AÖF Soru Bankası

Balkanlar'da SiyasetÜnite 7 Özeti

Güncel Bölgesel Sorunlar ve Gelişmeler

SİY301U-BALKANLARDA SİYASET

Ünite 7: Güncel Bölgesel Sorunlar ve Gelişmeler

Balkanlarda Barış ve İstikrarı Etkileyen Sorunlar

Balkanlarda son yıllarda yaşanan önemli dönüşümlere rağmen, bölgede kalıcı bir barış ve istikrar ortamının henüz oluştuğu söylenemez. Eski Yugoslavya’nın mirasçıları olan Bosna-Hersek, Kosova ve Kuzey Makedonya’da devam eden sorunlar yalnızca bu ülkelerin değil, bütün bölgenin barış ve istikrarını olumsuz etkileyebilmektedir. Bu sorunların yanında, bölgede refah düzeyinin düşüklüğü sosyoekonomik bakımdan birçok olumsuz sonuç doğurmakta, yolsuzluk ve organize suçlar da bütün Balkan ülkelerinin ortak sorunu olmayı sürdürmektedir.

Bosna-Hersek’te Yaşanan Sorunlar

Bosna-Hersek’te 1992-1995 yılları arasında yaşanan kanlı savaşın bitirildiği Dayton Barış Anlaşması’ndan bu yana ülkede herhangi bir çatışma yaşanmamıştır. Ancak barışın imzalanmasının ardından çeyrek asır geçmiş olmasına rağmen bu ülkenin hâlen çözümlenememiş temel sorunları bulunmaktadır. Günümüzde Bosna-Hersek, dış sınırları bakımından ortak olsa da iç sınırları bakımından ise resmî olarak ikiye, gayriresmî olarak da üçe bölünmüş bir devleti andırmaktadır. Bu yüzden Bosna-Hersek Balkanların barış ve istikrarının devamı bakımından en hassas bölgelerin başında gelmektedir.

Yapısal Sorunlar

21 Kasım 1995’te imzalanan Dayton Anlaşması’nın ana hedefleri, kısa vadede savaşın durdurulması, uzun vadede ise kalıcı barış ve istikrar için gerekli ortamın yaratılmasıydı. Ancak Dayton Anlaşması, çözülmesi güç birçok sorunu da beraberinde getirmiştir. Her şeyden önce bir uluslararası anlaşma sonucu kurulmuş olan Bosna- Hersek! normal bir devlet olarak değerlendirmek zordur. Savaş sırasında Bosna-Hersek topraklarındaki nüfus dağılımı katliam ve göçler sebebiyle değişmiş, Boşnakların, Bosnalı Sırpların ve Bosnalı Hırvatların ayrı ayrı kontrol ettiği bölgelerin nüfusu etnik bakımdan homojenleştirilmişti. Dayton Anlaşması böyle bir etnik bölünmüşlüğü yasallaştırdığı için, ülkenin toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına yönelik ciddi ve sürekli bir tehdidi beraberinde getirmiştir.

Dayton Anlaşması uyarınca Bosna-Hersek, Bosna ve Hersek Federasyonu (FBiH) ile Sırp Cumhuriyeti (RS) adı altında iki entiteye bölünmüştür. Kendilerine özgü anayasaları, yasama, yürütme ve yargı sistemleri, kolluk teşkilatları, eğitim müfredatları, basın kuruluşları ve bağımsız devletlere özgü diğer kurumlan olan bu entiteler, âdeta aynı devlet içindeki iki devletçik durumundadır. Entitelerden büyük oranda Sırpların yaşadığı RS üniter bir yapıya sahipken çoğunlukla Boşnak ve Hırvatların yaşadığı FBiH her birinin ayrı anayasası, meclisi ve bakanlıkları olan on kantona bölünmüştür. Ülkede ayrıca iki entiteye de bağlı olmayan, yaklaşık 93.000 nüfuslu Brçko bölgesi bulunmaktadır.

Nüfusu 3,5 milyonun altında olan Bosna-Hersek’te, ülkenin karmaşık idari yapılanması sebebiyle aynı anda 5

cumhurbaşkanı, 14 başbakan, 180 bakan, 1.200 yargıç ve savcı görev yapmaktadır. Böylece ülkenin toplam kamu harcamalarının %40’mdan fazlası devlet mekanizmasının finansmanına gitmektedir.

Bosna-Hersek’te, devlet düzeyindeki cumhurbaşkanlığı makamı üç kurucu milleti temsil eden üç kişiden oluşur. Bir Boşnak, bir Sırp ve bir Hırvat’tan oluşan cumhurbaşkanlığı üyeleri, dört yıllık süre içinde sekiz ayda bir dönüşümlü olarak cumhurbaşkanı görevini yaparlar. Bu üç etnik grubun dışında kalan azınlıklar ise devlet düzeyinde cumhurbaşkanlığı ve meclis üyeliğine seçilememektedir.

Etnik ve Siyasi Sorunlar

Ülkedeki ciddi etnik sorunların Boşnaklarla Sırplar arasında yaşandığı ortadadır. Boşnaklar Bosna-Hersek’in yeniden bütünleştirilmesi için çaba sarf ederken Sırplar RS’nin yetkilerinin azaltılmasına karşı var gücüyle mücadele etmektedir. Başkent olarak Saraybosnadan ziyade, Belgrad’a yönelen RS, Sırbistan ile özel ilişkiler geliştirmektedir. Sırp milliyetçileri RS’yi “geçici olarak” Bosna-Hersek toprakları içinde bulunan ayrı bir devlet gibi görmektedir. Günümüzde Bosna-Hersek cumhurbaşkanlığının Sırp üyesi olarak görev yapan Milorad Dodik, RS’nin Bosna-Hersek devleti içinde isteksiz yaşadığını, bir devlet olarak Bosna-Hersek’in onlara dayatılmış olduğunu açıkça ifade etmektedir. Bu yüzden Boşnakların çoğunluğu, RS’nin varlığının Bosna- Hersek’in toprak bütünlüğüne sürekli bir tehdit oluşturduğunu düşünmektedir

Bosnalı Hırvatlara gelince, ülkede savaş öncesinde 800.000 civarında olan Hırvat nüfusu günümüzde 500.000 dolaylarına düşmüş, hatta RS içinde yalnızca birkaç bin Hırvat kalmıştır. Hırvatların bir kısmı, Bosna-Hersek devleti içinde kendilerini yeterince ifade edemediklerine ve Boşnakların gölgesinde kaldıklarına inanmaktadır. Özellikle Hırvatistan’ın AB üyeliğinin de bulunmasından dolayı birçok Hırvat, ana ülkeleri olarak gördükleri Hırvatistan’a göç etmeye çalışmaktadır. Bosna-Hersek’ten ayrılmayı düşünmeyenler arasında ise Hırvatlara ait üçüncü bir entitenin kurulmasını isteyenler vardır.

Kosova’nın Karşısındaki Zorluklar

Son yüzyıl içinde baskı, şiddet, isyan, sürgün ve göç hareketlerine sahne olan Kosova, 1999’daki ateşkesten beri göreceli bir istikrara kavuşmuş, 2008’de bağımsızlığını ilan etmesinin ardından da bir devlet olarak önemli kazanımlar elde etmiştir. Bununla beraber ülke hem içeride hem de dışarıda birçok zorlu meydan okuma ile karşı karşıyadır.

Kosova’nın bugün içeride karşı karşıya olduğu iki temel meydan okuma bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, Sırpların kontrolündeki kuzey bölgelerinin ülkenin geri kalanından kopuk durumda olmasıdır. Kosovalı Sırplar hâlen Mitrovitsa (Mitrovica) kentinin kuzeyinin yanı sıra Zveçan, Zubin Potok, Leposaviç ve Ştırptse (Strpce) gibi yerlerde çoğunluğu oluşturmakta, bu topraklar Kosova’nın


yaklaşık yüzde 10’una karşılık gelmektedir. Kosova bağımsızlığını ilan etmiş olmasına rağmen bu topraklarda Sırbistan anayasası ve yasaları uygulanmakta, eğitim, sağlık ve posta hizmetleri de Belgrad tarafından özel bir bütçeyle desteklenmektedir. Bölgeyi yasal olmayan bir şekilde, hafif silahlarla donatılmış Kosovalı Sırp milis kuvvetler kontrol etmektedir. Bu şartlar altında Kosova’nın kendi içinde küçük bir “Kosova sorunu” ile karşı karşıya olduğu söylenebilir.

Kosova’nın içerideki diğer büyük meydan okuması ise olumsuz sosyal ve ekonomik koşullardır. 2019 verilerine göre Kosova’da kişi başına düşen reel gelir AB ortalamasının yalnızca %26’sına karşılık gelmektedir. Ayrıca 2019’da %26 olan resmî işsizlik oranıyla Kosova Avrupa’da en yüksek işsizliğe sahip ülke durumundadır.

Bağımsızlığın ilan edildiği 17 Şubat 2008 tarihinden sonra dünya ülkelerinin çoğunluğu tarafından tanınan Kosova uluslararası sistemin bir öznesi hâline gelmiştir. Buna rağmen henüz uluslararası topluma tam anlamıyla entegre olduğu söylenemez. Kosova daha fazla ülke tarafından tanınmak ve uluslararası kuruluşlara üye olmak için mücadelesini sürdürürken Sırbistan da Kosova’nın bağımsızlığının tanınmaması için yoğun bir diplomatik çaba sarf etmektedir. Hatta daha önce Kosova’nın bağımsızlığını tanıyan bazı ülkeler Sırbistan’ın girişimlerinin neticesinde tanıma kararlarını geri çekmiştir.

Kosova’nın BM tarafından üye olarak kabul edilebilmesi için öncelikle BM Güvenlik Konseyi’nde bu yönde bir oy birliğinin oluşması gerekmektedir. Ancak konseyin beş daimî üyesinden ikisi (Rusya ve Çin) Kosova’yı tanımadıklarından bu ülkenin BM üyeliğini engellemektedir.

Kosova, Sırbistan’ın yoğun diplomatik faaliyetleri yüzünden Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ve İnterpol gibi uluslararası kuruluşlara da üye olamamakta ve bazı uluslararası iş birliği platformlardan dışlanmaktadır. Ayrıca Kosova’nın bağımsızlığını tanımayan beş AB üyesi ülke (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, İspanya, Romanya, Slovakya ve Yunanistan) bu tutumlarını değiştirmediği sürece Kosova’ya vaat edilen AB üyeliğinin gerçekleşmeyeceği, ayrıca bu ülkelerden NATO üyesi olan son dördünün de Kosova’nın NATO’ya üyeliğini veto edeceği açıktır.

2010 yılında Uluslararası Adalet Divanı ve BM Genel Kurulunda Kosova konusunda fiyasko yaşayan Sırbistan’ın buna karşılık AB’ye üyelik müzakerelerinin hızlandırıldığını söylemek mümkündür. Yine de Sırbistan ve Kosova arasında bir çözüm bulunmadan bu iki ülkenin AB üyeliği mümkün olmayacaktır. Kosova’yı tanıyan Batılı ülkeler Sırbistan’dan Kosova’nın bağımsızlığını kabul etmesini ve bundan sonra Kosova’da yaşayan Sırpların siyasi, ekonomik ve kültürel haklarının korunması hususuna odaklanmasını istemekte, buna

karşılık Belgrad Batı ülkelerinin Sırbistan’ın çıkarlarını da dikkate alacağını ümit etmektedir.

Kosova ile Sırbistan arasındaki ara buluculukta AB’nin otorite eksikliğini gören ABD, diyalog sürecine aktif katkıda bulunmak amacıyla Ekim 2019’da Richard Grenell isimli diplomatı Priştine- Belgrad Diyalog Sürecinin Özel Temsilcisi olarak atamıştır. Grenell’in aktif diplomasisi sonucunda AB’nin ara buluculuğundaki diyalog Temmuz 2020’de yeniden başlarken 4 Eylül 2020 tarihinde ABD Başkanı Donald Trump ile Washington’da bir araya gelen Sırbistan Cumhurbaşkanı Vucic ile Kosova Başbakanı Avdullah Hoti ekonomik iş birliğini öngören bir anlaşma imzalamıştır. Böylece 1990’ların ortalarında olduğu gibi Avrupa’nın Balkanlarda çözemediği bir sorunun aşılmasında ABD kritik bir rol oynamıştır.

Kuzey Makedonya’da Son Yıllarda Yaşanan Çalkantılar

Kuzey Makedonya, bağımsızlığını elde ettiği 1991 yılından itibaren genel olarak Makedonlar ile Arnavutlar arasında yaşanan gerginlikler ve Yunanistan ile arasındaki isim sorunuyla gündeme gelmiştir.

Kuzey Makedonya’da siyaset özellikle 2014 yılından itibaren ciddi gerilimlere sahne olmuştur. Nisan 2014’te gerçekleştirilen genel seçimde 2006 yılından beri iktidarda olan Makedon Dahili Devrimci Örgütü-Makedon Ulusal Birliği Demokratik Partisi (VMRO-DPMNE) %42,2 oyla yeniden birinci olmuş, cumhurbaşkanlığı seçimini de partinin adayı Corge Ivanov kazanmıştı. Seçimin ardından yeniden ana muhalefette kalan Makedonya Sosyal Demokrat Birliği (SDSM), VMRO-DPMNE’yi devlet mekanizmasını kötüye kullanmakla, rakiplerine tehdit ve şantaj uygulamakla ve oy satın almakla suçlayarak seçim sonuçlarını tanımayı reddetmiş ve meclis çalışmalarını boykot etmeye başlamıştır. SDSM bir süre sonra gizlice kaydedilmiş bazı ses kayıtlarını kamuoyuyla paylaşarak hükümete karşı eleştirilerini şiddetlendirmiştir. Söz konusu kayıtlarla vatandaşların kanunsuz yollarla dinlendiği, medyaya, yargıya ve iş adamlarına baskı yapıldığı, seçimlerde usulsüz yollara başvurulduğu ve siyasi tutuklamaların gerçekleştiği gibi iddialar ülke gündemine taşınmış ve hükümet karşıtı geniş çaplı protesto gösterileri düzenlenmiştir.

Yöneltilen suçlamaları reddeden VMRO- DPMNE Genel Başkanı ve Başbakan Nikola Gruevski, söz konusu ses kayıtlarının Makedonya’yı istikrarsızlaştırmak isteyen yabancı istihbarat servislerince uydurulduğunu savunmuştur. Fakat ülkede krizin giderek tırmanması karşısında Gruevski, AB ve ABD’nin de araya girmesiyle görevinden istifa etmeyi ve ülkenin geçici bir hükümet tarafından erken seçime götürülmesini kabul etmiştir. Aralık 2016’da düzenlenen seçimde VMRO-DPMNE oyların %38,06’sım alarak yeniden birinci parti olsa da hükümeti kurmak için Arnavut partilerinden destek almayı başaramamış, Arnavut partileri arasında birinci sırayı alan Demokratik Bütünleşme Birliği (DUI), Arnavutçanın ikinci resmî dil yapılması koşuluyla SDSM ile koalisyon kurmayı kabul etmiştir.


Makedonya’yı kendi tarih, kültür ve kimliğinin bir parçası olarak gören Yunanistan ise Makedonya’yı anayasal ismiyle tanımayı reddetmiş ve bu ülkenin antik Makedonya’ya ait sembolleri kullanmasına karşı çıkmıştır. Yunanistan ayrıca Makedonya’nın komşu ülkelerdeki Makedonlara ilişkin hedeflerini de kendi topraklarındaki Ege Makedonyası’na yönelik yayılmacılık emelleri olarak algılamıştır. Makedonya’ya karşı ekonomik ambargo uygulayan Yunanistan, ülkenin uluslararası toplumla bütünleşmesini engellemeye çalışmıştır. Fakat karşılaştığı uluslararası tepkiler sonucunda bu tutumunu yumuşatan Atina hükümeti, 1993 yılında bu ülkenin “Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti (FYROM)” adı altında BM’ye kabul edilmesine razı olmuş, iki yıl sonra imzaladığı geçici anlaşmayla da ülkeyi FYROM adıyla tanımıştır. Yunanistan’ın bu tavizlerine karşılık bayrağında kozmetik bir değişikliğe giden Makedonya, resmî adına ve ulus kimliğine ilişkin ise herhangi bir değişiklik yapmaktan kaçınmıştır. Sorunun devam ettiğini düşünen Yunanistan, yıllar boyunca Makedonya ile diplomatik ve ekonomik ilişkilerini sınırlı tutarken bu ülkenin NATO ve AB gibi uluslararası kurumlara üyeliğini veto etmiştir.

İki ülke arasındaki sorunun çözülmesi için BM Genel Sekreteri Özel Temsilcisi Matthew Nimetz’in ara buluculuğunda yıllarca müzakereler yürütülmüş, Nimetz’in sunduğu öneriler tarafları memnun etmemiştir. 2009 yılında Makedonya hükümeti isim sorunu sebebiyle uluslararası kurumlara üye olmasının Yunanistan tarafından engellenmesini Uluslararası Adalet Divanına taşımıştır. 2011 yılında görüşünü açıklayan mahkeme, Makedonya’nın NATO’ya üyeliğinin Yunanistan tarafından engellenmesinin 1995 yılında Üsküp ile Atina arasında varılan anlaşmanın ihlali olduğuna hükmetmiş ancak bu görüşün hukuki bağlayıcılığı olmadığı için Yunanistan bu politikasını değiştirmemiştir. 2017’de Makedonya’da iktidara gelen Zaev hükümeti, daha önceki VMRO- DPMNE hükümetinin milliyetçi söylem ve siyasetini benimsememiş, komşularla ilişkileri geliştirmeye yönelik hızlı ve somut adımlar atmaya başlamıştır. Zaev’in bu çabalarına Yunanistan’daki mevkidaşı Aleksis Tsipras da karşılık verince isim sorununun çözülmesine yönelik müzakereler hızlandırılmış ve 17 Haziran 2018 tarihinde imzalanan anlaşmayla sonuçlandırılmıştır.

İsim sorununun çözülmesinin ardından Yunanistan, Kuzey Makedonya’nın NATO ve AB üyeliğine karşı uyguladığı vetoyu kaldırmıştır. Kuzey Makedonya’nın NATO’ya üyeliği ülke üyelik şartlarını zaten karşılamakta olduğundan fazla gecikmemiş ve 27 Mart 2020 tarihinde Kuzey Makedonya resmen NATO’nun 30. üye ülkesi olmuştur. 2005 yılında AB tarafından adaylık statüsü verilmiş olan Kuzey Makedonya’nın üyelik müzakerelerinin başlaması ise bu kadar kolay olmamıştır. AB Konseyi 26 Mart 2020’de Kuzey Makedonya ile üyelik müzakerelerinin başlatılmasını resmî olarak onaylamış olmasına rağmen henüz müzakerelerin başlangıç tarihi belirlenmemiştir. Yunanistan’ın vetosunu kaldırmasının ardından Kuzey Makedonya’nın AB ile

bütünleşmesinin önündeki temel bir engel kalkmışsa da üyelik sürecinin uzaması ve ülkelerdeki iç siyasi dinamiklerin değişmesi durumunda eski sorunların yeniden gündeme gelme ihtimali bulunmaktadır.

Balkanlardaki Ekonomik Sorunlar

Komünist rejimlerin çökmesinin ardından Balkanlardaki merkezî planlamaya dayalı ekonomik düzenlerin hızlı bir şekilde piyasa ekonomisine dönüştürülmesi bazı kronik sorunları da beraberinde getirmiştir. Bu sorunlardan biri, daha önce isimleri bilinmeyen kişilerin bir anda bu ülkelerde güçlü sermaye sahipleri hâline gelmesidir. Eski komünist ülkelerdeki ilk büyük zenginler çoğunlukla önceki ekonomik düzenin yöneticileri arasından çıkmış, birçok kamu işletmesi ve devlete ait gayrimenkuller neredeyse bir gecede eski komünistlerin özel mülkiyetine geçmiştir. Balkan ülkelerinde yüksek enflasyon oranlarının olduğu 1990’lı yıllarda siyasete yakın bazı şahıslar kamu bankalarından büyük miktarda kredi çekip düşük değerdeki parayla geri ödemek suretiyle servetlerine büyük meblağlar eklemiştir. Bölgede yaşanan savaş, çatışma ve istikrarsızlıklar da bazı politikacıların ve yakınlarının kriminal faaliyetler yoluyla zenginliğe kavuşmasını sağlamıştır. Ayrıca YFC’ye karşı uygulanan uluslararası ambargolar da yasa dışı ticareti teşvik etmiş ve bölgede siyasi korumaya dayalı sınır ötesi kaçakçılık ağlarının gelişmesine sebep olmuştur.

Liberal ekonomiye geçiş adına gerçekleştirilen kontrolsüz özelleştirmeler yasal yoldan yürütülen birer soygunu andırmaktaydı. Özelleştirmeler sık sık kara paranın aklanması veya iktidara yakın kişilerin zenginleşmesi için bir araç olarak kullanılıyordu. Eski kamu işletmelerini satın almak kentlerin en güzel yerlerindeki arsalara ucuzdan ulaşmak anlamına da geldiğinden kimi durumlarda asıl amaç satın alınan şirketi çalıştırmak değil, arsa üzerinden rant sağlamaktı. Bu şekilde yürütülen özelleştirmelerin sonucunda bazı eski kamu işletmeleri tamamen yok olmuş, eskiden önemli sanayi merkezi sayılan bazı kentler ekonomik canlılığını yitirmiştir.

Balkanlarda Avrupa’nın refah bakımından en düşük düzeye sahip bölgesidir. Balkanlardaki ülkelerin satın alma gücü paritesiyle hesaplanan kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasılaları (GSYIH) AB ülkelerine ait ortalamayla kıyaslandığında bu fark açıkça görülmektedir. 2019 yılında Balkan ülkelerinden yalnızca Slovenya AB ortalamasına yakın bir kişi başına düşen gelire sahip olmuş, onu takip eden ülkelerden Hırvatistan, Romanya ve Yunanistan’daki kişi başına düşen gelir ise AB’deki ortalamanın %64-%68’ine karşılık gelmiştir. Gelir düzeyi bakımından AB ülkeleri içinde son sırada yer alan Bulgaristan’da kişi başına düşen gelir AB ortalamasının %52’sine denk gelirken AB ile adaylık müzakereleri devam eden Karadağ ve Sırbistan’da bu oran %40’lar civarındadır. Bölgenin diğer ülkeleri Kuzey Makedonya, Bosna-Hersek, Arnavutluk ve Kosova’da kişi başına düşen gelir ise AB’de kişi başına düşen ortalama gelirin %40’ınm da altında kalmaktadır. Büyük bir finans kriziyle


boğuşan Yunanistan’ın dışındaki Balkan ülkelerinde 2010 yılından beri kişi başına düşen gelir bakımından bir miktar iyileşme kaydedilse de refahın artış hızı bir hayli düşük olduğundan AB ülkeleriyle aradaki farkın kapanması yakın bir gelecekte mümkün görünmemektedir. Dahası, son yıllarda Avro Bölgesi’nde yaşanan mali krizler ve 2020 yılında dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgını Balkanların zaten kırılgan olan sosyoekonomik şartlarını olumsuz yönde etkilemektedir.

Balkan ülkelerinin birçoğu günümüzde işsizlik ve yoksulluk sorunlarıyla karşı karşıyadır. Resmî verilere göre 2019 yılında Kosova’da kayıtlı işsizlik oranı %26, Yunanistan ve Kuzey Makedonya’da %17, Bosna- Hersek’te %16, Karadağ’da %15, Arnavutluk’ta %11, Sırbistan’da ise %10 olarak hesaplanmıştır. 2019’da sadece Hırvatistan (%7), Slovenya (%4), Romanya (%4) ve Bulgaristan (%4) tek haneli işsizlik oranlarına sahip olabilmiştir. Bölgesel işbirliği Konseyinin (RCC) yayımladığı rapora göre AB’ye henüz üye olmamış altı Batı Balkan ülkesinde vatandaşların %21’i kira ve faturalarını ödeyememekte, %19’u kış aylarında evini yeterince ısıtamamaktadır. Vatandaşların %40’ınm yoksulluğa düşebileceği riskini hissettiği, %30’unun ise işini kaybedebileceğinden endişelendiği bu ülkelerde gelecekten beklentilerin de fazla olumlu olduğu söylenemez. İş dünyasının da çeşitli sorunlarla boğuştuğu bu ülkelerde 2018 yılında şirketlerin %38’i gecikmiş ödemelerle karşı karşıya kalmış ve finansmana erişim sorunu yaşamıştır.

Balkanlara Etki Eden Başlıca Uluslararası Aktörler

AB bölgedeki en etkili uluslararası aktör durumundadır. Son yıllarda Rusya ve Çin in Balkanlardaki varlığı da gittikçe hissedilmeye ve tartışma konusu olmaya başlamıştır. Balkanlarda siyasi, ekonomik ve toplumsal bakımdan önemli role sahip bir başka aktör olan Türkiye’dir.

2004 yılında Slovenya, 2007 yılında Bulgaristan ve Romanya, 2013 yılında ise Hırvatistan AB üyeliğine kabul edilmiş ve 1981’den beri üyeliği devam eden Yunanistan’la birlikte bölgedeki AB üyesi ülke sayısı beşe çıkmıştır. Geriye kalan altı ülkeden Karadağ 2012, Kuzey Makedonya 2005, Sırbistan ve Arnavutluk ise 2014 yılından beri aday ülke statüsündedir. Karadağ ve Sırbistan’ın üyelik müzakereleri devam etmekte olup Kuzey Makedonya ve Arnavutluk ile müzakereler henüz başlamamıştır. İç reformlarını henüz gerçekleştirememiş olan Bosna-Hersek ve öncelikle Sırbistan’la ilişkilerini normalleştirmesi beklenen Kosova ise hâlen “potansiyel aday ülke” statüsündedir.

AB’ye henüz üye olamamış Balkan ülkeleri, AB üyeliklerinin yapacakları reformlara olduğu kadar AB içindeki gelişmelere de bağlı olduğunun farkındadır. 2000’li yılların ortalarından beri AB’yi sarsan ekonomik sorunlar, mülteci krizi, Ingiltere’nin ayrılma kararı, aşırı sağın yükselmesi ve siyasi bölünmeler AB ülkelerinin Batı

Balkanlara olan ilgisini azaltmasına yol açmıştır. Üye ülkelerde AB’nin genişlemesine yönelik genel bir isteksizlik gözlemlenirken AB vatandaşlarının da genişlemeye desteği azalmaya başlamıştır.

Rusya, 2000’li yıllardan itibaren Balkanlardaki varlığını ve etkinliğini güçlendirmek için çeşitli adımlar atmıştır. Özellikle Suriye ve Ukrayna krizleri yüzünden Batılı ülkelerle ilişkilerin gerginleştiği bir ortamda Balkanlar, Rusya ile Batı dünyası arasındaki jeopolitik rekabetin oyun sahalarından biri görünümündedir. Soğuk Savaş’ın ardından Balkan ülkelerinin Batı dünyası ve kurumlarıyla geliştirdiği yoğun ilişkiler, Balkanların Soğuk Savaşta olduğu gibi yeniden Rusya’nın nüfuzu altına girmesinin artık mümkün olmadığını düşündürmektedir. Yine de bazı faktörler Moskova’nın bölgedeki varlığının canlı kalacağına işaret etmektedir.

Rusya, Balkanlar politikasında Sırbistan, Karadağ ve Bosna-Hersek’teki Sırplar üzerinde önemli yatırımlar yapmaktadır. Sırbistan, başta Kosova sorunu olmak üzere dış politika sorunlarında Rusya’dan destek beklerken Bosna-Hersek’teki Sırp Cumhuriyeti de Rusya ile yakın ilişkiler geliştirmektedir. Rusya ile ilişkilerin bozulmaması adına Sırbistan, Ukrayna krizinde yansız bir tavır takınmıştır.

Ekonomik kalkınmayı öncelikli hedefleri arasında gören Balkan ülkeleri dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin ile ilişkilere önem vermektedir. Son yıllarda ABD, Çin ile bir ticaret savaşı sürdürürken ve Batı Avrupa ülkelerinin bir kısmı Çin’in bazı şirketleriyle sorun yaşarken Balkan ülkeleri yollarını, köprülerini, enerji santrallerini ve benzer projelerini hayata geçirmek için Pekin ile anlaşmanın yollarını aramaktadır. Hatta AB üyesi olanlar da dahil olmak üzere bölge ülkelerinin Çin yatırımlarını çekebilmek için birbirleriyle yarıştığını söylemek abartılı olmayacaktır.

Balkanlarda Bölgesel İş Birliği

Doğrudan Balkanlara yönelik bölgesel girişimlerin ise temellerinin 1996-1999 yılları arasında atıldığı söylenebilir. 1996 yılında Bulgaristan’ın öncülüğünde Güneydoğu Avrupa işbirliği Süreci (GDAÜ; İngilizcesi SEECP) oluşturulmuş, aynı yıl ABD hükümetinin bir projesi olan Güneydoğu Avrupa İşbirliği İnisiyatifi (SECİ) de faaliyetlerine başlamıştır. Haziran 1999’da Almanya’nın öncülüğünde AB’nin bir girişimi olarak Güneydoğu Avrupa İstikrar Paktı’nın (Stability Pact-SP) kurulması ise Balkanlar açısından özel bir önem taşımıştır. SP sayesinde uluslararası toplum Balkanlarda krizlere müdahale etme stratejisini terk ederek yeni krizleri önleme stratejisini benimsemiştir. 40’ın üzerinde ülke ve kuruluşun üye olduğu SP, yaklaşık dokuz yıllık faaliyeti süresince Balkan ülkeleri arasındaki siyasi ve ekonomik iş birliğinin geliştirilmesine, enerji ve sosyal politikalar gibi alanlarda iş birliğinin başlatılmasına, organize suçlar ve yasa dışı göç konularında da ortak bir duruş geliştirilmesine katkıda bulunmuştur.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında