SOS207U-SİYASET SOSYOLOJİSİ
Ünite 2: Siyaset Sosyolojisinde Yapı ve Aktör
Yapı, Aktör ve Sistem
Sosyal bilimlerde bir eylemin kaynağının ne olduğunu belirlemek noktasında “yapı-aktör sorunu”nun çözümüne yönelik ortaya konulan teoriler önemli bir tartışma alanıdır.
Çünkü birden fazla insanın bir araya gelmesiyle ortaya çıkan toplumsal durumlarda, insan davranışlarını belirleyen bir örüntünün ortaya çıktığı kabul edilmektedir ve bu örüntülerin yapısal olarak değerlendirilmesi sosyolojik anlamda önemli bir inceleme alanıdır. Bu bağlamda toplumsal veya siyasal bir eylemin gerçekleştirilmesinde olayın içinde bulunan tüm faktör ve gereçler “aktör” olarak nitelendirilmekte, fakat bu aktörlerin duruma göre eylem içerisinde farklı önemlerde oldukları kabul edilmektedir. Bu durumda ise aktörlerin bulundukları yer ve diğer faktörlerin de önemi ortaya çıkmaktadır. Bu çerçevede bir eylemi mümkün kılan, ancak aktörler dışında kalan tüm faktörlerin de “yapı” olarak nitelendirilmesi durumu ortaya çıkmıştır. Bu noktada özne ve onların ilişki kurabileceği bir düzlemin ve düzenin ortaya çıkması da önemli bir durumdur. Bir düzlem içinde eylemi gerçekleştiren aktörlerin bu eylemin oluştuğu yapı ile birlikte de bir “sistem” oluşturdukları kabul edilmektedir.
Bu süreç çerçevesinde oluştuğu kabul edilen aktör-yapı- sistem üçlüsünün farklılıkları üzerinden ortaya konan çeşitli yaklaşımlarla birlikte ortaya atılan farklı bakış açılarıyla da bu üçlünün ilişkisinden, toplumsal ve siyasal olarak belli faktörleri ön plana çıkartan koşullara göre çeşitli teorilere ulaşıldığı görülmektedir. Bu teoriler çerçevesinde önemli olan durumun ise bir sistem içindeki aktörlerin ve yapıların birbirlerini ne ölçülerde, ne sürelerde ve hangi açılardan etkilediklerinin ortaya çıkarılmasıdır.
Yapısalcı Yaklaşımlar
“Yapısalcılık” terimi, sosyal bilimlere antropolog Claude Lévi-Strauss (1908-2009) tarafından kazandırılmakla birlikte yapısalcı düşüncenin kökleri dilbilimci Ferdinand de Saussure’un (1857-1913) çalışmalarına dayandırılmaktadır. Yapısalcı düşüncede Saussure’un katkısı, kendi bilim alanı olan dilbilimini anlamak için onu belirleyen yapıyı anlamanın gerekliliğine olan vurgusu sonucunda, sosyal bilimlerde kavram üzerinden belli alanlara yönelik yeni yaklaşımların ortaya çıkmasıdır.
Bir teori olarak yapısalcılığın Talcott Parsons (1902-1979) tarafından ortaya konan “yapısal işlevselcilik” ile birlikte, biyoloji bilimi üzerinden yapılan çeşitli değerlendirmelerle toplumsal sistemlerin belli özelliklerinin anlaşılabileceği varsayımıyla yapısalcığın bilimsel bir zemin kazandığı düşünülmektedir. Parsons, bireysel olarak toplumda ortaya konan davranışlar üzerinden bir sosyal düzenlilik durumu aranıyorsa, bunun cevabının sosyal bilimlerdeki kilit kavram olan yapı olduğunu vurgulamıştır. Bu bağlamda uyum, amaç, bütünleşme ve gizli davranışlar üzerinden yapısal bir anlayışa ulaşılabileceği varsayılmıştır.
Yapısalcılığ ilişkin farklı yaklaşımların, özellikle büyük çoğunluğu Marksist teorisyenler tarafından ortaya atılan düşünceler çerçevesindeki yürüttükleri tartışmalarla birlikte geliştiği görülmüştür. Ancak yapısalcılığa ilişkin bu öndeki tartışmaların, genel çerçevede Marksist teorinin kendi iç çatışmalarından beslendiği söylenebilir. Özellikle toplumsal yapıdaki özne ve öznenin konumu açısından Marksist görüş farklılıklarının yoğunlaşmasıyla birlikte yapısalcılık bağlamında farklı teorilere ulaşılmıştır.
Marksist düşünce çerçevesinde konuya ilk yaklaşanlardan biri olan Louis Althusser (1918-1990), öncelikle Marksist anlayışın eleştirisi niteliğindeki yeni toplumsal değerlendirmelerle konuyu ele almaya çalışmıştır. Althusser’e göre, özne-aktör üzerinden tarihsel olarak siyasal ve toplumsal gelişmeleri inceleyen bakış açıları yerine, üretim ilişkilerinin meydana geldiği kültürel ve tarihsel koşullar üzerinden değerlendirmelerin yapısal anlamda insan toplumları üzerinde daha önemli olduğuna vurgu yapmıştır. Çünkü O’na göre ekonomik, siyasal ve ideolojik yapılarda gerçekleşen toplumsal yapı analizlerinin değerlendirilmesi, konunun anlaşılabilmesi için daha tutarlı sonuçlara ulaşmada önemlidir.
Yine Marksist teorilerin eleştirisi noktasında Nicholas Poulantsaz (1936-1979) da “yapısalcı devlet teorisi”ni ortaya koyarak, devletin toplumsal yapı üzerindeki belirleyiciliğinin önemi üzerinden “devlet” odaklı yeni bir yapısalcı anlayış ortaya koymuştur. Çünkü Poulantzas’a göre, devlet bir aygıt olarak toplumdaki sınıfsal eşitsizlikleri çözebilecek önemli bir kurumdur ve toplumsal birçok kurum göz önüne alındığında görece özerk bir yapılanma olmasıyla ön plana çıkar.
Marksist düşünce adına ortaya konan bu düşünceler, yapısalcı anlayış noktasında önemli bir kırılma olarak değerlendirilmiştir. Bu tartışmalarda genel olarak Marksist düşünce içinde cevapları aranmakla birlikte, siyasal ve toplumsal gelişmelerde özne-aktörün toplumsal yapı üzerindeki etkileri üzerinden yapısalcı düşünceler üretilmiştir. Bu şekilde, yapısal olarak siyasal sorunların çözümünde incelenmesi gereken kavramlarla birlikte, üretilen düşünceler arasında temel farklılıkların ortaya çıkardığı varsayılmıştır.
İnşacı Yapısalcılık
Yapısalcılığı Marksist düşünce içindeki tartışmaların kısmen dışına çıkaran ve konuya farklı bir bakış açısı getiren “inşacı yapısalcılık”, Pierre Bourdieu (1930-2002) tarafından ortaya konmuştur.
Bourdieu’nun inşacı yapısalcılığı, aktör-eylem birlikteliği üzerinden üretilen öznelik ile yapıların öznelliği arasında bir “diyalog” kurulmasının önemini ortaya çıkarmaya çalışan bir teori olmuştur. Bourdieu teorisini ortaya koyarken; habitus, alan ve sermaye kavramları üzerinden aktörlerin toplumsal yatkınlıklarını incelemiş ve bu kavramlar çerçevesinde yeni toplumsal biçimler üretilebileceğini savunmuştur. Bu anlamda bir alanda işleyen toplumsal yapı; iktidar mücadelesi, toplumsal yapı
ve sembolik şiddet içeren bir bütün olarak ortaya çıkmaktadır. Bourdieu buradan da toplumsal yapıların oluşması adına, yapılanmış yapılar ve yapılandırıcı yapılar ikili ayrımıyla aktörler ve eylemler arasında bir bağ kurmaya çalışmıştır.
Genel anlamda Bourdiue’nin inşacı yapısalcığına göre, aktörler ve yapı arasındaki ilişkide yapının toplumsal anlamda belirleyici olduğu, fakat aynı zamanda da bu durumun yapısal temelde devamlı bir süreci içermeyeceği vurgulanmaktadır.
Yapılaşma Teorisi
Anthony Giddens (1938-Yaşıyor) tarafından geliştirilen “yapılaşma teorisi”ne göre bütüncül ve toplumsal olgular, zıtlıklar üzerinden değil yapısal ilişkilerinin “mutlak bir ilişkiselliği” üzerinden değerlendirmeler yapılması gerekmektedir. Giddens teorisinde, toplumsal yapı açısından belirleyicinin bir olgu olduğu anlayışından ziyade aktörlerin, eylemlerin ve yapının ayrı ayrı, ancak hepsinin belli oranlarda belirleyiciliğinin dairesel şekilde olduğunun ve ikili boyutta bir ilişkiler bütünü oluşturduğunun kabul edilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bu anlamda Giddens, sadece bir unsur üzerinden izah edilmeye çalışılacak olan bir toplumsal yapının, gerçek- dışı bir anlayışa sebep olacağını belirmiştir.
Giddens burada, tarihsel anlamdaki toplumsal düzenliliklerinin ve toplumsal değişmelerin her tarafın belirleyiciliği ile (aktör, eylem ve yapının her birinin beraber) oluştuğunun kabulü üzerinde yapı analizinin mümkün olduğu sonucuna varmıştır. Bu oluşumda da bilincin önemine vurgu yapan Giddens, söylemsel ve pratik bilinç üzerinden yapısal eylemleri, gerçekleştiren aktörlerin farkındalıkları çerçevesinde de yapıyı tanımlamıştır. Bu şekilde oluşan yapı da Giddens’e göre, pratiklerin tekrarlanmasıyla meydana gelen bir bütündür.
Post-Yapısalcılık
En radikal yapısalcılık düşüncelerinin, 1960’ların ortalarından sonra Fransa’da ortaya çıkan ve en önemli temsilcilerinden birinin de Jacques Derrida (1930-2004) olduğu “post-yapısalcılık” olduğu genel bir kabuldür.
Post-yapısalcılık, temelde yapısalcılığın ötesine geçmeyi amaçlayan bir düşüncedir. Bu düşünce çerçevesinde, yapısalcı düşüncenin temellerini atan dilbilimci Ferdinand de Saussure’un düşünce ve çalışmalarına belli noktalarda karşı bir anlayış ortaya koyduğu görülen Derrida, Saussure’un bazı düşünceleriyle birlikte, “kültürel- toplumsal geleneklerin ve bağlamların” da içinde yer aldığı “metin” kavramı ile yapısalcılığa yeni bir bakış açısı getirmiştir. Böylece post-yapısalcılık bağlamında “yapısöküm” düşüncesi olarak nitelendirilen teori, Derrida tarafından ortaya konulmuştur. Bu anlayışta Derrida, metinin de en az dilin bağlayıcılığı ile sözün dinamik ve değişkenliği (onlardan etkilenen konumunda olsa da) kadar yapının belirleyici bir unsuru olduğunu iddia etmiştir. Derrida’ya göre metinler, sadece onları yazanlar değil onları okuyanlar tarafından da zihinsel olarak
canlandırılırken önemli anlamlar kazanmaktadır. Böylece metinler, okuyanların zihin dünyaları sayesinde yazanın ele aldığı düşünceden daha fazla, yani okuyan sayısına göre sonsuz anlamlar kazanan bir noktaya gelmektedir. Bu durum Derrida tarafından, anlamın farklı yapılar içinde, farklı aktörler tarafından farklılaşması süreci olarak kabul edilmiştir. Bu şekilde metinden çıkan anlamın, yapılar ve aktörler üzerinden yeniden üretilmesi izlenebilecektir.
Post-yapısalcılık konusunda ikinci önemli düşünce de Michel Foucault (1926-1984) tarafından ortaya konan “soybilim ve söylem”dir. Foucault, Derrida’dan farklı olarak metinin sonsuz sayıdaki anlama dönüşmesinden ziyade, metinin bu anlamdaki kaynağı ve okuyucuya kadar giderken uğramış olduğu durakların da önemli olduğu üzerinde durmuştur. O’nun soybilim yöntemine göre, kelime ve kavramların diğer kelime ve kavramlarla olan ilişkisi önemlidir ve aktör yapıdan, ortaya koyduğu kavramlarda söylemden bağımsız olarak ortaya çıkamaz. Foucault, bilgi ile iktidar arasındaki ilişki üzerinden konuyu değerlendirerek, toplumda neyin hakikat, neyin normal olduğuna yapısal kısıtlarca karar verildiğini iddia etmiştir.
Post-yapısalcılık konusunda geliştirilen teoriler noktasındaki son anlayış ise Jean Baudrillard (1929-2007) tarafından geliştirilen “simülasyon” teorisidir. Baudrillard’a göre, günümüz toplumu bir “tüketim toplumu”dur ve kültürel yapılar, kendi göstergelerini tüketmiştir. İlişkiler ise hazzı arayan tüketici-nesneler üzerinden yürütülmektedir. Baudrillard, nesne ile öznenin karışmış olduğu bu yeni yapısal anlayışla birlikte günümüzün önemli bir ilişki aracı olan medya kullanımından dolayı “hakiki” olan ile simülasyonun birbirine karıştığını iddia etmiştir. Böylece her şeyin simüle edilebilme durumuyla birlikte artık hakikatler de aktörlerin keyfi bakış açısına göre şekillenecektir. Baudrillard’a göre de bu durum toplumda, hakikatin hem kaynağını kaybetmesini, hem de keyfi olarak arttırılabilmesi neticesinde “hiper-gerçeklik” denilen bir durumu ortaya çıkaracaktır.
Seçkinci (Elitist) Yaklaşımlar
Siyaset sosyolojisi adına seçkinci görüşler modern siyasal düşüncenin temellerini atan Niccolô Machiavelli’ye (1469-1527) kadar götürülmektedir. Ancak bu dönemdeki düşünceler, günümüzdeki seçkinci düşünceleri karşılamakta yetersiz oldukları noktasında eleştirilere maruz kalmıştır.
Modern dönemdeki seçkinci tartışmalarda ön plana çıkan ilk düşünür ise Vilfredo Pareto’dur (1848-1923). Pareto, Machiavelli’nin düşünceleriyle, günümüzde seçkinci anlayışlar arasında bağlantı kuran bir şahsiyettir. O’na göre tarihteki önemli olaylar, daima bir grup azınlık olarak nitelendirilen seçkinler tarafından belirlenmiştir. Pareto bu noktada Karl Marks’ın (1818-1883) aksine, tarihin sınıf savaşı üzerinden değil, seçkinlerin yaptıkları üzerinden belirlendiğini iddia etmiştir.
Çünkü Pareto’ya göre seçkinler arasında bir şekilde, yapıda toplum, bu üç sektör arasında güçsüz kalan ve yönetici-olmayanların yönetici pozisyonlarına geldiği, yalnızca seçme ve temsil edilme haklarını kullanan bir daha sonrada yönetici olanların yönetici-olmayan aktör konumuna indirgenmiştir. pozisyonlarına getirildikleri ya da eski yönetici seçkinlerin yeni seçkin nesiller tarafından değiştirildiği bir döngüyle sürekli toplumsal belirleyiciliklerini sürdürmüşlerdir. Pareto bu döngüye, “seçkinlerin dolaşımı” demiştir.
Seçkinci teoriler ortaya çıkarma noktasında ikinci düşünür Gaetano Mosca (1858-1941) olmuştur. Pareto’ya yakın bir görüşü benimseyen Mosca da toplumu, yönetici bir azınlık ve yönetilen bir çoğunluk üzerinden açıklamıştır. Mosca yönetici azınlığı, “toplumun siyasi sınıfı” olarak nitelendirmiştir. Mosca’nın düşüncesinin Pareto’dan farkı ise sınıflar arasında bir geçişin mümkün olmasını ortaya koymasıdır. Mosca’nın görüşündeki bu geçişlilik, aynı zamanda toplumsal yapıda bir “orta sınıf” oluşmasına da zemin hazırlamaktadır.
Seçkinci düşüncede üçüncü örnek ise Robert Michels’tir (1876-1936). Michels seçkinci teorisini, “modern- bürokratik devletler”in yapısal durumu üzerine kurar ve teorisini demokratik sistemlerde de “oligarşik eğilimler” oluşabileceği noktasında geliştirir. Burada seçkinlerin organize olabilme becerisiyle birlikte toplumu yönettiklerini belirten Michels, böyle bir azınlık karşısında organizasyon becerisi zayıf olan çoğunlukların hiçbir zaman bu dezavantajlarını yıkamayacaklarını tasavvur etmiştir. Bu durum toplumsal yapıda bir “hiyerarşi” oluşturur ve Michels’e göre de bu “oligarşinin demir yasası” olarak daima sürdürülür hale gelir.
Seçkinci düşünce adına önemli dördüncü figür ise Joseph Schumpeter’dir (1883-1950). Schumpeter’in düşüncesi ise temsili demokratik sistemin seçkinci anlayışı yıkamadığı üzerinden, ona alternatif yeni bir demokrasi anlayışının gelişmesi gerektiği noktasında yoğunlaşmıştır. Çünkü O’na göre sıradan insan, özel işlerinde çıkar-temelli fakat kamusal işlerde duygusal olarak karar veren bir varlıktır. Bundan dolayı da insanı siyasetin belirleyici öğesi haline getiren temsili demokrasinin hata olduğunu düşünen Schumpeter, liderler arası rekabet sonucunda en iyi yöneticinin toplumu yönetmesini sağlayan “minimalist” bir demokrasi anlayışının toplumsal yapının devamı adına en iyisi olduğunu öne sürmüştür.
Seçkinci teoriler ortaya konması noktasında önemli fikirler öne süren son şahsiyet ise Charles Wright Mills’tir (1916-1962). Mills’in görüşü diğer seçkinci düşüncelerin tersine, mevcut demokratik sistemlerin en büyük sıkıntısının seçkinci iktidarlardan kaynaklandığı üzerine inşa edilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin mevcut sistemi üzerinden fikirlerini geliştiren Mills’e göre, modern Amerikan toplumsal yapısını oluşturan bireylerin ya da vatandaşların, sistemdeki hâkim üç büyük sektörün ortak çıkarları nedeniyle birçok “kısıtlamaya” maruz kaldıklarını iddia etmiştir.
Mills’e göre bu üç çıkar grubu ona göre askeriye, özel şirketler ve toplumdaki siyasetçilerdir. Mills’e göre bu