SİY301U-BALKANLARDA SİYASET
Ünite 6: Soğuk Savaş Sonrası Çatışmalar ve Dönüşümler
Giriş
1990’lı yıllarda Balkanlar büyük bir değişim ve dönüşüm sürecine girmiştir. Komünist yapılar tasfiye edilmiş, piyasa ekonomisine dayalı liberal ekonomik düzenlere geçiş yapılmıştır. Tito Yugoslavyası bu süreçte parçalanmış ve bölgede 1990’lı yıllar boyunca birçok savaş yaşanmıştır. Bu sebeple Balkanlar uluslararası toplumun gündeminde kalmış ve yoğun bir uluslararası diplomasi trafiğine sahne olmuştur. Diğer eski komünist ülkeler Arnavutluk, Bulgaristan ve Romanya ise 1990’lardaki savaşların dışında kalmayı başarmışlarsa da sancılı bir dönüşüm dönemi geçirmiş ve birçok siyasi ve ekonomik sorunla yüzleşmek zorunda kalmışlardır.
Yugoslavya’nın Dağılması
Yugoslavya lideri Tito’nun 1980 yılındaki ölümünden sonra Yugoslavya içindeki farklı milletlerin öz yönetim talepleri arttı. Hırvatistan, Kosova, Sırbistan ve Slovenya’da, Yugoslavya içinde daha büyük bir özerklik elde etmeyi amaçlayan siyasi hareketler başlamıştır. Eylül 1986’da Sırp Bilim ve Sanat Akademisi tarafından yayımlanan ve Sırp milliyetçi bakış açısıyla Yugoslavya’nın eleştirisini yapan muhtıra (Memorandum SANU) ise deprem etkisi yaratmış ve Yugoslavya’nın dağılma sürecinde önemli bir etken olmuştur. Muhtırada, diğerleri arasında, Sırbistan’ın başta Hırvatistan ve Slovenya olmak üzere Yugoslavya’nın diğer federal birimleri tarafından siyasi, ekonomik, kültürel ve bilimsel alanlarda kenara itildiği, Sırbistan’a yeterince yatırım yapılmadığı, Sırpların eşit haklara sahip olmadığı ve asimilasyon tehlikesi altında olduğu, Kosova’daki Sırpların sürgün edildiği ve Yugoslavya içinde Sırbistan sınırlarının gözden geçirilmesi gerektiği vurgulanmaktaydı. Muhtırada ileri sürülen bu görüşler, komünizm maskesi altında gizlenen Sırbistan’daki milliyetçi hareketleri canlandırmış ve Sırpların lideri olarak ortaya çıkacak olan Slobodan Milošević’in politikalarına rehberlik etmiştir. Mayıs 1986’da Sırbistan Komünistler Birliği Merkez Komitesi Başkanı olan Milošević, önce Sırbistan polisini, istihbarat birimlerini ve medyasını kontrolüne almış ve ardından Sırbistan’ın güçlendirilmesi ve Yugoslavya’nın merkezileştirilmesi için çalışmalarını hızlandırmıştır.
1987 yılından itibaren Sırbistan’da yükselişe geçen Milošević yönetimi hem Yugoslavya’nın parçalanmasını hızlandırdı hem de 1990’larda bölgede savaşların yaşanmasına sebep oldu. Kosova, Voyvodina ve Karadağ yönetimleri üzerinde kontrolünü sağlayarak Yugoslavya içinde siyasi üstünlük elde eden Milošević’in bu yöndeki siyaseti ise Hırvatistan ve Slovenya’yı Yugoslavya devletinden daha da uzaklaştırdı. Sırbistan Yugoslavya’nın gevşek bir konfederasyona dönüştürülmesine yanaşmayınca başta Hırvatistan ve Slovenya olmak üzere federal birimler bağımsızlık referandumu düzenledi ve barışçıl bir yolla ayrılmaya çalıştı. Yugoslavya’nın diyalog yoluyla dağılması için Milošević’le yapılan müzakereler herhangi bir sonuç
vermeyince Hırvatistan ve Slovenya parlamentoları 25 Haziran 1991’de bağımsızlıklarını ilan etmiştir. Milošević Yugoslavya’daki Sırpları hukuki yoldan tek bir devlet çatısı altında toplamayı başaramayınca bu hedefine silah yoluyla ulaşmaya karar verdi. Devletin ortak ordusu olan Yugoslavya Halk Ordusu 27 Haziran 1991’de önce Slovenya’ya, sonra da Hırvatistan’a saldırmış ve Yugoslavya’da yıllar boyunca sürecek olan savaş resmen başlamıştır.
Slovenya’da yaşayan önemli bir Sırp nüfusu olmadığı için Milošević Slovenya’nın ayrılmasını o kadar da fazla önemsemiyordu. Slovenya’daki savaş sadece 10 gün sürmüş ve Avrupa Topluluğunun (AT, bugünkü Avrupa Birliği) ara buluculuğuyla 7 Temmuz 1991’de imzalanan Brioni Antlaşması’yla Yugoslavya Halk Ordusu Slovenya topraklarından çekilmiştir.
Kayda değer bir Sırp nüfusun yaşadığı Hırvatistan’da ise durum farklıydı. Hırvatistan toprakları içinde özerk bir Sırp bölgesinin ilan edilmesi için uygun bir ortam oluşturmaktaydı. Hırvatistan’daki ilk silahlı çatışmalar Mart 1991’de Pakrats (Pakrac) ve Plitvitse (Plitvice) bölgelerinde yaşanmış, bunları Mayıs ayında Borovo köyünde ve Polaça’da yaşanan şiddet eylemleri izlemiştir. Temmuz 1991’in başlarında Yugoslavya Halk Ordusunun Hırvatistan topraklarına girmesiyle Sırp-Hırvat çatışmaları iyice yoğunlaşmıştır. Bu gelişmeler üzerine Hırvatistan Yugoslavya ile fiilen bütün bağlarını koparırken Hırvatistan’daki Sırplar 19 Aralık 1991 tarihinde başkenti Knin olan Krayina Sırp Cumhuriyeti (Republika Srpska Krajina) adlı devlet içinde devleti ilan etmiştir. 1991 yılının sonuna gelindiğinde Hırvatistan topraklarının yaklaşık 1/3’ü Sırplar tarafından işgal edilmiş, bu topraklardan Hırvatlar sürülmüş, mülkleri yağmalanmış ve yakılmış durumdaydı. Bu tarihten sonra Hırvat silahlı kuvvetleri ülkenin toprak bütünlüğünü yeniden sağlamak, Sırplar ise Krayina Sırp Cumhuriyeti’ni yaşatmak için savaşmaya başlamıştır.
Hırvatistan’da şiddetli çatışmalar yaşanırken Makedonya 21 Kasım 1991’de Yugoslavya’dan bağımsızlığını ilan etmiştir. Dönemin Makedonya yetkilileri Milošević’e kafa tutmamış, Yugoslavya Halk Ordusu Makedonya topraklarından çekilmiş ve herhangi bir çatışma yaşanmamıştır.
Bosna Savaşı
Bosna-Hersek, Yugoslavya’nın dağılma sürecinde hiçbir rol oynamamasına rağmen bu sürecin en büyük kurbanı olmuştur. Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlık ilanının ardından Bosna-Hersek, Cumhurbaşkanı Alija Izetbegović’in liderliği altında 29 Şubat-1 Mart 1992 tarihinde referanduma gitmiş ve bunun sonucunda bağımsızlığını ilan etmiştir. Bosna-Hersek’in bağımsızlığı AT Bakanlar Konseyi tarafından 6 Nisan 1992’de tanınmıştır.
Öte yandan Bosnalı Sırplar Bosna-Hersek’in bağımsızlığını ilan etme ihtimaline karşı 9 Ocak 1992’de
kendi anayasalarını kabul ederek Bosna- Hersek toprakları içinde “Sırp Cumhuriyeti”ni ilan etmişlerdi. Ardından Bosna’nın doğusundaki şehirlere saldıran Bosnalı Sırplar, bu kentleri birer birer kontrol altına almış ve sivillere yönelik katliamlar gerçekleştirmiştir. Böylece Mayıs 1992’ye kadar Bosna topraklarının %60’ı etnik temizlik yoluyla Bosnalı Sırpların kontrolüne geçmiştir.
Bosna Savaşı yıllarında Sırbistan’daki Milošević yönetimi sadece Bosna-Hersek’e saldırı düzenlemekle kalmamış, aynı zamanda Bosna-Hersek topraklarını aralarında paylaşmak üzere Hırvatistan’la gizlice görüşmüştür. Bu konuda Milošević ve dönemin Hırvatistan Cumhurbaşkanı Tuđman’ın ilk temaslarını daha 26 Mart 1991’de gerçekleştirdikleri bilinmektedir. Sırbistan ile Hırvatistan arasında en yoğun çatışmaların yaşandığı sıralarda bile, Bosna-Hersek’in bölüşülmesi meselesi komisyonlar düzeyinde Belgrad ile Zagreb arasında müzakere edilmiştir. Zagreb’in bu yöndeki siyaseti sebebiyle ilk başlarda Sırplara karşı birlikte mücadele eden Boşnaklarla Bosnalı Hırvatlar, Ocak 1993’ten itibaren birbirine karşı savaşmaya başlamıştır. Avrupa’nın en güzel kentlerinden biri olan Mostar, Hırvat ve Boşnakların en yoğun çatışma noktalarından birine dönüşmüş Eski Mostar Köprüsü Kasım 1993’te Hırvat topçu birlikleri tarafından yıkılmıştır.
BM’in bağımsız bir devlet olan Bosna-Hersek’in komşularının saldırısına uğradığını açıkça ortaya koyan kararlarına rağmen uluslararası toplum tarafından Bosna Savaşı’na daha ziyade bir iç savaş olarak yaklaşılmış ve kıyımların durdurulması için aktif bir çaba sarf edilmemiştir. Bosna Savaşı’nın sona erdirilmesine ve ülkenin idari yapısının belirlenmesine yönelik başlatılan Carrington ve Cutileiro Planı (Mart 1992), Londra Konferansı (Ağustos 1992), Vance-Owen Planı (Kış- İlkbahar 1993), Owen-Stoltenberg Planı (Ağustos 1993) ve Temas Grubu Planı (Temmuz 1994) gibi girişimlerden herhangi bir netice alınamamıştır. Uluslararası toplumun bu girişimlerdeki en büyük hatası, saldırganı ödüllendiren, kurbanı ise cezalandıran bir siyaset izlemiş olmasıdır. Batılı diplomatların sunduğu barış planları Bosna- Hersek’in etnik temizlik yoluyla yeniden şekillendirilen iç sınırlarını bir noter gibi onayladığından bunun farkında olan Sırplar hep daha fazla toprağın peşinde koşmuş, bu yüzden barış müzakereleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Boşnaklar ve Hırvatlar arasında barışın sağlanması Avrupalı devletlerin ve ABD’nin ara buluculuğuyla mümkün olmuştur. Fransa ve Almanya’nın girişimleriyle İzetbegović ve Tuđman 9 Ocak 1994’te Bonn’da bir araya gelmiş ve ateşkes şartlarını görüşmüşlerdir. Nihayet ABD’li yetkililerin iki tarafla yürüttüğü diplomasinin sonucunda Boşnak ve Hırvat temsilciler arasında 1 Mart 1994’te Washington Antlaşması imzalanmıştır. Bu Antlaşma’yla Boşnaklar ile Hırvatlar arasındaki çatışmalar bitirilmiş ve Bosna-Hersek’te iki halkın çoğunlukta olduğu bölgelerde Bosna ve Hersek Federasyonunun (FBiH) oluşturulmasına karar verilmiştir.
1995’te yaşanan Srebrenitsa soykırımı ise Boşnakların katledilişinin trajik bir finali oldu. Srebrenitsa (Srebrenica), Bosna’nın doğusunda yer alan küçük bir kenttir. Burada Naser Orić’in liderliğinde örgütlenen Boşnakların başarılı direnişi karşısında Sırplar Srebrenitsa’yı ele geçirmeyi başaramamış, savaşta Sırp saldırılarından kaçan diğer Boşnaklar da Srebrenitsa’ya sığınınca kentin nüfusu 6.000’den yaklaşık 40.000’e çıkmıştı. Mart 1993’ten itibaren Bosnalı Sırplar Srebrenitsa’yı ele geçirmek için daha planlı ve şiddetli saldırılar başlatmıştır. Srebrenitsa’nın Sırpların eline geçmesi durumunda büyük bir insanlık trajedisinin yaşanacağı tahmin edildiğinden, BM Güvenlik Konseyi 16 Nisan 1993 tarihinde Srebrenitsa’yı BM koruması altında bir “güvenli bölge” ilan etmiştir. Güvenliği UNPROFOR’un sağlayacağı gerekçesiyle Boşnakların elindeki silahlar toplanmaya başlanmış, böylece Boşnaklar gittikçe savunmasız bırakılmıştır. Öte yandan birçok Batılı ülke Srebrenitsa güvenli bölgesine asker göndermekten çekinmiştir. Bu durumda UNPROFOR hem asker sayısı hem de sahip olduğu silahlar bakımından Srebrenitsa’da güvenliğin sağlanması için yetersiz kalmıştır. 11 Temmuz 1995’te Ratko Mladić önderliğindeki Sırp güçleri Srebrenitsa’ya girmiştir. Sırpların kente girişinden itibaren altı gün içinde 8.000’in üzerinde Boşnak sivil katledilmiş, böylece Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’ndan beri görülmemiş bir soykırım suçu işlenmiştir. ABD’nin inisiyatifiyle bir araya gelen Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı İzetbegović, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti (YFC) Cumhurbaşkanı Milošević ve Hırvatistan Cumhurbaşkanı Tuđman’ın 21 Kasım 1995’te imzaladığı Dayton Barış Antlaşması ile Bosna Savaşı sona ermiştir.
Kosova’nın Bağımsızlık Mücadelesi
1990’ların başlarında Sırbistan’ın başlattığı savaşlar karşısında Kosovalı Arnavutlar pasif bir direniş politikası benimsemiş, Ibrahim Rugova ve kurucusu olduğu Kosova Demokratik Birliği (LDK) adlı parti bu fikrin sembolü hâline gelmiştir. Rugova pasif direniş politikasıyla farklı ülkelerle diplomatik ilişkilerini ilerleterek Kosova sorununun uluslararası gündemde yer almasını sağlamıştır. LDK’nin liderliğinde Kosova’da 26-30 Eylül 1991 tarihlerinde düzenlenen halk oylamasının sonucunda Kosova’nın bağımsızlığı ilan edilmiştir. Her ne kadar Rugova’nın pasif direnişi dünyada ses getirmişse de Kosova’nın bağımsızlığı hiçbir ülke tarafından tanınmamıştır. Pasif direnişin somut bir netice getirmemesi yüzünden LDK 1990’ların ortalarına doğru hem zayıflamaya hem de kendi içinde bölünmeye başlamıştır. Rugova’nın beklentisi, 1995 yılında Bosna Savaşı’nı bitiren Dayton Barış Antlaşması’yla Kosova sorununun da kan akmadan çözüme kavuşturulacağı yönündeydi. Bu beklentinin gerçekleşmemesi Kosovalı Arnavutların şiddet kullanmadan istediklerini elde edemeyeceklerine olan inancını kuvvetlendirmiştir.
Rugova’nın ılımlı politikaları sonuç vermeyince Kosova’da silahlı mücadele fikri giderek güçlenmiştir.
1993 yılında küçük bir gerilla grubu olarak kurulmuş olan Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK), 1997’de bir orduya dönüştürülerek aktif faaliyete geçmiştir. Kosovalı Arnavutlardan toplanan vergiler ve yurt dışındaki Arnavut ailelerin gönderdikleri yardımlar sayesinde UÇK finansal olarak da desteklenmiştir.
UÇK’nin saldırıları sonucunda kayıplar vermeye başlayan Sırp güvenlik güçleri, terörle mücadele operasyonları adı altında Arnavut köy ve kasabalarına silahlı baskınlar düzenlemeye başlamıştır. Birçok Arnavut sivil katledilmiştir. Sırpların beklentisinin aksine UÇK’nin direnişi kırılmamış, tam tersine can kayıpları geldikçe UÇK’ye katılımlar artarak devam etmiştir.
Batılı ülkeler 6 Şubat 1999 Rambouillet görüşmelerinde barışçıl bir çözüm üretmeye çalıştıysa da Sırbistan’ın barış önerilerini reddetmesi üzerine 24 Mart 1999 tarihinde NATO tarafından YFC’ye yönelik bir hava harekâtı başlatılmıştır. NATO müdahalesinin ardından Kosova’daki şiddeti daha da artıran Sırplar toplamda 5.009 Arnavut sivili katlederken yaklaşık 700.000 Arnavut’u ise göçe zorlamıştır. Sırbistan Cumhurbaşkanı Milošević, zaman içinde NATO ittifakındaki birliğin zayıflayacağını, Sırbistan’ın ise bulacağı dış destek sayesinde savaşı kazanabileceğini düşünmekteydi. Ancak NATO içindeki birlik zayıflamadığı gibi NATO’ya bağlı kara birliklerinin komşu ülkelere yığılmaya başlaması üzerine Sırbistan 78 gün süren bir direnişin ardından sonra teslim olmuş ve Kosova’dan Sırp kuvvetlerini çekmek zorunda kalmıştır. Başlayan yeni dönemde Kosova NATO güçleri ve BM geçici yönetiminin denetimi altında devlet kurumlarını geliştirdi. Ülkenin nihai statüsü konusunda Ekim 2005’te Sırbistan’la başlayan müzakerelerinden sonuç çıkmayınca Kosova, Washington ve Brüksel’in desteğiyle 17 Şubat 2008’de bağımsızlığını ilan etti.
Preşova Vadisi ve Makedonya’daki Arnavutların Ayaklanması
Kosova’daki savaşın sona ermesinin ardından Sırbistan’ın güneydoğusundaki Preşova Vadisi’nde yaşayan Arnavutlar 1-2 Mart 1992’de düzenledikleri halk oylamasıyla bölgenin kültürel, siyasal ve bölgesel özerkliği yönünde karar almış fakat bu halk oylaması Sırbistan yönetimi tarafından ciddiye alınmamıştır. Milošević döneminde Preşova Vadisi’ndeki Arnavutlar devlet kurumlarında istihdam edilmemekten, bölgedeki eğitim ve sağlık imkânlarının yetersizliğinden, bölgenin ekonomik kalkınmasının ihmal edildiğinden ve kişi başına gelir ve istihdam rakamlarının Sırbistan ortalamasından 4- 5 kat düşük olmasından şikâyetçiydi. Bunların yanı sıra Kosova’daki savaş sırasında çıkan olaylar buradaki birçok Arnavut ailenin evlerini terk etmelerine ve ağırlıklı olarak Makedonya’ya sığınmalarına sebep olmuştur.
Preşova Vadisi’nde artan hoşnutsuzlukların sonucu olarak 1999’un sonlarına doğru Preşova, Medveca ve Buyanovats Kurtuluş Ordusu (UÇPBM) adlı bir Arnavut silahlı örgütü kurulmuş ve Sırp silahlı kuvvetleriyle çatışmaya
başlamıştır. Kosova’daki eski UÇK militanlarından da destek alan bu örgüt, Ekim 2000’de Milošević’in devrilmesinin ve Belgrad’daki yeni hükûmetin Preşova Vadisi’ndeki soruna diyalog yoluyla yaklaşmasının ardından kendiliğinden dağılmıştır. Bununla beraber, Preşova Vadisi’ndeki hassas etnik ilişkiler hâlen devam etmektedir.
Preşova Vadisi’ndeki olaylar sakinleşirken Makedonya’da Arnavutlar daha büyük bir ayaklanma başlatmışlardır. Makedonya’nın 1991’de bağımsızlığını ilan etmesinden itibaren burada yaşayan Makedonlar ve Arnavutlar arasındaki ilişkilerde çeşitli sorunlar yaşanmıştır. İki toplum arasındaki gerilimler en sonunda 2001 yılının baş- larında silahlı çatışmaya dönüşmüştür. Altı ay kadar süren çatışmaların ardından 13 Ağustos 2001 tarihinde imzalanan Ohri Çerçeve Anlaşması ile Arnavutlar, Makedonya’daki haklarının genişletilmesi karşılığında silah bırakmayı kabul etmiştir. Arnavutlara önemli haklar sağlayan bu Anlaşma’yla bir iç savaş önlenmişse de Kuzey Makedonya’daki Arnavut-Makedon ilişkileri hassasiyetini korumaktadır.
Sırbistan ve Karadağ’da Yaşanan Dönüşümler
Bir zamanlar Balkanların lider ülkelerinden olan Yugoslavya, Milošević’in iktidarı sırasında dağılmış ve savaştan savaşa sürüklenmiştir. Sırbistan ve Karadağ’ın oluşturduğu YFC’de 24 Eylül 2000 tarihinde düzenlenen genel seçim ise Sırbistan’da Milošević yönetiminin sonunu getirmiş ve ülkede yeni bir dönemin başlamasına yol açmıştır. Milošević’in devrilmesiyle Sırbistan’da yıllar boyunca inşa edilen baskı mekanizmaları yıkılmış, devlet kadrolarında önemli bir değişim başlamıştır. Devlet azınlıklara karşı yaklaşımında da birtakım değişikliklere gitmiş, örneğin Preşova Vadisi’ndeki Arnavutların ve Sancak bölgesindeki Boşnakların temsilcileri Sırbistan hükûmetine dahil edilmiştir. Milošević ise eski Yugoslavya coğrafyasında işlediği suçlardan yargılanmak üzere 28 Haziran 2001’de Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesine teslim edilmiştir. Mahkemede bütün suçlamaları inkâr eden Milošević’in 11 Mart 2006’da kalp krizi geçirerek ölmesi sebebiyle yargılandığı davalar hükme bağlanmadan kapanmıştır.
Milošević’in Ekim 2000’de devrilmesinin ardından Sırbistan’da iş başına geçen demokratik hükûmet hem iç hem de dış politikada daha yapıcı bir siyaset izlemeye başladı. Bu dönemde Sırbistan Batılı ülkelerle sorunlarını büyük ölçüde gidermeyi başardıysa da Kosova sorunu sebebiyle Batı dünyasıyla ilişkilerde önemli dalgalanmalar yaşandı. Sırbistan ile 88 yıl boyunca aynı devleti paylaşan Karadağ, 21 Mayıs 2006’da düzenlenen halk oylamasının sonucunda bağımsızlığını ilan etti. Sırbistan’dan ayrılarak siyasi bağımsızlığını ilan etmesine rağmen Karadağ’ın bu ülkeyle toplumsal ve ekonomik bağları güçlü bir şekilde devam etmektedir. Karadağ vatandaşlarının %75’inin Sırbistan’da yakın akrabaları bulunmakta, her yıl Karadağ’dan birkaç bin öğrenci Sırbistan üniversitelerinde öğrenim görmekte, Karadağ vatandaşları kendi ülkelerinde
bulamadıkları sağlık hizmetleri için Sırbistan’a gitmek zorunda kalmaktadır. Karadağ ekonomisi ve şirketleri de Sırbistan’dan ithal edilen ürünlere ve Sırbistan pazarına oldukça bağımlı durumdadır. Karadağ toplumunun yarısına yakını Sırbistan ile özel ilişkilerin kurulmasından yana olduğundan Karadağ’daki toplumsal barış hassas bir denge üzerinde durmaktadır.
Bulgaristan, Romanya, Arnavutluk ve Yunanistan’ın Durumu
1990’ın başında sosyalist anlayışın iflas etmesi sonucunda Balkanlarda iktidara gelen yeni yönetimlerin temel görevleri, yeni bir siyaset, ekonomi ve toplum yapısı inşa etmek olmuştur. Kapsamlı dönüşüm süreçleriyle karşı karşıya kalan bütün eski komünist ülkeler piyasa ekonomisine geçme ve buna bağlı olarak özelleştirmeleri gerçekleştirme, demokratikleşme, sivil toplumu inşa etme, zihniyet değişimini sağlama, millî kimliği yeniden şekillendirme, uluslararası ilişkileri yeniden düzenleme gibi çetin görevlerle karşı karşıya kalmışlardır.
Soğuk Savaş sonrası dönemde eski Yugoslavya coğrafyasında yaşanan çalkantılardan uzak kalmayı başaran Arnavutluk, Bulgaristan ve Romanya, ekonomik ve siyasi reformları gerçekleştirme ve Avrupa ve Atlantik kurumlarıyla bütünleşme yolunda hızlı adımlar atabilme fırsatını yakalamıştır. Ne var ki her üç ülkede 1996 yılına kadar ekonomik hedef ve reformlardan çok siyasi olanları ağır basmış, bu sebeple Bulgaristan ve Romanya AB ile bütünleşme yolunda Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti gibi diğer eski Doğu Bloku ülkelerinin gerisinde kalmıştır. Yine de NATO ve AB üyeliğine kabul edilmeyi başaran Bulgaristan ve Romanya günümüzde Batılı dünya ile dayanışma içinde hareket ediyor.
1990’lı yıllarda Bulgaristan Balkanlardaki savaşlardan uzak durmuş, bölgede barış ve istikrarın korunmasına önem vermiştir. AB ve NATO üyeliğini temel dış politika hedefleri olarak belirleyen Bulgaristan, komşularıyla olan sorunlarını gidermek için de adımlar atmıştır.
Soğuk Savaş döneminde Varşova Paktı’na sonuna kadar sadık kalmış olan Bulgaristan, 29 Mart 2004 tarihinde resmen NATO üyesi olmuştur. Diğer taraftan Bulgaristan, Mart 2000’de başlayan müzakerelerin sonucunda 1 Ocak 2007 tarihinde AB’ye tam üye olarak kabul edilmiştir. Yine de ülkenin katılım sonrası takip süreçleri ta- mamlanmadığından Bulgaristan henüz Schengen ve Euro bölgelerine dahil edilmemiştir.
Soğuk Savaş’ın ardından dış politikasını Batı dünyasıyla bütünleşme hedefi üzerine kuran Romanya, 2004 yılında NATO’ya, 2007 yılında da AB’ye üye olmuştur. AB’ye katılım sonrası takip süreci devam eden Romanya, henüz Schengen ve Euro bölgelerine dahil edilmemiştir. Özellikle NATO’ya girişinin ardından Romanya’nın ABD ile ilişkilerinin bir hayli derinleştiği gözlemlenmektedir. ABD’nin Karadeniz havzasındaki en yakın müttefiki olma arzusundaki Romanya, bu suretle hem bölgesindeki
gücünü artırmaya hem de güvenliğini garanti altına almaya çalışmaktadır.
Romanya NATO ve ABD için de stratejik bir konuma sahiptir. Aralık 2005’te imzalanan anlaşma gereğince Romanya’da ABD askerinin yerleştirilmesinin önü açılmıştır. Şubat 2010’da ise Romanya, Washington’un Balistik Füze Savunma Projesi kapsamında, kendi topraklarında ABD’nin anti-balistik füzelerini yerleştirmeyi de resmî olarak kabul etmiştir. İmzalanan bu anlaşmaların sayesinde ve NATO’nun da desteğiyle, Romanya’nın Köstence limanı yakınlarındaki Mihail Kogălniceanu askerî üssü kapsamlı bir modernizasyondan geçirilmiş ve 550 civarında ABD askeri buraya yerleştirilmiştir. ABD askerleri dışında, Romanya’daki Deveselu askerî üssüne, Mayıs 2016’da operasyonel hâle gelen NATO füze savunma sistemi de yerleştirilmiş bulunmaktadır.
Romanya’nın NATO ittifakı içinde bu kadar aktif rol üstlenmesindeki başlıca sebep Rusya’dan kaynaklanan güvenlik endişeleridir. Romanya’nın kardeş ülke olarak gördüğü Moldova’nın doğusunda yer alan Transdinyester bölgesinde Moskova destekli Rusların öteden beri sürdürdükleri ayrılıkçı hareketler Romanya’yı rahatsız eden konuların başında gelmektedir. Rusya’nın 2014 yılında Kırım’ı ilhak etmesinden sonra Romanya için ABD ile yakın ilişkileri korumak âdeta bir zaruret hâline gelmiş, Romanya neredeyse ABD’yi her konuda kayıtsız şartsız desteklemeye başlamıştır.
Soğuk Savaş sonrasında NATO üyeliğini hedefleyen Arnavutluk, 2009 yılında Hırvatistan ile beraber NATO üyeliğine kabul edilmiştir. Bu dönemde Arnavutluk bütün komşularıyla iyi geçinmeye çalışsa da azınlık sorunları yüzünden Yunanistan ile Kosova sorunu yüzünden de Sırbistan ile zaman zaman tartışmalar yaşamaktadır. Haziran 2014’te AB’den aday ülke statüsü alan Arnavutluk, Mart 2020’den itibaren Kuzey Makedonya ile beraber üyelik müzakerelerine başlamıştır.
Soğuk Savaş’ta komünizmle yönetilmemiş tek Balkan ülkesi olan Yunanistan’da ise diğer ülkelerdeki siyasi ve ekonomik dönüşümler yaşanmamıştır. 1990’ların başlarında Yunanistan, bir AT ve NATO ülkesi olarak Balkanlarda lider ülke rolünü oynamaya çalışmış fakat bölgedeki ülkelerin çoğuyla sorunlar yaşamıştır. Ancak bunları daha sonra çözebilmiştir. 2000’li yıllardan itibaren Yunanistan ekonomisinde giderek artan sorunlar ülkenin en önemli gündem maddesi olmuştur. Yunanistan yüksek kamu borcu yüzünden iflasın eşiğine gelmiştir. Tsipras hükûmetinin uluslararası finansörlerle anlaşma sağlamasıyla Yunanistan’ın 300 milyar avroyu aşan dış borcu 2015 yılında yeniden yapılandırılmıştır.