AÖF Soru Bankası

Siyaset SosyolojisiÜnite 5 Özeti

Yurttaşlık ve Göç

SOS207U-SİYASET SOSYOLOJİSİ

Ünite 5: Yurttaşlık ve Göç

Yurttaşlığın Temel Parametreleri ve Tarihsel Arka Planı

Basit anlamıyla yurttaşlık, birey ve devlet arasındaki hukuksal bir bağ ve sözleşmedir. Siyasi cemaate (modern anlamda ulus) üye olmakla kazanılan yükümlülüklerin karşılığı olarak toplumsal alanda kaynaklara erişim, kimlik, ayrımcılık ve kaynakların bölüşümü meseleleriyle ilgili olması nedeniyle yurttaşlık, sosyoloji biliminin merkezî temalarından biri haline gelmiştir.

Yurttaşlık Haklarının Tarihsel Gelişimi

Geçmişte çeşitli toplumsal hareketlerin yurttaşlık haklarının genişletilmesine etkisi olmuştur. Köleliğin kaldırılması hareketi; 19. yüzyılda işçi hareketi ve 20. yüzyılda kadın hareketleri, sivil haklar hareketleri; siyahlar, işçiler ve kadınlar için eşit haklar elde etmek için çok önemli olmuştur. Son olarak zamanlarda çevrecilik hareketlerinin farklı doğa hakları ve ekolojik yurttaşlığın gelişimi için etkili sonuçlar yarattığı görülmektedir.

Kazanılan haklar ekseninde bakıldığında yurttaşlık, demokrasi ve ekonomik refah mücadelelerinin sonucu olarak bugünkü hâline kavuşmuştur.

Siyaset ve yurttaşlığın gelişim tarihi, yurttaşların, ekonomik ve politik güç sahibi çevrelerin onlar üzerindeki egemenliklerini/sömürülerini sınırlandırma mücadelesinin bir tarihi olarak okunabilir.

Antik Yunan’da Kamusal Alan ve Yurttaşlık

Yurttaşlık, antik demokrasinin kurucu kavramıdır ve Antik Yunan’da kamusal alanın ortaya çıkmasıyla birlikte yurttaş da tarih sahnesine çıkmıştır. Ancak antik Yunan yurttaşlığı, katılıma dayalı, moral, monolitik, ayrımcı, aktif ve komüniteryan bir yurttaşlık anlayışını yansıtmaktadır. Antik Yunan’da vatandaşları oluşturanlar azınlıktadır, insanların bir kısmı köledir, bir kısmı da vatandaşlar arasındaki seçkin grupların ayrıcalıklarından yoksundur.

Antik Yunan’daki doğrudan demokrasi uygulamalarıyla kıyaslandığında ulus-devlet doğrudan demokrasi uygulamalarından uzak ve tabandan kopuk temsili bir demokrasi modeline sahip olduğundan yurttaşların katılım pratikleri çok zayıftır.

Ulus-Devlet ve Modern Yurttaşlığın Karakteri

Feodal toplumda, feodal esaret ve vassallık, sınıf sisteminin temelini oluşturuyordu; nüfusun büyük çoğunluğu açıkça yönetime katılımdan dışlanmıştı. Buna karşın modern toplumlarda, bir siyasal düzenin sınırları içerisinde yaşayan insanların çoğu, ortak hakları ve ödevleri olan ve kendilerine bir ulusun parçası gözüyle bakılan yurttaşlardır.

Siyasî iktidar elde etme mücadelesinde kapitalist sınıf, feodal ayrıcalıkları yıkmaya çalıştı; siyasete katılım ilke olarak herkese açık olacaktı, çünkü bundan böyle herkes devlette eşit bir “yurttaş” olarak kabul edilecekti. Bu

yönüyle, ulus-devlet tüm bireyleri yasa önünde eşit sayması itibariyle önemli ve büyük bir adım atmıştır.

Modern Vatandaşlığın Tarihsel Kökenleri

Modern yurttaşlıkla birlikte, geleneksel cemaate üyelik kalıplarının yerini anonim ve eşitlikçi bir bağlılık (ulus) koşulları almıştır. Habermas’a (2015: 21) göre, ulus-devlet yuttaşlığı, hem yurttaşlık haklarına sahip olma hem de kültürel olarak (ortak köken, dil ve tarih anlayışında kristalleşen ulus bilinci) tanımlanmış bir topluma ait olma statüsünü kazandırmıştır.

Ulus devlet, kökenleri 1648’de imzalanan Westfalya Anlaşması’nda bulunabilecek özel tarihî koşullara bağlı olarak ortaya çıkmış özgül bir siyasal örgütlenme modelidir.

Resmî yurttaşlık artık neredeyse her yerde bir ulus- devletin üyeliği olarak tanımlanmaktadır. Ulus-devlet yurttaşlık tecrübesinde sivil, siyasal ve sosyal haklar kısmı giderek daha fazla önem kazanmıştır.

Modern ulus-devlet insanı, geçmişin soy (kan) bağı, akrabalık, etnisite ve dine dayalı cemaat bağlarından kopararak kamusal alanda “birey” olarak kabul etmiştir.

Devlet ve kamusal alanda bireyin tek kimliği, ulusa aidiyeti üzerinden tanımlanmıştır. Habermas’ın vurguladığı gibi, tebaa statüsünden yurttaş statüsüne geçiş, bir siyasal meşrulaştırma ve toplumsal bütünleşme biçimi olarak ulusal aidiyet duygusu ile mümkün olabilmiştir.

Leca (1993, 60) modern devletlerin çoğunluğunun yurttaşlık ile milliyet arasında bir bağ kurduklarını vurgulamıştır.

Yurttaşlık olgusunun ulusal kimlik veya milliyet ile eş anlamlı olarak algılanmasının kökleri Fransız Devrimi’ne kadar gider. 1789-1815 yılları arasında egemenlik olgusu, geleneğin, ilahi gücün ve doğal hukukun yerini alarak, iktidar yetkisinin temelinde yer almaya başlamıştır. Siyasi iktidarın ve yönetmenin ve egemenlik ilkesinin meşruiyet kaynağı olduğu 1789 İnsan Hakları Beyannamensinde de yerini almıştır.

Modern Yurttaşlığın, ulus devletin ve kapitalizmin bağrında geliştiğini söylemek yanlış olmaz.

Artık devletin, yurttaşların özgürlüklerini ve siyasal yaşama eşit biçimde katılmasını sağlamasından çok, üretim ve sosyal devlet transferleriyle halkın refahını sağlama işlevi ön plana çıkmaktadır. Siyasal ilişkiler ve kamusal yaşama ilgi ve katılım zayıflamakta, Schnapper’in deyimi ile merkantilist (ekonomik zenginleşmeci ve birikimci) mantık, yurttaşlık mantığının aleyhine-gelişmektedir. Kitlelerin “depolitizasyonu” (siyasetten uzaklaşması), özellikle Amerika ve Avrupa’da yaygınlaşırken, bireyler toplumsal örgütlenmenin sağlayacağı maddi yararlara, yurttaş olarak hak ve sorumluluklarına oranla çok daha fazla önem vermektedirler.


Modern ulus-devletle birlikte, yurttaşlığın siyasi topluluğun bütün mensuplarınca tecrübe edilebilen bir durum haline gelmesi, diğer bir deyişle, yurttaşlığın ayrıcalık olmaktan büyük ölçüde çıkması, siyasetin neredeyse tamamıyla temsile dayalı bir faaliyete dönüşmesi ve genel olarak siyaset faaliyetinin sönümlenmesi aktif yurttaşlığın yerini pasif yurttaşlığa terk edişine katkıda bulunmuştur.

Klasik yurttaşlık anlayışı, yurttaşlık faaliyetlerinin sadece dar bir çerçevede kamusal alanda yer aldığı haliyle ilgilenmektedir. Özel alan olarak kabul edilen (aile, ev veya bireysel tercih ve özellikler kamu veya siyasi kurumların dışında kabul edilir) faaliyetleri yurttaşlık niteliği olarak kabul etmemektedir.

Ulus-Devletin İki Yurttaşlık Hattı: Liberal ve Cumhuriyetçi Yurttaşlık

Ulus devletin modernleşme serüvenine iki siyasal gelenek eşlik etmiş ve yurttaşlığın nasıl bir biçim alacağına dair çerçeveyi kendi açılarından etkilemiştir:

1. Birinci gelenek, bireysel hakları merkeze alarak özellikle Hobbes ve Locke gibi modern İngiliz siyaset düşünürlerinin etkisiyle gelişen liberal yurttaşlık. 2. İkinci gelenek ise Fransız Devrimi’nin eşitlik prensibini bireyin kamusal alandaki sorumluluklarına vurgu yaparak ve onu siyasal topluluğun çıkarlarıyla birlikte tanımlayan ve so- rumluluklara vurgu yapan cumhuriyetçi yurttaşlık.

Liberal yurttaşlık anlayışının;

1. Birinci ilkesi, bireylerin atomistik ve rasyonel varlıklar olduğunu ve varoluşlarının ve ihtiyaçlarının ontolojik olarak toplumun üstünde olduğunu vazeder. 2. İkinci ilkesi, liberal yurttaşlık, ilke olarak toplumun, üyelerinin kapasitelerini kullanabilecekleri imkân ve özgürlükleri sağladığına inanır: bireylerin toplum içinde seçme özgürlüğüne sahip olması ve başkalarının seçimlerini engellenmemesi.

17. yüzyılda Thomas Hobbes ve John Locke’un toplumsal sözleşme kuramlarının gelişmesi ve Amerikan kolonilerinin bağımsızlıklarını ilan edip Birleşik Devletler’e dönüşmesi, liberal yurttaşlığın gelişmesinde önemli bir yere sahiptir.

Locke ise, yönetimin meşruluğu için halkın rızasının gerekliliği üzerinde ısrarla durmuştur. Ona göre, eğer devlet yurttaşların hayatlarını ve özgürlüklerini korumak için kurulmuş ise, yurttaşların isteklerine de cevap vermek zorundadır ve siyasal iktidar sınırlanmalıdır.

Liberal yurttaşlığın en önemli prensipleri;

1. bireysel özgürlük 2. bireylerin resmi olarak yasalar önünde eşit haklara sahip olması

Yurttaşlığın cumhuriyetçi versiyonu yurttaşlığın erdemlerine, faziletlerine ve siyasal topluluk karşısında bireylerin sorumluluklara haklardan daha fazla vurgu yapar.

Cumhuriyetçi yurttaşlık geleneği esas olarak Fransız Devrimi’nin öncülerinin toplum hakkındaki felsefi fikirlerinden doğmuştur. Fransız Devrimi’nin eşitlikçi yurttaşlık fikrinin en etkili siyasal kuramcısı olan J. J. Rousseau’ya göre özgürlük, diğer yurttaşlarla iş birliği içinde kişinin ödevlerini yerine getirmesiyle elde edilir ve korunur.

Rousseau’ya göre, duygu (tutku) iyi Yurttaşlığın temel niteliklerinden biridir çünkü yurttaşın içinde bulunduğu yurttaşlar topluluğuna olan güçlü sevgisi onu topluluğa bağlayan ahlaki bir güçtür. Böyle bir yurttaşlık eğitimi yaşamın ilk anından itibaren başlamalıdır. Birey, okullar tarafından değerleri kabul ederek, vatandaş olur ve bireyi siyasi toplumda aktif üyeliğe dönüştüren bu kabul, ona toplumda onur ve itibar getiren askeri ve siyasi faaliyetleri gerçekleştirme fırsatı verir. Bu sistem tarafından eğitilip test edilen vatandaşlar, genel irade bilincini aşılamak için idealdir. Cumhuriyetçi yurttaşlığın, bireylerin siyasal topluluğun kolektif iradesine yatkın hâle getirilmesini sağlayacak kamusal erdem ve sorumluluklar kamusal eğitim yoluyla sağlanmalıdır. Bu anlamda, resmi müfredat kolektif tarih duygusunu yaratacak şekilde işlevselleştirilmelidir.

Liberal yurttaşlık anlayışını benimseyenler, bireysel hakların “kamusal iyi” kavramından önce geldiğini düşünürler. Liberallerin haklara verdiği önceliğin aksine, cumhuriyetçiler yurttaşlığın kurucu unsurları olarak görevlerin ve aktif katılımın rolünün altını çizerler.

Thomas Humphrey Marshall: Yurttaşlık Hakları ve Sosyal Yurttaşlığın Gelişimi

Marshall’ın 1949 yılında kaleme aldığı Yurttaşlık ve Toplumsal Sınıflar adlı çalışması yurttaşlığın dinamik bir kavram olduğunu ve katılım kavramının çok önemli olduğunu göstermesi açısından çok önemlidir. Marshall, refahı, sanayi toplumlarının büyümesinin yanı sıra ilerleyen yurttaşlık haklarının gelişiminin bir sonucu olarak görmekteydi.

Marshall ve Sosyal Yurttaşlığın Yükselişi

Marshall’a göre, yurttaşlık haklarının gelişim aşamaları şöyledir;

1. İlk aşama, 18.yy’da inşa edilmiş ve bireysel özgürlük için gerekli hakları kurmuş olan sivil yurttaşlık haklarıydı: Mülkiyet ve kişisel özgürlük hakları ve özellikle adalet hakkı. 2. İkinci aşama, siyasi yurttaşlık, 19. yy’da, özellikle seçme ve seçilme hakları ve daha fazlası üzerinden siyasi alana katılma hakkını kapsıyordu. 3. Üçüncü ve son aşama, sosyal yurttaşlık, yirminci yüzyılda olgunlaşmıştır.


Marshall’a göre sivil hakların önceki yüzyıllardan gelen birikimi 18. yüzyılda olgunlaşmıştır. Sivil haklar, ifade, düşünce ve inanç, özgürlüğü, özel mülkiyet ve yasal muamele görme hakkı, kanun önünde resmî eşitlik, hukuk sistemine dâhil olma hakkı gibi önemli kişisel özgürlükleri içermekteydi. Yüzyıllardır belli ölçülerde gelişen siyasal haklar en güçlü biçimini 19. yüzyılda kazandı: Oy verme, siyasi parti kurma, siyasi bir pozisyona gelme ve politik süreçte yer alma hakkı en önemli siyasal haklar olarak tarih sahnesine çıktı. Sosyal haklar ise 20. yüzyılda gelişti. Bunlar eğitim, sağlık, konut, emeklilik, istihdam garantisi, toplu iş sözleşmesi, işsizlik sigortası vb. bireylerin ekonomik ve sosyal refahını ve güvenliğinin sağlanmasına yönelik haklardı. Sosyal haklar özellikle, 1945’ten 1973’e kadar altın çağını yaşayan refah devleti uygulamalarında çok daha güçlendi.

Marshall, yurttaşlığın sosyal haklar kısmı olmadan tam ve tamamlanmış bir statü olmayacağını savunur. Marshall açısından bakıldığında, sosyal yurttaşlıkla ilgili haklar, yurttaşlığın herkes için eşit olma idealini büyük ölçüde ilerletmiştir. Sosyal haklar özellikle önemlidir, çünkü sivil ve siyasi hakların kullanımı ancak sosyal haklar varsa kullanılabilir güvence altına alınabilir; sosyal haklar resmi vatandaşlığa maddi bir temel sağlamaktadır.

Marshall’ın görüşleri, yurttaşlığın niteliği ile toplumsal dışlanma ve içerilme sorunları hakkındaki sosyolojik tartışmalar üzerinde etkili olmuştur. Haklar ve sorumluluklar kavramı, yurttaşlık kavramıyla iç içe geçmiştir; bu düşünceler, “aktif yurttaşlığın” nasıl geliştirilebileceği hakkındaki bugünkü tartışmalarda gözde olmayı sürdürmektedir.

Küreselleşme, Göç ve Yurttaşlığın Yeni Biçimleri

Küreselleşme ve kitlesel göçlerin etkisiyle, yakın dönemin toplumsal hareketleri epey bir zamandır medeni, siyasi ve sosyal haklardan başka hakların da yurttaşlık hakları arasına dâhil edilmesi için kayda değer bir baskı oluşturmaktadır. Yurttaşlık haklarını günümüzde “kültürel haklar,” “kimlik hakları” ve “insan hakları” gibi yeni haklara doğru açılmaya zorlamaktadır.

Göçmenler ve Yurttaşlığın Hiyerarşisi

Ulus-devlette yurttaşlığın siyasal sınırları bazı kişileri üyeler olarak tanımlarken diğerlerini yabancılar sınıfına koyar. Öte yandan siyasal bir üyelik olarak yurttaşlık, yalnızca katılım, erişim, ait olma ve ayrıcalık edinme ritüelleri ile birlikte anlamlıdır. Modern ulus-devlet sistemi tek bir ilkesel kategoriye dayanarak düzenlenmiştir: ulusal yurttaşlık. Modern yurttaşlık kavramı, genellikle ulus- devlete üyelik, sadakat ve bağlılık olarak algılanırken, ulusal kimlik ve milliyet ifadeleriyle eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Sonuç olarak küreselleşme ve göçlerin yarattığı fiili (de facto) çokkültürlülük gibi iki sosyal süreç farklı şekillerde, ulus devletlerin yurttaşlarının kolektif yaşamlarını koordine etme ve tanımlama kapasitelerini test etmekte ve Yurttaşlığın karakterini değiştirmektedir. İletişim ve ulaşımdaki teknolojik devrimlerin de

hızlandırıcı etkisiyle gelişen küreselleşme ve kitlesel göç dinamiklerinin ulus-devletlerin türdeş kimliklerinden daha ziyade çoğul kimlikleri öne çıkarmaktadır. Heater’a (2007: 212) göre, insanlar bir küresel iş ağları veya profesyonel bağlantılar ortamında farklı ülkelerde çalışıyorlarsa; aileler, yaşadıkları ülkenin ana kültüründen kopuk dini inançları ve etnik gelenekleri derinden önemsiyorsa; kadınlar, yaşantılarını ve sorumluluk alanlarını belli kadınsı yöntemlerle şekillendirmek istiyorlarsa -ve bu tür gelişmeler artmaya devam ederse- bütünleştirici bir işlev iddiasındaki yurttaşlık, rekabet ve diğer bağlılık biçimlerinden ötürü ya daha güç kaybedecektir ya da bunların hepsini içerecek şekilde genişleyecektir. Bu bağlamda küreselleşme ve kitlesel göçlerin ulus-devletin türdeşliğe dayalı yurttaşlık anlayışını bir krize soktuğu ileri sürülebilir. Heater (2007), sözü edilen meydan okumalar karşısında krize giren ulus-devlet yurttaşlığının bu krizden çıkabilmesi için üç yol önermektedir;

1. İlk olarak yurttaşların çeşitli rollerini üstlenmelerini sağlayacak ve buna teşvik edecek etkin kurumlar devreye sokulmalıdır. 2. İkinci olarak yurttaşlığın, ne kadar esnek tanımla- nırsa tanımlansın, kişinin sosyal kimliğinin her şeyi olmadığının kabul edilmesi gerekir 3. Üçüncü olarak da bireylere çoklu kimlikleri ve onları uyumlu bir şekilde nasıl öğretecekleri öğretilmelidir.

Sömürgeciliğin sonuna gelinmesine bağlı olarak yükselen kitlesel göçler; uluslararası göçün son döneminde göçenlerin eğitim seviyesi yüksek ve dolayısıyla asimilasyona dirençli kesimlerden oluşması; ulus-ötesi örgütlerin yükselişi; insan haklarının uluslararası hukukun bir enstrümanı haline gelişi; kişilerin ya da grupların otantik kültürlerini devam ettirme haklarının meşruluk kazanması; küreselleşme dinamikleriyle birlikte ulus- devletin türdeşleştirme yeteneğinin zayıflaması ve genel bir kültürel farklılaşma süreci; Avrupa Birliği gibi bölgesel entegrasyon süreçleri ulus-devletin bilinen yurt- taşlık uygulamalarını değişime zorlayacak türden bir takım tarihsel toplumsal gelişmelerdir. Özetle refah ülkelerine kitlesel göçler ve bu göçün bir kısmının yüksek vasıflı insanlardan oluşması, küreselleşme dinamikleriyle farkı kültürlerin görünür olmaları, göçmenlerin insan hakları açısından artan talepleri ulus-devletlerin yurttaşlık pratiklerini değişime zorlamaktadır.

Ulus-devlet böylelikle hem yurttaşlığı toplumun ulus- olmayan mensuplarına açmak durumunda kalmıştır, hem de yurttaşlığın sosyal haklar kısmını yurttaş olmayan kitlelere doğru genişletmiştir.

Üç gelişme zengin ülkelerin göçmenlik ve yurttaşlık politikalarında ciddi gerilemeler yaşanmasına neden olmuştur:

1. 11 Eylül 2001 ikiz kulelere yönelik saldırı ve takip eden yıllarda Avrupa’nın çeşitli ülkelerine yönelik terörist faaliyetler;


2. Kısmen terörist saldırıların ama daha fazla neo- liberal ekonomik uygulamaların yarattığı ekonomi politikalarının sonucu olarak Avrupa’da yayılan ırkçı ve göçmen karşıtı zenofobik (yabancı korkusu) eğilimlerin ana-akım siyasi eğilimler hâline gelmesi; 3. Refah ülkelerinde 1970’li yıllardan itibaren uygulanmaya başlanan neo-liberal politikalar, is- tihdamda daralma, ekonomik krizler, sosyal hakların zayıflatılması ve sanayisizleşme süreci.

Göç üzerine analizler yapan pek çok yazar, makro- ekonomik politikalar geliştirilmediği ve dünya halkları arasında bu kadar eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir ortamda çeşitli yasak ve tedbirlerin düzensiz göçmenleri durdurma konusunda çok başarılı olamadığını öne sürmektedir. Ayrıca göç, büyük bir ekonomik sektör haline gelmiş durumdadır. Artık göç endüstrisi seyahat acenteleri, işçi simsarları, aracılar, tercümanlar, otel sahipleri, bankalar gibi yaşamlarını göç hareketlerini organize ederek kazanan birçok kişiyi kapsamaktadır.

Yurttaşlığın Yeni Biçimleri

Tüm yurttaşlarına eşitlik vadeden yurttaşlık kurumunun kendisi farklı toplumsal hareketlerin ve eşitlik mücadelelerinin hedefi hâline gelmiştir. Özellikle, küreselleşme ve kitlesel göç dinamikleri yeni tip yurttaşlık iddialarının ve paradigmalarının ortaya çıkmasına neden olmuştur: küresel yurttaşlık, ekolojik yurttaşlık, çokkültürlü yurttaşlık, Avrupa Birliği yurttaşlığı, anayasal yurttaşlık, farklılaştırılmış yurttaşlık, ulus-sonrası yurttaşlı, radikal demokratik yurttaşlık, kozmopolitan yurttaşlık...

Yurttaşlık paradigmalarından bazıları yurttaşlığı ulus- devletin mekânsal ve hukuksal sınırlayıcılığından kurtararak bölgesel veya dünya yurttaşlığına doğru genişlemeyi önerirken; bazıları da klasik yurttaşlığın homojenlik ve kültürel türdeşlikten arındırmayı teklif etmekte, bazıları da yurttaşlığın sorumluluk alanını ekosisteme ve bütün canlıları kapsayacak şekilde genişletmeyi teklif etmektedir.

Ulus-devlet yurttaşlığının yerine geliştirilen ulus-üstü veya ulus-ötesi yeni yurttaşlık önerileri, nihayet küresel ve kozmopolit yurttaşlık biçiminde evrensel ve kapsayıcı kavramsallaştırmalar hâline gelmiştir. Buna karşın siyasal bütünlük olarak-bütün kusurlarına rağmen- ulus-devletin alternatiflerinin, tutarlı ve işlevsel bir yurttaşlık geliştirecek düzeyde olmadığını söylemek gerekir. Bu konuda pratik ve işlevsel olarak uygulamaya geçirilmiş olan tek istisnanın Avrupa Birliği yurttaşlığı olduğu söylenebilir. Bu deneyim haklar, mensubiyet ve coğrafi referans açılarından yurttaşlık pratiklerini genişletmiş ve ulus-ötesi denilebilecek farklı bir zemine taşımıştır.

Yurttaşlık, Eşitlik ve Tabakalaşma

Yurttaşlık, bir taraftan kapsamına aldığı kitleler açısından bir grup dayanışması biçimiyken öte yandan bir toplumsal kapanma biçimidir ve “yabancıların” (göçmenler, yerliler, yurttaşlık dairesinin dışında kalanlar) kaçınılmaz bir

yabancılaşması ve damgalanması söz konusudur. Toplumsal kapanmanın altını çizen bu “çeşitlilik korkusu”, pek çok açıdan yurttaşlığın arkasındaki toplumsal itici güçtür. Ulus-devletin kültürel sınırları, çoğunluğun dışında kalan göçmenler ve marjinal topluluklar için aidiyet konusunda bazı krizlere yol açmaktadır.

Evrensellik ve Eşitlik Sorunu

Yurttaşlık tuhaf bir dâhil etme biçimidir. Bir taraftan evrensellik iddiasıyla herkesin eşit olduğunu kabul ederek siyasi topluluğa üye olan bütün bireyleri yasa önünde eşit bireyler hâline getirmiştir ancak diğer yandan yurttaşlık bu şekilde bazılarını kapsamına dâhil ederken daima yurttaşlık kapsamının dışında kalan kitleler de var olagelmiştir.

Yurttaşlık, başından beri ayrıcalık ve dışlanma anlamına geliyordu; temel işlevlerinden birinin ayrımcılık aracısı ya da ilkesi olduğunu söylemek abartı olmaz.

Biçimsel Eşitlik ve Gerçek Eşitlik

Ulus-devletin liberal yurttaşlık anlayışının resmî ve biçimsel eşitlik anlayışının soyutluğu, gündelik yaşamda eşitliğin benzerlik olarak anlaşılmasına yol açmış ve farklılıkların dışlanmasına neden olmuştur. Yurttaşlığın resmî ve biçimsel eşitliği, göçmenlerin, yoksulların, kadınların, yerlilerin ve azınlıkların siyasal, sosyal ve medeni haklar açısından gerçek yaşanan ilişkilerdeki eşitsizliklere çare olmamış ve fiili eşitsizliklere dokunmamıştır.

Yurttaşlık bir siyasal statü olduğuna göre, yurttaşların eşitliği bir demokratik yönetim biçimini gerektirir. Toplumun belli kesimleri liberal devletlerde bile eşit tutulmuyorsa (kadınlar, göçmenler, romanlar, azınlıklar vb.) o zaman tam demokrasi ve dolayısıyla eşit yurttaşlık hüküm sürmüyor demektir.

Kapitalist devlette herkes, herkese aynı şekilde açık olan siyasî katılım hakkıyla görünüşte eşit yurttaştır. Ne var ki 20. yüzyıldan önceki kapitalist toplumların çoğunda, oy kullanma hakkı mülkiyet sahibi olmaya dayandırılarak nüfusun çoğunluğuna fiilen böyle bir hak tanınmamıştır.

Günümüzde uzun süreli göç, oturum izni gittikçe artan bir şekilde tanınırken, çifte yurttaşlık statüsü artan bir şekilde sınırlandırılmakta ve ağır koşullara bağlı hâle getirilmektedir.

Bugün Avrupa’da ve diğer yerlerde yurttaşlık, zengin devletleri fakir göçmenlerden koruyan ve toplumsal kapanımın güçlü bir aracı haline gelmektedir. Yurttaşlık aynı zamanda her bir devletin yurttaşla yabancı arasında meşru ve ideolojik sınır oluşturması nedeniyle devletlerin içinde de kapanıma yol açan bir araç haline gelmiştir.

Sonuç olarak yurttaşlık pratiği özünde, siyasi topluluğu ilgilendiren tüm konularda bireylerin ortak müzakereye girişebildikleri ve kolektif olarak eylemde bulunabildikleri bir kamu alanının hayata geçirilmesine bağlıdır. İkinci


olarak yurttaşlık pratiği farklılığa rıza gösterme, dayanışma ve özerklik gibi değerler üzerine kurulu bir kamusal kimliğin oluşturulması açısından vazgeçilmez önemdedir.

Katılımcı yurttaşlık aynı zamanda etkin siyasi eyleyicilik açısından da vazgeçilmezdir, çünkü her bireye topluluğun refahını etkileyen kararlar üzerinde belli bir etkide bulunma imkânı verir. Son olarak, demokratik yurttaşlık pratiği, siyasi fikirlerin geliştirilmesi, yargıların sınanması yolunda hayati bir imkandır ve bu yönüyle coşkulu ve demokratik bir siyasi kültürün oluşturulmasında özsel bir elemandır. Aslına bakılırsa liberal demokrasilerin yasa önünde herkesin eşit olmasını varsaydığı normatif ilkeleriyle yurttaşlığın dışlayıcı pratikleri arasındaki ciddi bir açmaz söz konusudur. Sonuç olarak yurttaşlığın demokrasinin bir gereği olarak farklılık ve ötekiliklere yönelik olarak eşitlikçi bir açıklığa sahip olması elzemdir. Ayrıca, bir toplumdaki tüm yurttaşların ekonomik, kültürel ve sosyal mevcut haklarını gerçek yaşanan ilişkilerde somut olarak herhangi ayrımcılığa maruz kalmadan kullanabilmelerini sağlayacak pratik eşitliklerin garanti altına alınacağı kurumlar ve uygulamalar inşa edilmelidir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında