SOS115U-NÜFUS VE TOPLUM
Ünite 3: Modern Dönem Nüfus Kuramları
Giriş
Nüfus kuramları, nüfusun çeşitli yönleri ve boyutları hakkında açıklamalar geliştirmeye çalışan kuramlardır. Nüfusun yapısı, genel eğilimleri ve gelecek tahminlerini bazı değişkenler ve faktörler açısından değerlendiren nüfus kuramları, bazı açılardan toplumsal değişme ve kalkınma dinamikleriyle nüfus özellikleri arasında bağlantılar kurmaya çalışır. Nüfusbilimciler, nüfusun boyutlarının neden, nasıl ve ne kadar değiştiği hakkında çeşitli teoriler veya açıklamalar geliştirmişlerdir. Pek çok teorisyen dünya nüfusunun yapısı, artışı ve düşüşünün nedenleri ve sonuçları hakkında kendi bakış açısından analizler kaleme almışlardır. Teorisyenler, nüfusu ilişkili oldukları eğitim, ekonomi, kültür, aile, cinsiyet, toplumsal ilişkiler, kentleşme ve modernleşme olguları ile birlikte incelemiştir.
Thomas Robert Malthus ve Nüfus Kuramı
İçinde Thomas Robert Malthus’un da olduğu 19. yüzyılın bir kısım liberal düşünürleri, nüfus artışının yoksulluğa neden olduğunu ve önlem alınmazsa dünyanın felakete doğru sürüklendiğini öne sürdüler. Thomas Robert Malthus (1766-1834) demografiye yeni bir yaklaşım getiren “Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme” (An Essay on the Principle of Population) adlı eserini 1798’de yayımladı.
İngiliz iktisatçı ve din adamı Thomas Robert Malthus’a göre, uygun şartlarda her toplum, gıda maddelerinin artışından daha hızlı bir oranda katlanarak artarken besin maddeleri aritmetik olarak daha yavaş artar. Bundan ötürü, zamanla kişi başına düşen besin miktarı azalır. Malthus, nüfusun katlanarak artış gösterdiğini, ancak gıda üretiminin artma potansiyelinin doğrusal olduğunu ifade etmektedir. Burada temel sorun, üreme oranlarının, her zaman toprağın tarımsal taşıma kapasitesini aşmasıdır.
Malthus’un nüfus görüşü, insan davranışının doğa tarafından yönlendirildiğini ve doğaya sahip olma olasılıkları arttıkça çok sayıda çocuk sahibi olacakları varsayımına dayanır. Malthus’un nüfus artışına açıktan karşı çıktığı özellikle vurgulanmalıdır. Aslında Malthus, nüfus artışının yaratacağı sorunlar hakkında çok fazla endişe edilmemesini çünkü bazı doğal süreçlerin nüfus artışı üzerinde ayarlayıcı bir etki yaratacağını ifade etmiştir. Buna göre, nüfus artışına paralel olarak işsiz sayısı çoğalacak, işe olan talep artacağı için de ücretler düşecektir. Ücretlerin düşmesi ise yoksulları daha az çocuk yapmaya zorlayacaktır. Zaten savaşlar, salgın hastalıklar, depremler ve su baskınları gibi doğal afetler de nüfus artışının düzenlenmesinde rol oynayan faktörler olacaktır.
Thomas Malthus’un ekolojik düşüncenin doğuşunda önemli katkıları olmuştur. Malthus gerek Merkantilistlerin gerekse Fizyokratların temelde büyümeye-zenginliğe yaptıkları vurguyu yerle bir edecek bir gerçekliği ifade etmiştir. Malthus, doğal yasalara ve liberal doktrine sıkı sıkıya bağlı bir liberaldir. Bu bakımdan Adam Smith ve
David Ricardo ile birlikte klasik iktisat ekolünün kurucuları arasında yer almaktadır. Ancak, Smith’in bireylerin kişisel çıkarları için çaba gösterirken tüm toplumun refahının en yüksek düzeye erişeceğine olan inancı ile kendini gösteren iyimserliği, Malthus’ta yerini kuşkuya ve kötümserliğe bırakmıştır.
Malthus sanayileşmenin daha geliştiği bir dönemde görüşlerini oluşturmuş ve tarım kesiminde azalan verimler yasasından büyük ölçüde etkilenmiştir. Malthus’un nüfus kuramı bazı teorisyenler tarafından eleştirilmiştir. Malthus’un nüfus kuramı iyi belirlenmemiş bir nüfus artış varsayımı formüle etmiş, tarım sektöründeki teknik gelişmeye hiç yer vermeyip, teknik gelişmenin etkisini küçümsemiştir. Öte yandan, Malthus’a yönelik en etkili eleştiriler Karl Marx (1818-1883) tarafından yapılmıştır.
Marx, Malthus’un teorisini eleştirerek, bir nüfusun kendisini doyurabilme kapasitesinin öncelikle ekonomik ve toplumsal örgütlenmeye dayandığını ileri sürmüştür. Malthus, radikal toplumsal değişim düşüncelerine karşı bir silah olarak nüfus artışının gücüne göre yaşamı idame araçlarının kısıtlı olduğu düşüncesini ortaya atmıştır.
Yeni-Malthusçuluk Kuramı ve Nüfusa Müdahale
Yeni Malthusçuluk (neo-Malthusçuluk) düşüncesi birçok ülkede 1880’lerde önem kazanmaya başladı. Yeni Malthusçuluk akımının düşünürleri, nüfusun geometrik artışının ve gıdanın aritmetik artışından daha hızlı olduğuna işaret eden Malthus’un “demografik yasası” konusunda onunla hemfikirdi. Özellikle 1970’li yıllara doğru dünya nüfusunun hızla artmaya devam etmesi, Malthus’un fikirlerinin tekrar gündeme gelmesine neden olmuştur.
Erlich, Meadows, Mesarovic gibi “Yeni Malthusçular” Malthus’un kısa sürede yanlış çıkmış olabileceğini ancak uzun vadede varsayımlarının doğrulanabileceğini ve dünyanın uzun vadede gıda ve kaynaklar sorunuyla karşılaşabileceğini gündeme getirmişlerdir. Ancak, bazı nüfus bilimciler kendi uzmanlıklarının kötüye kullanımı konusunda epeyce endişelenmişlerdir ve kendileri nüfusbilimi “saf bir bilim” olarak inşa etmeye çalıştıklarını öne sürmüşlerdir
20. yüzyılda tarımda makineleşme ve melez tohumların geliştirilmesiyle besin ürünleri hızla artmış, açlık Malthus’un iddia ettiği gibi bir sorun olmaktan çıkmıştır. Yeni Malthusçu olarak da bilinen ve nüfus artış hızını toplumsal refah için tehlike olarak gören bazı sosyal bilimciler, Malthus’un teorilerini revize etmişlerdir. 1960’lı yılların sonuna doğru, Yeni Malthusçu olarak adlandırılan bir grup düşünür, dünya nüfusu ve doğal kaynaklar arasında bir ilişki kurarak, kaynakların süratle tüketildiğine, buna karşın nüfusun durmaksızın artarak dünyayı bir yıkıma sürüklediğine dikkat çekmeye çalışmışlardır.
Stanford Üniversitesi’nde biyolog olan Yeni-Malthusçu teorisyen Paul Erlich, Malthus’un tahminlerini yirminci
yüzyıla uyarladı. 1930’larda Amerika Birleşik Devletleri’nde ve tüm dünyada yaşanan ağır ekonomik bunalım nedeniyle işsizlik ve göç artmıştır. Buna bağlı olarak Batı’da ve Kuzey Amerika’da nüfus politikaları iki farklı biçimde yürütülmüştür. Yeni-Malthusçular, nüfus artışının dünyanın doğal kaynaklarını zorladığı konusunda Malthus’a katılırlar. Ancak, İngiliz kuramcının aksine, nüfus artışlarını kontrol etmek için doğum kontrol önlemlerine ihtiyaç olduğunda ısrar ederler.
1990’lardan sonra Yeni-Malthusçular çevre kirliliğinin, doğanın tahrip edilmesinin ve çarpık kentleşmenin nedeninin nüfusun fazla olmasından kaynaklandığını ileri sürdüler. Bu bakış açısına göre, hızlı nüfus artışı ve yüksek tüketim talebi yalnızca sınırlı kaynakların aşırı kullanımına yol açmakla kalmayıp, çevreye zararlı teknoloji atıklarına, kirletici çevre kullanımına ve ticari istismarlara da yol açmaktadır.
Yeni Malthusçuluk da tıpkı Malthus gibi uzun vadeli önerilerinin zayıflıkları nedeniyle eleştiriler almıştır. Dünyadaki doğal kaynakların dağılımı yüzünden bugün milyonlarca insan açlık ve sefalet içindedir. Mesele Yeni- Malthus kuramının iddia ettiği gibi kaynakların artan nüfus karşısında sınırlı doğası ve kötü kullanılmasından daha fazla, kaynakların hangi ellerde toplandığı ve kimin kontrol ettiğiyle ilgilidir.
Demografik Geçiş Kuramı
20. yüzyıl öncesinde dünyada nüfusun artış hızı yavaş, yaş yapısı oldukça durağan ve 65 yaş üstü yaşayanların nüfus içindeki oranı daha azdı. Bu yapı, 20. yüzyılın ilk yarısında endüstrileşme ve teknolojideki olağanüstü ilerlemeler sayesinde ortalama yaşam beklentisinin ve nüfus artış hızının da yükselmesiyle değişmeye başlamıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısı, dönüşüm sürecinde başka bir aşamaya geçildiğine tanıklık etmiştir: doğurganlık ve ölümlülük hızları dünya genelinde belirgin düşüşler göstermiştir.
Gelişmiş dünyanın pek çok bölgesinde gözlenen, iki demografik rejim (birincisi, doğurganlık ve ölüm düzeylerinin yüksek olduğu geleneksel demografik rejim; ikincisi, doğurganlık ve ölüm düzeylerinin düşük olduğu modern rejim arasında) arasındaki geçiş modeli. Birinci evre olan sanayi öncesi tarım toplumlarında;
• (Evre 1) doğum kontrolü olmadığı ve çocukların ekonomik değeri olduğu için yüksek doğum oranı söz konusudur. İkinci evre olan sanayileşmenin başlangıcı evresinde • (Evre 2), bilimsel tıp ve daha fazla gıda stokundan dolayı ölüm oranları düştüğü için demografik bir geçişi getirmiştir. Olgun bir sanayileşmiş ekonomi olan üçüncü evrede • (Evre 3) doğum oranlarındaki düşüşlerle nüfus artışı bir kez daha sınırlanır.
Orijinal demografik geçiş kuramı ortaya dört evre koymaktadır. Oysa, günümüzde Almanya, Fransa,
Litvanya, Macaristan gibi birçok Avrupa ülkesi ve Güney Doğu Asya ülkesi doğum hızlarından daha yüksek ölüm hızları ile karşı karşıyadırlar. Bu durum doğurganlığın yeni baştan gözden geçirilmesini ve buna bağlı olarak da bir beşinci evrenin ortaya konmasını zorunlu kılmaktadır. Sonuçta ortaya çıkan yapı, hızla yaşlanan nüfus, ölüm hızlarından daha düşük ve düşmeye yavaş da olsa devam eden doğum hızları, çalışma yaşında ekonomi çarkını çevirmeye yetmeme tehlikesi ile karşı karşıya kalan bir nüfustur.
Endüstriyel ve kentsel yaşamın getirdiği bir süreç olarak aile yaşamı eski önemini ve formunu kaybederek, geniş, aile baskısı güçsüzleşmiş ve nihayet doğum hızları azalmıştır.
Ekonomik açıdan gelişmiş ülkelerde 18. ve 19. yüzyıllardan bugüne süren, gelişmekte olan ülkelerde ise 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gözlenen ölüm hızlarının azalmasının ardından ilk evlilik yaşının yükselmesine bağlı olarak doğurganlık süresinin kısalması ve doğurganlık oranının azalması demografik dönüşüm sürecinin temel belirleyicileridir.
Açıkçası, Demografik Dönüşüm Kuramı, sanayileşme, kentleşme, teknoloji, kadınların eğitimi ve istihdamı, aile yapısında meydana gelen değişimler, evlilik yaşının ilerlemesi vb. gelişmeler sonucunda toplumların yüksek doğurganlık ve ölümlülük hızlarına sahip olduğu bir nüfus yapısından ölüm hızlarının düştüğü ve doğumların bilinçli olarak kontrol edildiği yeni bir nüfus yapısına geçileceğini öngörmektedir.
Optimum Geçiş Kuramı
Optimum nüfus teorisi, Edwin Cannon tarafından 1924’te yayımlanan Zenginlik (Wealth) adlı kitabında öne çıkmış ve Robins Dalton ve Carr Saunders gibi yazarlarca popüler hâle getirilmiştir. 19. yüzyılın sonunda Avrupa’da sanayi alanında büyük gelişmeler olurken tarım kesiminde de toprağın verimliliği ve kişi başına gıda tüketimi artmıştır. Optimum nüfus yaklaşımı, açıkça nüfus yoğunluğu veya hacmi ile refah arasında doğrudan bir ilişki kurmaktadır. Optimum nüfus, ekonomik bakımdan belli bir gelişme düzeyinde, ülkenin belli kaynakları ve teknolojisi ile nüfus başına üretimini en çok arttıran nüfus miktarıdır. Ayrıca, optimum nüfus teorisinin en önemli zayıflığının, gelirlerin farklı toplumsal sınıflara nasıl dağıldığı meselesi ile ilgilenmemesidir denilebilir. Optimum nüfus durumundayken refah seviyesinin yükseleceğini öngören bu yaklaşım, temelde ekonomik açıdan bir optimum öngörüsü yapmaktadır.
Marksist Kuram ve Nüfus Kuramlarının Eleştirisi
Marksistler kapitalizm öncesi toplum biçimlerindeki nüfus sorununa görece az ilgi göstermişlerdir. Nüfus analizleri çoğu zaman kapitalizmin dinamikleriyle ilişkilendirilerek yapılmıştır. Karl Marx, aşırı nüfus sorununun evrensel doğası hakkında Malthus ile aynı fikirde değildi. Marx,
Sanayi Devrimi’nin doruk noktasında olduğu bir dönemde yazıyor, burjuvazi (kapitalistler) ve proletarya (işçiler) olmak üzere iki sınıf insan olduğunu savunuyordu. Marx’a göre, yüksek doğurganlığı teşvik etmek burjuvazinin yararınaydı çünkü bu işçi fazlalığıyla sonuçlanırdı. Malthus’un nüfus kuramı, nüfusun büyüklüğünü kaotik bir durum olarak görürken, Marksistlerin genel yaklaşımı nüfusun artışını olumsuz bir gelişme olarak görmemiş, nüfus artışı ve sonuçlarını toplumsal koşullara ve sonuçlarına bağlı olduğunu öne sürmüştür. Marx, Grundrisse adlı eserinde Roma gibi ilk Çağ toplumlarının gelişme sürecinde nüfus artışı ile göçlerin (ve aynı zamanda savaşların) önemine değinmiştir. Malthus’un ‘‘soyut’’ nüfus ilkesinin tersine, Marx, doğal ve evrensel nüfus yasasının olamayacağını dile getirmiştir. Marx’a göre, yoksulluğun olduğu yerde nüfus fazlalığın olduğu düşünülür ancak, nüfus yarısına indirilse bile yoksulluk ortadan kalkmayacaktır. Marx, Malthus’un nüfus ilkesinin sadece kapitalizm altında işlediğini, sosyalist bir toplumda ise nüfus sorunu yaşanmayacağını ima etmektedir.
Ester Boserrup’un Nüfus Artışı ve Tarımsal Gelişme Kuramı
Ester Boserup’un Tarımsal Büyüme Koşulları (1965) adlı kitabı ve sonraki çalışmaları, nüfus artışının tarımsal değişimin ve gelişmenin başlıca nedeni olduğunu ileri sürmektedir. Boserup’a göre nüfus artışı, tarımsal yoğunlaşmaya neden olmuştur; tersi doğru değildir. Bu süreç, nüfus artışının toplumun hâkim olan göreceli “geçim standardını” karşılayabilme becerisi için yaratabileceği meydan okumalara ve teknolojik gelişmelere aracılık etmektedir. Ayrıca, nüfus artışı daha yoğun üretim tekniklerinin kullanılmasına yol açabileceğinden, Boserup’un bakış açısı Malthus nüfusunun karamsarlığının açık bir reddini temsil eder. Nüfus artışı daha büyük bir toplam çıktı gerektirir ki bu da arazinin yoğun bir şekilde kullanılmasını sağlar. Boserup nüfus artışı ve tarımsal gelişme arasındaki ilişki hakkında bazı önermelerde bulunmuştur. Boserup’un nüfus artışı ve tarımsal gelişme arasında kurduğu ilişki bazı eleştiriler almıştır. Çok az kişi ürün alma sıklığındaki artışın nüfus artışına yönelik olası tek tepki olduğu konusunda hemfikirdir.
Doğurganlık Kuramları ve Nüfus Artışı/Düşüşü
Nüfus bilimciler, çeşitli doğurganlık teorileri geliştirmişlerdir. Örneğin, düşük doğurganlığı açıklamaya yönelik olarak birçok çalışma yapılmıştır. Caldwell, demografik geçiş teorisini revize ederek, refah akışı doğurganlık teorisini ortaya atmıştır. Caldwell’in refah akışı teorisi özünde nesiller arası kaynakların transferine odaklanmıştır. Modernleşme süreci sonunda büyük, genişletilmiş aile birimlerinin ekonomik ve duygusal olarak kendi kendine yeterli olan daha küçük, nükleer birimler hâlinde parçalanmasına neden olmuştur. Doğurganlık değişiminin diğer iki önemli teorisi insan ekolojisi ve politik ekonomiye dayanmaktadır. Politik ekonomik yaklaşım, doğurganlığı analiz etmenin başka bir
yoludur. Becker’in tamamlanmış doğurganlık teorisi ise mikroekonomide temel talep teorisinin gelişiminin bir uzantısıdır. Becker, çocukların uzun ömürlü bir mal olarak ele alındığını ileri sürmüştür. Becker, doğurganlığın düşüşünü açıklarken, aile geliri ile aile büyüklüğü arasında doğrudan bir ilişki olduğunu öne sürmüştür. Chicago Okulu doğurganlık talep teorisi, son otuz yıl içinde doğurganlığın en büyük ekonomik modellerinden biri hâline gelmiştir. Doğurganlık davranışına alternatif bir ekonomik model ise “Pennsylvania Okulu” modeli olarak bilinen, Easterlin’in (1975) ortaya attığı modeldir. Ekonomik modeller 1980’lere kadar doğurganlık teorilerinde oldukça egemen bir paradigmaydı.
Sonuç olarak, Chicago Okulu ve motivasyon teorisi, mevcut ekonomik koşulların insanların doğurganlık ve ebeveyn yatırımı açısından üreme davranışlarını etkilemede önemli rol oynadığı bir model grubu oluşturmaktadır. Ancak, Pennsylvania Okulu ve Refah Akışı teorisi, kültürel normların ve beklentilerin etkisine daha büyük bir rol atfederek, bunları mevcut ekonomik gerçeklikten azade olarak ele almaktadır. Bu iki modelde kültür ve ekonomi birbirinden bağımsız olarak işleyen belirsiz bir karışım oluşturur. Kültürel ve ekonomik faktörlere verilen göreli ağırlık her ikisinde de açıkça belirtilmemiştir.