçiler arasında belirgin olduğu üzere, bu modernleşmenin kendilerinin iş üzerindeki özerkliklerini kaybetmelerine karşı çıkmaktadırlar. İkincisi ise, yirminci
yüzyıl ortalarına gelininceye kadar sınaî işyerlerinde görülen emek ile sermaye arasındaki çatışma sınaî demokrasinin ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da refah devletinin oluşumunu sağladıktan sonra artık toplumdaki temel toplumsal çatışma olma konumunu kaybetmektedir. Bu çatışmanın yerini toplumun kendini yeniden üretimini planlayanlar ile bunların kararlarına tâbi olanlar arasındaki toplumsal çatışma almaktadır.
The Post-Industrial Society [Sanayi-sonrası Toplum] (1971) başlıklı çalışması Touraine’in programlanmış toplumun sınıf yapısını ve dinamiklerini sanayi toplumu ile karşılaştırmalı olarak ele aldığı klasik bir çalışma olmuştur. Onun The Academic System in American Society [Amerikan Toplumundaki Akademik Sistem] (1974) başlıklı çalışması ise böyle bir toplumun seçkinlerinin Amerikan örneğinde nasıl bir eğitim sistemi içinde eğitildiklerini ve daha genel olarak üniversite ile iktisadi ve toplumsal hayat arasındaki bağın nasıl kurulduğunun bir incelemesini yapmaktadır.
Touraine’e göre (1971), sanayi toplumun yerini almakta olan sanayi-sonrası veya programlanmış toplumda öncelikli olarak bilgi ve teknoloji daha önemli bir hale gelmiş olup, bu yeni toplum sanayi toplumundan daha fazla iktisadi büyümeye odaklanmıştır.
Touraine’e göre, programlanmış toplumu ve daha genelde herhangi bir toplumu anlayabilmenin yolu, klasik sosyolojinin yaptığı gibi, kuramsal bir anlayıştan ya da tarihsel evrim hakkında yapılan bazı gözlemlerden hareketle toplumsal aktörleri peşinen tarihin nereye doğru evrildiği veya evrileceği hakkındaki varsayımsal bir evrimin belli bir aşamasına konumlandırarak onların mevcut durumlarının söz konusu bu şemanın öngörülerine ne kadar yakın ya da uzak bir konumda bulunduklarını gözlemlemekten geçmez.
The Return of the Actor (1988) adlı çalışmasında Touraine toplumsal hayatın merkezinde üç unsurun yer aldığını belirtir. Bunlar:
(1) örgütlenmiş uygulamaların birbirlerinden uzaklaşması ve bir bilinç olarak özne, (2) merkezî toplumsal çatışmaların konusu olan bilişsel, iktisadi ve etik kültürel modeller (tarihsellik) ve (3) bu kültürel modellere toplumsal bir biçim vermek için birbirleri ile mücadele eden toplumsal gruplar
olarak toplumsal hareketlerdir (Touraine, 1988: 42).
Touraine’in Critique of Modernity [Modernliğin Eleştirisi] (1995), What is Democracy? [Demokrasi Nedir?] (1997), Can We Live Together [Birlikte Yaşayabilir miyiz?] (2000) ve Beyond Neoliberalism [Neoliberalizmin Ötesinde] (2001) başlıklı çalışmaları bir yandan günümüz toplumlarını kendi tarihsel arka planları ve mücadeleleriyle bağlantılı olarak anlamaya çalışırken diğer yandan anlaşılan sorunlara bir çözüm üretme
çabasını yansıtır. The Return of the Actor adlı çalışmasında Touraine sadece sosyoloğun toplumsal hareketleri nasıl inceleyeceğini değil, aynı zamanda bu hareketlerin oluşumunda ve kendilerini anlamalarında “akıl hocalığı” yapmadan ve onlar adına konuşan biri olmadan onların kendilerini tanımlama, anlama ve geliştirme süreçlerine nasıl yardımcı olabileceğini tartışır, öneriler getirir (Touraine, 1988: 91-100). Benzer şekilde What is Democracy adlı çalışmasında da demokrasinin incelenmesinin betimleyici olmakla kalmayıp aynı zamanda çare önerici de olması gerektiğini belirtir (Touraine, 1997: 196).
Touraine’e göre, kültürel demokrasi insanları ve toplulukları kendi kültürel cemaatlerine hapseden çok kültürlülük değil, kültürel çeşitliliğin ulusal-toplumsal birlik ve dayanışma içinde korunması ve kültürel değerlerin akıl ve akılcılığın gerekleri ile uzlaştırılmasını ferdiyet kazanmış bireyin, yani Öznenin yaratıcılığına ve iradesine bırakan bir demokrasi anlayışıdır
Modernlik ve Modern Toplumların Temel Sorunu
Touraine modernliğin tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişi, modernleşme ise toplumsal işleyişi tanımlar şeklinde bir yaklaşım getirmektedir. Modernleşmenin en temel sorunu hem toplumsal birliği, hem de çeşitliği sağlamak durumunda olmasıdır. Tektipçi yaklaşımlara ve içe kapanmacı cemaatsel örgütlenme biçimlerine karşı çıkmaktadır. Rönesans, sanayi devrimi ve 1970’ler sonrası dönem olmak üzere modernizmi üç dönemde incelemektedir. Klasik modernleşme; gelenek ve geçmiş ile baskılayıcı bir kopuş göstermektedir. Touraine bu durumun bazı kültürel öğeleri de baskılayabileceği gerekçesiyle eleştirmektedir. Eylem ile anlam ve doğal olan ile özne arasındaki çatışma modernliğin temel krizidir. Ayrıca tektipçilik ve merkeziyetçilik, modernliğin çürümesine yol açmaktadır. Bu nedenle öncelikle bu çürüme ile yüzleşip çeşitliliği zenginlik olarak değerlendirmek gerekmektedir. Bilim adına öznenin reddedilmesi modernliğin temel trajedisidir. Modernlik kurulu düzenin putlarını yıkarak öznel hikayesini yazabilen bir özne olma ile gelişecektir. Demokratik toplum çeşitliliğin bir garantisidir. Özne olmanın yolu ise, özgürlük, akılcılık ve kültürel aidiyeti sentezleyebilmekten geçmektedir.
Touraine, tek tipçi yaklaşımlara karşı çıkmıştır. Bu yönüyle sıkı bir çoğulculuk savunucusudur. Hatta bu bakımdan çok kültürlüğü bile, her özneyi tektipçi bir cemaatçiliğe hapsetmesi yaklaşımı ile eleştirmektedir. Bu bakımdan onun yaklaşımı özne üzerine kuruludur. Öznenin eyleme ereğini kısıtlama potansiyeli olabilecek her yapı bu açıdan eleştirilmeyi hak etmektedir. Ayrıca çeşitliliğin garantisi olan demokrasi gelişmiş ülkelerde bırakanız yapsınlar yaklaşımından, gelişmekte olan ülkelerde ise totaliter bir diktatörlüğe dönüşme olasılığından dolayı tehdit altındadır. Bırakınız yapsınlar yaklaşımında başkalarının özgürlüğünü bu yaklaşımın
kullanıcılarının tehdit edebilmeleri sorunu ortaya çıkabilmektedir. Bunun yanında gelişmekte olan ülkelerde ise özneden öte kurumsal ve üst yapılar daha öne çıkabilmektedir. Bunun sonucu ise otoriterleşmeye gidebilecektir. Otoriterleşme ise diktatörlüğe kadar evrilme potansiyeline sahip bir durumdur. Touraine bu iki durumu öngörmüş, ve bu yönde eleştiriler getirmiştir. Bu eleştiriler doğrultusunda gelişmiş ülkelerde özne ve akılcılık dengesi sağlanmalıdır. Gelişmekte olan ülkelerde ise militarist ve cemaatçi yaklaşımlara karşı mücadele edilmelidir.
Modernlik, Özne ve Demokrasi Arasındaki İlişkiler
Touraine’e göre, modernliği bugün içinde bulunduğu çürüme ve karmaşadan kurtarmak ve onun dağılan parçalarını bir araya getirerek yeni bir birlik oluşturmak mümkündür. Bunun yolu, öncelikle bu karmaşa ile yüzleşmek, deneyim ve değerlerin çoğulculuğunu kabul etmekten geçmektedir. Modernliğin trajedisi onun kendisinin diğer yarısına karşı bir mücadele içinde gelişmiş olması yani, “bilim adına öznenin dışarı atılması” ve böylelikle onu oluşturan iki unsurdan birinin tahrip edilmesidir.
Touraine’e göre özne kendi başına modernliğin dağılan dünyasını bir araya getiremez; onun böyle bir teşebbüste kullanılabilecek bir araç olarak da görülmemesi gerekir. Bu birleştirme ancak akıl ile Öznenin yeniden bir araya gelmesi/getirilmesi ile mümkün olabilir. Bu birliktelik içinde Özne bir üst benlik (süper ego) ya da kolektif vicdan değil, kişisel arzu ve ihtiyaçların bir şirkete, bir topluma mensup olunduğunun farkında olarak uzlaştırılmasına kalkışmak olarak anlaşılmalıdır (Touraine, 1995: 218-20). Bu haliyle Özne ne araçsal aklın, değerlerin ya da geleneğin sevki ile hareket eden Weber’in düşüncesindeki aktör ne de toplumsal olguların baskısı ya da sevki ile hareket eden Durkheim’ın düşüncesindeki bireydir. Aksine, Özne, özgürlük demektir. Bireyin kendi eylem ve durumlarını kontrol etme, kendi deneyimlerini ve hatıralarını kişisel bir hayat hikâyesi içinde birleştirmek için kendini bir aktör olarak ortaya koyma ve aktör olarak tanınma iradesidir.
Touraine’in Critique of Modernity (1995) adlı çalışmasında tanımladığı bu Özne onun demokrasi kuramının da merkezinde yer alır. Demokrasi her şeyden önce ulus devletin ve serbest piyasa düzeninin varlığını gerektirir. Bir yordam olarak demokrasi yönetilenlerin kendi yöneticilerini seçmeleri, anayasal ve hukuki garantilere sahip siyasal çoğulculuk ve laiklik demektir. Ayrıca, menfi özgürlüklerin (yani kişisel özgürlüklere saygının) müspet özgürlüklerle (yani çoğunluk tarafından adil olduğu düşünülen bir sosyal sistem) ile uzlaştırılması da gerekir. Menfi özgürlükler ile müspet özgürlükler arasındaki bağı sağlayan şey ise tâbi ve bağımlı olanları serbestçe hareket etmeye ve onları, toplu pazarlık örneğinde olduğu gibi, iktisadi, siyasi ve kültürel kaynaklara sahip olanlarla eşit olarak haklar ve garantileri
tartışmaya muktedir kılan demokratik iradedir. Bu nedenle toplu pazarlığın başlatılması, yani sınaî demokrasi, demokrasinin en büyük başarılarından biri olmuştur.
Touraine’in demokrasi ile özne arasında kurduğu ilişkiye göre demokrasi, öznelerin kendi kültürleri ve özgürlükleri bağlamında, sistemlerin egemen mantığına karşı yürüttükleri bir savaş, bir özne siyaseti ve öznenin var olabilmesinin bir ön koşuludur.
Otoriteryenlik kavramı, bireylere ya da gruplara karşı keyfi uygulamalara yönelebilen bir siyasal yetki biçimine atıfta bulunur. Bu siyasal biçim içinde gücü elinde bulunduranlar seçmenlere karşı sorumlu değildirler ve kamu siyasalarının ve uygulamalarının aldığı şekil toplumsal rızaya dayanmaz. Otoriteryen rejimler kişisel diktatörlüklerden parti ve askeri diktatörlüklerine varıncaya kadar çok çeşitli şekiller alabilirler ve esas itibariyle demokratik olmayan bir siyaset biçimi temsil ederler (Palma, 2007: 222).
Totaliteryenlik kavramı halkın bütünüyle ya da hemen nerdeyse bütünüyle devlet tarafından tahakküm altına alındığı bir siyasal rejime atıfta bulunur. Daha ideolojik olması, tek parti yönetimi ve hayatın her alanına ve düzeyine devletin müdahale etmesi onu otoriteryenlikten ayıran başlıca özellikler olarak düşünülür. Yirminci yüzyılın faşist ve sosyalist rejimleri totaliteryen rejimlerin örneklerini teşkil ederler (ElOjeili, 2007: 5018).
Siyasal Modernlik ve Demokrasinin Boyutları
Touraine’e göre, siyasal modernliğin iki veçhesi vardır. Bunlardan biri devletin keyfi gücünü sınırlayan hukuk devleti ya da hukuki temel, diğeri ise halkın egemenliğidir. Ancak, demokrasi ile hukuk devleti arasında zorunlu bir bağ yoktur çünkü demokrasi hukuk devletinden değil, özgürlük ve eşitlik gibi ahlâki ilkelere müracaattan doğmuştur. Siyasal ve hukuki biçimsellik dün olduğu gibi bugün de egemen grupların gücünü tehdit eden toplumsal talepleri reddetmek için oligarşik bir şekilde kullanılabilir.
Touraine’e göre, siyasal düzlemde demokrasinin birbiriyle bağlantılı, birbirini tamamlayan fakat herhangi bir merkezî ilke tarafından birleştirilmemiş olan üç boyutu vardır. Bu boyutları birleştiren bir merkezî ilkenin olmayışı siyaset alanında modernliği tanımlayan din ile devletin birbirinden ayrışmasının mantıki bir sonucudur çünkü laiklik bizi toplumsal örgütlenme için felsefi ya da ahlâki temellere dayanmayan ilkeler bulmaya zorlar. Demokrasinin bu üç boyutundan biri temel haklara saygı, ikincisi vatandaşlık üçüncüsü ise siyasal liderlerin temsil edebilirliğidir.
Touraine’in nazarında, demokrasi fikrinde hiçbir ilke devlet gücünün temel haklara saygı talebi tarafından sınırlanmasından daha merkezî bir öneme sahip değildir. Devlet sadece ülkenin ve ulusun değil, toplumsal aktörlerin ve onların özgürlük ve sorumluluğa erişmelerinin hizmetkârı olmadıkça demokrasi var olamaz (Touraine,
1997: 37, 40). Touraine’in devlet gücünün sınırlanarak özgürlüklerin genişletilmesi ve teminat altına alınmasına atfettiği bu merkezî önem Montesquieu ile başlayıp Tocqueville ile devam eden özgürlük ve eşitlikten hangisinin demokrasi açısından daha önemli olduğu tartışmasında Touraine’i Montesquieu’ye daha yakın kılar. Ancak, Touraine, Montesquie’de olduğu gibi, siyasal rejimin ılımlılığını sağladığı için eşitsizlikleri dolaylı olarak olumlu bir şey olarak kabul etmek niyetinde değildir.
Touraine için demokrasi meselesi biçimsel olarak güçlerin ayrılığı meselesi değil, sivil toplum, siyasal toplum ve devlet arasındaki bağlantıların nasıl kurulduğu meselesidir.
Toplumsal Hareketler ve Kültürel Demokrasi
Touraine göre demokrasi ile toplumsal hareketler birbirlerinin olmazsa olmaz öncülleridir. Sanayi toplumlarında emek sermaye çatışması sosyal demokrasi ile sonuçlanmıştır. Günümüz toplumlarında ise öznel anlamlar ve kollektif anlam grupları çatışması söz konusudur. Emek sermaye çatışmasında dünya iki sınıfa bölünmektedir. İktidarsal araçları elinde tutan sermaye sınıfı ve emeği aracılığı ile artı değer üretmek durumunda olan emekçi sınıfı bu iki kesimi tanımlamaktadır. Ancak Touraine’nin yaklaşımında, sanayi sonrası toplumlarda hükmetme gayri şahsileşirken, yani kurumsallaşırken, tüketme ve var olma arasındaki ilişki sonucu oluşan bağımlılık ise şahsileşmektedir. Bu bir anlamda gücün örtük bir hale bürünmesidir.
Laissez-faire siyaseti devletin toplumsal hayat içindeki rolünün iç güvenlik, dış güvenlik ve adaletin sağlanmasıyla sınırlı tutulması ve iktisadi alanın bütünüyle serbest bırakılması görüşünü ifade etmek amacıyla kullanılan bir terimdir (Yayla, 2005: 137-140).
Kültürel demokrasi ise, sınıfsal ayrılıkları azaltmak ve toplumsal hakimiyeti genişletmek yolu ile gerçekleşecektir. Geçmişte kollektif mücadelelerde ideolojinin bir aracı olma durumu söz konusu iken, günümüz toplumsal hareketlerinde ise siyasetten ve doktirinel bir bütünlükten uzaklık görülmektedir. Bu durum özne olabilmenin doğal bir sonucudur. İdeolojiler gibi genel yaklaşımların ötesinde bireyselliğin ön plana çıkabilmesi Touraine’nin yaklaşımı ile örtüşmektedir. Bu bakımdan sivil toplum hareketlerinde doktirinel bir bütünlüğün olmaması olağandır. Bunun sonucu ise, ortak bir mobilizasyon olamayabilmektedir. Bu da demokratik ahlakın gelişmesi ile oluşabilecek bir durumdur.
Touraine’e göre, sanayi toplumu ve öncesinin toplumsal hareketleri bir toplumu ya da özneyi radikal bir şekilde yeniden inşa etme, yani mevcut olanı reddederek, ondan kesin bir kopma yaratarak yepyeni bir toplum ya da özne inşa etme amacındaydılar. Sanayi sonrası toplumdaki toplumsal hareketler ise paylaşılan ortak değerlerden hareketle ve onlar adına toplumun veya öznenin aksayan yönlerinin demokratik yollar ve araçlarla onarılması amacındadırlar.