SMY210U-SOSYAL MEDYA UYGULAMA ALANLARI
Ünite 8: Sosyal Medyanın Ekonomi-Politiği
Giriş
Gün sonunda akıllı telefonunuzun ekran süresine baktığınızda ve TV ekranı başında geçirdiniz süreyi tahmini olarak hesaplayıp topladığınızda belki sizi bile ürpertecek ve kaygılandıracak düzeyde oldukça büyük bir zaman dilimini farklı medya ürünlerinin sarıp sarmaladığını göreceksiniz. Uzun zamandır en önemli toplumsal kurumlarından biri olan medyanın milyarlarca insanın günlük yaşamındaki yeri hem hafızamızı hem de hayal gücümüzü zorlayacak düzeyde fazlalaştı. Sadece bireyler arası iletişim değil, aynı zamanda kitlesel, kamusal iletişim de hiç olmadığı kadar etkileşimli dijital medya platformlarında gerçekleşirken; medya, içinde yaşadığımız hayata, topluma, ülkeye, kısaca toplumsal dünyaya dair anlamın neredeyse en önemli kaynağı haline gelmiş durumdadır.
Ekonomi-Politik Nedir? Tarihi, Tanımı ve Özellikleri
Ekonomi-Politik kavramının oldukça eski bir geçmişi vardır. Kavram ilk kez 1615 yılında Fransız yazar Monchretien de Watteville tarafından “devlet ve aile için ortak olan servet edinme bilimini” tanımlamak için kullanılmıştır. Ancak toplumu ve yönetimi anlamaya yönelik ekonomi-politik yaklaşımı on sekizinci yüzyılın sonunda resmen kurulmuş olup, “klasik ekonomi-politik” 18. yüzyılın ünlü filozoflarından Adam Smith ve David Ricardo’nun çalışmalarıyla bilinmektedir. Değişim, kapitalizmin gelişimi açısından açıklanırken Smith ve klasik ekonomi-politikçiler, kapitalizmi zenginlik oluşturmanın, ekonomiyi düzenlemenin; barışı ve refahı getirmenin en iyi yolu olarak gördüler. Onlara göre, piyasa mekanizması, her bireyin servetini maksimize etmek için kendi çabalarını sürdürürken aynı zamanda halka yönelik çıktıların da maksimize edilmesini mümkün kılmaktadır.
Yaklaşık 1850’lerde başlayan basının sanayileşmesi, gazete üretim maliyetlerinin kademeli olarak artmasına neden oldu ve sonrasında bu durum çoğu müteşebbisin basın sektörüne girmesini engelledi. Küçük işletmeler kapandı ve basın mülkiyeti giderek büyük basın imparatorluklarının veya zincirlerinin ellerinde yoğunlaştı. Yirminci yüzyılın başından itibaren hem topluma yönelik sorumlu hem de özel sektöre ait bir basına sahip olmanın mümkün olup olmadığını tartışması başlarken basının performansına, dünya çapındaki basın baronlarının gücü tartışması hakim oldu. Basın sektöründeki artan tekelleşme ve medya baronlarının basın üzerindeki artan hakimiyetine yönelik akademik eleştiriler ise genellikle Karl Marx’ın özellikle mülkiyet ve kontrol arasındaki ilişkiler hakkındaki çalışmalarından yola çıkılarak yapılmaktadır. Kitle iletişim araçlarının mülkiyeti ve kontrolü hakkında düşünmek, büyük ölçüde Karl Marx’ın teorileri ve ekonomi-politik yaklaşımı tarafından şekillendirildi. Marx, toplumdaki güçlü çıkarların fikirlerin dolaşımı üzerinde kontrol uyguladığına inanıyordu.
Ekonomi-Politiğe İlişkin Tanımlar ve Özellikler
Genel anlamda, medyayı anlamaya yönelik ekonomi- politik yaklaşım, medya kuruluşlarının faaliyetlerinin (ve sundukları içeriklerin) içinde faaliyet gösterdikleri ekonomik ve siyasi bağlam tarafından nasıl şekillendirildiği ile ilgilenir (Iosifidis ve Wheeler, 2016, s. 45). Kapitalist toplumlar, kurumları kar ve sermaye birikimi mantığına göre yapılandıran egemen bir üretim tarzına göre örgütlenmiş olduğundan, kültürel üretim de piyasa ve kâr merkezlidir. Ekonomi-politik, her türlü medya ürünlerinin üretiminin yapısal olarak ekonomik ve politik faktörlerle, özellikle de medya endüstrilerinin özel mülkiyetiyle kısıtlandığını öne sürer. Ekonomi-politik, gazete haberleri veya bilgisayar oyunları gibi medya ürünlerinin içeriğini, tarzını ve biçimini sahiplik, reklam ve izleyici harcamaları gibi yapısal özelliklerle şekillendirir. Medyayı endüstri ve işletme olarak vurgulayan bu yaklaşıma göre medyanın nasıl örgütlendiği, nasıl çalıştığı ve ne(ler) ürettiği ekonomik kaygılar ve bunlara eşlik eden siyasi boyutlar tarafından şekillendirilir ve belirlenir. 1970’li yıllarda ekonomi-politiğin temeline, iletişim ve medyanın da kapitalist endüstriler tarafından üretilen birer meta oldukları gerçeğini yerleştiren Peter Golding ve Graham Murdock’un (1997) yazdığı gibi, “Kitle iletişim araçları her şeyden önce meta üreten ve dağıtan endüstriyel ve ticari kuruluşlardır”.
Önemli bir ekonomi-politik kuramcı olan Vincent Mosco 1996 yılında ilk kez yayımlanan ve 2009 yılında yeni baskısını gerçekleştirdiği İletişimin Ekonomi-Politiği (2009, s. 25) kitabında ekonomi-politiğin biri geniş biri dar olmak üzere iki tanımının söz konusu olduğunu belirtir. Ekonomi-politiği; ekonominin geniş tanımı, toplumsal yaşamda kontrol ve hayatta kalmayı incelemesidir. Mosco’ya (2009, s. 24) göre, dar anlamda ekonomi politiği, iletişim kaynakları da dahil olmak üzere kaynakların üretimini, dağıtımını ve tüketimini karşılıklı olarak oluşturan toplumsal ilişkilerin, özellikle güç/iktidar ilişkilerinin incelenmesi olarak düşünebiliriz. Klasik ekonomi-politikten oldukça farklı ve daha eleştirel bir boyuta sahip olan iletişim/medya çalışmalarındaki ekonomi-politik yaklaşımın temel özelliklerini ise genel olarak dört başlıkta toplamak mümkündür. Bunlar, diğer farklılıkları ne olursa olsun, tüm ekonomi-politik yaklaşımların paylaşma eğiliminde olduğu niteliklerdir: Toplumsal değişim ve tarihsel dönüşüm, toplumsal bütüncü (holistic) olma, ahlak felsefesi ve toplumsal praksis (Mosco, 2009, s. 26).
Medyanın Ekonomi-Politik Yapısı
Başlangıcından beri genel olarak bir ticari etkinlik olarak işlediği ilk başlıkta belirttiğimiz medya endüstrileri yirminci yüzyılın son çeyreğinden günümüze uzanan süreçte ekonominin oldukça büyük, dinamik ve bu nedenle de sermayenin en gözde sektörlerinden birisi hâline gelmiştir. Neo-liberal iktisadi politikaların küresel düzeyde hakim olmaya başladığı 1980’li yıllarda yaşama geçen ve giderek ivme kazanan özelleştirme uygulamaları
sonucunda medya kurumlarının büyük çoğunluğu finans ve endüstriyel sermaye alanındaki büyük holdingler tarafından satın alınmış ve medyanın sahiplik/mülkiyet yapısı topyekûn değişmiştir.
Medya endüstrisinin dışından, özellikle bankacılık, finans, müteahhitlik vb. sektörlerden kaynaklanan sermaye ile bütünleşerek sektöründe egemen olan gruplar sadece mevcut TV kanalları ve gazetelerin haricinde TV prodüksiyon, müzik ve kitap yayın şirketlerinin, haber ajanslarının, internet servis sağlayıcılarının ve farklı dijital medya mecralarının çoğunluğunun da mülkiyetine ve/ veya kontrolüne sahiptir.
Yoğunlaşmış medya sahipliği, az sayıda büyük şirketin medya üretiminin önemli bir yüzdesine sahip olduğu anlamına gelir. Bu büyük şirketler konglomerat olarak tanımlanmakta ve hepsi, aynı ana şirkete ait olan çok sayıda farklı şirketten oluşmaktadır. Serbest piyasa sisteminin iktisadi rasyonalitesi doğrultusunda sürekli kâr maksimizasyonu hedefiyle faaliyet gösteren medya şirketlerinin yöneticileri/yayın yönetmenleri uzun zamandır içinde yer aldıkları sermaye grubunun icra kurulları içindedir ve “yayınların” kârı sürekli maksimize edecek şekilde yapılmasını sağlamakla görevlidir. Modern dünyada bireyler toplumsal çevrelerini anlamlandırmak ve yorumlamak için kullandıkları imgeler, simgeler ve söz dağarcıkları için büyük ölçüde kültür/medya endüstrilerinin sağladığı içeriklere/enformasyona bağımlı olduklarından, bu durumun şüphesiz önemli olumsuz sonuçları söz konusudur. Piyasa mantığının ve hâliyle ticari kaygıların egemen olduğu medya endüstrilerinde artık süreç yerine eyleme, soyutlama yerine görselleştirmeye, insan karmaşıklığı yerine basmakalıp yargılara vurgu yapan basitleştirilmiş, kısaltılmış, kişiselleştirilmiş, klişeleştirilmiş ve bağlamsızlaştırılmış içerik sağlanmaktadır.
Yirminci yüzyılın en önemli sosyoloji kuramcılarından Pierre Bourdieu (1997, s. 13, 71)’ya göre televizyon/ medya, kültürel üretimin farklı alanlarını, sanatı, bilimi, hukuku, felsefeyi, edebiyatı ve hatta siyasal yaşamı ve demokrasiyi büyük bir tehlikeyle karşı karşıya bırakmakta. 1990’ların başı itibariyle reyting mantığının hakim olduğunu, izleyici sayısını artırmak için sınırsız bir rekabet olduğunu ve bunun kamusal faydayı düşünmeksizin tehlikelere yol açtığını ileri süren Bourdieu’ya göre tam da bu nedenle izlenme-oranı mantığına karşı demokrasi adına mücadele edilmesi gerekir. Diğer taraftan, sektöre hakim olan medya kurumları “çeşitliliğin” sınırlarını belirlemektedir. Kaldı ki reklam verenler, reklam vermeme yoluyla medya içeriğini doğrudan etkileyebilmekte ve bu durum medya sahiplerinin reklam verenlerin beklentilerine, ideolojik çıkarlarına uygun yayın politikaları ve bu doğrultuda bir otokontrol geliştirmelerine neden olabilmektedir. Ayrıca medya endüstrilerindeki kapitalistleşme sektöre girmek isteyen alternatif girişimlerin piyasaya girişini zorlaştırmakta ve sektöre hakim şirketlerin ve sermaye gruplarının ayrıcalıklı bir
konuma sahip olmalarını sağlamaktadır. Medya sektöründe mülkiyet yapısındaki radikal değişimin bir diğer önemli sonucu da medya kurumlarının içinde yer aldıkları sermaye grubuna ve/veya reklam veren konumdaki şirketlere yönelik eleştirel bir yayıncılık yapamıyor olmalarıdır. Daha da önemlisi bu durumda, medyanın hükûmetlerle ilişkisini de değiştirerek kamu adına denetim rolünden ziyade şirket kazançlarını “maksimize” etme doğrultusunda hükûmetlerle “çıkar” ilişkisi geliştirme rolü ön plana geçmiştir.
Medya sahipliği ile ilgili temel bir soru(n), büyük medya sahipliğinin ne ölçüde yoğunlaştığı, yani az sayıda büyük firmanın sahipliğinde ve işletmesinde olduğudur. Dünden bugüne mevcut istatistikler göstermektedir ki az sayıda büyük şirket medya sektöründe egemenliğe sahiptir ve gittikçe daralan politik ve finansal çıkarlar modern medyayı yönetmektedir. Ekonomi-politik kuramcılar medya endüstrisindeki dünyanın dört bir yanında görülen sermaye yoğunlaşması ve tekelleşme eğilimlerine odaklanırken, Golding ve Murdock Birleşik Krallık’taki yazılı basın, matbaa, yayıncılık, film ve müzik endüstrilerinde hakim olan beş şirket tespit etmiştir (Williams, 2003, s. 78). ABD’de ise Ben Bagdikian ilk kez 1983 yılında yayınladığı Medya Tekeli kitabında ABD medyasını 50 medya şirketinin yönettiğini belirtirken kitabın 2004 yılındaki yeni baskısı Yeni Medya Tekeli’nde ABD medya endüstrisine artık sadece beş küresel firmanın hakim olduğuna dikkat çekmektedir. Time Warner, The Walt Disney, Viacom, News Corporation ve Bertelsmann’dan oluşan bu beş şirkete Büyük Beşli adını veren Bagdikian (2004, s. 31-32), Büyük Beşli’nin stratejisinin, gazetelerden film stüdyolarına medyanın geneline hakim olmak olduğunu belirtir. Sektör analistlerine göre, en büyük dört televizyon programı yapımcısı şirket -21st Century Fox, NBC Universal, Time Warner ve Disney- aynı zamanda en tanınmış yayın ve kablolu televizyon ağlarının (platformlarının) ve bazı durumlarda içeriği evlerimize ulaştıran kablo ve fiber optik hatların da sahibidir. Son birkaç on yılda medya endüstrisinde yaşanan holdingleşme ve bütünleşme bize birkaç şey gösteriyor. Birincisi, geleneksel holdingleşme yeni medya ekonomisinde tek başına yetersiz olabilir sadece daha da büyümek başarının garantisi değildir. İkincisi, aksiliklere rağmen, geleneksel medya şirketleri son derece dirençlidir ve değişen medya ortamına çeşitli şekillerde yanıt vermektedir, bunlardan bazıları yeni tür holdingleşme ve entegrasyonu içermektedir. Üçüncü olarak, teknolojideki değişiklikler -özellikle internetin gelişmesi ve kablosuz mobil iletişim cihazlarının artan kullanım oranı- geleneksel medya şirketleri olmayan fakat yeni medya ekonomisinde merkezi bir rol oynayan yenilikçi rakipleri teşvik etmiştir.
Sosyal Medyanın Ekonomi-Politiği
Kapitalizmin hem küresel düzeyde yeniden örgütlendiği hem de neo-liberal iktisadi birikim modelinin yaygınlaştığı 1990’lı yıllar itibarıyla, maksimum satış, izlenme/tıklanma oranı ve maksimum kâr hedefine yönelik olarak büyük ölçüde iktisadi rasyonellerle hareket eden medya ve/veya
kültür endüstrisi, küresel düzeyde ivme kazanmıştır. Yeni bilgi ve iletişim teknolojilerinin olağanüstü bir hızla ivme kazanmasıyla gelişen ve genişleyen medya/yeni medya endüstrisinin büyük ölçüde içini doldurduğu kültür endüstrisi, kültürel alanın hem çeşitlenmesine hem de Eagleton’un ifadesiyle, “kültür”ün “tamamen genel meta üretimi sürecine hapsedilmesine” neden olmuştur (Eagleton, 2005, s. 145).
Dijital medya ve sosyal medya mecralarının mülkiyeti ve kontrolü, sayısı bir elin parmağını geçmeyen dünyanın en büyük şirketlerinin elindedir. Sosyal medya endüstrileri de tıpkı kapitalist endüstrilerin genelinde olduğu gibi, serbest piyasa dinamikleri içinde ve kâr maksimizasyonu hedeflidir. Sosyal medyanın ekonomi-politik analizi iki önemli gelişmenin arka planında yer almaktadır. Birincisi, son otuz yıl içinde medya endüstrilerinde neredeyse sürekli bir teknolojik değişim dönemi yaşanmış, uydu ve dijital televizyon gibi yeni yayın dağıtım teknolojilerinin gelişmesinin yanı sıra başta internet, cep telefonları ve sosyal medya olmak üzere yeni medya teknolojilerinin büyümesine tanıklık edilmiştir. İkincisi ama en az bunun kadar önemlisi, dijital teknolojiler ve pazardaki gelişmeler, özellikle Avrupa ve ABD’de, ama aynı zamanda dünyanın geri kalanının çoğunda, yayıncılığın “piyasalaştırılmasına” doğru genel bir kayma ile şekillenmiştir (Murdock, 1990; Murdock ve Wasko, 2007).
Belki de en önemlisi, Avrupa genelinde, kamu hizmeti yayıncıları tarafından geleneksel olarak sunulan yayıncılığın evrenselliği, ödemeli TV’nin büyümesiyle aşınmıştır. İnternetin vaadi, geleneksel büyük medyada eşik bekçilerini saf dışı bırakan, merkezi olmayan bir sesler ağı olabileceğiydi. Başlarda, internetin yeni rakiplere kolay erişim sunarak medya sahipliğini merkezsizleştirmeye yardımcı olacağına inanılıyordu. Dünya çapında milyonlarca insanın medya içeriği oluşturması, yorumlaması ve paylaşmasıyla bunun bir kısmı şüphesiz gerçekleşmiş durumda. Yeni şirketler geldi ama ironik bir şekilde internet olgunlaştıkça geleneksel medyadan daha da fazla konsolide oldu. Başta Google ve Facebook olmak üzere yeni medya devleri ortaya çıktı ve bunların platformları çok büyük bir orantısızlık yakaladı. İnternet reklam gelirlerinden pay alan ve algoritmaları dünya çapında milyarlarca kullanıcının çevrimiçi deneyimlerini sessizce şekillendiren bu şirketler, yeni eşik bekçileri hâline geldi.
Eşik Bekçileri: Ürünlere, hizmetlere ve enformasyona erişimi düzenleyen (ve gücü/iktidarı elinde bulunduran) anahtar konumdaki personele “eşik bekçileri” denir. Örneğin gazetecilikte, editörlerin iş tanımı haber değeri vb. konularda stratejik karar almayı içerir. Bu konuda iktidarda olup etkileme gücüne sahip olanların seçici bir şekilde başka değerlerin dışlanmasına yol açacak şekilde kendileri gibi olanlara yer verdikleri öne sürülür (Chandler ve Munday, 2018, s. 129-130).
Genel olarak, bir medya alt sektörü ne kadar elektronik ve dijital ise, o kadar yüksek oranda yoğunlaşmış
görünmekteydi. Aslında, internetin kendisi için olduğu kadar başlıca uygulamalarının çoğu için de konsolidasyon söz konusudur. Bu da internetin medya yoğunlaşması sorununu çözeceği umudunun üzerine tabiri caizse soğuk su dökmektedir. Bu tür bir analiz, en yeni medya devlerinin oluşturduğu gerçekliği yansıtmaktadır: Google ve Facebook. Google ve Facebook (ve X ile Google’ın sahibi olduğu YouTube gibi diğer benzer platformlar) geleneksel medya şirketleri değildir. Hiçbiri gazetecileri ya da diğer medya üreticilerini işe almaz ve bu nedenle medya içeriği üretmez. Kendi sistemlerini dünyanın kayda değer bölümüne dayatacak büyük bir güce sahip Facebook, X, Google ve Microsoft gibi şirketlerle birlikte “yeni” küresel medyanın yükselişi aşikardır. Zaman içinde çeşitli türlerdeki kaynaşmalar nedeniyle başrol oyuncuları değişse bile, küresel medya giderek nispeten daha az sayıda ve devasa şirketin hakimiyetine geçmektedir.
İnternet ve sosyal ağ sitelerinin, kültür endüstrilerinin diğer dallarında olduğu gibi, kurumsal faaliyetler için önemli bir arena haline geldiği açıktır. Tüketimin bireyselleşmesine medya sahipliğinin konsolidasyonu eşlik etmiş ve siber uzayı perakende gayrimenkul olarak yeniden geliştirmeye niyetli küresel multimedya şirketleri ortaya çıkmıştır (Murdock, 1990). Kaldı ki, ticari sosyal medya alanında “tık sayısı ve sitede geçirilen süre kadar kimin dikkat kesildiğinin de önem arz ettiği” bir dikkat ekonomisi (Pettman, 2017, s. 24, 76) her geçen gün daha çok önem arz etmektedir. Günümüzde internet ve sosyal medyanın katmanlaşmış, katılımcı olmayan alanlar olduğunu ve alternatif, kurumsal olmayan bir internete ihtiyaç duyulduğunu savunan Fuchs (2020) dev şirketlerin sosyal medyayı sömürgeleştirmekte ve dikkat ekonomisine hükmetmekte olduğunu belirtir.
Yaşadığımız çağı dijital kapitalizm, enformasyonel ekonomi, yeni kapitalizm gibi kavramlarla açıklayan kuramcıların önemli noktalarından biri, emek ve çalışma koşullarındaki değişimdir. Dijital bir ekonomideki egemen emek biçimi, geleneksel kol emeğinden çok farklı olarak yaratıcılık ve entelektüel güce dayalı olan zihinsel emektir. Lazzarato (1996) maddi olmayan emeği “metanın enformasyonel ve kültürel içeriğini üreten emek” şeklinde tanımlar. Cote ve Pybus ise Facebook gibi sosyal ağlarda belirginleşen şeyin, maddi olmayan emeğin yeni ve özel bir türü olduğunu (maddi olmayan emek 2.0) iddia ederler.
Tom Smith ve Evgeny Morozov gibi araştırmacılar; bloglar, sosyal ağlar ve video paylaşım platformları gibi kullanıcı güdümlü teknolojilerin kullanıcıların birbirleriyle ve İnternetle etkileşim biçimlerini değiştirirken insanların bu ortamlarla her etkileşime girdiklerinde arkalarında veri izleri bıraktığına dikkat çekmektedir. Bir kullanıcı internette en iyi restoran fırsatını aradığında ya da Facebook “arkadaşları” ile haber paylaştığında veya takipçilerine tweet attığında, çevrimiçi varlıkları Facebook, X, Google ve Microsoft gibi dev şirketler tarafından toplanan ve rutin yaşamın her yönüne ilişkin yeni bilgiler sağlayan siber/dijital ayak izleri bırakmaktadır.
Siber/Dijital Ayak İzi: Sosyal medya gibi web temelli hizmetleri kullanırken kullanıcıların bıraktıkları verilere denilmektedir. Dijital ayak izleri; ziyaret edilen web siteleri, gönderilen e-Postalar ve çevrimiçi olarak gönderilen her türlü bilgiyi içermektedir. Bu izler, kişilerin çevrimiçi etkinlikleri ile cihazlarını takip etmek/izlemek için kullanılabilmektedir.
Fuchs (2020), Facebook’ta sömürünün izini sürerken yine Smythe’in izleyici metası kavramından yararlanır. Buna göre, Facebook kullanıcıları birer üreten tüketici, yani üretüketici olarak enformasyon üretmekte ve paylaşmaktadır. Ticari işletmeler faaliyetleri izleyip kaydederken Facebook da devamlı bir biçimde verileri reklam müşterilerine satmaktadır. Üretüketici (Prosumer): Alvin Toffler’in, İngilizce’de üretici anlamına gelen producer kelimesi ile tüketici anlamına gelen consumer kelimeleri birleştirerek türetmiş olduğu ve üreten tüketici olma durumuna işaret eden “prosumer” kavramı, Türkçe akademik metinlerde genellikle üretüketici olarak kullanılmaktadır. Sosyal medya platformlarının dijital emek, metalaştırma ve platformlaştırma olguları üzerinden analiz eden medyanın ekonomi politiği araştırmalarının ortak sorunsalı, platformlaştırma ile toplumsal yaşamın bütün yönlerine doğru genişleyen dijital evrenin insan hayatının bileşenlerini birer ham madde ve “açık” bir kaynak olarak sermayeye dahil edilebilir olarak değerlendirmesi ve bunu yaşama geçiriyor olmasına dayanmaktadır (Yeniçeri, 2021, s. 263).
Kişisel verilerin izinsiz şekilde ticari ve/veya siyasal amaçlı kullanılması veri güvenliği, etik, gizlilik ve mahremiyet sorunlarını da gündeme getirmiştir. Facebook, Google, Amazon, İBM, Apple vb. çok büyük küresel teknoloji şirketlerinin tekelleşip, kamusal düzenlemelerinin yetersizlerini ve yasal mevzuatın açıklarını kullanarak ya da bir anlamda suistimal ederek milyarlarca kullanıcıya ait büyük veriyi, onların tüketim pratikleri ile kimi örneklerde oy verme vb. davranışlarını manipüle etmeye yönelik farklı ticari ve/veya siyasal amaçlar doğrultusunda kullanmaya başladıklarına dair tespitler artmaktadır. Büyük Veri: Normal veri araçlarının kaydedemeyeceği, depolayamayacağı ve analiz edemeyeceği kadar devasa veri yığınlarına verilen ad. Günümüzde dünya genelinde yüz milyonlarca kullanıcının gün içinde neredeyse “her şeylerini” sosyal medya profillerinde paylaşmaları, büyük verinin istismar edilme tehlikesini de beraberinde getirmiş olup Cambridge Analytica skandalı bu tehlikeli durumu ilişkin çarpıcı bir örnek oluşturmaktadır. Çok sayıda ürün, hizmet, sigorta sektörü, internet alışverişleri, finans, eğlence, eğitim ve ulaşım gibi daha pek çok alanda akıllı cihazlar ve sistemler milyarlarca insanın hayatını sürekli surette kaydetmekte, işlemekte, dönüştürmekte ve bir ürün olarak ticaretini yapmaktadır. Birçok demokratik toplum, devlet gözetimine karşı en azından bir dereceye kadar denetim sahibi olsa da onun bu yeni ve özelleşmiş versiyonu üzerinde neredeyse hiçbir düzenleyici denetime şu an sahip değildir (Naughton, 2019a; 2019b). İşte milyarlarca insana dair devasa düzeyde bir veri tabanında
toplanarak yapay zekâ uygulamalarıyla güçlendirilmiş algoritmalar ile işlendiğinde, yani algoritmalar bizi her geçen gün dahi tanıdığında diyor Harari (2018, s. 75,15), otoriter hükûmetler de vatandaşları üzerinde mutlak bir kontrol elde edebilir. Şu anki hâliyle, demokrasi, biyoteknoloji ve bilişim teknolojilerinin iç içe geçmesini kaldırmayabilir. Demokrasi, kendini bütünüyle yeni baştan şekillendirmek durumundadır. “Aksi takdirde” diyerek uyarıyor Harari, “dijital diktatörlükler” ortaya çıkabilir.