SOS207U-SİYASET SOSYOLOJİSİ
Ünite 1: Siyaset Sosyolojisine Giriş
Siyaset Sosyolojisinin Tanımı ve Kapsamı
Siyaset sosyolojisi siyasal ve toplumsal aktör, kurum, yapı ve davranışlar arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmak ve açıklamak için siyaset bilimi ve sosyoloji disiplinlerinden faydalanan melez bir disiplindir. Siyasi analizlere yeni bir boyut getiren siyaset sosyolojisi, siyaset ve toplum arasındaki karşılıklı bağımlılık ve etkileşim süreçlerine odaklanır. Siyasi partiler, çıkar grupları ve toplumsal hareketler gibi siyasi aktörlerin cinsiyet, sınıf ve ulus gibi toplumsal yapılar ile karşılıklı etkileşim içinde olduğunu ve birbirlerini şekillendirdiğini varsayar. Siyaset ve toplum karşılıklı etkileşimin temel unsuru iktidar ve egemenlik ilişkileridir. Siyaset sosyolojisi iktidarın birey, örgütler, topluluklar ya da ülkeler düzeyinde dağılımını ve iktidar ve egemenlik ilişkilerinin toplumsal hayattaki işleyişi ile ilgilenmiştir. Bu çerçevede siyasi partiler, toplumsal sınıflar, meşruiyet, iktidar yapıları, toplumsal ve siyasal değişim, elitler, seçmen davranışları, siyasal kültür ve toplumsal cinsiyet ve hareketler siyaset sosyolojisinin inceleme alanındadır.
Siyaset Sosyolojisinin Diğer Disiplinlerle İlişkisi
Sosyoloji; toplumsal grupları, kurumları, yapıları, olayları ve değişimleri inceleyen sosyal bilim dalıdır. Tıpkı onun gibi aydınlanma düşüncesinin etkisiyle ortaya çıkan siyaset biliminin kökeninde ise siyaset felsefesi yatmaktadır. Ancak siyaset felsefesi toplumu farklı düzeylerden oluşan ve kendine özgü nesnel yasalara göre işleyen karmaşık bir yapı olarak kabul etmemiştir. Siyaset felsefesi genellikle kim yönetmeli, insanlar neden otoriteye saygı duymalı, ideal devlet nasıl olmalı gibi normatif sorular ile ilgilenmiştir. Siyaset bilimi bir sosyal bilimler disiplini olarak ise ancak 1850’lerde ABD’de ortaya çıkabilmiştir. Bu yeni disiplin siyaseti, inanç, etik, toplum, kültür gibi olgulardan farklı, kendi kanunları olan ve çeşitli olguların sebebi olarak kabul etmiştir. Siyaset sosyolojisi siyaset bilimi ile benzer konularla ilgi duymakta, siyasal süreç ve olgulara odaklanmaktadır. Ancak siyaset bilimi siyasal gücü uygulayan siyasal Siyaset Bilimi: Yerel, ulusal ya da uluslararası düzeyde hükümet ve politika teorileri ve uygulamalarını inceleyen sosyal bilimler disiplini. 8 Siyaset Sosyolojisine Giriş kurum ve kişilere ilgi duyarken siyaset sosyolojisi siyasi kurumların kontrolü için mücadele eden toplumsal gruplar ve bu mücadele süreci üzerine odaklanır. Siyaset bilimi siyasal sistemlerin nasıl çalıştığını anlamaya çalışırken siyaset sosyolojisi siyasal sistemlerin nasıl ortaya çıktığını ve değiştiğini, neden farklı toplumlarda farklı siyasal sistemlerin bulunduğunu toplumsal faktörlerle açıklamaya çalışmaktadır.
Siyasetin Sosyolojisi
Klasik siyaset sosyolojisi olarak da adlandırılan siyasetin sosyolojisi, 1850’lerden itibaren tıpkı din sosyolojisi ya da aile sosyolojisi gibi sosyoloji biliminin bir alt dalı olarak ele alınmıştır. Siyasetin sosyolojisi yaklaşımına göre sınıf ve statü gibi sosyolojik faktörler, hukuk, devlet ve siyasi
partiler gibi siyasi değişkeleri belirleyen bağımsız değişkenlerdir. Klasik siyaset sosyolojisi İtalya ve Almanya gibi yeni ulus-devletlerin kurulması nedeniyle milliyetçilik akımı, demokratik sistemlerin Birinci Dünya Savaşı sonrasında yerini faşizmin ve komünizme bırakması nedeniyle de siyasal rejimin değişimi konularıyla ilgilenmiştir. Ancak klasik siyaset sosyolojisinin incelediği konular arasında ülkeler arası farklılıklar bulunmaktadır. Siyaset sosyolojisini şekillendiren ve çalışmalarıyla siyaset sosyolojisindeki ana akımların ortaya çıkmasını sağlayan üç önemli sosyolog vardır:
• Karl Marks • Max Weber • Emile Durkheim
Siyaset sosyolojisinin kurucu figürlerinden biri, hatta en önemlisi olarak kabul edilen Marks toplumu, çıkarları uzlaşmayan sınıflar ile bu sınıflar arası iş bölümü ve özel mülkiyet üzerine kurulmuş bir yapı olarak kabul eder. Marks’a göre toplumsal örgütlenmenin üç yönü bulunmaktadır: hayatımızı devam ettirebilmek için kullandığımız üretim araçları ve yöntemleri; bu üretim araçlarının sahipliği ile ilgili mülkiyet ve iş bölümü ilişkilerini kapsayan üretim ilişkileri ve bu üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı hukuki ve siyasal üstyapı. Marks siyaseti ekonomik altyapının bir yansıması olarak ele almıştır. Siyasal gruplar arasındaki mücadeleler aslında sınıf karşıtlıklarına ve mülkiyet farklılıklarına dayanmaktadır. Tıpkı siyaset gibi devlet de sınıfsal çatışmanın bir uzantıdır. Marks da toplumsal ilerlemenin kaçınılmaz olduğunu ve bu ilerleme sürecinde basit toplumlardan karmaşık toplumlara doğru geçildiğini kabul etmektedir. Ancak Marks’a göre bu değişim süreci bir evrim değil, devrimler yoluyla gerçekleşmektedir. Dahası, toplumsal yapıyı değiştiren unsur düşünceler değil, toplumsal düzenin üretici güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki içsel çelişkilerdir. Marks, burjuvazinin kar hırsı, proleterleşme ve kentleşme sonucunda işçi sınıfının siyasallaşarak sınıf bilinci kazanacağını ve komünizme geçişi sağlayacağını iddia etmiştir.
Siyaset sosyolojisinin klasik kurucularından bir diğeri olan Alman sosyolog Max Weber (1864-1920) tıpkı Marks gibi siyaset ve toplum ilişkisinin bütüncül bir analizini getirmiştir. Ayrıca Marks’ın siyaset-toplum ilişkisinde ikinci planda tuttuğu üstyapı unsurlarını ön plana çıkarak siyasetin önem kazanmasını sağlayan isimdir. Siyaseti sadece topluma bağlı bir olgu olarak gören Marks’ın aksine Weber siyasetin toplumdan özerk olabileceğini ve iktidarın sadece üretim araçlarının sahipliği ile açıklanamayacağını iddia etmiştir. Weber de toplumsal sınıfların toplumsal tabakalaşmada önemli olduğunu kabul eder. Ancak toplumu sadece üretim araçlarına sahip olanlar ve olmayan sınıflar şeklinde ikiye ayıran Marks’ın aksine Weber, emek piyasasında benzer pozisyonu paylaşan insanların toplamından ibaret olan toplumsal sınıfların eylem için ortak temele sahip olmaması
nedeniyle siyasi eylemde bulunamayacağını öne sürer. Weber’e göre müşterek ve amaçlı eylem potansiyeline sahip iki farklı toplumsal tabaka vardır. Bunlarda ilki itibar dağılımının yer aldığı toplumsal düzen içinde var olan statü gruplarıdır. Statü grupları siyasal eylemin temelini oluşturma potansiyeline sahip olsa da siyasal gücü elde etmek için mücadele veren asıl toplumsal grup siyasi dernek ve partilerdir. Temel amacı sosyal güç ve iktidar kazanmak olan bu gruplar sadece siyasi partilerden ibaret değildir, aksine daha fazla güç elde etmek amacıyla oluşturulmuş tüm örgütleri içerir. İktidarı “bir ya da birden fazla kişinin bir toplumsal eylem içinde, o eyleme katılan başkalarının direnişine karşı olsa da kendi iradelerini gerçekleştirme şansı” olarak tanımlayan Weber’e göre bu iradenin gerçekleştirilmesi fiziki zorlamanın yanı sıra yöneticilerin iradesinin üzerinde egemenlik kurulanlar tarafından meşru olarak kabul edilmesi yoluyla gerçekleşir. Meşru iktidar olan otoritenin kaynağı geçmişten gelen gelenekler, iktidarı uygulayan kişinin karizması ya da yazılı kural ve düzenlemeler olabilir. Weber, demokrasiyi bir elit yönetim biçimi olarak görmüş ve bu durumu modern toplumların karmaşıklaşmasının getirdiği rasyonelleşme ihtiyacı ile toplumun çoğunluğunun yönetim konusundaki ilgisizlik ve bilgisizliğine bağlamıştır. Bu iddia toplumların kaynakları kontrol eden elitler tarafından yönetildiğini iddia eden seçkinci (elitist) teorinin gelişmesinde rol oynamıştır. Weber’in siyaset sosyolojisine bir diğer önemli katkısı ise kültür ve fikirlerin toplumsal yapı üzerindeki öneminin altını çizmesidir.
Sosyoloji bilimin kendine has bir bilim olarak ortaya çıkmasını sağlayan ünlü Fransız sosyolog Emile Durkheim (18585-1917), siyaset sosyolojisinde önemli yaklaşımlardan yapısal-işlevselci yaklaşımın kurucu sosyologlarındandır. Toplumu organik bir bütün olarak kabul eden Durkheim, toplumsal yapıların toplumsal dayanışma, istikrar ve dengeye katkıda bulunduğunu iddia etmiştir. Durkheim’e göre üç tip toplumsal yapı vardır. Bunlar: nüfusun, bölgesel örgütlenmenin ve teknolojinin hacmi ve yoğunluğu gibi morfolojik yapı ile ilgili olgular; aile din, politik ve ekonomik gruplar gibi inançları ve pratikleri kapsayan toplumsal gruplar; ahlaki kavramları, dinsel dogmaları, politik ve ahlaki kuralları kapsayan kolektif temsillerdir. Devlet, Durkheim’a göre toplumsal talepleri toplumsal dayanışmayı sağlayacak şekilde kanun ve politikalara dönüştüren egemen güçtür. Durkheim’e göre demokratik bir rejimde yönetim ile yönetilenler arasında iki yönlü bir bağ kurulması ve bu bağ aracılığı ile devletin toplum ile bağlarının daha da sıklaşması gerekmektedir. Devletin ve mesleki grupların toplumsal uyuma yaptığı katkıya vurgu yapan Durkheim, bu yönüyle yapısal işlevselcilik olarak bilinen siyaset teorisinin gelişimine katkıda bulunmuştur.
Yapısal İşlevselcilik
Yapısal işlevselcilik teorisi toplumun birbirine bağlı aile, eğitim, ekonomi ve din gibi parçalardan oluştuğunu ve
farklı işlevlere sahip bu parçaların birbirlerini ve toplumu etkilediğini öne süren sosyal bilimler yaklaşımıdır. ABD’li sosyolog Talcott Parsons tarafından geliştirilmiştir. Parsons’a göre toplum dört alt sistemden oluşmaktadır: ekonomik sistem, siyasal sistem, toplumsal topluluk ve sosyokültürel sistem. Siyasal sistem Parsons’a göre toplumsal aktörleri ortak bir amaca ulaşmak için hareket ettiren alt sistemdir. Siyasal kurumlar yapısal ilişkiler ve etkileşimler yoluyla bir siyasal sistemi ortaya çıkarır, bu siyasal sistem ise toplumsal amaçları takip edip aktörleri harekete geçirerek amaca ulaşma işlevinin yerine getirilmesini sağlar. Bu yönüyle siyasal sistem ortak hedef ve değerlere sahip toplumsal yapının bir parçasıdır.
Modern Siyaset Sosyolojisi
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’de ortaya çıkmıştır. Toplumu sebep siyaseti de sonuç olarak kabul eden siyasetin sosyolojisinin aksine modern siyaset sosyolojisi siyaset ve toplumun birbirlerini etkilediğini ve ikisinin de açıklayıcı faktör olarak ele alınması gerektiğini savunur. Artık siyaset sosyolojisi sosyolojinin bir alt dalı değil, toplumsal ve siyasal değişkenleri açıklayıcı olarak kullanan melez bir disiplindir. Siyasetin sosyolojisi siyaseti toplumsal faktörlere göre açıklamaya çalışırken modern siyaset sosyolojisi siyaset ve toplum arasında karşılıklı bir etkileşim olduğunu kabul eder.
Davranışçılık
Siyaset sosyolojisinin bir disiplin olarak kurumsallaşmasında etkili olan önemli bir diğer gelişme ise siyaset biliminde yaşanan davranışçı devrimdir. Siyaseti devlet ve kurumlarının incelenmesinden ibaret gören kurumsalcı yaklaşımı yetersiz bulan siyaset bilimciler norm ve değerler yerine ölçülebilir insan davranışlarına odaklanılması gerektiğini savunmuşlardır. Davranışçılık; sosyal bilimlerin sadece gözlemlenebilir ve ölçülebilir insan davranışlarıyla ilgilenmesi gerektiğini savunan pozitivist yaklaşımdır.
Modernleşme Teorisi
İkinci Dünya Savaşı sonrasında siyaset sosyolojisi üzerine yapılan çalışmalar genellikle modernleşme yaklaşımını benimsemiştir. Kökenleri aydınlanma düşünürlerinin ve Durkheim ve Weber gibi sosyologların çalışmalarında bulunan modernleşme teorisine göre toplumlar ekonomik ve teknolojik güçlerin etkisiyle değişmektedir. Bu teori; ekonomik ve teknolojik gelişmeler sonucunda geleneksel toplumların modern toplumlara doğru evrileceğini öne sürmüştür. Modernleşme yaklaşımının siyaset sosyolojisindeki ilk uygulamaları Seymour Martin Lipset, Stein Rokkan ve Robert Dahl gibi Amerikalı siyaset sosyologlarının çalışmalarında mevcuttur. Bu yazarlar siyasi ve toplumsal evrimdeki makro eğilimlere genellikle karşılaştırmalı bir şekilde değinmişler, karşılaştırmalarında ABD ve Batı Avrupa’daki siyasal ve sosyoekonomik modernizasyon süreçlerini referans noktası olarak ele almışlar ve siyasi modernleşmenin unsurları olan toplumsal iletişim, bürokrasi, eğitim, ulusal kültür ve
siyasi kültür gibi konularda çalışmalar yürütmüşlerdir. Modernleşme teorisi 1960’lı yılların sonlarından itibaren sorgulanmaya başlanmıştır.
Siyasetin Özerkliği Sorunu
Siyaset sosyolojisinin ayrı bir disiplin olarak kabul edilmeye başlandığı 1950’lerden itibaren ana tartışma sorusu siyasi olguların toplumsal faktörlerden görece bağımsızlığı konusu olmuştur. Siyasetin sosyolojisi yaklaşımına göre siyasi olgular toplumsal faktörlerin bir sonucu olarak ortaya çıktığı için toplumdan bağımsız bir varlığı bulunmamaktadır. Siyasetin sosyolojisi yaklaşımını devam ettiren sınıfsal yaklaşım genellikle Marks ve Weber’in toplumsal tabakalaşma ve sınıf kavramlarından etkilenmiş ve 1950’lerden sonra da varlığını devam ettirmiştir. Sınıfsal yaklaşımın aksine bazı siyaset bilimciler siyasal kurumların siyaset ve toplum üzerinde etkili olacağını kabul etmiştir. Örneğin Maurice Duverger, seçmen davranışının kurumsal bir faktör olan seçim sistemleri tarafından belirlendiğini iddia etmiştir. Duverger Kanununa göre seçmen davranışları sınıfsal değil siyasal faktörler tarafından şekillendirilir. Lipset ve Rokkan’a göre ise ulusal devrimler ve sanayi devrimi sonucunda toplumda dört fay hattı ortaya çıkmıştır: ulusal devletin merkezileşmesine yerel güçlerin tepkisi olarak ortaya çıkan merkez-çevre çatışması, kilisenin ulus- devlette yerinin ne olacağına dair devlet-kilise çatışması, sanayi devrimi sonucunda yaşanan hızlı şehirleşmeye tepki olarak ortaya çıkan tarım-sanayi çatışması ve kapitalizmin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkan işçi- burjuvazi çatışması. Siyasetin sınıfsal yapının bir yansıması mı yoksa ondan bağımsız bir olgu mu olduğuna dair farklı görüşleri Barrington Moore ve Theda Skocpol’un çalışmalarında da görmek mümkündür. Moore’a göre demokrasinin ortaya çıkmasının temel şartı güçlü bir burjuvazi sınıfının varlığına bağlıdır. Skocpol’un çalışması ise devleti sınıflardan bağımsız ve siyasal ve toplumsal hayatı şekillendirici özerk bir güç olarak ele almış ve yeni kurumsalcı yaklaşımın siyaset sosyolojisinde ve siyaset biliminde benimsenmesini sağlamıştır.
Siyaset Sosyolojisinde Kültürel Dönüş
Klasik ve modern siyaset sosyolojisi epistemolojik olarak geleneklere eleştirel yaklaşan ve nesnelliğe, realizme ve bilimselliğe önem veren bir perspektifi paylaşmıştır. Siyaset ve toplumun ulus-devlet sınırları içinde bulunduğunu, siyaset sosyolojisinin konusunun da siyaset ve toplumun kesişim kümesinde yer alan çıkar grupları, siyasi partiler, toplumsal hareketler gibi elemanlar olduğunu iddia etmişlerdir. Mal ve hizmetlerin nasıl dağılacağı konusunda ulus-devlet sınırları içinde bulunan sınıfların arasındaki çatışma ve uzlaşma siyaset sosyolojisinin ana inceleme konularından olmuş, kamusal alan dışında kalan özel alan ise siyaset sosyolojisinin kapsamı dışında bırakılmıştır. Ne var ki 1960’lı yıllardan itibaren yaşanan gelişmeler bu varsayımların sorgulanmasına neden olmuştur. Örneğin 1968 yılında
gerçekleşen öğrenci hareketleri siyaset sosyolojisinde olması gereken ile olan arasındaki ayrımın yapay olduğunu ve gerçekte normatif ve ampirik olanın bir arada olabileceğini göstermiştir. Yine küreselleşme süreci ulus- devlet anlayışının sorgulanmasına sebep olmuştur. Toplumsal ve ekonomik ilişkilerin dünya çapında yaygınlaşmasıyla birlikte dünyadaki farklı insanlar, bölgeler ve ülkeler arasında giderek artan karşılıklı bağımlılık süreci olarak tanımlayabileceğimiz Küreselleşme süreci ile sınırları belirli bir toprak parçası üzerinde bulunan ulusal topluluğun sahip olduğu değer, kural ve davranış biçimlerinin aşınmış ve yerini yerel ve küresel kimlik ve dayanışma ağlarına bırakmıştır. Kimlik odaklı toplumsal talepler, yeni sınıfların ortaya çıkışı, üretim tarzındaki dönüşümler, iki kutuplu dünyanın sona ermesi ve küreselleşme süreci kimi sosyologlara göre klasik ve modern siyaset sosyolojisi yaklaşımlarınca göz ardı edilen kültür olgusunun önemini arttırmıştır. Bu yaklaşıma göre günümüz dünyasının toplumsal aktörleri yaşamlarını verili çıkarlar üzerinden değil, yaşamlarına anlam katan kimlikler üzerinden tanımlamaktadır. Kültürel dönüş olarak adlandırılan bu süreçte siyaset kültürel olarak kurulmakta ve toplumsal yaşamda kurgulanan bu anlamlar daha da önem kazanmaktadır. Kültürel Dönüş ise sosyal bilimlerde yaşanan paradigma değişiklikleri sonrasında kültürün temel inceleme konusu olması gerektiğini iddia eden ve anlamların güç ilişkileri bağlamında tekrar yaratıldığını varsayan yaklaşımdır. Günümüz siyaset sosyolojisinin önemli isimlerinden Kate Nash kültürel dönüşün beş ana temasının bulunduğunu belirtmektedir. İlk olarak kültürel dönemeç ile birlikte epistemoloji ve bilgi ve değerlerin altında yatan temelleri inceleyen yaklaşım yerini ontoloji ve bilgi ve gerçek iddialarının arkasında yatan yaşam formlarına bırakmıştır. Böylece değerler ve gerçekler sabit olgular yerine toplumsal olarak kurgulanan öğelere dönüşmüştür. İkinci olarak kimlik ve çatışmaların inşasında kaynak olan anlamların belirsizliğine ve bu anlamların yaratılması sürecindeki bağlamın önemine vurgu yapılmış, böylece tarihsel determinist yaklaşımın sonu gelmiştir. Üçüncü olarak devlet, sınıf, kültür gibi olguların zaman ve mekân içinde değişen unsurlar olduğu kabul edilmeye başlanmıştır. Böylece modernleşmenin ya da üretim tarzının bir sonucu gibi gözüken ulus-devletin aslında bir toplumsal kurgu olduğu iddia edilmiştir. Dördüncü olarak aydınlanma düşüncesinin egemen, özgür, rasyonel ve bilinçli insan anlayışı reddedilmiş, özne ve yapıların toplumsal olarak inşa edildiği ve kültür tarafından şekillendirildiği kabul edilmiştir. Son olarak, ilerleme ve rasyonalite gibi evrensel olarak geçerli gerçekler ve değerler bulunacağına dair büyük anlatılar reddedilmiş, değerlere karşı göreceli bir yaklaşım benimsenmiştir. Böylece siyaset sosyolojisinin temel ilgi alanı kültür ve anlamların hangi bağlamda yaratıldığı, bu bağlamdaki güç ilişkilerinin yöneten ve yönetilenleri nasıl özneleştirdiğini anlamaya doğru kaymıştır.