AÖF Soru Bankası

Çocukluk SosyolojisiÜnite 4 Özeti

Çocukluk Kavramının Düşünsel Temelleri

SOS120U-ÇOCUKLUK SOSYOLOJİSİ

Ünite 4: Çocukluk Kavramının Düşünsel Temelleri

Giriş

Çocukluk; sosyolojisiyle, felsefesiyle ve tarihiyle bir bütün olarak ele alınmalıdır. Bu bölümde çocukluk felsefesinin ne olduğu açıklanacak ardından çocukluğa ve çocuk kavramına yaklaşımın tarihsel süreçte nasıl bir evrim geçirdiği kuramsal boyutta irdelenecektir.

Çocukluk Kavramının Düşünsel Gelişimi

Yakın bir döneme kadar çocukluk felsefesini, eğitim felsefesinin alt alanı olarak ele alma eğilimi yaygın olmakla birlikte günümüzde çocukluk felsefesi özgün bir araştırma konusu ve alanı olarak kabul görmüştür.

Orta Çağ’da birçok düşünüre göre kayıtsız kalınan ve hatta yok sayılan çocukluk dönemi, günümüzde üzerine derin araştırmaların yapıldığı, başta eğitim bilimleri ve pedagoji alanları olmak üzere psikoloji, sosyoloji ve bu bölümün üzerinde şekillendiği felsefenin önemli bir araştırma konusu haline gelmiştir.

Çocukluk felsefesi, çocuğun ve çocukluğun ne olduğuyla, tarihin ilerlemesiyle birlikte çocuğa ve çocukluk kavramına yönelik yaklaşımın nasıl değiştiğiyle ilgilenen disiplindir. Aynı zamanda çocuğun ahlaki ve bilişsel gelişimi, çocuk hakları, çocukluk ve otonomi, çocuğun toplumdaki yeri gibi konuları da ele alır.

Orta Çağ Sanatında ve Kavrayışında Çocukluk

Ariès’e göre Orta Çağ dünyasında çocukluğun bir yeri olmadığından n ikinci yüzyılda Orta Çağ sanatı çocukluk kavramına sahip değildi. Ariès çalışmasında dönemin sanat eserlerinden bu durumu yansıtan örnekleri ile minyatürlerde çocukların yetişkinler gibi resmedildiğini vurgular. On üçüncü yüzyılla birlikte nadiren de olsa çocukluğun modern anlamda resmedilişine benzer tasvirler ortaya çıkmıştır. Ne var ki Ariès’e göre bunlar istisna sayılabilecek kadar azdır. Orta Çağ’ın son dönemlerine kadar genel kaide, çocukların küçük boyutta yetişkin insanlar olarak resmedilmesidir (Ariès, 1962: 34). Orta Çağ’ın son dönemlerinde, Rönesans’a geçişle birlikte gerçekçi çocuk resimleri görülmeye başlansa da dikkat çekici bir nokta olarak bu dönemde bir çocuğun portresine rastlamak neredeyse imkânsızdır. Ariès’e göre nihayet on yedinci yüzyılla beraber çocuklar ve çocukluk sanatta kendilerine özel bir yer bulmaktadır.

Çocukluğun İcadı

Başlarında Ariès’in geldiği bir grup düşünür, modern döneme kadar günümüzdekine benzer bir çocukluk fikrinin var olmadığını savunurlar. Bu düşünürler, dönemin insanları için çocukluk kavramının bir anlamı olmadığını, çocukluğun özellikle Yeni Çağ’ın sonrasında, günümüze uzanan süreçte icat edildiğini iddia ederler (Clarke, 2004: 3). Bu bağlamda dört düşünürün görüşleri ön plana çıkmaktadır (Clarke, 2004: 5).

Clarke’a göre Ariès’le paralel düşünen tarihçilerden Lloyd de Mause, The History of Childhood (Çocukluğun Tarihi) adlı eserinde Orta Çağ’da çocuklara yönelik yaklaşımın,

onları sıklıkla ölüme veya sokağa terk etmekten ve onlara kayıtsız kalmaktan günümüzde çocuğa yönelik ilgi ve öneme doğru ilerlediğini ve dönüştüğünü savunur (Mause: 1976). Yine Clarke’ın bu çerçevede dikkat çektiği diğer bir düşünür olan Edward Shorter, The Making of the Modern Family (Modern Ailenin Teşekkülü) adlı eserinde “İyi annelik modernizasyonun bir icadıdır.” diyecek kadar ileri gitmiştir (Shorter, 1976:170). Bu bağlamda ele alabileceğimiz diğer bir tez ise Lawrence Stone’a aittir. Stone, The Family, Sex and Marriage in England 1500- 1800 (İngiltere’de Aile, Cinsellik ve Evlilik 1500-1800) adlı eserinde on yedinci yüzyılın sonlarında dahi, aile içindeki ilişkilerin duygusal anlamda kopuk ve duygudan uzak olduğunu iddia etmiştir. Düşünür, dönemin önde gelen akımlarından Püritenlerin (On altıncı yüzyılda İngiltere’de ortaya çıkan ve Amerika’da da yaygın olan Protestanlık mezhebine bağlı bir dini akım) çocukları günahkâr varlıklar olarak görmesinin de bunda etkili olduğu görüşündedir (Stone, 1977: 137). Stone’a göre bu türden yaklaşımların yıkılmasında orta sınıfın ortaya çıkması, sanayileşme ile ortaya çıkan bireyciliğin, çocuk merkezli bir görüşü yaratması ve bu görüşün orta sınıftan diğer sınıflara yayılmasının etkisi büyüktür.

Duygular Ekolü

Duygular ekolünde yer alan düşünürlere göre günümüzdeki aile yapısı duygulara, hislere ve nezakete önem vermektedir ve bu yönelim beş yüz yılı aşkın bir süredir adeta sürekli bir ilerleme halindedir. Duygular ekolü ile modernitenin ortaya çıkışı, insanların çocuklarına yönelik hislerinde bir değişim yaratmıştır. Bu değişim kayıtsızlıktan, yüksek değer atfetmeye doğru bir ilerlemeyi kapsamaktadır ve nihayetinde yirminci yüzyılda, çocuk ailenin merkezindeki yerini kazanmıştır.

Çocukluğa Sosyobiyolojik ve Sosyoekonomik Yaklaşımlar

Ariès’in çocukluk üzerine savlarını ortaya koyduğu günden itibaren onun düşüncelerini destekleyen düşünürler olduğu kadar, bu savları eleştiren de önemli sayıda düşünür ve kuram ortaya çıkmıştır. Barbara Hanawalt, Ronald Finucane, Sally Crawford, Michael Sheehan, Nicholas Orme, Shulamith Shahar, David Hunt, Adrian Wilson, Linda Pollock ve benzeri pek çok isim Ariès’in çalışmalarını eleştirmiştir. Bu düşünürler, geçmiş dönemlerde toplumsal, hukuki, ailevi, teolojik ve edebi yönlerden çocuğun ve çocukluğun, Ariès’in çizdiği kadar karanlık bir tablo içinde olmadığını ve yok sayılmadığını savunmuşlardır (Kline, 2008: 1). Ariès ve benzeri düşünce yapısını sahiplenmiş düşünürlere karşı pek çok farklı açıdan eleştiriler getirilmiş olsa da bunlardan ikisi farklı perspektiflerden sorunu irdelemesi bakımından büyük önem arz ediyor.

İlki Linda Pollock’un ortaya koyduğu sosyobiyolojik ve sosyoekonomik yönleri içeren eleştiri kapsamında ortaya konulabilir. Pollock söz konusu eserinde, Ariès, De Mause, Stone, Shorter ve benzeri isimlerin içerisinde yer


aldığı grubun aile ve çocuk hakkındaki fikirleri arasındaki benzerliğin dikkat çekici olduğunu söyler.

Çocuğu Yok Saymanın Sosyobiyolojik Nedenleri

Ebeveynler ve çocuklar arasındaki çıkar çatışmasına dair böylesi bir gözlemi Antropolog Colin Turnbull’un Afrika’da gerçekleştirdiği bir çalışmasında görmek mümkündür. Turnbull, kuraklığın sebep olduğu bir kıtlık döneminde Afrika’da yaşayan Ik kabilesini incelemiştir. Turnbull, kıtlıktan önce Ik kabilesinde yetişkinlerin çocuklarına ve diğer bireylere karşı kibar, cömert ve neşeli bir şekilde yaklaştığını deneyimlemişken kuraklıktan sonra artan açlık sebebiyle kabilenin üyelerinin sadece kendi kurtuluşları ile ilgilenen acımasız bireylere dönüştüklerini gözlemlemiştir. Kuraklık öncesi altruist yani özgeci bir yaşamı ön plana alan kabilede kuraklık sonrasında bu türden davranışlar azalmaya ve kabul görmemeye başlamıştır ve zayıflarla yaşlıların acı çekmesi, diğerleri için bir eğlence kaynağı haline gelmiştir. Hobbes’un yaklaşımında tüm insanların doğaları kendi benliklerini ve varlıklarını ayakta tutmak üzerine kurulu ve diğerleri ile çıkarlarının çakıştığı her durumda onları yok etmeye eğilimli bir yapıda ele alınmaktadır. Bu açıdan bakıldığında insanların çıkarları çatıştığında yetişkinlerin, yetişkinlerle; yetişkinlerin, çocuklarla ve hatta çocukların, çocuklarla çatışması kaçınılmaz bir durumdur.

Çocukluğu Anlamak

Pollock’a göre sosyoekonomik şartlar değiştiğinde sosyobiyolojik şartların değişmemesi pek olası görünmemektedir. Bu nedenle yetişkinlerin çevresel şartlar iyi olduğu sürece çocuklarına azami ilgi göstermeleri, kendilerinin ve türlerinin geleceği için en uygun davranış olacakken çevresel şartlar bozulduğunda çocukları adım attığı anda çalıştırmaya başlamaktan, çocukların savaşlarda yer almasına kadar çeşitlenebilecek farklı senaryolara yol açacaktır. Günümüz dünyasında da, özellikle sorunların yoğun olduğu ülkelerde çocukların savaşlarda kullanılmalarına veya bireysel açıdan ekonomik varlıklarını sürdüremeyecek ailelerde çocukların çok küçük yaşlarda zorla çalıştırılmalarına sıklıkla rastlamak mümkündür. Pollock Orta Çağ’ın veya herhangi bir dönemin çocuklarla gerçek ilişkisini anlamak için esas incelenmesi gereken kaynakların edebi eserler, çocuk terbiye kitapları, vaaz kitapları ve benzerleri değil; gerçek deneyimlere dayanan günlükler, otobiyografiler ve diğer birinci elden tanık eserler olduğunu savunur. Bunlar incelendiğinde ebeveynlerin Ariès’in iddia ettiğinin aksine çocuklarının ölümünden oldukça etkilendiğinin ve çocuklarının ölümlerine kayıtsız kalmadıklarının görüleceğini savunur.

Çocukluğun Felsefi ve Tarihsel Bağlamı

Ariès ve benzeri düşünürlere yönelik ikinci temel eleştiri, çocukluk anlayışının Orta Çağ toplumunda var olmadığı ve modernitenin icadı olduğu fikriyle ilişkilidir. Michel Foucault, ilerlemeci tarih anlayışının Batılı insanın

kendiyle övünmesine vesile olmaktan başka bir işlevi olmayan bir araç olduğunu savunmaktadır. Foucault bu bağlamda, The Order of Things (Şeylerin Düzeni) adlı eserinde, Batı medeniyetinin tarih anlayışını yalnızca kendinden önce gelen kültür ve medeniyetlerle değil; aynı zamanda kendisinin zaman açısından çağdaşı ve mekân açısından sınırdaşı olan kültür ve medeniyetlerle olan ilişkisini değerlendirirken, yaslandığı ideolojik konumunun kurumsal bir dayanağından başka bir şey olmayabileceğini savunur (Foucault, 1971: 367). Batı’nın çocukluğa yönelik bakışı da bu yönelimi içermektedir. Günümüzde sosyoekonomik açıdan gelişmiş durumda olan ülkeleri inceleyen düşünürler, bu ülkelerin çocuğa ve çocukluğa yönelik yaklaşımlarındaki ilerleyişlerini kültürel, sosyal ve benzeri bir ilerleme olarak görmektedirler. Orta Çağ toplumunda çocukluk kavramının olmadığına yönelik görüşler haklı olarak oldukça tepki çekmiştir. Bununla birlikte söz konusu görüşler özellikle sosyal bilimcilerin ilgisini çocuklukla ilgili araştırmalara ve çocukluğun tarihinin ihmal edilen yönlerine çekerek bu alanın önemli bir uzmanlaşma alanı olmasını sağlamıştır (Clarke, 2004: 3). Çocukluk felsefesinin kurucu isimlerinden Gareth B. Matthews da günümüzdeki çocukluk fikrinin önceki dönemlerden ayrılan bir yapısı olduğu fikrine katılır ve çocukluğun değişimi üzerine düşünmemizi sağlayan ilk ismin Ariès olduğunu iddia eder. Bu bağlamda çocuk kavramının tarihsel ve kültürel anlamda şartlandığımız bir kavram olduğunu anlamaktayız (Matthews ve Mullin, 2015: 1). Shulamith Shahar, Orta Çağ düşünürlerinin çocukluğu iyi tanımlanmış dönemlere böldüğünü iddia etmektedir. Yine aynı şekilde Piaget, yirminci yüzyılın ilk yarısında İsveçli çocukların düşünüşünde animistik yönler bulurken Margaret Mead, Pasifikte yaşayan çocukların böyle bir yönelişi olmadığını iddia edebilmektedir. (Matthews ve Mullin, 2015: 2). Matthews’a göre bugün bile çocuklar hakkında çocukluğun “Aristotelesçi konsepti” olarak adlandırabileceğimiz görüş baskın konumunu korumaktadır (Matthews ve Mullin, 2015: 2,3). Matthews, çocukluk felsefesinde ele almaya çalıştığı konuların hemen hepsinin Aristoteles tarafından da ele alındığını kabul etmektedir.

Aristoteles’in Dört Nedeni ve Çocukluk

Matthews, Aristoteles’in dört nedeni ile insanların çocukları algılayışı arasında bir bağ kurmaktadır. Aristoteles’e göre “Bu Nedir?” sorusu dört farklı yoldan cevaplanabilir ve bu cevapların her biri bir nedensellikle yani bir şeyi o şey yapan aitaia (nedenler) ile ilgilidir (Aritotle, 2006: 28,31). Bu soruları ve sırasıyla karşılık geldiği nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Bu neden yapılmıştır?-Maddi Neden (Causa Materialis) 2. Bu kimin tarafından yapılmıştır?-Etken Neden (Causa Efficiens) 3. Bunu olduğu gibi yapan ve başka şey yapmayan nedir? Biçimsel Neden (Causa Formalis)


4. Bu ne için yapılmıştır?-Ereksel Neden (Causa Finalis)

Perspektifçilik ve Çocukluğun Tarihine Bakış

Perspektifçilik, kişinin bakış açısına ve yorumlayışına göre algının, deneyimin ve akıl yürütmenin değişime uğradığını savunan ve herkes için geçerli değişmeyen bir hakikat olduğunu reddeden görüştür. Perspektifçilik yaklaşımına göre bilgi sahipleri gerçekliği asla doğrudan doğruya göremezler; gerçekliğe kendi varsayımları ve yargılarıyla yaklaşırlar. Çağımızda perspektifçilik yaklaşımı adeta pozitivizmin tahtını devralmıştır. çocukluğun tarihini yazanlar, bu az sayıdaki belgelere kısıtlanırken, günümüzün perspektifiyle geçmişi anlamlandırmaya çalıştıkları için arada büyük farklılıklar bulma eğilimindedir. Perspektifçilik yaklaşımına göre “örgütleyici bir kavramsal sistem olmadan hiçbir entelektüel etkinlik hatta basit bir tarif bile mümkün değildir” (Fay, 2012: 104).

Ontolojik görecilik yaklaşımına göre, gerçekliğin kendisi ancak bu gerçekliğin içinde yaşayanların kendi kavram sistemleri tarafından belirlenebilir. Dolayısıyla gerçeklikle olan tek ilişkimiz ona dair deneyimlerimizdir.

Ontolojik görecilik yaklaşımına göre, gerçekliğin kendisi ancak bu gerçekliğin içinde yaşayanların kendi kavram sistemleri tarafından belirlenebilir. Dolayısıyla gerçeklikle olan tek ilişkimiz ona dair deneyimlerimizdir.

Matthews’in, Aristoteles örneğinde değindiği gibi çocukluk kavramına ve çocuğa yönelik yaklaşımımızın bazı yönlerden binlerce yıldır değişmediğini kabul etmeliyiz. Bununla birlikte çocukları ve çocukların ürünlerini yetişkin olana kadar değerli ve tam olarak görmeme eğilimimizden vazgeçmeliyiz. Bu bağlamda çocukların yaptıkları resimleri de bir yetişkinin ortaya koyduğu bir sanat eseri gibi kabul etmeyi öğrendiğimiz anda Matthews’a göre çocukların düşüncelerini, yaratıcılıklarını, duyarlılıklarını ve deneyimlerini küçümseyen bakış açımızdan kurtulmuş oluruz (Matthews, 2000: 145). Böylesi bir zihniyet değişimi de çocuğun ve yetişkinin özgürlüğünü beraberinde getirecektir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında