SOS207U-SİYASET SOSYOLOJİSİ
Ünite 8: Klasik Liberalizm, Neoliberalizm ve Küreselleşme
Giriş
Belirli bir dönemi ya da olguyu karakterize eden kavram setleri, o dönemin ve olgunun nasıl tanımlanıp algılandığıyla doğrudan ilişkilidir.
Neoliberalizm kavramı, yaygın olarak 1980 ve sonrası küresel ekonomi ve toplumsal yapılardaki değişimleri tanımlamak için kullanılır. Ne var ki ona atfedilen çok farklı içerik ve anlamla sosyal bilimler alanında önemli tartışmalara konu olmuştur. Bizim için önemli olan kavramların gerçek içeriklerinin ancak içinde olgunlaştıkları toplumsal tarihteki dönüşümler ve bu dönüşümlerin temel özellikleriyle ilişkilendirilerek anlaşılabilecek olduğunu bilmektir.
Klasik liberalizmin tarihsel kökleri 16. yüzyıla Avrupa’da ve özellikle İngiltere’de ortaya çıkan toplumsal dönüşümlere değin uzanmaktadır. Liberalizm, kapitalizmin yarattığı yeni toplumsal koşullarda tarih sahnesine çıktı; dolayısıyla bu dönüşümü anlamadan liberal düşüncenin doğuşunu anlamak mümkün değildir. Diğer taraftan 19. yüzyılın sonu Avrupa merkezli liberal toplum ve düşünce geleneği için deyim yerindeyse bir kriz dönemi oldu. Liberalizmin ana argümanlarından biri olan piyasa ve toplum arasında bir uyum olduğu savı İngiltere ve kıta Avrupa’sında neredeyse bir çöküş yaşadı. 19. yüzyılın sonunda başlayan bu çöküş eğilim 20. yüzyılın başında Birinci Dünya Savaşı’yla gerçek anlamda bir toplumsal krize ulaştı. Savaşın tüm değerleri ve toplumsal örgütlenmeleri yok ettiği bir süreçte klasik liberal düşünce ve ideoloji artık eskisi kadar güçlü değildi.
Liberalizmin örgütlediği toplumsallık çökse de liberal gelenek yeni yorumlarıyla Avrupa’da ve Amerika’da egemen düşünce olma rolünü sürdürdü. Liberalizmi yeniden yorumlanma eğilimi 1929 Büyük Dünya Bunalımı ve hatta II. Dünya Savaşı sürecinde küresel kapitalizmin Amerika merkezli yeni güç dengeleri içinde de devam etti.
İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllar tüm kapitalist dünya için, ulusal ve uluslararası ölçekte, yeni bir örgütlenme sürecine tanıklık etti. Merkezinde ABD’nin olduğu bu yapı uluslararası kurumlar (Birleşmiş Milletler, NATO, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü vb.) aracılığıyla ulus devletlerin karşılıklı sorumluklarının tanımlandığı, kural koyan ve denetleyen bir küresel yönetim sistemiydi. Saf hâlini 1970’lere değin sürdüren bu yeni örgütlenme Keynesyenizm ya da Örgütlenmiş Liberalizm olarak tanımlandı.
Klasik liberalizmden oldukça farklı özellikler taşısa da bu oluşum esasında liberalizmin devlet merkezli yeni bir yorumuydu. Ancak bu dönem de 1970’li yıllarda tüm dünyada yavaş yavaş çözülmeye başladı. 1980 ve sonrası dönemde ise neredeyse tüm kapitalist dünya adım adım yeni bir iktisadi ve siyasal rejimle şekillenmeye başladı. Eski (klasik) liberal kavramlar ve politikalar, yeni yorum ve pratikleriyle (neoliberalizm) bu yeni sürecin ana iktisat
ve siyaset felsefesini oluşturmaya başladı. Yeniden piyasa özgürlüğü, mülkiyet hakları ve sivil toplum gibi kavramlar neoliberalizmi temsil eden düşünce sistemleri olarak küresel politikaların ve toplumsal hayatın içine yerleşmeye başladı. Bir farkla, klasik liberalizmde “devlet ve piyasa” ilişkisinde piyasaya verilen öncelik, bu kez yerini devletin piyasayı oluşturma sorumluluğuna bırakıyordu.
Kapitalizm ve Klasik Liberalizm
Feodalizmden Kapitalizme Geçiş
Klasik liberal düşünce kapitalizmin ortaya çıkardığı dönüşümlerin ürünüydü. Kökleri 16. yüzyıla uzanan bu düşünce geleneği, Avrupa feodal sisteminin çöküşü üzerine temellenen yeni toplumsal hayat ve bu hayatın inşa edici toplumsal sınıfının, burjuvazinin, özgürlük ve mülkiyet talepleri üzerine şekilleniyordu.
Kapitalizme geçiş sürecinde feodalizmin parçalı siyasal yapısı giderek ulusal monarşiler şeklinde merkezileşiyor, bir yanda soylu ve diğer yanda toprağa tâbi sınıflardan oluşan toplumsal yapıya giderek kentlerdeki tüccar ve zanaatkarlardan oluşan yeni sınıflar eklemleniyordu.
Çok boyutlu dönüşümlerin yaşandığı bu süreçte Avrupa siyasal coğrafyasında da ulus nitelikleri öne çıkan ve çoğu monarşilerle yönetilen devletler ortaya çıkmaya başlamıştı. Hukuk sistemleri ve bürokratik yapıların oluşumuna da katkı sağlayan bu eğilim yeni yükselen sınıf olarak burjuvazinin “özgürlük” talepleriyle devlet örgütlenmesi arasındaki bağı da giderek güçlendirdi.
Klasik liberalizmin doğuş, yükseliş ve çöküş dönemleri İngiliz hegemonyasının da doğuş, yükseliş ve çöküş dönemlerinde gerçekleşmiştir. Bugün hala sürdüğü kabul edilen Amerikan hegemonyası ise II. Dünya Savaşı sonrası inşa olmuştur. Bu çerçeveden bakıldığında neoliberalizmin Amerikan hegemonyasının 1980 sonrası küresel örgütlenme pratiği olduğunu söylemek genel anlamda doğrudur.
Kapitalist Sistem
Kapitalizmin ne olduğuna yönelik farklı görüşler olsa da Marx’ın Kapital’de (1867) sunduğu analiz bu konudaki en önemli çözümlemelerden biri olmuştur. Marx ve Engels, çalışmalarında kapitalizm yerine sermaye sistemi ve kapitalist üretim biçimi kavramlarını kullanmaktadır. Marx’ın analizinde her tür iktisadi ilişki aynı zamanda toplumsal bir ilişkidir. Belirli bir iktisadi ilişki sisteminin var olabilmesi ancak belirli tip bir toplumsal yapının varlığı ile mümkün olur. Bu nedenle Marx’ın analizinde kapitalist üretim biçimi, tarihin her aşamasında gözlemlenen bir sistem değildir.
Fernand Braudel kapitalizmi tanımlarken sıkça yapılan bir yanlışlığa dair uyarıda bulunur. Braudel’e göre (1979), kapitalizm sanılanın aksine piyasa ya da piyasa ekonomisi değildir. Piyasa, insanlık tarihinde kökleri çok daha erken dönemlere uzanan, kapitalizmden çok daha önce var olan, bir oluşumdur.
Klasik Liberal Düşüncenin Öncüleri
iberal geleneğin önde gelen düşünürleri de zaten başta mülkiyet olmak üzere insan hakları, yönetim ve toplumsal temsiliyet ilişkileri üzerine düşüncelerini, içinde bulundukları dönüşüm ortamından hareketle oluşturmuştur. 16. yüzyılın sonu yalnızca siyasal liberalizmin öncü düşüncelerinin oluşmaya başlamasına değil, aynı zamanda bu düşüncelere eşlik eden yeni bir iktisat düşüncesinin de oluşumuna tanıklık etti. Daha sonra toplumsal sözleşme (social contract) teorisyenleri olarak anılacak olan Hobbes, Locke, Montesquie ve Rousseau gibi öncü düşünürler, aydınlanma hareketini izleyen dönüşüm ortamında, “doğru” olduğuna inandıkları adalet kavramını, ahlak anlayışlarını, ama aynı zamanda barışın, güvenliğin ve maddi refahın sağlanmasıyla ilgili düşüncelerini pratik yaşamdan hareketle oluşturdular. Genellikle devleti var olduğu hâliyle kabul edip analiz ederken temel kaygılarını eleştiri ve tavsiyeler olarak dile getirdiler.
16. yüzyıl Avrupa kapitalizmi, merkantilizm olarak tanımlanan devlet temelli uluslararası ticaret ve sömürgeci politikaların belirleyici olduğu, devletler arasında rekabet ve korumacı politikaların yaygınlaştığı bir dönemi temsil etmektedir. Bu dönemde küresel sistemin merkezinde devlet destekli denizaşırı şirketleri ve finans ve donanma gücüyle Hollanda vardı.
Thomas Mun dış ticareti “Hükümdarın zenginliği, kralın onuru, tüccarın soylu yeteneği, ekmeğimiz ve yoksullarımıza iş, topraklarımızın bereketi, denizcilerimizin okulu, savaşımızın azameti, düşmanlarımızın korkusudur.” diye tanımlıyordu.
Locke’un doğa üzerine yazıları ve doğanın mülk edinilmesi üzerine önerileri, özellikle İngiliz Amerikan kolonileşmesinin en önemli ideolojik temellerinden birini oluşturmuştur. Ona göre doğa bir boşluk değildir, sahiplenilmelidir. İnsanlık doğayı sahiplenerek onu üretken eyleme kattıkça, aslında toplumun genel iyiliği için de katkı yaratmaktadır. Locke’un tanımladığı toplumda (yani kapitalizmde) emek ve sermaye arasındaki 208 Klasik Liberalizm, Neoliberalizm ve Küreselleşme ilişki de aslında iki tür mülkiyet (yani emek talebinde bulunan burjuvaziyle, emeklerini arz eden insanlar) arasındaki özgür bir değişim ilişkisi gibi görünmektedir.
Ancak Locke’un düşünce dünyasındaki ideal çözüm, pratik dünyaya yönelik önermeleriyle tümüyle çelişiyordu. Yaşanan gerçeklikte İngiltere’de giderek güçlenen burjuvazi, beraberinde giderek artan işsiz, yoksul ve emekçi sınıf kitlelerini de beraberinde getiriyor yani toplum iki yeni karşıt sınıfa bölünüyordu. Kırsal yapıların ve eski feodal rejimin çözülmesiyle, yeni yeni oluşan kentsel yapılarda işsiz ve yoksul kitleler öylesine artırıyordu ki giderek derinleşen yeni toplumun sınıfsal farklılıkları altında burjuva liberal idealleri toplumun geneli için ne pratik ne de ahlaki bir düzeni temsil etmiyordu.
16. yüzyılda siyasal liberalizm eşliğinde yükselmeye başlayan iktisadi düşünce ekonomi politik ya da klasik iktisattı.
Bir taraftan ekonomi politiğin toplumsal sınıf olarak tanımladığı iktisadi özneler yerini Jeremy Bentham’ın (1748-1832) faydacı felsefesinde olduğu gibi liberal siyasal teorinin bireylerine bıraktı. Diğer taraftan John Stuart Mill’de (1806-1873) olduğu gibi bireyciliğin eleştirisini de içeren alternatif bir yeni toplumsallık fikri güç kazandı.
Ekonomi politik kavramı ilk kez Fransa’da Antoine de Montchrétien tarafından kullanılıyor ve merkezine zenginliğin kaynağı olarak üretim sorununu alarak devletin ve yurttaşın rolünü tartışmaya açıyordu: Toplumun üretken sınıfları kimlerden oluşur? Ticaret ya da tarım zenginlik üretir mi? Bireysel özgürlüklerle “yararlı” üretim arasında nasıl bir ilişki vardır? Devletin rolü zenginliğin üretiminde ve korunmasında ne olmalıdır? Bu ve benzeri sorular, İngiliz ve Fransız geleneklerinin kendi toplumsal yapıları ve bu yapıların temellendiği ekonomik ilişkiler bağlamında ekonomi politik düşüncesinin gelişimine temel oluşturdular.
Fransız geleneğinde ekonomi politik düşüncesinin merkezinde fizyokrasi yer alıyordu. Bu gelenek, değerin ve maddi üretimin kaynağını toprak ve tarımsal üretimde görüyor ve bu üretimin dışında kalan sınıfları asalak, “kısır sınıflar” olmakla suçluyordu.
18. yüzyıl İskoç Aydınlanması’nın en önemli düşünürlerinden olan ve yaygın olarak iktisat disiplinin kurucusu kabul edilen Adam Smith (1723-1979) işte böylesi bir ortamda Ulusların Zenginliği (1776) adlı eserini yayımlıyordu. Smith ekonomi politiğin merkezine piyasayı ve piyasa dolayımıyla insanı ve doğal özgürlükler sistemini yerleştiriyordu. Klasik ekonomi düşüncesindeki emek değer kuramının kurucusu olan Smith, mutlak bir liberaldi ama onun liberal düşüncesinde devletin etkin, sorumlu bir rolü vardı. Piyasa ve bireysel çıkara dayalı toplumsal düzen düşüncesinin temelini onun görünmez el (invisible hand) olarak tanımladığı kendiliğinden sağlanan toplumsal uyum ve denge mekanizması oluşturuyordu.
Faydacı düşünce akımının kurucusu olarak kabul edilen Bentham’a göre, haz ve acı iktisadi eylemin ve bireysel öz çıkarın ana güdüleridir. Bu iki güdü sadece insan davranışlarına yön veren temel unsurlar olmayıp, aynı zamanda ahlaki değerlerin ölçüsü ve siyasal meşruiyetin de temel kaynağıdır. Bentham bireysel hazza dayalı fayda ilkesinin kurucusu olarak kabul edilir.
Bentham İngiltere’de işçi muhalefeti, reform arayışları ve radikal toplumsal hareketlerin yükseldiği bir dönemde yaşamıştır. O dönemde İşsizler, çalışan yoksullar, güçsüzleşen zanaatkâr ve esnaf kitlelerin; iş hakkı, çalışma saatleri ve toplumsal korunmaya yönelik hak talepleri, bu kesimlerin İngiliz toplumunun yönetici sınıflarıyla aralarındaki gerginliği tırmandırmaktadır. Bu durum ise ceza ve denetim sorununu öne çıkarmaktadır. Bentham,
böylesi bir durumda, Locke takipçisi liberalleri eleştiriyor, doğal ve daimî haklar yaklaşımını önemsiz bir abartı olarak yorumluyordu.
18. yüzyıl ve izleyen dönem Hobsbawm tarafından bir tür yol ayrımı olarak tanımlanır. Bu yol ayrımının bir tarafında çıplak liberal bireycilik diğer tarafında ise toplumculuğu öne çıkaran yeni bir liberalizm arayışı vardır. John Stuart Mill Bentham’ın takipçisiydi ama aynı ölçüde Ricardo’nun emek değer kuramına da yakınlık duymaktaydı. Ona göre birey belirli bir toplumun üyesi olduğundan, Bentham’ın evrensel olarak kabul ettiği salt haz gibi psikolojik dürtülerle hareket etmez. Dahası Bentham’ın öne sürdüğünün aksine faydanın ölçülemeyeceğini ve kişiler arasında mukayese edilemeyeceğini savunur. Özgürlüğün korunması ve geliştirilmesi fikri Bentham gibi Mill için de temel öncelikti; ancak bu denetimle değil toplumun onayı ile mümkün olabilirdi.
Klasik Liberalizmin Krizi
Bentham’ın öncülük ettiği faydacılık yüzyıldan fazla bir süre liberal düşünceyi yönlendiren egemen etik ve adalet teorisi oldu. Bu yaklaşım 19. yüzyılda doğan ve bugünde egemen iktisat teorisi kabul edilen neoklasik yaklaşımın düşünsel köklerini hazırladı. Neoklasik iktisadın doğuşu, daha sonra Hayek gibi liberal iktisatçıların marjinalist devrim olarak nitelendirdikleri, klasik ekonomi politiğin emek değer kuramından “köklü” bir kopuşu ifade ediyordu.
Eric Hobsbawm’ın “Sermaye Çağı” olarak tanımladığı 1845-1875 yılları arasında eşi görülmemiş bir büyümenin ardından Avrupa ekonomileri, 1873’te başlayıp 1896 yılına değin sürecek olan kapitalist tarihin o güne kadarki en büyük krizini yaşıyordu. 19. yüzyıl sonunda yaşanan bu krizle mali piyasalar çökmüş, sanayi üretimi durgunluk eğilimine girmiş, dünya ticareti küçülmüş ve kalıcı bir işsizler kitlesi ortaya çıkmıştı. Tüm bunlara rağmen sanayi dişlisi özellikle Almanya ve Amerika gibi yeni yükselen ekonomilerde hala çalışıyordu. İflaslar, şirket birleşmeleri ve merkezileşme eğilimiyle yeni dev şirketlerin oluşumu hızlanıyor, korumacılık eğilimleri güçleniyor, “devlet, büyük sanayi sermayesi ve finans şirketleri” arasında devlet kapitalizmi ya da finans kapital olarak tanımlanan yeni ittifaklar oluşuyordu.
Karl Polanyi 20. yüzyılın başını liberal politikaların ve bu politikaların yol açtığı her şeyin metalaşma sürecinin neden olduğu bir tür uygarlık krizi olarak yorumluyordu. Birinci Dünya Savaşı bu yıkımın en çıplak örneğiydi. Ama ardından benzer politikalara (laissez-fair’e) dönüş ısrarı yıkımı bu savaşla sınırlı bırakmadı, 1929 Büyük Bunalımı’nın ve onu izleyen İkinci Dünya Savaşı’nın da hazırlayıcısı oldu. Polanyi (2002) Birinci Dünya Savaşı’nın aslında dünya ekonomik sisteminin 1900’den beri süren çöküntüsünün sonucu olduğunu söylüyordu.
Savaş ardında yıkım olduğu kadar yeni sanayilerin, yeni ürünlerin ve yeni üretim tekniklerinin yükselişini de
beraberinde getirmişti. Bu yeni sanayiler bant sistemine dayalı kitlesel üretime (Fordizm) ve bilimsel iş bölümü (Taylorizm) örgütlenmelerine dayanıyordu. Amerikan ekonomisinin yüksek büyüme performansının temelinde, bu sanayilerde ortaya çıkan hızlı verimlilik ve üretim artışları yer alıyordu. Ancak kitlesel üretime dayanan bu sanayilerdeki üretimin sürekliliği tüketimin; yani talebin sürekliliğine bağlıydı.
Devalüasyonlar, ulusal pazarı koruyan önlemler, ticaret sınırlamaları ve Avrupa ülkelerinin artan dış borç yükümlülükleri, devlet müdahalelerinin daha da artmasına yol açarak sadece iktisadi açıdan değil siyasal olarak da kapitalist dünya sistemini yeni bir krize soktu.
Kriz, ABD ekonomisi için yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Demokratların 1933 yılında Franklin D. Roosevelt başkanlığında iktidara gelmesiyle Amerika’da New Deal (Yeni Bakış) olarak anılan program uygulanmaya başlandı. Kriz ortamının yarattığı zorunluluklar içinden doğan bu program aslında erken bir Keynesyenizm örneğiydi. Krizin toplum üzerindeki yıkıcı etkisinin telafi edilmesi, ekonominin yeniden işler hale gelmesi ve bu amaçla devlet ve toplumsal sınıflar arasında yeni bir düzenleyici ilişkinin kurulması amaçlanıyordu.
Roosevelt’in en sert önlemleri krizin nedeni olarak gördüğü finans sermayesi üzerinde oldu. Roosevelt “bir grup spekülatörün denetimine bırakılamayacak kadar önemli” olan doların istikrarını öncelemenin Amerika’nın genel çıkarına olduğunu (America First) sıklıkla dile getirdi. Roosevelt’in önlemleri İngiltere kanadında dana henüz İstihdamın, Faiz ve Paranın Genel Teorisi’ni yazmamış olan Keynes tarafından da destekleniyordu. Keynes, 1933’te New York Times’ta Başkan Roosevelt’e açık bir mektup yazıyor ve denk bütçe yaklaşımının bir an önce terk edilmesini tavsiye ediyordu.
Refah Devletinden Neoliberalizme Uzanan Süreç
İkinci Dünya Savaşi arkasında kendi nüfus alanlarına sahip, izole olmuş iki kutuplu bir dünya bırakmıştı. Doğuda merkezinde Sovyetlerin olduğu sosyalist blok ve batıda artık Amerika’nın lider konuma yükseldiği kapitalist blok yer alıyordu. Bu iki blokun çevresindeyse (periphery) bir kısmı yeni bağımsızlığını kazanmış azgelişmiş (üçüncü dünya) ülkeler vardı.
Avrupa’nın ve kapitalist dünyanın savaş sonrası yeniden yapılanmasının niteliğini belirlemede temel rol Amerikan devletine düştü. Amerikan hegemonyası daha henüz savaş bitmeden başlayan ve siyasetten ekonomiye uzanan ciddi bir planlamanın ürünüydü.
ABD dolarının uluslararası ekonominin temel parası olarak kabul görmesine paralel olarak uluslararası para yönetiminde Amerikan devletinin baskın rolünün kurumsallaşmış olmasından kaynaklanmaktaydı.
ABD başkanı 12 Mart 1947’de Kongre’de “komünizmle mücadele yapan devletlere mali ve askerî yardım yapılacağını” ilan ederek Sovyetlere olan karşıtlığını ve
“Soğuk Savaş” dönemini fiilen deklere etmiş oluyordu. Bu yönelimin güçlü bir programa dönüşmesi Marshall Planı’yla gerçekleşti.
Bretton Woods konferansının yapıldığı 1944 yılından 1973 yılına kadar uluslararası para düzeninin nasıl olacağını belirleyen kurallar bütünü Bretton Woods sistemi olarak adlandırılır. Bu sistem 1947’de Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (DB) ve Gümrük Tarifleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) koordinasyonunda fiilen işletilmeye başlandı.
Savaş sonrası Bretton Woods antlaşması ile kurulan ve hâlen devam eden Amerikan hegemonya dönemi, geçmişteki tüm diğer hegemonya süreçlerinde olduğu gibi, yekpare, homojen bir gelişme süreci değildi. Bu süreci üç ana döneme bölmek mümkündür. 1945 ve 1970 arası Kapitalizmin Altın Çağı, Keynesyenizm ya da Küresel Fordizm gibi farklı adlarla tanımlanan bir uyum ve genişleme dönemiydi. 1970’lerde IMF sabit kurlar sisteminin çöküşüyle başlayan ve 1980’lere değin uzanan kriz ve geçiş yılları ise ikinci döneme karşılık gelmekteydi. 1980’lerle başlayan üçüncü dönem ise aslında Amerikan hegemonyasının genel anlamda istikrarsızlaştığı bir süreci temsil ediyor: laissez-faire’in ve piyasalaşmanın yeniden canlandığı ve hâlen sürmekte olan neoliberal dönem.
Neoliberalizm: Yeni Ekonomi, Yeni Toplum
1968’de Fransa’da başlayan kitle gösterileri kısa sürede tüm kapitalist dünyayı saran (Paris’ten Chicago’ya, Bangkok’tan Meksika’ya yayılan) toplumsal olaylara dönüştü. Sistem karşıtı olarak yorumlanan bu hareketler kapitalist devletlerin siyasal tutumlarında sağa kayış olarak tanımlanabilecek eğilimleri güçlendirdi. Keynesyen dönemde, toplumun farklı sınıfları arasında iktisadi ve siyasal denge (uyum) kurmayı gözeten devlet örgütlenmelerinin sınıf nitelikleri giderek belirginleşirken sermaye sınıfının talepleri öncelikli konuma yükseldi. Siyasal alandaki bu eğilim, 1979 İkinci Petrol Şoku’nun tetiklediği iktisadi krizin etkileriyle birleşerek kapitalizmin yeni döneminin hazırlayıcısı oldu: Neoliberalizm
Neoliberalizmin başlangıç döneminin temel niteliği sayılan parasalcı politikaların küresel bir politikaya dönüşümü Amerika’da, Volcker Şok olarak adlandırılan faiz oranlarının artışıyla başladı. ABD Merkez Bankası (FED) başkanı Paul Volcker, Ekim 1979’da, 1970’lerin enflasyonist ortamında negatif değerlere düşen reel faiz oranını hızla yükseltti.
Uygulamaya geçirilen politikaların sonuçları hem ABD hem de küresel ekonomi için ağır oldu. Faiz oranlarındaki artış, özellikle çevre ekonomileri iflasın eşiğine getirdi; çünkü bu ekonomiler eurodolar piyasalarından dolar cinsinden ve değişken faiz oranlarıyla borçlanmışlardı.
Neoliberal düşünce mimarları ise Chicago Okulunun parasalcı görüşleri ile Avusturya Okulunun liberal görüşleri ve özellikle Keynes eleştirisi önemli bir yere
sahiptir. Her iki okulda da hocalık yapan Friedrich Hayek’in (1899-1992) siyaset felsefesinin neoliberal toplum projesinin temel mimarisini oluşturduğunu söylemek mümkündür.
1990’lı yıllarda IMF ve Dünya Bankası arasında, çevre ekonomilere uygulanan yapısal uyum programlarıyla ortaya çıkan yakınlaşma “Washington Uzlaşısı” olarak tanımlanır. 1980’leri izleyerek DB’nin çevre ekonomilere açtığı Yapısal Uyum Kredileri (Structural Adjustment Loans), IMF’nin desteklediği istikrar politikalarını uygulama koşuluyla verilmiş ve bu nedenle bir istikrar programından çok “neoliberal reform” uygulaması niteliğinde olmuşlardır.
1990’ların sonu ve 2000’lerin basında Türkiye’de dahil olmak üzere gelişmekte olan ülkelerde yaşanan krizler, neoliberal politikaların sorgulanmasına neden olmuştur. Washington Uzlaşısı’na yönelik eleştirilerin başını 1997- 2000 döneminde Dünya Bankası Başkan Yardımcısı ve Baş Ekonomisti olan Joseph Stiglitz çekmiştir. Bu eleştirilerin giderek artması sonucu başta DB ve IMF olmak üzere uluslararası kuruluşlar mevcut kalkınma anlayışlarını gözden geçirmiştir. Böylelikle uluslararası kurumlar “Washington Sonrası Uzlaşı” (Post-Washington Consensus) olarak adlandırılan yeni yaklaşımı benimsemiştir.
Uzun bir geçmişi olsa da finansallaşma eğilimi 1990’lı yılların sonunda ABD’de yaşanan finansal kurum ve araçlardaki çeşitlenmeler ve bu yapıların küresel mali sermayeyle artan bütünleşmesinin ürünüdür. Bu açıdan en önemli gelişmelerden biri ABD’de 1933’te yürürlüğe giren, bankaların ticari ve yatırım faaliyetlerini ayrıştıran Glass-Steagall Yasası’nın 1999’da kaldırılması olmuştur. ABD’de mali kuralsızlaşmanın yolunu açan bu düzenleme bankacılık kesiminin kredi işlemlerinden daha çok, varlık spekülasyonuna kaymasına yol açarak izleyen dönemde küresel ekonomide mali balonların oluşmasında önemli rol oynamıştır.
Neoliberal dönemde sürekli olarak cari açık veren ABD’nin tersine Çin, dünya ticaretine katıldığı 2000’li yılları izleyerek sürekli ticaret ve cari denge fazlası vermekte ve bu onu ABD ekonomisine rakip yeni küresel güç konumuna taşımaktadır. Bugün Çin dünya ticaretinde en büyük paya (%12,4) sahip ekonomidir ve ABD en önemli iki ticaret partnerinden (diğeri Hong Kong) biridir.
Dünya ekonomisi 2017 sonrasında giderek güçlenen bir daralma eğilimi yaşamaktadır. 2018’de ticaret savaşlarıyla güçleşen bu eğilim, 2020 yılında yaşanan Covid-19 salgınıyla yeni bir boyuta taşınmıştır. Bu salgının sonuçlarının ne olacağı, geleceğin nasıl şekilleneceği henüz bilinmemektedir. Ama kısa dönem için gözlemler dünya ekonomisinin 2021 yılında %3’ler düzeyinde küçüleceği, milyonlarca insanın işsiz kalacağı yönündedir. Finansallaşma elbette dünya genelinde kapitalist sistemin gelişmişliğine göre farklı şekillerde yaşanmıştır. Yine de bu dönemin genellenebilecek en temel özelliği
borçlanmanın düzenli olarak artmasıdır. Bu borç birikiminin ana karakteristiklerini şu şekilde sıralamak mümkündür:
• Küresel ekonomide borç birikimi düzenli olarak artmaktadır. • Çevre ekonomilerde de borç birikimi düzenli olarak artmaktadır. • Finansallaşma hane halklarının borçlanmasını artırmaktadır.
Kapitalizmin klasik liberalizmden neoliberalizme uzanan üç yüzyılı aşkın süreci hem düşünsel hem de somut tarihsel deneyimleriyle çok önemli izleri geride bırakarak sürüyor. Küresel toplum kırk yılı aşkın bir süredir neoliberal politikalarla yaşıyor. Teoriler toplumsal pratikte sınanırlar. Yukarıda ana hatlarıyla sunduğumuz neoliberal politikaların sonuçları, bugün dünyanın yaşadığı Covid-19 salgınıyla daha da açığa çıkmış görünüyor. Bunun için yalnızca dünyanın merkez ekonomisi ABD’de yıllardır süren piyasa temelli sağlık sisteminin yarattığı sonuçları görmek dahi yeterlidir.