SOS109U-TURİZM SOSYOLOJİSİ
Ünite 2: Turizmde Sosyolojik Yaklaşımlar
Giriş
Turizme bilimsel bir gözle bakabilmek için kuramsal yaklaşımlar hakkında bilgi sahibi olunması gerekmektedir. Bu nedenle, gerek turizm gerekse boş zaman çalışmalarında konunun kuramsal bir çerçeveye oturtulması oldukça önemlidir. Toplumsal dinamiklere dair önemli bilgiler sağlayan sosyoloji kuramları da turizmin anlaşılmasında oldukça değerli bir bakış açısı sağlamaktadır. Turizmin incelenmesinde bu kadar önemli bir yere sahip olsa da ana akım sosyoloji, ancak 1980’li yıllara gelindiğinde turizmi sistematik bir şekilde ele almaya başlamıştır. Ancak 1980’li yıllardan itibaren, aslında karmaşık ve çok yönlü olan turistin doğasını ele almak üzere farklı kavramsal ve kuramsal tartışmalar ortaya çıkmaya başlamıştır.
Diğer yandan, turizmin coğrafya ve antropoloji gibi alanlarda kendine temel bir alan edinmiş olmasına rağmen sosyolojideki durumun farklı olmasının nedeni, sosyolojinin ortaya çıkışından itibaren toplumsal problemlere odaklanması olarak gösterilmiştir. Bu nedenle, eğer problem yoksa düzeltilmesi gereken bir nokta olmadığı düşünülmüştür. Fakat izleyen yıllarda, turizmin modern bir toplum olgusu olarak neden ve nasıl ortaya çıktığı sosyoloji alanının ilgisini çekmiştir. Böylece sosyoloji alanında düzenlenen çalışmalar da turizmi toplumsal yönden ele almaya başlamıştır.
Sosyolojiye Genel Bakış
Sosyoloji, insan topluluklarının değer, tavır ve davranışlarını inceler. Bu insan topluluğu ise yalnızca birkaç insan ya da tüm bir ülkeyi kapsayabilir. İncelenen unsur küçük bir grup olduğunda mikro yaklaşımlar çerçevesinden bakılmaktadır. Fakat incelenen unsur tüm bir ülke ise makro kuramların kullanıldığı bir araştırma çerçevesi hâkim olacaktır. Sosyolojide, makro ve mikro seviyeler kendi içinde kümeleşmektedir. Makro seviye ve yapısalcılık genelde eş anlamlı olarak kullanılır. Analizlerde bile yapısal ve makro değişkenler topluluk özelliklerine göre sınıflandırmaya işaret ederken mikro seviye, analiz temeline bireyi yerleştirmektedir.
Sosyologlar toplumu farklı şekilde ele alır. Bazıları toplumun yapısına odaklanır ve toplumsal dünyayı ele almada büyük ölçekli, bir diğer deyişle makro bir bakış açısı benimser. Bu sosyologlar toplumu oluşturan toplumsal kurumları inceler ve bunlar arasında ilişki kurarlar. Burada çalışma konusu eğitim sistemi ya da ailenin rolü olabilir. Diğer yandan küçük ölçekli, mikro yaklaşımlar küçük ölçekli etkileşimleri ele alır. Çalışma konusu tek bir aile ya da tek bir okul olabilir.
Sosyolojinin temeli, diğer insanlarla iletişimini kesmeye karar vermiş insanların dışında kalanların oluşturduğu, her gün muhteşem çeşitlilikteki eylemlerden etkilenen ya da bu eylemleri gerçekleştiren insanlar topluluğu olan toplumdur. Bir bireyin davranışı, ait olduğu toplum tarafından belirlendiğinde ya da sınırlandığında sınırlandırıcı kurallar genellikle görenekler, din ya da
kanunlar tarafından konulmuştur. Sonuç olarak belirli bir toplumda, tüm bireysel eylemler, sosyal yaşamın mantıklı ve tahmin edilebilir bir düzene sahip olması için koordineli bir şekilde ortaya çıkmaya meyillidir. Sosyoloji, yalnızca toplumun yapısı ve toplum üyelerinin davranışları ile değil aynı zamanda, sosyal yapı ya da davranış şekillerini belirleyen kurallar ya da daha geniş sosyal güçlerle de ilgilenmektedir.
Sosyoloji kuramı Aydınlanma düşüncesi ile ortaya atılmış olan bireysel rasyoneliteyi kabul eder ve politik ve sosyal yapıların Tanrı vergisi olmasından ziyade toplum ürünü olduğu düşüncesini benimser. Ancak sosyologlar, rasyonel bireyin kendi kaderini büyük ölçüde belirleyebilmesi fikrinde Aydınlanma düşüncesi ve özellikle klasik ekonomistlerden ayrılır. Sosyologlar bireylerin özgür iradesine vurgu yapsalar da onlara göre toplumdaki davranışları sadece bireyler tarafından belirlenemez. Tersine, sosyal yapılar tarafından şekillendirilir ve sınırlandırılır. Bir diğer deyişle, sosyolojik bakış açısı, bireyi sosyal bağlamı çerçevesinde değerlendirir. Sosyologlar, bu nedenle belirli sosyal koşulların ve toplumsal örgüt şekillerinin belirli sosyal sonuçları nasıl doğurduğuna dikkat çekerler.
Sosyoloji, insan davranışının toplumsal neden ve sonuçlarını ele alırken bu davranışların bireyin üstünde yer alan sosyal güçler tarafından şekillendirilmesine de vurgu yapmaktadır. Sosyologlar, toplumsal değişme, toplumsal yaşam ve bireysel davranışların sosyal neden ve sonuçlarını araştırırken birey ve toplum arasındaki ilişkiye yönelik farklı düşünceleri nedeniyle farklı bakış açıları benimsemektedir.
Sosyolojinin Kısa Bir Tarihi
Sosyoloji, Fransız devriminden sonraki gelişmelerle birlikte makro seviyede ortaya çıkmıştır. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi değerlerle eşleştirilen toplumsal bir kaosun algılanmasına bir yanıt olarak ortaya çıkan sosyoloji, topluma, ‘düzen’ kavramı üzerine kurulu alternatif bir bakış getirmiştir. Ayrı bir disiplin olarak sosyolojinin kökeni 19. yüzyılın ortalarına ve Avrupa’ya dayanmaktadır. Sosyolojinin babası olarak anılan kişi Fransız Auguste Comte’dur (1798-1857). Comte, insan toplumunun doğa bilimleri ile aynı bilimsel tarzda araştırılması gerektiğini düşünmüştür. İzleyen dönemde sosyolojide ayrı bir kol olan işlevselciliği geliştirmiş olan Emile Durkheim (1858-1917) bir başka önemli isim olarak çalışmalar yürütmüştür. Bir pozitivizm eleştirisi olarak Durkheim, Comte’un bazı düşüncelerini reddetmesine rağmen onun bilim ile reformun sentezini yapma girişimini benimsiyordu.
İşlevselciliğin ve Marksizmin bütüncül varsayımlarının pek çoğunu paylaşan yeni bir toplum kuramı 1950’lerden sonra ortaya çıkmıştır. Kökeni dillerin incelenmesine dayanan yapısalcılık, toplum bilimlerinde müthiş bir etki yaratmıştır. Yapısalcılık kuramı, toplumun gelişiminde ve yapılanmasında bireyin rolünü ya tamamen göz ardı eder ya da basite indirger. Bireysellik, toplumun sınırlayan etkisi altındadır.
Konsensüs Kuramı
Bireyler iyi ve kötü davranışlara yol açan yanlış ve doğru kavramlarını biliyor olarak dünyaya gelmezler, sosyalleşme yoluyla öğrenirler. Sosyalleşme bireyin yaşamı boyunca ve yaşamının her alanında devam eden bir süreçtir. Toplum kuralları ve sınırlamaları, çeşitli kaynaklardan öğrenilir ya da içselleştirilir. Aile, okul arkadaşları, akran grupları, okullar ve üniversiteler gibi kurumlar, iş çevresi, din hatta medya gibi kurumlar bireyin inanç ve davranışlarını yaşamı boyunca sınırlayacak ve şekillendirecektir. Dahası, bireylerin öğrendiği bu kurallar, belirli bir toplumda, uygun ya da kabul edilir şeklinde genel olarak kabul görmektedir. Bu da toplum üyelerinin nasıl davranması gerektiği ve toplumda temel teşkil eden değer ve normların neler olduğu konusunda bir uzlaşıdır. Konsensüs teorisine göre, bu tür bir uzlaşı bireylerin rollerini ve davranışlarını belirleyen birleşik, düzenlenmiş ve istikrarlı bir toplum sağlar.
