SOS203U-SOSYAL ANTROPOLOJİ
Ünite 1: Antropolojiye Giriş
Giriş
Sosyal ve beşeri bilimler alanında özgün bir yere sahip olan antropoloji, insanlığın tarih içindeki gelişimini ve bugünkü durumunu tüm çeşitliliği içinde açıklamayı hedefleyen en iddialı bilim dalıdır. Bütüncül yaklaşımı ve disiplinler arası bakış açısını hem kuramsal olarak hem de uygulamada benimsemiştir. Doğa bilimleri ile sosyal bilimlerin buluştuğu bir alanda antropoloji insanın bugünkü biyolojik ve sosyal varlığını açıklamayı amaçlamaktadır.
Antropolojinin tarihçesi keşifler çağına ve sömürgeciliğe kadar gitmekte ve bilim dalı kendisini sürekli bir iç hesaplaşmaya tabi tutmaktadır. Antropoloji günümüzde yoksulluk gibi sosyal sorunlara ve pandemiler gibi biyolojik ve sağlık sorunlarına açıklama ve çözüm getirmeye çalışanların başvurdukları bir bilimsel alan olmaya devam etmektedir.
Antropolojinin Konusu ve Kapsamı
İnsan Bilimi olarak da bilinen Antropoloji, insanı geçmişi ve bugün yeryüzündeki çeşitliliği ile incelemeyi hedefleyen bir bilim dalıdır. Antropoloji, tüm hâlleri ile insanlığı hem biyolojik ve fizik bilimleri hem de sosyal ve beşerî bilimlerin bilgi birikimini kullanarak anlamaya ve açıklamaya çalışan bir alandır. Bilim dalının adı, Yunancada insan anlamına gelen “antropos” ve bilim, açıklama anlamlarına gelen “logos” sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur.
İlk insanlar nerede, nasıl ortaya çıkmıştır? Dünyaya nasıl yayılmış ve giderek sayıca artmışlardır? Diğer canlılarla, diğer türlerle benzerlik ve farkları nedir? Bugün yeryüzünde yaşayan toplumların ve kültürlerin birbirleriyle benzerlik ve farkları nedir? Bu benzerlik ve farkları nasıl açıklayabiliriz? İklim ve doğal çevrenin toplum yaşamı üzerine etkileri nedir? Sosyal-kültürel değişimi nasıl açıklayabiliriz? İnsanın doğası nedir ve bütün toplumları kapsayan bir insan doğası var mıdır? Yukarıda sıralanan sorular, antropolojinin cevaplamaya çalıştığı temel soru ve sorunsallar arasındadır. Bu sorulara cevap ararken, antropoloji insanın hem fiziksel ve biyolojik özellikleri ile hem de toplumsal/kültürel alanıyla ilgilenmiştir. Dolayısıyla, antropolojinin bir kolu doğa ve fen bilimlerinde, bir diğer kolu da sosyal ve beşerî bilimlerdedir. İnsanın gelişimini ve değişimini anlama çabasında olan en kapsamlı bilim dalı olduğu söylenebilir.
Kendi içinde birbirinden farklı uzmanlıklar gerektiren alt dallara ayrılmış ve bu alt dalların da kendilerine özgü inceleme konuları ve araştırma yöntemleri gelişmiştir. Genel olarak antropoloji dediğimizde bütüncül bir bakış açısı söz konusudur.
Antropolojide önemli olan incelenen toplumun birinci elden şahsen incelenmesidir. Genellikle incelenen toplumda bir yıl veya daha uzun zaman geçirilmesi, orada yaşayan insanlarla birlikte yaşanması ve o kültürün yaşam tarzını, sembollerini öğrenilmesi anlamına gelir. Bu tür
uzun soluklu, emek yoğun ve genellikle incelenen toplumun dilini öğrenmeyi gerektiren araştırma yöntemine katılarak gözlem ve ortaya çıkan yazılı çalışmaya da etnografi denilir. Etnografik alan çalışması sosyal/kültürel antropolojinin en belirgin özelliklerindendir.
Sosyal ve doğa bilimleri arasında adeta köprü vazifesi gördüğü söylenebilir. Ayrıca, sanat, dil, müzik, felsefe ve tarih ile antropoloji arasında kuvvetli bir etkileşim söz konusudur. İnsanı konu alan tarih, sosyoloji, siyaset bilimi, psikoloji, biyoloji gibi pek çok dal bulunmaktadır. Ancak, antropoloji insana bütüncül bir bakış açısı ile yaklaşan, kendine özgü araştırma yöntemi olan bir bilimsel alan oluşturmaktadır.
Yirminci yüzyılın başlarına kadar Avrupa’da genel inanış şu varsayımları kabul etmiştir:
1. Dünya’nın evrenin merkezinde olduğu, 2. İnsanın bütün diğer canlılardan ayrı olduğu, ayrıcalıklı yaratıldığı, 3. İnsanın akıllı ve bilinçli bir varlık olduğu.
Antropoloji, bu üç varsayım üzerine kurulmuş olan paradigmanın yıkılışı ile şekillenmiş ve gelişmiştir. Gökbilim olan astronomi dünyamızın evrenin içindeki sayısız gezegenden birisi olduğunu, güneşin dahi merkez konumunda bir gezegen olmadığını göstermektedir. Doğa bilimleri de insanın diğer canlı türleri gibi doğa kurallarına tabi olduğunu, ayrıca tüm canlıların yaşamlarını sürdürebilmek için “zekâ” düzeyleri bulunduğunu ortaya koymaktadır.
Günümüzde antropoloji pek çok alt uzmanlık dallarına ayrılmış bulunmaktadır. Bunlardan Fizik/Biyolojik antropoloji ile Sosyal/Kültürel Antropolojiyi bu bölümde daha ayrıntılı olarak açıklanmıştır.
Antropolojinin diğer alt alanlarından bazıları ise şunlardır: Din Antropolojisi, Hukuk Antropolojisi, Toplumsal Cinsiyet ve Antropoloji, Adli Antropoloji, Bilim Antropolojisi, Bilişsel Antropoloji, Çevresel Antropoloji, Dilbilim Antropolojisi, Etnoloji, Görsel Antropoloji, İktisadi Antropoloji, Kalkınma Antropolojisi, Medya Antropolojisi, Müzik Antropolojisi, Politik Antropoloji, Psikolojik Antropoloji, Taşınabilir Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım, Tıbbi Antropoloji, Uygulamalı Antropoloji.
Antropoloji bugün diğer bilim dalları ile dirsek teması içinde bulunarak insanla ilgili konuları çok farklı açılardan bakarak incelemektedir. Bir yandan çok ayrıntıya girerek özgün veri toplamakta, bir yandan da insanlığın yeryüzündeki varlığını bir bütün olarak görme vizyonunu kaybetmemeye çalışmaktadır.
Antropolojinin Tarihçesi
Avrupa’da Keşifler Çağı ile birlikte antropoloji kapsamlı bir şekilde ele alınmaya başlanmıştır. Avrupalıların denizler yolu ile dünyaya açılması Avrupa tarihi ve dünya tarihi açısından önemli gelişmeleri tetiklemiş oldu.
Avrupalılar daha önce hiç bilinmeyen ve karşılaşılmamış olan topluluklarla tanışmış oldular (Hanbury-Tension, 2010). Kendilerinden çok farklı olan bu yerli kabileleri ve toplulukları “öteki” olarak nitelendirdiler ve anlamak istediler. Giderek insanlığı sistemli bir şekilde sınıflandırma çabaları yaygınlaştı.
Avrupalılar giderek dünyayı tanımaya ve keşfettikleri topraklarda yayılmaya başladılar (Mann, 2011). Bu coğrafyaları sömürgeleştirerek insanlık tarihinde dramatik yeni bir süreç başlatmış oldular. Avrupalılarla karşılaşma çoğu yerel halk için büyük olumsuzluklarla neticelendi.
Yeni keşfedilen kıtalardan ve topraklardan Amerika’nın ve kıta Avrupa’sının ekonomisini zenginleştirecek olan madenler, altın, değerli taşlar ve köleler getirildi. Bu gelişmeler sürecinde sömürgeciler kendilerinden koyu tenli olan bu insanların doğaları gereği diğerlerinin altında olmaya mahkûm olduklarını savundular. Köleliği ve köle ticaretini meşru kılacak ırkçı söylemler ve tezler geliştirdiler.
Bu dönemde Batı ile “keşfedilen” topraklar arasında artan ticari faaliyetlere bilimsel araştırmalar da eşlik etti. Yeryüzünün flora (doğal bitki örtüsü) ve fauna (bölgede doğal olarak yaşayan hayvan türleri) üzerine bilgi toplanmaya başlandı (Musgrave, vd., 2000). Doğa bilimi, botanik ve zooloji gelişti. Avrupalılar ulaştıkları ve sömürgeleştirdikleri topraklardaki halkları Hristiyanlaştırma ve topraklarına, doğal kaynaklarına el koyma çabalarıyla birlikte onların dillerini, inançlarını, yaşam tarzlarını, geleneklerini kısaca kültürlerini tespit etmeye başladılar. Çoğu zaman misyonerler tarafından da sistemli şekilde yapılan bu tasvirler giderek insan topluluklarının kıyaslamalı olarak incelenmesine ve antropolojinin doğuşuna yol açtı.
Avrupalılar, teknolojik üstünlükleri sayesinde Amerika kıtalarında, Afrika’da, Güney Asya ve Pasifik adalarında, Avustralya’da yerliler üzerinde egemenlik kurdular. Birçok zaman da Avrupalılarla karşılaşan yerliler onların taşıdıkları mikroplara karşı bağışıklıkları olmadığı için yayılan salgınlar sonucu kırıldılar ve nüfusları azaldı. Eşitsiz koşullarda gerçekleşen bu karşılaşmalar sonucu Avrupalılar kendi üstünlükleri karşısında bu yerli toplum ve toplulukları “ilkel” (primitive) ve geri olarak tanımladılar. Bu şekilde gelişen evrimci görüş çerçevesinde Avrupalılar insan toplumlarının en alt basamağına “ilkel” olarak nitelendirdikleri, yaban yaşamı içinde avcı toplayıcı kabileleri, en üst basamağa da endüstrileşmiş, Batı Hristiyan toplulukları olarak kendilerini yerleştirdiler. Evrimsel çizginin ara katmanlarına da kırsal toplulukları ve endüstrileşmemiş uygarlıkları yerleştirdiler.
19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da kilisenin bilim ve düşünce dünyası üzerindeki baskıcı etkisi azaldıkça, insanın geçmişi ve bugünkü yeryüzünde dağılımı üzerine araştırmalar ve kuramların arttığını görüyoruz. (Britannica, 446). Bu çalışmaların en bilineni ve etkili
olanı Darwin’in 1859 yılında yayımlamış olduğu Türlerin Kökeni adlı çalışmasıdır. Charles Darwin (1809-1882), 19. yüzyılda bilimsel düşünceyi en çok etkilemiş olan bilim insanı kabul edilmektedir. Darwin’in Karl Marx (1818- 1883) ve Sigmund Freud (1856-1939) ile birlikte modern düşünceyi ve sosyal bilimleri derinden etkilemiş olan üç bilim insanından birisi olduğu değerlendirilmektedir.
Evrim kuramına göre doğal seçicilik ve güçlü olanın ayakta kalması ilkelerine göre, canlılar çevreye uyum göstermekte en başarılı olan canlılar hayatta kalmaya devam etmekte ve uyum sağlayamayanlar yok olmaktaydı. Burada başarının ölçütü, çoğalarak neslini devam ettirmek anlamına gelmektedir. Darwin’in evrim konusundaki görüşleri 19. yüzyılda giderek kabul gördü ve egemen paradigma hâline geldi.
Darwin’i keşif gezilerine çıkma konusunda etkileyen kişilerden birisi de Prusyalı doğabilimci ve kâşif Alexander von Humboldt (1769-1859) olmuştur. Humboldt çocukluk yıllarından itibaren bitkileri, kabuklu hayvanları ve böcekleri toplayarak etiketlendirmeye meraklı olmuştur. Ayrıca, yolculuklara ve seyahat etmeye tutkuludur. Humboldt coğrafya, anatomi, astronomi, bilimsel aletlerin kullanımı, ticaret ve yabancı diller gibi geniş bir yelpazede eğitim aldı. Humboldt yaşamının son 20 yılında yıldızlar ve gezegenlerden başlayarak volkanlar, kayalar, bitkiler ve yosunlar dahil olmak üzere bütün gezilerinin notlarını, gözlem ve analizlerini sentezlediği “Kozmos” adını verdiği beş ciltlik bir eser hâlinde yayımladı (Wulf, 2015).
Antropolojinin ortaya çıkışı Humboldt ve Darwin gibi doğabilimci, kâşif ve düşünürlerin zenginleşen Avrupa’da artan sermaye ve devletin kurumsal desteği, aynı zamanda bilimsel faaliyetlerin ve tartışmaların verimli bir zemin bulması ile mümkün olmuştur.
Fizik/Biyolojik Antropoloji
Fizik veya biyolojik antropoloji beş temel alan üzerine kurulmuştur:
1. Fosil kalıntılara dayanarak insan evriminin incelenmesi (paleoantropoloji) 2. İnsan genetiği 3. İnsanın büyümesi ve gelişimi 4. İnsanın biyolojik esnekliği, çevreye biyolojik olarak uyum göstermesi. Örnek olarak bedenin ısı, soğukluk ve yükseklik gibi dış faktörler ile nasıl başa çıktığının incelenmesi 5. Maymunların, büyük maymunların ve insan olmayan primatların biyolojisi, evrimi davranışı ve sosyal yaşamı (Gezon ve Kottak, 2016:10).
Fizik/Biyolojik antropolojinin uzmanlık alanı birçok farklı bilimsel disiplin ile örtüşmektedir. Genellikle fizik/biyolojik antropologlar bu uzmanlarla birlikte ekip hâlinde çalışırlar. Biyoloji, zooloji, anatomi, fizyoloji, tıp ve halk sağlığı ile dirsek teması hâlindedir.
Güney Afrika’da bulunan ve Australopitek adı verilen bir insanın 2-3 milyon yıl önce yaşamış olduğu tahmin edilmektedir (Güvenç, 2018:43). Bugün insanlığın ilk kalıntılarının Afrika’da Olduvai Gorge adındaki vadide bulunmuş olduğu ve insan topluluklarının buradan dünyaya yayılmış oldukları tezi genel kabul görmektedir. Ancak, şu unutmamalıdır ki, yeryüzünde yeni kalıntılar bulundukça ve daha gelişmiş tarihlendirme teknikleri icat edildikçe bu genel kabul değişebilecektir.
İnsanoğlunun biyolojik ve kültürel varlığına dayalı olarak üç büyük dönemden söz etmek mümkün olmaktadır. Bu dönemleri şöyle özetleyebiliriz:
1. Paleolitik: Eski taş, yontma taş ve tarımsal üretim öncesi evreler. Günümüzden 2 milyon yıl önce. 2. Mezolitik: Orta taş ve paleolitik ve neolitik arasındaki ara devre. Günümüzden yaklaşık 15 bin yıl önce. 3. Neolitik: Yeni taş, cilalı taş ve tarımsal üretimin başladığı evre. Günümüzden 11 bin yıl önce.
Arkeolojik Antropoloji
Fizik/Biyolojik antropoloji başka bilim alanlarıyla işbirliği içinde ilerlemiştir. Bu alanların en belirgini arkeolojidir. Arkeolojik antropoloji, maddi kalıntılar üzerinden insan davranışı ve kültür örüntülerini yeniden inşa eder, tasvir eder ve yorumlar.
Antropoloji insanın yeryüzünde zaman içindeki evrimini, bugün yeryüzündeki insan çeşitliliğini incelemiştir. Son 200-300 yıl içinde bu bilgi birikiminin oluşmasına katkıda bulunan bilim insanlarının çoğu ırkçılık ve kölelik karşıtı bir duruş sergilemişlerdir. Bir kısmı ise toplumlar ve kültürler arasındaki fiziksel ve kültürel farkları bazı kültürlerin veya insan gruplarının daha geri ve fiziksel olarak yeterince gelişmemiş olduğunu ileri sürerek diğerleri tarafından yönetilmelerinin meşru olduğu sosyal biyoloji tezlerini ileri sürerek ırkçı bir bakış açısı sergilemişlerdir.
Bugün bilimsel olarak tanımlanabilecek “ırk”tan söz edilememekle beraber, ırkçılık insanlığın mücadele etmekte olduğu önemli bir insan hakları ihlali olmaya devam etmektedir.
Sosyal/Kültürel Antropoloji
Sosyal/kültürel antropoloji toplumların sosyal ve kültürel özelliklerine bakmış, bunları sınıflandırmış ve aradaki benzerlik ve farkları açıklamaya çalışmıştır. Toplumları incelerken antropologlar dilini bilmedikleri toplulukların dillerini öğrenerek, onların içinde uzun süreler yaşayarak bilgi toplayarak içten bir bakış açısıyla toplumu anlamlandırmaya çalıştılar. Bu geleneğe dayanarak, sosyal antropolojinin sosyal bilimlere yaptığı en önemli katkının etnografik araştırma olduğu söylenmektedir (Moore 2015, viii).
Evrimci görüşe karşı çıkarak farklı bir gelenek yerleştirmiş olan Amerikalı antropolog Franz Boas (1858-
1942), her kültürün kendi içinde ele alınması gerektiğini ve bir kültürün diğerinden daha “ileri” veya “geri” olarak nitelendirilemeyeceği fikrini savunmuştur. Boas’ın yaptığı bu analitik ayrım, Amerika Birleşik Devletleri bünyesinde antropolojinin Fizik/Biyolojik Antropoloji, Arkeoloji (tarih öncesi antropoloji), Kültürel Antropoloji ve Dilbilim olarak dört alt başlık hâlinde şekillenmesine katkıda bulundu.
Sosyal/kültürel antropolojinin kurucusu sayılan diğer antropologlardan bazıları şunlardır: Alfred Kroeber, Ruth Benedict, Marcel Mauss, Margaret Mead, Bronislaw Malinowski, A.R. Radcliffe-Brown, Edward EvansPritchard, Leslie White, Julian Steward, Marvin Harris, Claude Lévi-Strauss, Victor Turner, Clifford Geertz, Mary Douglas, Sherry Ortner, Pierre Bourdieu, Eric Wolf, Marshall Sahlins.
Antropolojiyi şekillendirmiş olan yukarıdaki seçili listedeki kişilerin evrimci, işlevselci (fonksiyonalist), çatışma odaklı veya yorumsamacı ve sembolik analiz yapan bir dizi farklı kuramsal eğilimleri olan bakış açılarını taşıdıklarını görüyoruz.
İngiliz antropolojisi toplum kavramı üzerinde odaklanarak sosyal antropoloji başlığını benimsemiş, Amerikan antropolojisi ise kültür kavramını merkeze almış ve kültürel antropoloji başlığı altında gelişmiştir.
Antropoloji ve Etik
Bütün bilim dallarında olduğu gibi antropoloji için de etik önemli bir konudur. İyi, doğru ve güzel davranma, doğru değerlerler ve davranışlar üzerinde düşünme anlamına gelen etik kavramı bilginin nasıl üretileceği ve nasıl kullanılacağı süreçlerini de içerir.
Antropologlar, üzerinde çalışacakları bir araştırma konusunun seçiminden, saha araştırmasının sürecinden, topladıkları bilginin değerlendirilmesi ve bu bilginin paylaşımı noktalarını kapsayacak şekilde mesleki olarak etik kurallara bağlanmışlardır. Bu kurallara uymayan antropologların meslekten ihraç edildikleri örnekleri de bulunmaktadır.
Antropolojinin Geleceği
Antropologlar geleneksel olarak akademik dünyada, müzelerde, kalkınma projelerinde, danışmanlık yapmak üzere çok kültürlü şirketlerde, araştırma enstitülerinde, kamu görevlerinde, istihbarat birimlerinde istihdam edilmişlerdir. Katılarak gözlem yöntemi ile elde edilen bilgilerle antropolojinin sunduğu yorumsamacı ve analitik bilgi, toplumları ilgilendiren kararlar alınması gereken durumlarda değerli olmaktadır.
Antropolojinin geçmişinde karşılaştığı en önemli eleştiriler arasında bulunan sömürgecilikle olan ilişkisini gözden geçirmekte ve bununla yüzleşmektedir. Alana çıkan ilk dönem antropologlara her koşulda inceledikleri kültüre saygı duymaları, müdahale etmemeleri, her kültürün kendi içinde tutarlı bir mantığı olduğu görüşünden hareketle sadece gözlemci olarak bulunmaları
istenmekteydi. Kültürel görecelik konusundaki Boas’cı yaklaşımı benimsemiş olan antropoloji böylece etnosentrik ve hatta ırkçı görüşleri benimseyebilen evrimci görüşe karşı tepki koymuş oluyordu.
Bir sosyal bilim dalı olarak antropoloji dünyada çok yaygın olmamakla beraber toplumları, değişik kültürleri ve insan davranışını anlamak için çok önemli bir bilgi birikimine sahip kıymetli bir bilim dalı olmaya devam etmektedir. Küreselleşen dünyada kıtalar ve ülkeler arası iletişim, etkileşim, ulaşım ve ticaret arttıkça toplumlardaki insan davranışını ve sosyal değişimi anlayabilmek giderek önem kazanmıştır. Ayrıca yoksulluk, küresel salgınlar ve iklim değişikliği gibi tüm insanlığı ve dünyayı ilgilendiren mega sorunlar da antropolojinin getirdiği bakış açısı ile ele alınmak durumundadır (Bodley, 2012; Kaufman, 2007).
İnsanların varoluşundan bu yana geçirmiş olduğu genetik ve anatomik değişiklikler, hastalıklarla baş etmede önemli olmakta, bu da antropolojinin oluşturduğu bilgi birikimi ile örtüşmektedir. Covid-19 küresel salgınının açıkça gösterdiği gibi virüslerin insanlara bulaşma ve etkileme biçimleri, insanın diğer türlerle ve canlılar alemi ile birlikte yaşamasını anlamayı gerektirmektedir. Bunlar antropolojinin başından beri ilgilendiği konular olmuştur. Toplumların sağlık ve hastalıkla ilgili inanç ve davranışların anlaşılması ve açıklanması da güncelliğini korumaktadır.
Sağlık için vazgeçilmez bir konu olan beslenme ve gıda alanlarında da insanlığın milyonlarca yıl içinde bedeninin değişik gıda rejimlerine nasıl uyum sağladığının incelenmesi, bedenimizin gıda rejimi değişikliklerine nasıl tepki verdiği antropolojinin sunduğu verilerle daha iyi açıklanabilmektedir. Bu gibi konular bize antropolojinin bilimsel öneminin geçerli olduğunu hatırlatmaktadır.
Bütün ülkelerde yöneticilerin üzerinde durduğu önemli bir konu da eğitimdir. Hangi eğitim sisteminin insanları potansiyellerine ulaşmada daha başarılı ve toplum üyelerini daha sağlıklı ve mutlu kıldığı konusunda eğitim antropolojisi kıyaslamalı araştırmaları ile derinlemesine bilgi sunabilmektedir.
Antropolojinin söz sahibi olmaya devam ettiği bir diğer alan da görsel malzemenin analizi ve yorumlanması konusudur. Antropoloji ve Fotoğraf ilişkisi sadece belgesel, sosyal belgesel, gezi fotoğrafçılarının etnik veya yerel fotoğrafları olmanın ötesinde bir karmaşıklığa sahiptir. Antropolog, etnograf, katılımcı, özne, editör, akademisyen gibi aktörleri de içine alan, günlük hayatın, ilişkilerin veya kültürün hangi dönemlerde kimler tarafından nasıl temsil edildiğine dair anlaşılması gereken çok yönlü bir alandır (Okan, 2020). Tüm dünyada yaygınlaşan cep telefonlarının fotoğraf makinası gibi kullanılarak sıradan vatandaşların da çektikleri fotoğraf ve video sayısı hızla artmıştır. Fotoğrafın kültür ve sosyal bilimler dünyasında ne anlama geldiğini analiz antropoloji için de yeni bir değerlendirme alanı olmaktadır.
Antropoloji günümüz uluslararası iş dünyasına da önemli katkı yapar durumdadır. İş dünyasının da antropolojiyi “keşfetmesi” ile şirketlerin araştırma birimlerinde antropologların görevlendirilmesi artmıştır. (Madsbjerg ve Rasmussen, 2014: 80-88). İş dünyası uzun süredir pazar araştırmalarında etnografik araçlar kullanıyor. Anlamlandırma yolu ile geleneksel araçların yanıtlayamayacağı cevaplar buluyor ve iş liderlerinin faaliyet gösterdikleri iş koluyla ilgili daha yaratıcı düşünmelerine olanak tanıyor. Örneğin, Lego şirketi günümüzde çocukların oyun tercihlerini anlamak ve onlara hitap edebilmek, yeni ürünler geliştirmek için etnografik yöntemlerle araştırma yapan antropologlara başvurmuştur.
Antropoloji üniversitelerde varlık göstererek hem bilim dünyasının sorularına cevap aramaya hem de uygulamalı olarak sağlık sektörünün, eğitim kurumlarının, diplomasinin, yöneticilerin, iş dünyasının uygulamalı olarak sorunlarını çözmeye yardımcı olmaktadır. Tüm bu açılardan bakıldığında antropoloji önümüzdeki yıllarda değişik uzmanlık ve alt dalları ile dünyanın baş etmeye çalıştığı sorunlara çözüm sunmak adına önemli katkılar yapmaya ve kıymetli addedilen özgün bir bilim dalı olmaya devam edecektir.