SOS207U-SİYASET SOSYOLOJİSİ
Ünite 6: Sivil Toplum
Sivil Toplum Kavramının Kökenleri ve Tarihî Arka Planı
Sivil toplum ile ilgili tartışmalar temelde bireylerden oluşan toplumun devlet ya da siyasal iktidar ile ilişkisi etrafında şekillenmektedir. Kökenleri antik Yunan sitelerine kadar götürülen sivil toplum anlayışı bu ilişkilerin farklı yorumlarını içinde barındırmaktadır. Kavramın birçok tanımı olmasına rağmen gönüllülük esası, devletten bağımsızlık, demokrasiye katkı ve çıkarların temsili gibi kavramlar terime atfedilen en yaygın özelliklerdir. Sivil toplum kavramının 17. yüzyıla kadar giden uzun bir tarihi vardır. Sivil toplumun kuramsal ve kavramsal temellerinin 17. yüzyıldaki “sosyal sözleşme” geleneğinin temsilcileri ile 18. ve 19. yüzyıl Aydınlanma düşünürleri tarafından oluşturulduğu söylenebilir.
Son yıllarda çağdaş siyasette, kavrama yönelik olarak artan yoğun bir ilgi, dikkat ve bir dizi akademik ve politik tartışmalar söz konusudur. Sivil toplum bugün demokrasinin gelişmesi ve pekişmesi bakımından önemli bir unsur olarak görülmeye başlandı. Sivil toplum nedir, sivil toplumun rolü nedir, hangi faaliyetlerin sivil toplum alanına girdiği, ne tür kuruluşların sivil toplumun unsuru sayılabileceği gibi sorular kavramın netleştirilmesinde üzerinde durulan sorulardır.
Sivil Toplum Kavramının Tarihsel Arka Planı
Sivil toplum üzerine yapılan tartışmaları daha iyi anlayabilmek adına Keane tarafından yapılan sınıflandırmaya değinmek yerinde olacaktır. Keane‘nin yaptığı dört aşamalı “sivil toplum tarihçesi“ şemasını göz önünde tutarak diğer bütün tartışmaları daha anlamlı bir bütünlük içinde ele almak olanaklıdır.
• Sivil toplum kavramı ilk aşamada geleneksel niteliğinden/anlamından kurtulmaya başlamıştır. Aristoteles’in ya da benzer biçimde Hobbes’in sivil toplum tanımlamalarından uzaklaşma eğilimi bu aşamadadır. Kavram bu aşamada gelecekte kazanacağı içeriğe doğru bir yönelim içindedir. • Sivil toplum kavramındaki tarihsel gelişimin ikinci aşaması devlet=toplum değil devlet x toplumdur. Ortaya çıkan bu yeni durum devlet ile sivil toplum çatışması ortaya çıkarmıştır. Bir yandan sivil alan içindeki grupların kendilerini savunmaları meşru sayılırken diğer yandan toplumsal eşitlik ve yurttaş özgürlükleri sınırlandırılmıştır. • Bu aşama devlet ile sivil toplum ilişkilerinin - aradaki farklılıklar korunmakla birlikte- zayıfladığı bir evredir. Çünkü sivil toplum çatışma üreten bir alan olarak görülmüş, birtakım düzenlemeler ile düzen altına alınmaya çalışılmıştır. • Sivil toplumun son aşaması ise düzenleyici devlet fikrine tepki olarak çıkmıştır. Düzenleyici devlet
uygulamaları sivil toplum alanını daraltmakta ve boğmaktadır. O nedenle örgütlenebilen, çoğulcu ve devletten özerk bir sivil toplum fikri öne çıkmaktadır.
Ne var ki sivil toplum kavramı üzerine yapılan tartışmaların kronolojisi bu şablon ile bire bir örtüşmez. Diğer bir deyişle tarih olarak daha gerilerde olan bir düşünürün görüşleri şablonun daha ileri bir aşamasında yer alabilir. Örneğin Hobbes’un “devlet eşittir toplum” görüşü sivil toplum kavramı gelişimi şablonunun daha ilk aşamasında terk edilmeye başlanan düşünceler kategorisinde iken çağdaşı Locke’un “devlete karşı toplum” görüşü son aşamaya ışık tutan bir niteliktedir.
Sivil Toplumun Düşünsel ve Felsefi Kökenleri
Toplumun ve onu oluşturan bireylerin devlet ile ilişkisi üzerine şekillenen sivil toplum fikri kuşkusuz devletin şekli ve toplum yönetimi üzerine değişik tanımlamalar ve dönüşümler göstermiştir. Çağdaş demokratik -bazıları şeklen aristokrat yapılarını koruyor olsalar da- devlet yapılarının ortaya çıktığı 20. Yüzyılın II. yarısı sivil toplumun gerçek anlamını bulduğu bir dönemi ifade etmektedir. Sivil toplum üzerine bu kesitten daha önce yapılan tartışmalar sivil toplumun siyasetle ilgisi çerçevesinde şekillenmiştir. Keane’nin şablonunda son aşamayı ifade eden “devletten özerk sivil toplum“ fikri bu son zaman kesitinde ağırlığını hissettirmektedir.
Sivil toplum üzerine ortaya konan görüşlere kısaca bir göz atacak olursak şunları söylemek mümkündür:
• Aristoteles devlet ile toplumu birbirinden ayrı görmez. • Thomas Hobbes’un teorisinde, toplumun kaynaşmasını gerçekleştirecek fail yalnızca sosyal sözleşme tarafından yaratılan devlettir. Bu kapsamda Hobbes, sivil toplumu, devletin (savaş anlamına gelen) doğa durumuna karşıt olarak tasarladığı sosyal bir düzen olarak nitelendirir. Hobbes’a göre devletin amacı güvenliktir. Hobbes, Leviathan olarak tanımladığı devleti bireylerden oluşan bir bütünlük olarak nitelendirir ki bu görüş esas olarak Aristoteles’inki ile aynı ruha sahiptir. • Bir başka Aydınlanma filozofu John Locke’un sivil toplum anlayışı, Hobbes’un modelinden farklıdır ve bunun nedeni, doğa durumuna dair anlayış farkından ileri gelmektedir. Locke’a göre, doğa durumu, siyasal ve yargısal güçlerin kaçınılmaz bir savaş durumundan ziyade karşılıklılık içeren bir özgürlük ve eşitlik durumunda olunmasıyla ilgilidir. Locke yasama işlevinde devlet-toplum birlikteliğini savunur. Bu yönüyle Hobbes’a yakındır. Ancak insan özgürlüğünü doğal bir hak olarak tanımladığından devlet ile toplumu birbirinden farklı yere hatta karşı cephelere koyar.
Toplumun, hak ve özgürlüklerini devlete karşı koruması gerektiğini ileri sürer. • Rousseau da “sivil toplum” ve “politik toplum” kavramlarını bir karşıtlık temelinde kullanmıştır. Ancak Locke ve Hobbes’tan farklı olarak sivil toplumun tanımlanmasına yeni bir yaklaşım getirmiştir. Rousseau, birey yerine toplumu ön plana çıkarır. Rousseau’ya göre insan ilkel bir varlıktır ve içgüdüleri ile hareket eder. Zaman içerisinde haklarını sivil irade ile birlikte bir üst otoriteye aktarmıştır. Toplumun ise hak ve özgürlüklerini toplum sözleşmesi ile üst otoriteye devrettiğini savunur. “Sosyal Sözleşme”de Rousseau, doğa durumundan sivil devlete geçişin, sosyal sözleşmenin yürürlüğe konulmasıyla gerçekleştirildiğini açıkladı. Locke’un yaptığı gibi, Rousseau da savaş durumunun ancak sosyal sözleşmenin tamamlanması yoluyla ve özel mülkiyetin yasallaştırılmasıyla sona erebileceğini savundu. Bireyin bütünün bir parçası olduğunu savunarak Hobbes ile aynı çizgide yer alır. • Ferguson’un görüşleri Keane şemasının üçüncü evresinin özeti gibidir. Ona göre ayrım devlet ile sivil toplum arasında değil despotluk ile sivil toplum arasındadır. O nedenle egemen ve anayasal bir devlet yapısı öngörmektedir. Ona göre yasal çerçevenin sivil toplumu kısıtlaması tehdidi ise yurttaş örgütlenmelerinin artması ile aşılabilir. • Adam Smith ticaret yoluyla etik değerlerin yeniden inşasını önermektedir. Karşılıklı bağımlılık kişisel çıkarlarla ilgilidir. Ona göre sivil toplum “yabancılar toplumu”dur ve toplumun negatife bir anayasasıdır. • Hegel’e göre sivil toplum, ihtiyaçlardan ve adalet yönetiminden ortaya çıkar. Şirketler ve polis bireyleri ve mülkiyeti korumak adına sürece dahil olur. Hegel devletin özellikle sosyal ihtiyaçlar konusunda denetleyici bir role sahip olması gerektiğini; aksi halde bir anlaşmazlık durumunda sivil kalamayacağını savunur. • Devletin toplum hayatına egemen olması gerektiği fikrini savunan Marx için sivil toplum olumsuz anlamda bir kavramdır. Ona göre sivil toplum burjuva sınıfının bir hareketidir. • Gramsci, Marx’ın görüşlerine karşı tezler geliştirdi. A) Egemen bir grubun (burjuva) ikincil grupların (işçi sınıfı) rızası ile normlar ve kurumlar aracılığı ile egemenliğini uyguladığı bir alan olarak hegemonik bir sivil toplum anlayışı tanımladı. B) Buna karşılık ikincil sınıfların da örgütlenerek birincil gruplara karşı bir hegemonya oluşturabileceğini savundu. Böylelikle ilk kez Gramsci ile sivil toplumun devlet gücüne direnebileceği fikri ortaya çıkmış oldu.
Sivil Toplum Kavramına Dair Çağdaş Tartışma ve Yaklaşımlar
Sivil toplum devlet ilişkileri üzerine yapılan tartışmaların dışında “Sivil toplum nedir?“ sorusu üzerine de hayli farklı görüşlere rastlanır:
• Liberal yaklaşım; sivil toplumu devlet karşısında dengeleyici bir unsur olarak tanımlar. Bir yandan bireyler, çıkarlarını korumak adına özgür iradeleri ile devletten özerk sivil yapılanmalar içinde yer alırken özgürlüklerden yararlanırlar; diğer yandan faaliyetleriyle devletin hukuk düzeni içinde kalmasını sağlayarak devleti meşrulaştırırlar. • Radikal yaklaşım; komünist ülkelerde yaşanan krizlerden sonra ortaya çıktı ve sivil toplumu hemen her alanda devlete ve otoriteye karşı bireylerin seslerini yükselttiği ve taleplerini ortaya koyduğu bir alan olarak tanımlar. Çevreden, cinsiyet eşitsizliğine, etnik sorunlardan ekolojiye kadar her başlık sivil toplumun konusu haline geldi. • Bu iki yaklaşıma karşı alternatif görüşler de ortaya atılmıştır. Liberal görüşün bir siyasal proje aidiyeti sağlayacağı ve dolayısı ile sivil toplumu zayıflatacağı yolunda görüşlere rastlanmaktadır. Bunun yanında siyasi partiler ve ticari işletmeler de dahil olmak üzere tüm toplumsal örgütlenmeleri hatta örgütsüz de olsalar tüm protest toplumsal davranışları sivil toplum tanımı içine alan yaklaşımlar da mevcuttur. • Çağdaş kuramcılardan Tocqueville, sivil toplumu “kendi kendisini örgütleyen, devletten bağımsız ve demokrasi için vazgeçilmez bir koşul “olarak tanımlamaktadır. Ona göre sivil toplum devleti denetleyen bir mekanizmadır ve sivil toplum devlet ile bütünleşmeye başlarsa demokratik yapısından uzaklaşır ve despotizme kayar.
Son olarak sivil toplumu temsil eden sivil toplum kuruluşlarına (STK’lar) ilişkin yapılan eleştirilere değinmek gerekmektedir. Her şeyden önce bu konuda nitelik, nicelik ve yetki alanı konuları eleştirilerin gündemini oluşturmaktadır.
Sağlıklı bir sivil toplum hayatı için STK’ların sayıları, hatta bunların üye sayıları üzerinden yapılan “demokratik sivil toplum” olgusunun gerçeği ne ölçüde yansıttığı tartışılmaktadır. Diğer yandan STK’ların sivil topluma katkılarının niteliği de bir başka tartışma konusudur. Sivil toplum kuramcıları için sivil toplum alanının tanımlanması olgusu da demokratik sınırlılıklar taşıyıp taşımaması ölçeğinde tartışmalara konu olmaktadır.
Kuşkusuz STK’lar için en önemli olgu gerçekleştirecekleri faaliyetler için ihtiyaç duydukları fonlar hayati önem taşımaktadır. Bu fonların sağlanacağı kaynaklar ise STK’ların yaklaşımlarını, hedeflerini sınırlayıcı hatta
belirleyici nitelikte olabilmektedir. Aynı şekilde kimi STK’lar da bazı istismarlara yönelerek fon avcısı niteliğinde çalışabilmektedirler. Kamu fonlarından yararlanan STK’ların siyasi otorite için çalışacağı eleştiri konularından birisidir. Özellikle uluslararası fonlardan yararlanan STK’ların sivil toplum yerine neo-liberal sermayeye hizmet etme riski de eleştirilerin başka bir boyutunu oluşturmaktadır.