Konsensüs kuramı, toplumu uyum içinde işleyen birey ve toplumsal kurumların toplamı olarak görür. Bu kuramda insanlar ve gruplar arasında çok fazla çatışma görülmez. Konsensüs yaklaşımı, işlevselci sosyologlar tarafından benimsenmiştir. İşlevselcilik toplumu insan vücuduna benzetmektedir: tıpkı kalp, ciğerler ve beynin birlikte insan yaşamının devamı için çalışması gibi, toplumda birbiri ile ilişkili bölümler toplumun devamı için birlikte çalışmaktadır. Aile, eğitim ve hukuk gibi sosyal kurumlar birlikte işler. Toplumun istikrarı, birçok kişinin üzerinde uzlaştığı norm ve değerlerin sosyalleştirilmesine dayalıdır. İşlevselcilik, yapısal konsensüs kuramıdır. İşlevselciliğin yapısal özelliği, toplumun bireyi şekillendirdiği düşüncesini benimsemesidir.
İşlevselcilik 1960’lardan itibaren popülerliğini yitirmiş olsa da turizmin sosyolojik bir yaklaşım ile ele alınmasında doğrudan ilgisi vardır. Turist motivasyonu analiz edilirken motivasyon, turizm işlevinden ayrı düşünülemez. Turizm, bir yandan gerçek dünyadan bir kaçış sağlarken diğer yandan sosyo-psikolojik düzeyde işlevselcilik, macera arayışı ya da merak duygusu gibi ihtiyaçların tatmin edilmesini araştırmak için bir çerçeve sunar.
Çatışma Kuramı
İnsanlığın aşamalı veya çok uyumlu ilerlemesini vurgulayan Aydınlanma doktrinleri izleyen yıllarda daha sert bir felsefeyle karşılaşmıştır. Bu felsefe Kant’a aitti. Kant, özel olarak insani ilerleme inancını benimsemesine karşın daha kötümser bir yaklaşım içindeydi. Ona göre tarihte ilerlemeleri tetikleyen güç, insanlar arasındaki zıtlıklardı. Kant’a göre insanlar beraberlik kurmaya yalnızca bu yolla yeteneklerini geliştirebilecekleri için yatkınlık duymaktaydı.
Marx’ın düşünce sistemi, içinde yetiştiği coğrafya ve döneminde hâkim olan bu felsefelerden etkilenmiştir. Bu nedenle, Marx’ın yaklaşımının temelinde çatışma yer almaktadır. Marx’a göre birey, toplumsal bir varlıktır ve kendi eylemlerini kısıtlayan toplumsal ilişkilerin ağlarından kaçamaz. Bu nedenle, bu tür kısıtlamaları
ortadan kaldırma çabaları başarısız olmaktadır. Diğer yandan, insan ancak toplumda insandır. Çatışma kuramına göre, toplumda hâkim olan ideolojiler, toplumun güçlü kesimleri tarafından belirlenir.
Toplumu uyum ve barış içinde gören konsensüs bakış açısının aksine çatışma kuramcıları sosyal farklılık ve çatışmalara odaklanır. Zenginlik, güç ve statü farklılıkları bireyler ve gruplar arasında çatışma yaratmaktadır. Çatışma kuramcıları toplumu açıklamada bu çatışmaları kullanmaktadırlar Çatışma kuramı, turizme neo-Marksist bir bakış açısıyla bakılması için temel teşkil etmektedir. Örneğin, kitle turizmi kapitalist baskının ya da işçi sınıfının boş zamanının sömürüsü olduğu yönünde eleştiri almıştır.
Toplumsal Eylem Kuramı
Toplumsal Eylem Kuramındaki temel düşünce, toplumun onu oluşturan bireylerden ayrı bir yapı olmadığı, aksine bu bireylerin onu oluşturduğudur. Böylece toplumsal gerçeklik bireyler arasındaki toplumsal eylemin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu tür bir eylem ya da davranış, bireylerin bir başka bireyin davranışını yorumlamasının ve anlama şeklinin bir sonucudur. Bu anlama ve yorumlama yeteneği aracılığıyla bireyler toplumun gelişiminde daha aktif ve yaratıcı bir rol üstlenmektedir. Formalizm turist gruplarını değerlendirme şeklini temsil etmektedir. Bireysel turizm ile kitle turizmi ya da turist rehberinin turist ve yerel halk arasındaki aracı rolü bu bakış açısına örnektir.
Sembolik Etkileşimcilik
Sembolik etkileşimcilik makro kuramların aksine toplumun mikro boyutlarına, gündelik yaşantılarımıza, içinde yaşadığımız gündelik dünyaya ve insanların ‘sembolik iletişim’ aracılığıyla gündelik yaşantılarında nasıl etkileştiklerine, düzen ve anlamı nasıl yarattıklarına odaklanmaktadır. Klasik sosyologların kullandıkları bilimsel yaklaşımı reddeden bu sosyolojik perspektif, toplumu içeriden analiz eder ve belirli bir durum ya da yaşam biçimiyle ilgili, insanları güdüleyen temel faktörleri görmeye çabalar.
Sembolik etkileşim ile turizm arasındaki en yakın ve genel ilişki, turist ile yerel halk arasındaki ilişkinin anlaşılmasına yapabileceği katkıdır. Turistler ile yerel halk arasındaki karşılaşmalar, eşit olmayan bir şekilde gerçekleşmektedir ve katılımcıların beklentileri arasında büyük farklar bulunmaktadır. Sembolik etkileşim, turizmin eşit olmayan ya da dengesiz bir şekilde gerçekleşen bu karşılaşmalardan doğan sosyokültürel etkilere karşı geliştirilebilecek potansiyel çözümlerin analizi için bir temel sağlamaktadır.
Turizm Sosyolojisi
Turizmin kökenlerine dair tartışmalar olsa da turizm endüstriyel çağ ile başlamış olan modern bir olgudur. Bu alana dair akademik çalışmalar ise çok daha yakın bir zamanda başlamıştır. Turizm alanındaki akademik çalışmalar 1930’lu yıllarda yapılmaya başlanmıştır. G. Dann (2016) başlangıçtaki bu gelişim yetersizliğini dört
temel nedene bağlamaktadır. Birincisi, turizmin sosyolojinin hangi alanıyla bağlantı kuracağına dair bir fikir birliğine varılamamış olmasıdır. İkinci olarak turizmin çok boyutlu doğası farklı disiplinlerden yararlanmayı gerekli kılmaktadır. Bu nedenle ekonomi, antropoloji, psikoloji, tarih, beşeri coğrafya ve siyaset bilimi ve sosyoloji gibi alanlar arasında ortak çalışılan konular olmuş ve bu durum bütünsel bir alanın ortaya çıkmasını zorlaştırmıştır. Üçüncü olarak sosyologların çalışmalarını dayandırabileceği çok fazla yaklaşım bulunmaktaydı. Bazıları, evrimsel yaklaşımı benimsedi. Diğerleri Marksizm, toplumsal eylem kuramı, sembolik etkileşimcilik, işlevselcilik, fenomenoloji, postmodernizm hatta etnometodolojiye yöneldi. Dördüncü olarak turizmin erken dönem çalışmaları teorik bir yaklaşımdan çok ideolojik bir bakış açısı taşımaktaydı.
Zamanla turizm sosyolojisinin bir bağlama oturtulması gerekmiştir. Bu noktada, uzlaşı, turizmin izole edilmeden ele alınarak daha geniş uygulama alanlarının arasında konumlandırılması gerektiği yönünde olmuştur. Bazı araştırmacılar, turizm sosyolojisinin göç sosyolojisi içinde konumlanması gerektiğine inanmaktadır. Diğer araştırmacılar, turizm sosyolojisinin, boş zaman sosyolojisi içinde konumlandırılması gerektiğine inanmaktadır. Son olarak bir diğer grup araştırmacı turizmin seyahat boyutuna vurgu yapmaktadır.
Bu tartışmalardan da anlaşılabileceği gibi tek bir turizm sosyolojisi alanı yaklaşımından bahsetmek mümkün değildir. Eğitim ve aile sosyolojisindeki yaklaşımların farklılık göstermesi gibi, turizm sosyolojisi de kendi içinde farklılaşmaktadır. Turizmin farklı özelliklerini sosyolojik olarak anlamaya çalışan farklı kuramsal yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Sosyolojik bakış açıları farklılık gösterse de turizm artan şekilde yaygınlaşan toplumsal bir aktivitedir. Ölçeği ve sonuçları gittikçe büyümektedir. Bu nedenle sosyolojik analiz için önemli bir unsurdur. Dahası, sosyoloji, turizm içindeki birçok konunun anlaşılması ve açıklanması için gerçek bir potansiyele sahiptir. Diğer yandan, turizmi kapsayıcı bir disiplin olan sosyolojinin içinde incelemek mümkündür (bu yol da turizmin aile, iş, eğitim gibi bir başka toplumsal kurum olarak ele alınmasıdır). Bu tür bir bakış açısı inceleme alanını daha geniş bir perspektiften ortaya koymaktadır.
Konsensüs Kuramı
Durkheim’in (1938) Sosyolojik Yöntemin Kuralları adlı eserinde belirttiği gibi bir olguyu bilimsel olarak ele almanın ilk adımı onun sınıflandırılmasıdır. Turizm bağlamında en büyük sosyolojik katkılardan biri Erik Cohen’e aittir. Cohen, turisti sınıflandırmıştır. Sonraki dönemlerde bu sınıflandırmanın ötesine geçen bakış açıları ortaya atılmış olsa da turizm sisteminde birçok erken dönem yaklaşımı oldukça İşlevselci bir yapıya sahiptir. İşlevselcilik, sosyoloji alanında olduğu gibi turizm alanında da son yıllarda popülerliğini kaybetmiş
olsa da Butler (1980), Doxey (1976), Jafari (1985) ve Leiper’ın (1995) çalışmaları hâlâ önemli bir yere sahiptir.
Turizm alanında faydalanılan işlevselci çerçevelerden biri Durkheim’in kutsallık yaklaşımıdır. Bu bağlamda, boş zaman faaliyetlerinden bazıları dinî olmayan ritüeller olarak tanımlanarak Durkheim’in fikirleri ile bağlantı kurulmuştur. Durkheim’in etkili olduğu bir başka konu küreselleşme olmuştur. Küreselleşme konusunda Lanfant (1980, 1989, 1990, 1993, 1995) önemli tartışmaları ortaya koyan bir isim olarak görülmektedir. Lanfant, büyüyen uluslararasılaşma sürecini detaylı bir şekilde açıklamaktadır. Lanfant’ta turizm, ülke sınırlarını tanımayan ve yerel kültürleri birer turist ürününe çeviren, uluslararası ve küresel bir güç hâlini almıştır. Uluslararası turizm, destinasyon toplumlarına hareket getirmekte ve bu destinasyonların kurumlarını şekillendirmektedir.
Çatışma Kuramı ve Eleştirel Yaklaşımlar
Marx’ın yaklaşımının etki yarattığı bir alan boş zaman aktivitelerinin yabancılaşma kavramı doğrultusunda ele alınmasıdır. Yabancılaşma kavramının geliştiği tartışmalar, günlük yaşamın para değerine dayalı ilişkileri barındıran üretkenlik kısmı ile üretken olunmayan ev, boş zaman ve çalışılmayan kısım arasında bir ayrım ortaya koymaktadır. İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle, Batı Marksizm kuramcıları Marx’ın öngördüğü toplumsal değişmenin neden gerçekleşmediği ve Marx’ın kuramsal tartışmalarının uygulamada nasıl vücut bulacağı üzerine düşünmeye başlamıştır. Böylece Frankfurt Okulu ekolü ortaya çıkmıştır. Bu okul birçok alana kuramsal katkıda bulunmuş olsa da en önemlisi Eleştirel Kuramın ortaya atılmış olmasıdır. Eleştirel kuramcılara göre, geç kapitalist toplumda boş zaman, bireyin kendini geliştirip yaratıcılığını besleyeceği bir zaman dilimi olmaktan çok ekonomik sistemin sıkı kontrolü altında geçmektedir.
Turizm araştırmalarına sosyolojik bir yaklaşım benimsenmesinde yaşanan yeniliklerden biri Öteki’nin bir etnik yapı unsuru olarak ele alınmasıdır. Bu tür çalışmaların uzlaştığı nokta ise turizmin farklılığı yalnızca bir çekicilik unsuru olarak desteklediği değil, aynı zamanda Öteki bakış açısını ve destinasyon halkını seçici bir şekilde bağlamından kopararak egzotik olarak tasvir edilmesini yüceltmesidir. Bir başka çalışma alanı olarak, toplumsal cinsiyet ilişkileri olarak incelenen turizm etkileşimi alanı, turizm çalışmaları için görece yeni olan gelişmelerdir. Bu araştırmalarda, turizm hem destinasyonların gelişiminde hem de bireylerin temsilinde önemli bir yere sahip olması nedeniyle toplumsal cinsiyet analizi için uygun bir alan olarak görülmüştür.
Toplumsal Eylem Kuramı
Max Weber’e (1968) göre de kuramsal gelişme ‘nasıl’ sorusuna odaklanılmasıyla başlamıştır. Bu sorunun yanıtının aranması anlama ve açıklamayı beraberinde getirmekteydi. Eğer turizmin sosyolojik açıdan ele alınması ileri bir seviyeye taşınmak isteniyorsa motivasyonun sosyolojik araştırmanın odağında olması
gibi, insanların ‘neden seyahat ettiği’ sorusu da turist motivasyonuna yönelik bir cevap gerektiriyordu.
Başlangıçta, Dann (1977) ve Lundberg (1972), turist motivasyonunun itme ve çekme faktörü olmak üzere temel olarak iki bileşenden oluştuğunu ortaya koymaya çalışmıştır. İtme faktörü turistin ait olduğu toplumun sosyal durumunu yansıtmaktadır. İtme faktörleri baskıcı olmaya çok yakın bir özellikte, turistleri başka bir yere seyahate hazır kılan durumlardır. Bu durum, hayallerin gerçekleştirilmesi ya da özgürlük yanılsamasının peşinden gidilmesi şeklinde ortaya çıkabilir. Çekme faktörleri diğer yandan, dost canlısı insanlar, havanın güneşli olması gibi destinasyonların çekiciliklerine işaret etmektedir. Bunlar, birçok bakımdan potansiyel turistlerin sosyo-psikolojik taleplerine dayanmaktadır.
Weber’in turizm ve boş zaman çalışmaları üzerinde bilinen önemli bir etkisi ise Disneyleşme kavramıdır. Bryman tarafından ortaya atılmış olan bu kavram, Ritzer’in (1983) McDonaldlaşma kavramına dayanmaktadır. Ritzer ise bu kavramı, Max Weber’in düşüncelerinden yola çıkarak geliştirmiştir. Ritzer, McDonald’s fast food zincirinin küresel ölçekte mal ve hizmetlerin rasyonelleşme sürecine örnek bir model teşkil ettiğini savunmaktadır. Daha geniş kültürel, ideolojik ve ekonomik koşulların, işletmeleri, maliyetleri düşürüp kârları artırmak için ürün ve hizmetlerini rasyonelleştirmeye zorladığını öne sürmüştür.
Sembolik Etkileşimcilik
Sembolik etkileşim, temelde anlamı, sosyal etkileşim ve karşılaşmalar yoluyla edinmektedir. Bu yaklaşımın en belirgin gücü, toplumsal ilişkilerde yaratılan anlama ulaşılmasını sağlayan güçlü bir ampirik yaklaşım sağlamasıdır. Ampirik olarak odaklandığı nokta, toplumsal eylemleri gözlemleme, kayıt altına alma ve analiz etmedir. Sembolik etkileşim bu nedenle, turistik yer ve mekânlar, kimlik performansları ve yaşanan deneyimler gibi konuları ele almada oldukça verimli sonuçlar sağlamaktadır.
Akademik araştırmalar, turisti benzetme yoluyla da incelemiştir. Bu çalışmalarda, turizm daha genel şekliyle ele alınmıştır. Böylece antropoloji kuramlarından faydalanılmış, turizm bir oyun olarak ele alınmış ve turistin oyuncu özelliklerine vurgu yapılmıştır. Benzer şekilde, turizm bir hac şekli olarak incelenmiş ve bu akımın takipçileri turisti kutsal gezginler olarak incelemiştir. Tarihî gerçekliği bozan Disney Dünyası gibi temalı parklar dahi din dışı bir inancın ritüel şeklinde taparcasına sevildiği ve tüketildiği mekânlar olarak değerlendirilmiştir. Bu merkezler geleneksel inanç merkezlerinin çağdaş ve seküler şekli olarak yorumlanmıştır.