AÖF Soru Bankası

Göç SosyolojisiÜnite 1 Özeti

Göç Kuramları

SOS214U-GÖÇ SOSYOLOJİSİ

Ünite 1: Göç Kuramları

Neoklasik Yaklaşımın Makro Göç Kuramı

Neoklasik teori, 1960’larda Ranis, Fei ve Todaro’nun aralarında bulunduğu sosyal bilimci kuramcılar tarafından derinleştirilerek göç konusuna uygulanmıştır. Neoklasik iktisat teorisinden esinlenen bu teori göçün yapısal belirleyicileri üzerinde odaklanan makro yaklaşımın yanı sıra, bireyin davranışının incelendiği mikro yaklaşıma da dayanır. Bu teoriye göre makro düzeyde göç, sermaye ve emeğin eşitsiz dağılımından kaynaklanır. Bu durum kendini ücretlerin ve yaşam standardının eşitsizliğinde gösterir ve göç, arzın itmesi ve talebin çekmesine bağlı yaratılır. Sonuçta, göçmenler işlerin, ücretlerin ve diğer ekonomik faktörlerin en avantajlı olduğu yerlere giderler. Bu bağlamda ücret farklarının giderek azalması, emek hareketlerinin yavaşlamasına ve göçün son bulmasına neden olur. Neoklasik göç teorisine göre, neticede bölgeler arasındaki ücret farklılıklarının iş gücü göçlerinin temel sebebi olduğu vurgulanmış ve bireylerin refahlarını en üst düzeye çıkartabilecekleri bir ülke arayışına girecekleri ortaya konmaya çalışılmıştır.

Günümüzdeki göçün nedenlerini açıklamaya çalışan en baskın teori, öncelikle göreceli fayda ve maliyetlerin rasyonel ekonomik değerlendirmeleriyle, çoğunlukla finansal ama aynı zamanda da psikolojik olarak rasyonel ekonomik değerlendirmeler sonucu göçün ortaya çıkışını öne süren neoklasik teori olarak görülmektedir. Neoklasik makro göç kuramı göçü, genel olarak bireyin göç etme kararının tümüyle ekonomik bir maliyet hesabıyla ilgili olduğunu öne sürmektedir. Ancak bu teori göç hakkındaki basit ve gerçek hareketleri açıklamaktan veya gelecekteki hareketleri tahmin etmek noktasında bazı yetersizlikler gösterebilmektedir. Bu noktada neoklasik teoriye tepki gösteren bazı teoriler ortaya çıkmıştır ve özellikle 1960’lardan sonra sanayi sonrası göçün yeni bir biçimi küresel bir olgu olarak belirmiştir ve bu anlamda göç ile ilgili olarak bazı çözüm önerileri içeren teoriler geliştirilmeye başlanmıştır.

Mikro düzeyde Todaro ve Borjas tarafından 1960 ve 1970’lerde geliştirilen neoklasik göç teorisi de bireylerin ülkeler arasındaki farklılıklara göç ederek tepki göstermesinin nedenlerini incelemeye çalışmalarına yönelik olarak ortaya koydukları bir kuramdır. Bu noktada mikro neoklasik model göçü, para kazanıp geri dönüş yapma beklentisiyle yurt dışına giden, atomize ve seçim yapan bireyler tarafından gerçekleştirilen bir eylem olarak tarif etmektedir. Bu modelde, rasyonel bireyler fayda-maliyet hesabı yaparak göç etmeye karar verirler.

Günümüzdeki önemli teorilerden biri olan yeni göç ekonomisi yaklaşımı ise sadece emek piyasasındaki koşullara değil, çeşitli diğer pazarlardaki koşullara da bakarak yeni bir teori ortaya koymaya çalışmıştır. Bu teoriye göre göç, hane halkının ailenin geliri üzerindeki riskleri azaltmak ya da ailenin üretim faaliyetleri üzerindeki sermaye sınırlamalarını aşabilmek amacıyla aldığı bir hane halkı kararı olarak görülmektedir. Bu

kuram, göçmen olma kararının işçilerin bireysel kararları düzeyinde açıklığa kavuşturulamayacağını, aileler ve haneler gibi daha geniş sosyal varlıkların dikkate alınması gerektiğini açıklamaya çalışmıştır.

İkili İşgücü Piyasası Kuramı

İkili işgücü piyasası kuramı, genel olarak mikro düzeyde karar verme süreçlerini önemsememekte ve daha üst düzeyde yürüyen güçlere ve etkilere odaklanan bir teoridir. Bu kuram, uluslararası göçü modern sanayileşmiş ekonomilerin yapısal gereksinimlerine göre değerlendirme konusu yapmaktadır. Bu kuramın öncülerinden olan Piore’ye göre göç hareketleri, gönderen ülkenin yüksek işsizlik veya düşük ücret gibi itici (push) faktörlerinden dolayı değil, kabul eden refah ülkelerinin kaçınılmaz olarak ve kronik düşük ücretli iş gücü gereksinimlerinden ileri gelmektedir.

İkili iş gücü piyasası kuramı, uluslararası göçün daha çok gelişmiş ülkelerdeki “çekme” faktörlerinden kaynaklandığını savunmaktadır. Bu yaklaşıma göre, emek piyasası “birincil” ve “ikincil” olmak üzere ikili bir ayırım üzerinden değerlendirmektedir. Bu kurama göre, sanayileşmiş ülkelerin insanları daha prestijli meslekleri icra etmek isterken, kirli, tehlikeli ve zor işler genellikle yabancıların ve göçmenlerin istihdam alanı olarak ön plana çıkmaktadır.

Bu teoride genel olarak uluslararası göçün ortaya çıkışına dair, çağdaş gelişmiş toplumların yapısında ve doğasında bulunan dış işgücüne yapısal ihtiyacını ortaya çıkaran önemli etkenleri vurgulamaya çalışmıştır. Bu teoride genel olarak günümüzdeki uluslararası göçü anlatma noktasında tamamen kusursuz bir teori olarak görülmemektedir. Bu kuram bir çok zayıf yönünün yanı sıra göçmenlerin çoğunun gidilen ülkede iş bulduğunu öne süren bir varsayıma da dayanmaktadır ki göç akımlarının sadece gelişmiş ülkelerin iş gücü talepleriyle açıklanması, bu konu ele alınırken, genelde eksik kabul edilen bir durumdur. Ayrıca bugünün göç akımlarının, benzersiz bir şekilde, işe alım uygulamalarından, özellikle de teorinin öngördüğü gelişmiş ekonomilerden kaynaklanmadığı yine genel bir anlayıştır.

Dünya Sistemleri Göç Teorisi

Dünya sistemleri kuramı, göçü ekonomik küreselleşmenin ve pazarın ulusal sınırlarını aşarak yaygınlaşmasının doğal bir sonucu olarak değerlendirmektedir. Bu bağlamda göçe yönelik olarak tarihsel-yapısal yaklaşımlar, göç süreçlerini anlamak için bazı farklı kavramlar ortaya çıkmaktadır. Özellikle Immanuel Wallerstein’ın çalışmalarını temel alan dünya sistemi teorisi, göçün belirleyicilerini ekonomilerin karşılıklı bağımlılığına, yeni üretim birimlerinin ortaya çıkışına ve dünya pazarlarındaki yapısal değişlere bağlar ve göçü küreselleşmenin bir fonksiyonu olarak görür. Bu anlayışa göre, tarımsal üretim ihracatının gelişmiş ekonomilerden yarı gelişmiş veya gelişmekte olan ekonomilere kayması ve doğrudan yabancı yatırımlara güçlü bir şekilde bağlanması, geleneksel çalışma


yapılarında bozulmaya yol açmış ve yeni nüfus kesimlerini bölgesel ve uzun mesafeli göçe seferber etmiştir.

Dünya sistemi teorisinin temel iddiasına göre, kapitalizmin çevre ülkelere nüfuz etmesinin, bu toplumlarda yurt dışına göç etmeye eğilimli bir kitle oluşturmada önemli bir etken olduğudur. Genelde bir makro model olarak değerlendirilen dünya sistemi teorisi, kapitalist ilişkilerin çevresel, kapitalist olmayan toplumlarda yarattığı yoksullaşma ve bağımlılığının, bu toplumlarda yurt dışına seyahat etmeye yatkın hareketli bir nüfus oluşturduğunu ifade etmektedir. Dünya sistemi teorisyenleri zaten göçü sadece ekonomik faktörlere atfetmek yerine, göçü yönlendiren güç olarak çevre ülkelerdeki toprak, malzeme, emek ve tüketici pazarlarından yararlanmak için kendi adlarına hareket eden kapitalistler ve devletler tarafından gerçekleştirilen eylemler olarak görmektedirler.

Çevresel bölgelerdeki toprak, ham maddeler ve iş gücü, merkez tarafından kontrol edilen kapitalist piyasaların etkisi altına girdiğinde ve malların, bilginin, sermayenin ve insanların hareketi kolaylaştığında, göç akımları kaçınılmaz olmaktadır. Bu ve bunun gibi bakış açıları sunan dünya sistem teorisi de bazı yönlerden eleştiri konusu edilmiştir. Özellikle teori, sermayenin çıkarlarını her şeyin belirleyicisi olarak görmesinin yanı sıra uluslararası göçü şekillendiren küreselleşmenin yapısal öğelerine fazla önem vermesi, bireylerin ve insana bağlı bir süreç olarak göç kararının verilmesinde grupların motivasyon ve eylemlerine ise gereken önemi göstermemesi sebebiyle bazı eleştirilere maruz kalmıştır. Bu anlamda teorinin ana sorununun uluslararası göçü şekillendirmede küreselleşmenin yapısal öğelerine çok fazla önem vermesi olduğu dile getirilmektedir.

Göçmen Ağları Kuramı

Göçmen ağları (network) teorisi, göç edilecek ülkede var olan arkadaşlık, aile, akrabalık ve yakın sosyal ilişkilerin göç hareketlerinin başlatılmasında ve sürdürülmesinde etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bu teoriye göre, sosyal ilişkiler ağı, bireyin göç etmesini kolaylaştıran bir etken olarak, ona zaman, enerji ve ekonomi açısından bazı avantajlar sağlayarak, göç hareketlerini hızlandırmakta ve belli bir yöne doğru güçlendirmektedir. Çünkü bu teoride yer alan sosyal bağlar, göç için enformasyon, maddi kaynak ve gerekli tüm destekleri sağlamaktadır.

Göçmen ağları genelde “sosyal sermaye” kavramıyla beraber ele alınan çağdaş bir kavram olarak nitelendirilmektedir. Bu bağlamda Arango, göç ağını, göçmenlere bilgi aktaran, finansal destek sağlayan ve çeşitli destekleyici şekillerde istihdam olanaklarını ve konaklamayı kolaylaştıran akrabalar, arkadaşlar ve hemşeriler ile birbirine bağlayan kişiler arası ilişkiler kümesi olarak tanımlamıştır. Bu bağlamda göçmen ağlarının, bilgi iletimi, mali yardımlar sağlanması, istihdam ve konaklamayı kolaylaştıran ve farklı şekillerde göçmenlere destek sağlayan bir yapı olduğu ifade edilmektedir.

Göçmen ağları ayrıca insanların başka yerlerdeki kaynaklara erişmek için sahip olunan bir sosyal sermaye biçimi olarak da düşünülmüştür. Göçmen ağları bu haliyle ekonomik, sosyal ve psikolojik maliyetleri düşürme adına da önemli bir olgu halini alır. Massey bu bağlamda göçü, genişleyen ağların hareket maliyetlerinin düşmesine ve göç olasılığının artmasına neden olan bir sürecin kavramsallaştırılması olarak değerlendirmektedir. Ona göre, bu eğilimler birbirinden beslenir ve zaman içinde göç, toplumun tüm kesimlerini kapsayacak şekilde dışa doğru yayılır. Bu noktada yerleşik göçmenler, “köprü” olarak nitelendirilirler ve sonraki göçün risklerini ve maliyetlerini azaltan en önemli etken olarak ortaya çıkarlar.

Kümülatif Nedensellik Kuramı

Kümülatif nedensellik kuramı, göç hareketlerinin tek bir nedensellikle değil, çoklu faktörler tarafından değerlendirilmesinin gerekli olduğunu öne süren bir teoridir. Bu bağlamda, göç ilişkiler ağının yaygınlık ölçüsü, gelir bölüşümü, toprak bölüşümü, tarımın örgütlenme biçimi, kültür ve insan sermayesinin bölgesel dağılımı, çalışmanın toplumsal anlamı, üretim yapısı vs. yapısal etmenler göçün başlayıp başlamayacağını belirleyen çoklu faktörlerdir. Bu kuramın önemli bir özelliği de her hangi bir iş kolunda, tehlikeli, kirli ve aşağı düzey işlerin “göçmen işi” olarak etiketlenmesinin de yerli işçiler tarafından o işlerin yapılmasını engelleyeceği ve göçmen akışının süreceğini öne sürmesi olarak ortaya çıkmaktadır.

Kümülatif nedensellik teorisi genel olarak göç akışının neden başladığını ve neden büyümeye devam etme sürecini açıklamaya çalışmaktadır. Myrdal tarafından ortaya çıkarılan kümülatif nedensellik kavramı, zengin ve yoksul bölgeler ve ülkeler arasındaki artan eşitsizlikleri açıklamak için bulunmuştur. Burada göçün kendi kendini güçlendirebileceği en önemli bağlamsal dinamiklerden biri, işçi dövizlerinin göç eden topluluklardaki gelir dağılımı üzerindeki etkileri olarak görülür. Bu noktada işçi dövizleri, genellikle göreceli yoksunluğa ve dolayısıyla da göçmen olmayanlar arasında göç umutlarını ortaya çıkartan bir etki oluşturmaktadır. Ancak göçmenlerin işçi dövizleri ve tasarrufları genellikle üretim amaçlı değil, daha çok uzun vadeli yatırımlar için tarım arazisi alımlarına harcanmaktadır. Bu topraklarda genellikle artık tarım yapılamadığından, bu topluluklardaki günlük işçilere olan talep düşmekte ve bu da göç için daha fazla baskı oluşturmaya başlamaktadır.

Kümülatif nedensellik teorisi bağlamında, müteakip göç kararlarının alındığı sosyal koşullar her göç akımıyla birlikte değişmektedir ve bu da yeni hareketleri daha olası hale getirmektedir. Yani sosyal koşullar her yeni göç hareketiyle değiştiği için, konu bağlamında neden-sonuç ilişkisi kümülatif hale dönüşmektedir. Sonuç olarak kümülatif nedensellik teorisi, göçün çeşitli olumsuz geri bildirim mekanizmaları yoluyla göç edilen ülkenin az gelişmişliğini derinleştirdiğini ve bunun da göçü daha da körüklediğini ve böylelikle “göç sendromu”nun kısır döngüsünü sürdürdüğünü iddia etmektedir.


Göç Sistemleri Teorisi

Göç sistemleri teorisi, göç hareketlerinin veren ve alan ülke arasındaki sömürgecilik, siyasal etkileşim, ticaret, yatırım veya kültürel bağlara dayanan ve önceden var olan bağlantılar üzerinden ortaya çıktığını iddia etmektedir. Bu teoriye göre, örnek olarak Fransa’daki göçmenlerin eski sömürgelerinden gelmesinin oldukça olağan olduğunun kabul edilmesi gerekmektedir. Mabogunje’nin öncülük ettiği bilinen göç sistemleri teorisi, göçün bağlamsal mekanizmaları ile ilgili bilinen en eski girişim olarak kabul edilmektedir. Bir göç sistemi, göç sistemleri arasında göç de dâhil olmak üzere daha fazla değiş-tokuşu kolaylaştırma eğiliminde olan insan, mal, hizmet ve bilgi akışları ile bağlantılı yerler kümesi olarak tanımlamaktadır. Bu bağlamda göç sistemleri yaklaşımı, göç veren ve alan ülkelerdeki makro süreçlere, yapısal koşullara ve makro-yapısal bağlantılara odaklanmaktadır.

Göç sistemi yaklaşımına göre bir göç sistemi, birbirlerine bağlı insan akımları veya ters insan akımlarıyla, malların ve sermayenin yoğun değişimine bağlı iki ya da daha fazla yerden oluşur. Bu noktada göç sistemleri teorisi, sadece bölgeler arasında insanların bağlantılarını değil, ticaret ve güvenlik ittifaklarını, sömürge bağlarını, malların, hizmetlerin ve bilginin yanı sıra daha göç akımları başlamadan var olan fikirlerin akımını ortaya koyar.

Bu teori çerçevesinde Bakewell ve arkadaşları da “öncü göçmen dernekleri”nin göç sistemlerinin ortaya çıkışıyla ilgili potansiyel rolünün üzerinde durmuşlardır. Bakewell ve arkadaşları, öncü göçmen derneklerinin Avrupa’ya ilk hamlelerinin göç sistemlerinin oluşmasına neden olduğu koşulları ve bunun gerçekleşmediği koşulları araştırmışlardır. Bu bağlamda öncü göçmen derneklerinin çeşitli unsurları ile sosyal sermayeye göreceli bağımlılık arasındaki kesişimin, göç hareketlerinin belirli sistemik özelliklerinin ortaya çıkmasına yol açabileceği ifade edilmektedir. Sonuç olarak göç sistemleri teorisi, göç eylemlerinin ülkeler arasında daha önceden var olan diplomatik, tarihsel, kültürel ve ekonomik ilişkilerden kaynaklandığını ortaya koymaktadır.

Ulusötesi Göç Teorisi

Ulus aşırı kavramı ile ulus ötesi kavramı, aynı anlama gelmekte ve aynı olguya işaret eden iki kavram olarak literatürde yer almaktadırlar. Bu anlamda ele alınması uygun görülen ulus ötesi (ulus aşırı) göç teorisi, iletişim ve ulaşım sektörlerinde yaşanan dijital devrimlerin insanlara kolayca sınırları aşabilecek imkânları doğurduğunu ve daha önemlisi de göçmenlerin geldikleri yerlerle yakın ilişkilerini sürdürmelerini kolaylaştırdığını ileri sürer. Bu bağlamda hem göçmenlerin anavatanlarıyla ilişkileri kopmadan farklı alanlarda işbirliği ve dayanışmayı da içerecek şekillerde devam etmekte, hem de anavatan ve göç edilen yer arasındaki bu bağlantılar, yeni göçmenler ve tekrar eden göç hareketleri için ulus aşırı alanlar oluşturduğu kabul edilmektedir.

Ulus ötesi göç bağlamında ortaya konması gereken önemli durumlardan biri, ulus ötesi alanın inşasında ve göçmenlerin var olma stratejilerinde önemli roller oynayan göçmen dayanışma ağlarıyla ilintili olma durumudur. Uluslararası göçe dair özellikle son yıllarda öne çıkan ağ kuramı ve ulus ötesicilik yaklaşımı, göçmenler arasındaki dayanışma ağlarına odaklanmış ve göçmenler arasındaki örgütlenmenin dinamiklerini önemli bir biçimde ortaya koymuş bir anlayıştır. Bu anlayışta gözden kaçırılmaması gereken ise göçmenlerin deneyimlerini şekillendiren yapısal etmenlerin gözden kaçırılmaması durumu olarak ortaya çıkmaktadır.

Ulus ötesi göç teorisi bağlamında ortaya konan “ulus ötesi toplumsal alanlar yaklaşımı” da göçmenlerin köken olarak kendi ülkelerinden getirdikleri sosyal sermaye ile birlikte, köken ülke ve göç edilen ülke arasındaki bağları sürekli olarak yeniden ürettiklerini ve yeni bir ulus ötesi alan yaratıklarını ileri süren bir düşüncedir. Bu yaklaşımı öne süren Thomas Faist’e göre, göçmenlerin arasındaki ağlara, onların gerçekleştirdikleri iktisadi, siyasal, toplumsal ve kültürel etkinliklere ve böylece kendi toplumsal alanlarını kurma biçimlerine odaklanan ulus ötesicilik yaklaşımına bağlı olarak, göçmenin bir özne olarak kabul edilmesi sağlanmış olmasıdır. Bu noktada Portes, Guarnizo ve Landolt da ortaya koydukları teorileriyle birlikte, göçmenler arasındaki ulus ötesi faaliyetlerin yaygınlaşmasıyla ilgili olarak “olgusal kontrol” sağlanabileceğini öne sürmüş ve ulus ötesiciliğini ölçen nicel araştırmaların ortaya konması gerektiğini ifade etmişlerdir.

Bu teoriler çerçevesinde fikirler üreten Levitt ve Glick Schiller de ulus ötesi olgusuyla beraber faaliyetler, uygulamalar, ağlar, vb. olguların değil, aynı zamanda “aidiyet yollarının” da önemine işaret ederek, kuramın belli noktalarda tartışılmasında noktasında önemli bir yer almışlardır. Bu noktada tartışma alanında ön plana çıkan durum, göçmenlerin bulundukları ülkelerde kalma süreleri arttıkça, ülkelerin siyasetiyle de ilgilenmeye başlamaları gibi bazı sonuçlar doğurmasıdır. Bu bağlamda, göçmen grupları bulundukları ülkelerde bir süre sonra “etnik cemaat”lere dönüşmeye başlarlar. Bunun sonucunda da cemaatsel ağların ve kurumların kurulması, yerleşik hale gelmesi ve yeni bir kimlik oluşturmak için bilinçli karar alabilme mekanizmalarının oluşması gibi durumlar ortaya çıkabilmektedir.

İçinde bir çok farklı bakış açısını barındıran ulus ötesi teorisi de nihayetinde değişen koşullar ve kendi içerisindeki kuramsal farklılaşmalara bağlı olarak bazı sorunlu alanları barındırabilmektedir. Özellikle ulus ötesi başlığı altında tartışılan göçün niceliksel olarak artması ve göçmenlerin köken ve hedef ülke arasındaki sık gidiş gelişleri, köken ülkeyle olan bağlarını güçlü şekilde korumaları “ulus ötesi göçmen”, “ulus ötesi topluluk”, küresel uluslar”, “topraksızlaşmış ulus-devletler” gibi kavramların ortaya çıkmasıyla, teori içinde yeni tartışma alanlarının doğmasına neden olmaktadır.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında