SOS115U-NÜFUS VE TOPLUM
Ünite 6: Nüfusun Bileşenleri: Doğurganlık ve Ölüm
Doğurganlığa İlişkin Temel Kavramlar ve Ölçüler
Nüfusbilimde üreme, doğumlar yoluyla insan nüfusunun artışı olarak tanımlanır. Dolayısıyla doğurganlık bir nüfustaki canlı doğum yapma sıklığını ifade eder. Potansiyel doğurganlık, doğurabilirlik veya doğurganlık gücü (veludiyet) kavramı ile ifade edilir. Fiili doğurganlık ise bir nüfusta canlı doğumların belirlediği düzeydir.
Doğal doğurganlık kavramı, bilinçli şekilde herhangi bir doğum kontrol yöntemi kullanılmadan gerçekleşen bir davranış şeklindeki doğurganlığı anlatır. Demograf John Bongaarts, biyolojik ve davranışsal olarak herhangi bir kısıt bulunmadığı, çoğul doğum yapılmadığı durumda bir kadının kuramsal olarak en fazla 35 doğum yapabileceğini öne sürmüştür. Pratikte doğurganlık düzeyinin bu üst sınıra erişmesi mümkün görünmemektedir. Bongaarts bu durumu insanın biyolojik üreme sistemine ilişkin faktörlere atıf yaparak açıklamaktadır. Bu faktörler ise şunlardır:
• Gebe kalma için geçen süre • Dölüt ölümleri • Doğumdan sonra adet kesilmesi • Kısırlık
Doğurganlığın Dönüşümü
Doğurganlığın, üreme sistemi dışında toplumsal faktörler nedeniyle azalması ve düşük düzeylere inmesi, doğurganlığın dönüşümü kavramı ile anlatılmaktadır. Demograf John R. Weeks doğurganlık dönüşümünü genel bir sosyal değişim örüntüsünün önemli bir unsuru olarak ele almaktadır
Demografik dönüşümle birlikte yaşam süresinin uzaması, doğurganlıkta azalma ve kentleşmenin artması gerçekleşirken, kadınların sosyal rolleri önemli derecede genişler. Bu genişlemeyle birlikte kadınların yaşam fırsatları çoğalır ve çeşitlenir.
Uzayan yaşam süresi, eğitim düzeyinin ve finansal bağımsızlık olanağının yükselmesi, kentleşmeyle birlikte kadınlar üzerindeki çok sayıda doğum yapma baskısı azalmaktadır. Eğitim düzeyi yükselen kadınlar, eğitime devam etmek veya iş hayatında deneyim kazanmak için evlenmeyi ve çocuk sahibi olmayı öteler. Kentsel alanlarda doğurganlığın kırsal alanlara göre daha düşük düzeyde olması bu yerleşim yerlerinde yaşayan kadınların kompozisyonlarındaki farklılıklarından kaynaklanır.
Doğurganlık Ölçüleri
Nüfusbilimde iki tür doğurganlık ölçüsü bulunmaktadır; dönem (veya kesit) ve kuşak ölçüleri.
Bir nüfusta, belirli bir yıl veya zaman döneminde kaç doğum olduğunu ve bu doğumlara dayalı olarak doğurganlık düzeyini hesaplamak istediğimizde, dönem ölçülerine başvururuz.
Dönem (Kesit) ölçüleri farklı niteliktedir ve basit olandan karmaşık olana, daha az veri gerektirenden daha çok veri
gerektirene ve daha kaba (net olmayan) olandan daha net olana doğru değişmektedir.
• Çocuk-Kadın Oranı • Kaba Doğum Hızı • Genel Doğurganlık Hızı • Yaşa Özel Doğurganlık Hızı • Toplam Doğurganlık Hızı
Kuşak doğurganlık ölçülerine ise belirli bir doğum veya evlilik kuşağındaki kadınların yaşamları boyunca yaptıkları doğum sayısına dayalı doğurganlık ölçülerini hesaplamak istediğimizde başvururuz.
Dünya Nüfusunda Doğurganlık Düzeyi ve Eğilimler
Dünya nüfusunda demografik geçişle birlikte geçtiğimiz 60 yılda küresel dünya nüfusunun doğurganlık düzeyi önemli derecede azalmış, aynı zamanda doğurganlığın yaş örüntüsü de değişmiştir. Doğurganlıkta bu eğilimlerin devam etmesi nüfus yaşlanması olgusunu ortaya çıkarmaktadır.
Dünya Nüfusunda Doğurganlık Düzeyi ve Değişimler
Dünya genelinde toplam doğurganlık hızı, 1950-1955 dönemindeki ortalama 5 canlı doğumdan 2015-2020 döneminde 2,5 canlı doğuma inmiştir. Dünya genelinde gerçekleşen doğurganlık azalması ülkelerin ekonomik gelişmişlik düzeylerine göre (Yüksek gelir ülkeler grubu, Orta gelir ülkeler grubu, Düşük gelir ülkeler grubu) farklı zamanlarda başlamış ve farklı hızlarda gerçekleşmiştir.
Dünya Nüfusunda Doğurganlığın Yaş Örüntüsü ve Değişimler
Dünya nüfusunda demografik geçiş sırasında, doğurganlık düzeyindeki azalma yanı sıra 1950’li yıllardan günümüze doğurganlığın yaş örüntüsünde de önemli değişiklikler olmaktadır.
• Adölesan doğurganlık yarı yarıya azalmıştır; 15-19 yaş grubunda 1950-1955 döneminde binde 87 olan doğum hızı 2015-2020 döneminde binde 43’e inmiştir. • Genç yaş gruplarının (20-34) doğurganlık hızlarındaki azalma diğer yaş gruplarından daha düşük oranda gerçekleşmiştir. • 35 ve daha yukarı yaş kadınların doğurganlık hızları 1950-1955 dönemindeki hızların üçte birine kadar inmiştir.
Adölesan Dönemde Evlilik ve Doğurganlık
Adölesan dönemde evlilikler, özellikle 18 yaş öncesinde gerçekleştiğinde, erken ya da çocuk evliliği olarak adlandırılır. Toplumsal yapıda erken evliliklerin nedenleri, sosyoekonomik nedenler ve sosyokültürel nedenler olmak üzere iki temel ayrıma tabi tutulabilir.
Erken yaşta kız çocuklarının evlendirilmesi olgusu üzerinde, sosyokültürel nedenlerin de etkisi büyüktür. Toplumun geleneği ve göreneği, değer sistemi, meşruiyet
algısı, dinî inanış vb. birçok faktör evlilik olgusu üzerinde belirleyici olmaktadır. Adölesan dönemde erken yaşta evlenme, bu dönemde hamile kalma ve çocuk doğurmaya neden olmaktadır. Düşük ve orta düzey gelir grubundaki ülkelerdeki bebek ölümlülüğü üzerinde gerçekleştirilen çalışmalar, adölesan doğumların olumsuz sağlık sonuçları olabileceğini göstermiştir. Örneğin, adölesan dönemdeki doğumlarda bebek ölüm olasılığı, annenin 20-29 yaş grubunda olduğu doğumlardan yüzde 50 daha yüksektir.
Günümüzde adölesan dönemdeki doğurganlığın en yüksek olduğu bölgeler sırasıyla Afrika, Asya, Latin Amerika ve Karayipler bölgeleridir. Adölesan dönem doğurganlığı, ekonomik büyüme, yoksulluğun ve gelir eşitsizliğinin azalması ve eğitime yönelik harcamaların artması faktörlerinin öne çıkmasıyla gelişmekte olan ülkelerde zaman içinde azalmaktadır.
Gebeliği Önleyici Yöntem Kullanımı
Dünya nüfusunda doğurganlık düzeyinin azalmasında 35 ve daha yukarı yaş kadınların doğurganlık hızlarındaki azalmanın rolü önemlidir. Üreme çağı olarak kabul edilen 15-49 yaş döneminin ikinci yarısındaki kadınlar arasında doğurganlık azalması büyük ölçüde gebeliği önleyici yöntem kullanımı sayesinde gerçekleşmektedir. 2019 yılı itibarı ile dünya nüfusunda 15-49 yaş grubunda 1,9 milyar kadın yaşamaktadır. Bu kadınların yaklaşık yarısı (yüzde 48) modern veya geleneksel gebeliği önleyici yöntemlerden birisini kullanmaktadır.
Türkiye Nüfusunda Doğurganlık Düzeyi ve Eğilimler
20. yy. ortasından günümüze, dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de demografik geçiş yaşanmıştır. Bu süreçte ülkedeki doğurganlık yüksek düzey doğurganlıktan günümüze değin azalarak yenilenme düzeyi doğurganlığa inmiştir.
Türkiye’de Doğurganlık Dönüşümü
Türkiye, Osmanlı devletinin dağılması, I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı gibi tarihsel gelişmeler sonucunda 20.yy’ın ilk yarısında hayli kayıp vermiş ve yaş yapısı bozuk olan bir nüfusa sahipti.
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren ise ölümlerde azalma, doğurganlıkta ise artış yaşanmaya başlanmış ve nüfus artışı ortaya çıkmıştır. Bu artışın ekonomik ve sosyal gelişme ve ülke güvenliğinin sağlanması bakımından gerekli görülmesiyle 1923-1960 arası dönemde doğurganlığı destekleyecek pronatalist politikalar takip edilmiştir.
1950 sonrasında ise kırdan kente göç olgusunun ortaya çıkmasıyla ülke genelinde doğurganlık düzeyinde azalma 1960’lı yılların ilk yarısından itibaren belirgin şekilde gözlenmeye başlanmıştır.
Kentlerde artan nüfusun yol açtığı toplumsal sorunlar neticesinde 10 Nisan 1965 tarihinde kabul edilen 557 Sayılı Nüfus Planlaması Hakkındaki Kanunun kaul
edilmesi ile modern gebeliği önleyici yöntem kullanımına ilişkin kısıtlamalar kalkmış ve istemli düşük belirli koşullar hâlinde uygulanır olmuştur. Doğurganlık dönüşümünün “Ortageç geçiş” aşamasına 1980’lerin ilk yarısında, geç geçiş aşamasına ise 1980’lerin ikinci yarısında kadın başına 3 çocuğa düşmesi ile geçilmiştir.
Doğurganlık Dönüşümünde ve Düzeyinde Güncel Durum
Türkiye’de doğurganlık, yenilenme düzeyi doğurganlık düzeyindedir. Türkiye İstatistik Kurumu’na göre toplam doğurganlık hızı 2018 yılında 2,0 ve 2019 yılında 1,8’dir.
Türkiye’de doğurganlık düzeyi azalırken doğurganlığın yaş örüntüsünde de önemli değişiklikler gerçekleşmiştir. 1993 ve 2018 yıllarında gerçekleştirilen Nüfus ve Sağlık Araştırmalarında elde edilen sonuçlara göre toplam doğurganlık hızındaki azalmanın, büyük ölçüde 30 yaş öncesi kadınların doğum hızlarındaki azalmadan kaynaklandığı anlaşılmaktadır.
1980’lerden sonra hızlanan modernlik ve küreselleşmenin oluşturduğu toplumsal değişimlere daha fazla uyum sağlayan yüksek eğitimli, kentsel alanlarda yaşayan, daha geç yaşta evlenen, ilk çocuğa daha geç yaşta sahip olan, eşi ile evlilik kararını birlikte alan ve çekirdek aile tipinde yaşayan kadınlar arasında doğurganlık dönüşümü daha erken ve hızlı gerçekleşmektedir.
Adölesan Doğurganlık
1990’larda Türkiye’de yaklaşık her yedi adölesan kadından biri evli olarak tespit edilmiştir. 2018 gerçekleştirilen Nüfus ve Sağlık Araştırmasında ise 15-19 yaş grubundaki kadınlar arasında evli olanların oranı yirmide birine değin azalmıştır.
Adölesan dönemde evlilik ve çocuk sahibi olma davranışının son 15 senelik dönemde azalmasının sebebi olarak adölesan kadınların eğitim düzeyindeki artış gösterilebilir.
Doğurganlık Tercihleri
Kadınlara, ideal çocuk sayısı ve gelecekte başka çocuk isteyip istememe hakkında sorular yöneltilerek doğurganlık tercihleri hakkında edinilen bilgiler nüfus politikalarının ve aile planlaması programlarının oluşturulmasında da kullanılmaktadır.
Ortalama ideal çocuk sayısı, 15-19 yaş grubunda 2,3 çocuk, 20-39 yaş grubunda 2,8 çocuk ve 40- 49 yaş grubunda 3,0 çocuktur. Eğitim ve refah düzeyinin yükselmesiyle ortalama ideal çocuk sayısı tercihi de azalmaktadır.
Gebeliği Önleyici Yöntem Kullanımı
Türkiye’de gerçekleştirilen demografik araştırmalar zaman içinde modern yöntem kullanımının giderek yaygınlaştığını göstermektedir.
Son 30 yıldaki gebeliği önleyici yöntem kullanımındaki değişime bakıldığında, genel olarak kadınlar arasında yöntem kullanımının yaygınlaştığı görülür. Okula
gitmemiş veya ilkokulu bitirmemiş kadınlar arasında yöntem kullanımı en düşük düzeydedir (yüzde 40). Bu oran eğitimle birlikte artarak lise veya üzeri eğitimi olan kadınlarda yüzde 52’ye ulaşmaktadır.
Ölümlülüğe İlişkin Temel Kavramlar ve Ölçüler
Nüfusbilim alanında ölüm, solunum ve kalp atımı gibi yaşam göstergelerinin sona ermesi olarak tanımlanmaktadır. Ölümlülük nüfusbilimde ölüm olayına ilişkin tüm süreçleri kapsayan bir kavramdır.
Ölüm olayına nüfusbilim jargonunda son veya geri dönüşsüz olay da denilmektedir.
Kadınların hemen her yaşta ölüm hızları erkeklerden daha düşük düzeydedir.
Genel olarak yaşla birlikte ölüm hızları yükselirken bebek ve çocukların çevresel koşullara karşı dayanıklılığı yetişkinler kadar yüksek olmaması nedeniyle ölümlülük erken yaşlarda, yüksek düzeylerdedir.
Doğumun başlangıcından ileri yaşlardaki ölümlere kadar, bir nüfustaki tüm yaşlarda gerçekleşen ölümleri dikkate alarak nüfustaki genel ölümlülük düzeyini ifade etmek üzere doğuşta beklenen yaşam süresi göstergesi kullanılır.
Ölümlülük, demografik değişkenlere göre evrensel bir örüntü göstermekle birlikte, kişilerin genetik, ekonomik, sosyal ve davranışsal özelliklerine göre de farklılık göstermektedir. Yetişkin ölümlüğü düşük-gelirli ülkelerde yüksek düzeyde iken, yüksek-gelirli ülkelerde de düşük düzeydedir.
Yetişkin ölümlülüğünün özel bir biçimi anne ölümleridir. Doğum hızlarının yüksek olduğu durumlarda, anne ölümleri de yüksek olmaktadır. Toplumsal açıdan bakıldığında kadının eğitimi, toplumsal cinsiyet eşitliği, beslenme sorunları ve yoksulluk anne ölümlülüğü ile ilişkilidir. 1990 yılından bu yana dünya genelinde takip edilen politikalar sayesinde anne ölümleri yüzde 45 oranında azalmıştır.
Ölümlülük Ölçüleri
Ölüm olayı diğer demografik olaylara göre daha kolay tanımlanması, tek sefer gerçekleşmesi nedeniyle demografik analizlerin konusu hâline gelmiştir.
Doğurganlığın incelenmesinde olduğu gibi ölümlülük analizlerinde de temel olarak hızlar kullanılır.
• Kaba Ölüm Hızı
• Yaşa Özel Ölüm Hızı
• Bebek Ölüm Hızı
• Beş Yaş Altı Ölüm Hızı
Beklenen Yaşam Süreleri
Bireylerin belirli bir dönemdeki yaşa özel ölümlülük hızlarına maruz kaldıklarında yaşaması beklenen ortalama yıl sayısıdır. Beklenen yaşam süreleri, nüfusbilim analizlerinin en eski gereçlerinden birisi olan Hayat Tabloları kurularak hesaplanır. Hayat tablosu, doğumları
aynı zamana rastlayan bir kuşağın üyelerinin yaşlanma sürecinde doğum kuşağını ölüm yoluyla nasıl terk ettiğini, doğum kuşağının nihai olarak nasıl ortadan kalktığını, bu süreçte ortalama yaşam süresinin ne olduğunu gösterir.
Dünya ve Türkiye Nüfusunda Ölümlülük Düzeyi ve Eğilimler
18yy.da sanayi toplumuna dönüşen ülkelerde, 20.yy.da ise dünyanın geri kalanında, modernliğin bir getirisi olarak sosyoekonomik koşullarda ve toplum sağlığı hizmetlerinde yaşanan gelişmeler neticesinde nüfuslarda geleneksel olarak yüksek ölümlülüğe neden olan yaşam koşulları da iyileşmiştir.
Epidemiyolojik Dönüşüm Modeli
Ölümlülüğün modernleşme ile yüksek düzeylerden düşük düzeylere azalmasına epidemiyolojik dönüşüm (geçiş) denilmektedir.
Halk Sağlığı Uzmanı Abdel R. Omran tarafından öne sürülen bu model, modern toplumların ortaya çıkış sürecinde hastalık ve sağlıkta değişim birbirini takip eden dört evrede gerçekleşmiştir:
• Öldürücü Salgın Hastalık ve Kıtlık Dönemi
• Gerileyen Pandemi Dönemi
• Kronik Dejeneratif ve Yaşam Tarzına Dayalı Hastalıklar Dönemi
• Yaşlı hastalıkları dönemi
Modele eklenmesi önerilen beşinci dönem ise dejeneratif sorunlara ek olarak yeniden boy göstermesi beklenen bulaşıcı hastalıklardır. Dünya genelinde ölümlerin bir bölümü bu tip salgın hastalıklar nedeniyle gerçekleşmekte ve küreselleşmenin etkisi ile kısa zamanda dünya geneline yayılıp pandemi boyutuna ulaşabilmektedir. 2020 yılının ilk yarısında Korona virüs (COVID-19) dünya genelinde kısa sürede 216 ülkeye yayılarak pandemi hâline dönüşmüştür.
Dünya ve Türkiye Nüfusunda Ölümlülük Düzeyi
20.yy’da dünya genelinde gerçekleşen ölümlülükte azalma eğilimi ve günümüzde ölümlülüğün düzeyi ülkelerin refah düzeyine göre değişiklik göstermektedir. Dünya nüfusunda Avustralya ve Yeni Zelanda, Doğu ve Güneydoğu Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika bölgelerindeki birçok ülke yüksek gelir grubu ülkeler arasındadır. Bu grup ülkelerde doğuşta beklenen yaşam süresi günümüzde 81 yıldır. Türkiye, yüksek orta gelir grubu ülkeler arasında yer almaktadır. Doğuşta beklenen yaşam süresi 20.yy.ın ortasındaki 40 yıldan artarak günümüzde 78 yıla ulaşmıştır. Son 70 yılda beş yaş ölüm hızları yüzde 96 ve yetişkin ölüm hızı da yüzde 78 oranında azalmıştır. Dolayısıyla günümüzde Türkiye’nin erken yaş ve yetişkin dönemdeki ölümlülük düzeyinin, büyük oranda yüksek gelir grubu ülkelerle benzeştiği söylenebilir.
Türkiye’de Epidemiyolojik Dönüşüm
Türkiye’de Cumhuriyetin kurulduğu dönem epidemiyolojik dönüşümün ilk aşamasına karşılık gelmektedir. Kentleşme ve okuryazarlık oranının çok düşük olduğu bu dönemde genel ölümlülüğün yüksek olması nedeniyle doğuşta beklenen yaşam süresi 40 yıl civarındaydı. 1930’lu yıllarda ölümlerin onda dördü salgın hastalıklardan kaynaklanmaktaydı. Ölüm nedenleri arasında tüberküloz, zatürree, ishal ve sıtma en önde gelen sıradaydı.
II. Dünya Savaşı sonrası Türkiye’de de hızlı sosyoekonomik gelişme eğilimiyle birlikte sağlık hizmetlerinin kırsal alanlara erişiminin artması, 1950’li yıllardan sonra nüfus yapısının daha fazla kentleşmesi ve eğitim düzeyinin yükselmesiyle beraber ölüm nedenleri değişmeye başlamıştır.
Erken yaş ölümlülüğünde azalma ise en etkili şekilde 1970’lerden sonra gerçekleşmeye başlamıştır.
1990’dan 2015’e bebek ölüm hızının gösterdiği azalma sayesinde Türkiye Bin Yıl Kalkınma Hedeflerini yakalamıştır.
Türkiye’de erken yaş ölümlerinin, sosyoekonomik gelişme düzeyine rağmen uzun süre yüksek düzeylerde kalmış olması nüfusbilim alan yazınında Türk Bulmacası (Turkish Puzzle) olarak isimlendirilmiştir.
1960’lardan sonra ishal, zatürre gibi hastalıkların ölüm nedenleri içindeki payı önemli derecede azalmış ve kalp hastalıkları sıralamada öne geçmeye başlamıştır. 1980’li yıllardan sonra ölüm nedenleri arasında kanserler artışa geçmiştir. 2000’li yıllardan sonra dolaşım sistemi hastalıkları öne çıkmıştır.
Türkiye’de epidemiyolojik dönüşümde gelinen aşamada sağlıklı yaşam süresi göstergesinin önemli hâle geldiği söylenebilir. Buna göre belirli bir yaştaki kişinin ciddi bir sağlık sorunu olmadan yaşaması beklenen yıl sayısı yeni doğan bir bebek için toplamda 58,3 yıl, erkeklerde 59,9 yıl ve kadınlarda 56,8 yıl olarak hesaplanmıştır.