AÖF Soru Bankası

Siyaset SosyolojisiÜnite 7 Özeti

Toplumsal Hareketler

SOS207U-SİYASET SOSYOLOJİSİ

Ünite 7: Toplumsal Hareketler

Giriş

Sosyoloji disiplini toplumsal hareketlerin sesini görece geç duydu. Modern toplumlarda farklı grupların çıkar ve taleplerini dile getirmek üzere harekete geçmesi, sosyologlar nezdinde 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren meşru ve etkin bir toplumsal güç biçimi olarak değer görmeye başladı. Disiplinin toplumsal hareketlere bakışındaki bu kırılmada, 1960’lı yıllarda yoğunluklu olarak Kıta Avrupası ve Kuzey Amerika’da gelişen ve küresel ölçekte siyaseti ve kültürü etkileyen toplumsal hareket dalgasının etkisi büyüktür.

Toplumsal Hareket

Bir toplumsal grubun üyelerinin bir araya gelerek özgün biçimlerde hak taleplerinde bulunmaları, doğrudan 18. yüzyılın toplumsal iklimine kadar geri götürülebilecek modern bir olgudur.

Bir grubun talepleri ya da çıkarları doğrultusunda bir araya gelerek başka bir grup ya da toplumsal yapılara karşı harekete geçmesine toplumsal hareketlilik denir.

Toplumsal hareketleri sosyolojik bir tahayyülün dağarcığı içinde kavrayabilmek için açıkça tanımlamak gerekir: Başka bir toplumsal grup ile çatışmalı bir ilişki kurmak, kendi bileşenleriyle formel ya da enformel olarak birbirine bağlı bir toplumsal ağı örgütlemek ve ayırt edici bir kolektif kimliği benimsemek toplumsal hareketlerin en belirgin özelliklerindendir.

İlişkisellik

Tilly (2004) bir otorite karşısında taleplerde bulunmak için çeşitli edimler gerçekleştirme ve kolektif grubu kamusal olarak temsil etmenin farklı biçimlerini toplumsal hareketlilik olarak kavrar. Bu doğrultuda gerçekleştirilen toplumsal hareketlilik biçimlerinin muazzam bir çeşitliliği vardır; farklı tarihsel momentlerde ve coğrafyalarda toplumsal hareketlerin repertuvarları farklılaşır. Tilly (1993, 2004), bu repertuvar çeşitliliğine karşın toplumsal hareketlerin dışsal olarak gözlemlenebilen şu özelliklerine vurgu yapar: Liyakat (worthiness), birlik (unity), nicelik (numbers) ve adanmışlık (commitment).

Tilly (1993: 5) toplumsal hareketi bir grup oluşumu olarak görmek yerine bir etkileşim alanı olarak kavramayı önerir. Toplumsal hareketler taleplerini paylaşanlar (örn. aktivistler), bu taleplere aracılık edenler (örn. medya) ve bu taleplerin yöneltildiği kurumlar (örn. idari yapılar, imtiyazlı gruplar ya da daha soyut toplumsal yapılar) ile aktif bir etkileşim hâlindedir. Toplumsal hareketlerin ortaya çıkışı ve gelişimi bu ilişkisel süreçler içerisinde gerçekleşir. Daha da önemlisi, bu ilişkiler çoğu zaman asimetriktir; karmaşık iktidar örüntüleri ile yapılaşır. Bu nedenle, toplumsal hareketlerin ortaya çıkışına imkân tanıyan ya da ket vuran dışsal bir güç tatbik ederler (Tarrow, 2011).

İnşacılık

Melucci (1996) ise toplumsal hareketleri, gözlemlenebilir olgulara dayalı bir biçimde kavramak yerine inşacı bir bakış açısıyla tanımlar. Onun görüşünde, toplumsal hareketler nesnel ve ampirik bir gerçeklik olmanın ötesinde inşa edilmiş bir olgudur. Hareketler toplumsal düzen içerisinde belirli bir eylem sistemi üretir; amaçlar (toplumsal değişim), araçlar (kolektif eylem) ve bir eylem alanı (sivil toplum, sokak, dijital aktivizm, vs.) tanımlar.

Melucci kolektif eylemi toplumsal düzenle özgül bir ilişki biçimi olarak üç eksende çözümler: (i) çatışma ve uzlaşı, (ii) dayanışma ve kümelenme, (iii) düzenin idamesi ve sınır ihlali.

İlişkiselliğe (Tilly) ve inşacılığa (Melucci) vurgu yapan bu tanımlar önemli ölçüde paralellikler taşır ve birbirini tamamlar. Ancak toplumsal hareketler sosyolojisinde birbiriyle çekişebilen farklı yörüngeler tayin edecek denli fikir ayrılıklarını da taşırlar. İlişkisel kavramsallaştırma, verili bir toplumsal ilişkiler matrisinde ortaya çıkan kolektif hareketlilik ve eylem repertuvarlarıyla daha çok ilgilidir. Kolektif aktörler bu hareketlilikten önce de varolan nesnel gerçekliklerdir. İnşacı bir kavrayış ise, kolektif aktörlerin nesnel gerçekliğini varsaymaz; inşa edilmiş olgular olarak ele alır. İcat edildiği ve sürdürüldüğü süreçlere odaklanır.

Toplumsal hareketlerin tanımlanmasındaki çeşitlilik bu yaklaşım farklılıklarının izini taşır. İlişkisel kavrayışın toplumsal hareket tanımında siyasal otoriteyle çatışma ilişkisi odak noktasını oluşturur. İnşacı bir perspektifte ise, aktörlerin nesnel gerçekliği varsayılmadığından dayanışma ağlarına (ve kültürel süreçlere) yoğunlaşılır. Bu kavramsal çeşitlilik, aynı zamanda, toplumsal hareketlerin ortaya çıkışı ve tarihsel evrimiyle de doğrudan ilişkilidir. İlişkisel kavrayışın kurucu metinleri daha çok sınıf hareketleri ve ırkçılık karşıtı hareketlerle ilgilidir (örn. McAdam, 1982; Tilly, 2004). Bir toplumsal hareketin ortaya çıkışını sağlayan, tetikleyen ya da sınırlandıran yapısal mekanizmalara ilişkin sorular sorar. İnşacı perspektifin öncülleri ise 1960’lı yılların “yeni toplumsal hareketleri”ne daha fazla dikkat kesilmiştir.

Kuramsal Modeller: Kaynaklar, Süreçler ve Kültür

20. yüzyılın ikinci yarısına değin, toplumsal hareketleri çözümleyen kuramlar psikolojik açıklamalar üzerine inşa edildi. Bu kuramlar, hareketlerin hem toplumsal dinamiklerini göz ardı ediyordu hem de kolektif talepleri değersizleştirecek örtük yargılar içeriyordu.

Toplumsal hareketler sosyolojisinin erken dönem çalışmalarında da bu tahayyülün izlerine rastlamak mümkündür. Smelser’ın (1962) kolektif davranış kuramı, toplumsal hareketliliğe sosyolojik bir açıklama getirmeye yönelik bir çerçeve oluştursa da, kalabalık yaklaşımının sosyolojik düşüncedeki tezahürlerinden biridir.


Kolektif davranış ani gelişen toplumsal değişimlere gösterilen reaksiyonlar olarak tanımlanır. Toplumsal hareketlerin reaksiyoner niteliğine vurgu yapan bu kavram psikolojik açıklamalarla yüklü olduğu için güncel sosyoloji yazınında terk edilmiştir.

Kitlesel protestolar, sosyal bağlarından soyutlanmış grupların kriz anlarında geliştirdikleri kolektif davranışlardır. Smelser, bu doğrultuda, toplumsal hareketliliği Durkheimcı bir organizma modeli ve le Bon’un kalabalık yaklaşımının sentezi ile yorumlar. Protesto davranışını ahlaki birliğin aksadığı bir toplumsal patoloji olarak kavrar.

Bu yaklaşım toplumsal hareketleri yalnızca kriz anlarında ortaya çıkan reaksiyoner bir olgu olarak açıklama eğilimindedir (Della Porta ve Diani, 2006: 14); kolektif eylemi toplumsal ölçekte gerçekleşen bir hastalık hali olarak görür.

Touraine (1985: 785) toplumsal hareketler kuramlarını sosyoloji disiplini içerisindeki daha geniş kuramsal pozisyonlara atıfla şöyle açıklar: Sosyolojide sistem-aktör düzeyleri ve bütünleşme-çatışma dinamiklerine bağlı olarak dört farklı kuramsal pozisyon vardır (bkz. Tablo 7.1). Bu kapsamda, toplumsal sistemin bütünleşme biçimlerini mercek altına alan kuramlar organizmacı bir toplum fikrine yaslanırlar. Toplumsal hareketler sosyolojisinde kolektif davranış kuramı bu bakış açısının bir tezahürüdür ve protesto edimlerine irrasyonellik çerçevesinde yaklaşır. Aktör düzeyinde toplumsal bütünleşmenin nasıl üretildiği ve sürdürüldüğünü inceleyen sosyolojik bakış açısı rasyonel eylem modelidir ve kaynak mobilizasyonu kuramı bu bakış açısının bir uzantısıdır.

Kaynak mobilizasyonu ve siyasal süreç yaklaşımları kolektif eylemin rasyonel temellerine dayalı bir açıklama getirme eğilimindedir.

Kaynak Mobilizasyonu

Bilhassa Amerika’daki sosyoloji çevrelerinde popülerlik kazanan kaynak mobilizasyonu kuramı, toplumsal hareketliliği örgütsel biçimlerde gelişen taktiksel bir manevra alanı olarak çözümler. Bu perspektif, hareketleri hem bireysel ölçekte aktivistlerin hem de kurumsal ölçekte örgütlerin sahip olduğu kaynakların motive ettiği bir dinamizm içerisinde kavrar. Kaynak terimi, toplumsal hareketliliği bir patoloji olarak kavramak yerine rasyonel eylem olarak anlamak için önemli bir analitik stratejidir. Örneğin, kuramsal geleneğin en önemli kurucularından Oberschall (1973), bir kolektif protestonun ortaya çıkışının aktörlerin maliyet ve ödül hesaplamalarına dayalı olduğunu savunur. Oberschall’a göre, rasyonel hesaplamaya dayalı eylemlilik biçimi sahip olunan kaynakların biriktirildiği, takas edildiği, aktarıldığı bir süreçtir. Toplumsal hareketler kaynaklarını artırabildiği ve mobilize edebildiği ölçüde, protesto eyleminin maliyetleri azaltılmış ve ödülleri artırılmış olur.

Kolektif eylemlerin rasyonel dayanaklarına vurgu yapmak isteyen araştırmacılar, bir toplumsal hareketin örgütlenme ve eylem kapasitesini kaynak terimi aracılığıyla inceler. Kaynaklar maddi ve gayri-maddi biçimleri kapsayan, hareketi mümkün kılan dayanaklar olarak anlaşılır.

Profesyonel toplumsal hareket örgütleri: Bir kişi ya da grubun liderliğinde, belirli bir çıkar grubunun üye tabanını oluşturduğu, bu grubun çıkarlarını gözeterek politika uygulamalarına etki etmeyi amaçlayan kurumlardır.

Hususi (ad hoc) toplumsal hareket örgütleri: Belirli bir toplumsal tehdit karşısında geçici olarak harekete geçmiş, bu tehdit algısı doğrultusunda ortaya çıkan reaksiyoner toplumsal hareket örgütleridir.

Komüniter toplumsal hareket örgütleri: Zamansal olarak süreğen ancak özelleşmemiş bir toplumsal hareket biçimidir. Belirli bir ideoloji etrafında örgütlenen, bu doğrultuda değerler ve yaşam tarzları inşa eden, alt-kültür oluşturan ve çok farklı protesto biçimleri üreten örgütlenmedir.

Kaynak mobilizasyonu kuramı, açıklama kapasitesinin sınırlılıkları dışında, analitik olarak da eleştirilir.

Siyasal Süreç Modeli

Marksizmden ilham alan siyasal süreç yaklaşımı, toplumsal hareketliliği rasyonel bir eylem olarak ele alması bakımından mobilizasyon kuramıyla bazı benzerlikler taşır. Ancak bu yaklaşım, ekonomik mübadeleyle paralellikler gösteren bir kavra

Sürece dayalı bir analizin çıkış noktası fırsat yapılarıdır. Siyasal rejimlerin belirli tarihsel momentlerinde toplumsal muhalefetin bileşenleri arasında ittifaklar kurulabildiğinde, iktidar sahiplerinin muhalefeti bastırma becerisi gerilediğinde ya da muhalifler rahatsızlıklarını dile getirmek ve çıkarlarını korumak için uygun bir ortamı yakaladığını hissettiğinde toplumsal hareketlerin ortaya çıkışı yapısal olarak olanaklı hale gelir (McAdam, 1982: 41; Tarrow, 2011: 160). McAdam (1996: 27) fırsat yapılarının dört dinamiğini şöyle sıralar:

1. Bir siyasal sistemin açıklığı/kapalılığı 2. Seçkinlerin istikrarı/istikrarsızlığı 3. Seçkinler arasında ittifaklar/ihtilaflar 4. Devletin muhalefeti bastırma kapasitesi ya da eğilimi

Siyasal ve sosyal bağlamlar içerisinde bir toplumsal hareketin ortaya çıkması, aynı zamanda, kolektif kimliği paylaşan üyeler arasında ortak anlamlar, değerler ve motivasyonların gelişmesine bağlıdır. Bu ortaklıkların üretilmesi bilişsel özgürleşme olarak kavramsallaştırılır.

Hareketlerin belirli tarihsel momentlerde yatkınlık gösterdiği eylem kiplerine repertuvar denir.

Tilly’nin çalışmaları ile birlikte, süreç analizi modern toplumların neden ve nasıl değişim istediğini ve bunun için mücadele ettiğini tarihsel olarak okumamıza olanak sağlar.


Siyasal süreç modeli, toplumsal hareketleri örgütsel dayanakların kolektif eylemlere ve toplumsal mücadelelere tercüme edilmesi süreci olarak çözümlerken yapısal bir açıklama getirmiş olur. Ancak bu kuramsal modelin siyasal fırsat yapılarına analitik öncelik tanırken kaba bir yapısal determinizmi sürdürdüğü düşünülmemelidir (Tilly ve Tarrow, 2015). Tilly’nin özellikle geç dönem çalışmaları, hareketlerin edimsel (performatif) karakterine odaklanarak, süreç modelinin yapı-aktör ilişkisine dair açıklamalarını derinleştirir. Siyasal süreç modelinin bu olgunluk döneminin kilit kavramı repertuvardır.

Süreç analizi, Tilly’nin çalışmaları ile birlikte, modern toplumların neden ve nasıl değişim istediğini ve bunun için mücadele ettiğini tarihsel olarak okumamıza olanak sağlar. Bu analitik çerçevenin iki temel sorunsalı vardır. Birincisi dışsal süreçlere dairdir: Modern devletlerin oluşumu, parlamenter sistemlerin gelişimi, nüfusun proleterleşmesi, sermayenin yoğunlaşması, kentleşme, kapitalistleşme, küreselleşme, kitle iletişim araçlarının gelişimi, dijitalleşme gibi 18. yüzyıldan günümüze modern toplumların dönüşümü toplumsal hareketlilik biçimlerini nasıl etkilemiştir? Bununla ilişkili olarak ikinci sorunsal hareketlerin içsel süreçleriyle ilgilidir: 18. yüzyılın ortalarına değin ekseriyetle doğrudan, şiddete dayalı, utandırmayı amaçlayan ve mahalli protestolar neden ve nasıl dolaylı, sembolik ve barışçıl (ya da sembolik şiddet içeren) eylem repertuvarları (miting, gösteri, imza kampanyası, açlık grevleri, oturma eylemleri, grevler, işgal gibi) icat etmişlerdir? Repertuvarların tarihsel değişimi toplumsal hareketlerin tamamlanmamış bir oluşum sürecinde olduğunu gösterir (Tarrow, 2011: 11); süreç analizi bu sorulara verdiği yanıtlarla modern kolektif eylemlerin tarihsel ve toplumsal dinamiklerini açıklar.

Yeni Toplumsal Hareketler ve Kültür

1960’lı yılların feminist, gey/lezbiyen, ekolojist, savaş karşıtı ve kent hareketlerinden ilham alan araştırmacılar kaynak mobilizasyonu ve süreç analizlerinin yeni toplumsal hareketleri anlamak için yetersiz kaldığını savunurlar. 20. yüzyılda yükselen ve parti politikası, sendikal hareket ve çıkar gruplarından görece bağımsız hareket eden yeni hareketlerin çıkara dayalı bir mücadele yürütmediklerine işaret ederler. Bu nedenle, kaynak mobilizasyonu ve süreç analizi yaklaşımlarının rasyonalist açıklamalarına mesafe alırlar. Protesto eylemlerinin ödül/maliyet hesaplamalarına (kaynak mobilizasyonu) ya da çıkar güdümlü karakterine (siyasal süreç modeli) kuşkuyla bakılmasının ardında bu kuramsal geleneğin ontolojik varsayımları yatar. Çıkar güdümlü ya da maliyet hesaplaması yapan siyasal aktör fikri, bu süreçlerin ardında halihazırda bir aktörün var olduğunu kabul eder. Buna karşın, yeni toplumsal hareketler kuramı protesto eylemlerini gerçekleştiren aktörlerin nesnel gerçekliğini varsaymaz. Toplumsal hareketliliği bu öznelliklerin inşa edildiği ve sürdürüldüğü süreçler olarak kavramsallaştırır.

Ortak değerler ve motivasyonlar doğrultusunda harekete geçen bir grubun kendi kolektif aidiyetini, karşıtlık kurduğu ötekisi ile ilişkisi içerisinde anlamlandırma biçimi kolektif kimlik olarak kavramsallaştırılır.

Kuramsal Ayrımlar, Paralellikler, Sentezler

Yukarıda anahatlarıyla özetlenen kuramsal gelenekler kavramsal çerçeveleri, kolektif kimliği ve eylemi tanımlamaları ve soru sorma biçimleri bakımından birbirinden çok farklı, zaman zaman da zıt perspektifler sunar (bkz. Tablo 7.3). Ancak bu kuramsal geleneklerin bazı paralellikler taşıdığından söz edilebilir. Ayrıca, çağdaş toplumsal hareket araştırmacıları bu bakış açılarını yeniden yorumlayarak birbirleri arasındaki geçişlere işaret ederler ve yeni sentezler oluşturmayı önerirler.

Kuramsal gelenekler arasındaki ortaklıklardan biri özgül toplumsal ağlara ilişkindir. Örneğin McAdam (1982) insanlar arası en/formel yerel ağların (kilise cemaati, üniversite öğrencileri) hareketi tetikleyen ve besleyen bir dayanak olduğunu söyler. Toplumsal ağlar bir hareketin üye tabanının genişlemesi, katılım motivasyonlarını artırması ya da liderlerini bulup ortaya çıkarmasında çok etkindir. Bu fikir toplumsal ağların gayri-maddi kaynak olarak kavranmasıyla bazı paralellikler taşır. Kaynak mobilizasyonu kuramcılarından Oberschall (1973) da toplumsal ağların bir toplumsal hareketin en önemli kaynaklarından olduğunu ve başka kaynaklara (para, zaman, güven, bağlılık, vs.) dönüştürülebileceğini savunur. McAdam’ın ağlara ilişkin vurgusu, başka bir açıdan da, yeni toplumsal hareketler kuramıyla ortaklaşır; çünkü, toplumsal ağlar sadece örgütsel bir kaynak değildir. Aynı zamanda, kültürel ilişkileri tesis eder. Toplumsal grubun yapısal durumunu yorumlaması, ortak anlamlarını üretmesi ve değiştirme iradesini örgütlemesi bu enformel ağlar içerisinde etkileşimler ile sağlanır. Hareketlerin toplumsal ağlar içerisindeki etkileşimler aracılığıyla oluşturulması anlam üretme kapasitesine sahip bir eylem fikrini ima eder. McAdam’ın (1982: 48) bilişsel özgürleşme kavramıyla açıkladığı bu süreç, kültürel analizin anlam katma kapasitesine yaptığı vurguyu paylaşır. Bu kapsamda, çağdaş toplumsal hareket araştırmacıları farklı geleneklerin eleştirel diyaloğunu ve kavramsal/kuramsal alışverişlerini daha fazla öne çıkarırlar (bkz. McAdam vd., 1996). Kuramsal farklılıkları birbirine taban tabana zıtlıklar olarak görmektense birbirini tamamlayan perspektifler olarak değerlendirirler. Bir siyasal düzenin içsel dinamiklerinin nasıl bir kolektif hareketliliğe alan açtığı (siyasal süreç), hangi örgütsel kaynakların protesto eylemlerini nasıl beslediği (kaynak mobilizasyonu) ve siyasal aktörlerin kendilerini ötekisiyle ilişkisi içerisinde nasıl anlamlandırdığı (kültürel süreç) üç farklı soru tipidir. Hiçbiri birbirinden bağımsız değildir; siyasal fırsatlar, kaynaklar ve anlamlar birbiriyle etkileşim halinde çeşitli etkiler üretirler (McAdam vd., 1996). Ancak bu etkileşimler fırsat yapılarının tek yönlü olarak diğer unsurları belirlediği determinist bir ilişki olarak düşünülmemelidir. Gamson ve Meyer (1996) fırsatların hem kolektif eyleme yön veren yapısal bir güç olduğunu,


hem de inşa edilen bir kültürel sistem olduğunu belirtir. Toplumsal hareketlerin sürdürdüğü siyasal mücadeleler, rejimleri istikrarsızlaştırabildikleri ve/veya değiştirebildikleri ölçüde, yeni fırsatlar ve eylem repertuvarları yaratabilirler.

Kolektif Eylem Kolektif Kimlik

Yukarıda ana hatlarıyla özetlenen perspektifler doğrultusunda, toplumsal hareketler sosyolojisinin başlıca üç soruyu detaylı bir biçimde ele aldığını söyleyebiliriz: Modern toplumsal hareketler neden ve nasıl ortaya çıkmıştır? Kitle toplumu ve kitle iletişimi terimleriyle anılan tarihsel momentler toplumsal hareketleri nasıl etkilemiştir? Son olarak, kolektif eylemlilik biçimlerinde bir kırılmaya işaret eden yeni toplumsal hareketlerde ‘yeni’ olan nedir? Bu sorular modern hareketlerin tarihsel serüveninde en önemli mihenk taşlarıdır. Bu nedenle, toplumsal hareket sosyolojisinin temel tartışma eksenlerini ve araştırma gündemini belirler.

18. yüzyılın ortalarına kadar, grupların talepleri etrafında örgütlenerek harekete geçmesi, bugün adına toplumsal hareketlilik dediğimiz türden kolektif eylemlerden çok farklıydı. Örgütlenme biçimleri çoğunlukla yerel ölçekliydi. Eylem repertuvarları ise genellikle doğrudan, ansızın gelişen ve sönümlenen, spesifik amaçlara hizmet eden ve şiddet içeren eylemlerden oluşuyordu. Kolektif eylem repertuvarları sınırlı sayıda insanın belirlediği bir hedefe karşı doğrudan saldırıda bulunmasına dayanıyordu. Yağmalama, kundaklama, kargaşa çıkarma, maskara etme toplumsal yaşamın tanıdık bir parçasını oluşturuyordu. İnsanları harekete geçiren en yaygın mesele “ekmek kavgası”ydı. Kıtlık zamanlarında ya da gıda fiyatları çok yükseldiğinde doğrudan hedefe yönelik (örn. hasada el koyma) eylemler gerçekleştiriliyordu. Bunun dışında, dinsel/mezhepsel farklılıklar ve toprak kullanımı hakkı da fiili saldırılara konu oluyordu.

Kapitalistleşme süreci kent ölçeğinde gerçekleştiğinden, kentsel kamusal alanlar ortak çıkarlar etrafında kolektif kimliklerin müzakere edilmesini ve mücadelelerin örgütlenmesini mümkün kılar (Habermas, 2002). Kurumsal iştiraklerin ortaya çıkmasıyla, çıkar birliğine sahip gruplar ortak hareket etmelerini sağlayacak örgütsel kaynaklara sahip olmaya başlarlar. Böylece, farklı gruplar arasında çeşitli ittifakların ya da mücadelelerin hüküm sürdüğü modern kamusal ilişkiler gelişir. Tilly (2004: 24) bu dönüşüm sürecini hızlandıran katalizör olarak Avrupa’daki yıkıcı savaşlara vurgu yapar. Bilhassa Yedi Yıl Savaşının, başta yükselen vergi yükleri olmak üzere, sosyoekonomik maliyetleri nüfusun farklı kesimlerinde rahatsızlıklar yaratarak kolektif mücadeleler yürütmeyi teşvik eden bir gelişmedir.

Ana hatlarıyla ele alınan bahsi geçen dönüşüm kronolojik bir sırayı takip eden olaylar dizisi olarak kavranmamalıdır. Bu süreci insanların iletişim ve özerk hareket etme kapasitelerinin arttığı uzun erimli yapısal dönüşümler içerisinde kavrayabiliriz. Habermas’ın (2002)

kamusallığın yapısal dönüşümü olarak adlandırdığı makro ölçekli değişimler, çoğunlukla erkeklerin oluşturduğu kentli okur-yazar çevreleri arasında devletten ve dini kurumlardan göreli olarak özerk kamusal ilişkiler tesis etti ve politik alanı dönüştürdü. Bu bağlamda, devam eden yüzyıllarda iletişim araçlarının yaygınlaşmasını ve çeşitlenmesini özel olarak anmak gerekir. 19. yüzyılda gazete, 20. yüzyılda da radyo, televizyon ve sinema gibi iletişim araçları toplumun değerler ve fikirler etrafında aidiyetlerini yeniden tanımladığı kitle toplumuna ivme kazandırdı. Anderson’ın (1993) basın kapitalizminin yükselişi olarak adlandırdığı bu gelişmeler, modern kültürde muhayyel cemaatlere ve yeni aidiyetlere geniş bir alan açmaya başladı. Gündelik yaşam ritminde gazete okuma ve haberleri takip etme alışkanlığı kazanan modern insan, bireysel yaşamında hiç temas etmediği kişilerle hangi ortaklıkları ve farklılıkları tecrübe ettiğini bilebilir hale geldi. Çalışma ve aile yaşamıyla sınırlı birincil ilişkilerin dışında daha geniş iletişim ağlarına dahil olarak kendini yeni kimlikler ve aidiyetlerle tanımlamaya başladı. Anderson basın kapitalizminin oynadığı bu kurucu rolü özel olarak milliyetçi hareketlerin yükselişine bağlar. Ancak, Tarrow’un (2011: 68) belirttiği gibi, bu süreç insanların kendilerini çok çeşitli (cumhuriyetçi, radikal, komünist, anarşist vs.) siyasal kategorilerle tasavvur etmesine de olanak tanıdı. 19. ve 20. yüzyılın milliyetçi, komünist ve sömürgecilik karşıtı hareketlerinin kitlesel etki alanına kavuşması ve radikal dönüşümler yaratmasında (ulusal bağımsızlık hareketleri, sosyalist devrimler, Nazizm gibi) kitle iletişiminin ve kitle toplumunun rolü yadsınamaz.

Bennett ve Segerberg kolektif eylem repertuvarlarına dijital aktivizmin eklenmesiyle, hareketlerin örgütsel yapılarının esaslı bir dönüşüm geçirdiğini söylerler. Bu yeni eylemlilik biçimi büyük çaplı toplumsal hareket örgütlerinin öncülüğüne ihtiyaç duymayan, kişisel paylaşımlara ve gevşek bir örgütlenmeye dayalı, güncel gelişmelere anlık olarak yanıt verebilen ve hem çevrim-içi hem de sokak siyasetinde kitlesel protestoları örgütleyebilen bir hareketliliğe alan açar.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında