SİY301U-BALKANLARDA SİYASET
Ünite 5: Soğuk Savaş Döneminde Balkanlarda Siyaset ve Ekonomi
Giriş
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Balkanlar kendini iki kutuplu yeni bir dünya düzeninde bulmuştur. Dönemin büyük güçlerinin kararlarıyla Yunanistan hariç, Balkanlar Sovyetler Birliği’nin (SSCB) etki alanına bırakılmış ve komünist partiler tarafından yönetilmeye başlamıştır. Komünizm Balkanlardaki monarşileri ve çok partili sistemi tasfiye etmiş ve ülkeleri totaliter rejimler altında yöneten güçlü liderler yaratmıştır. Komünist yönetim altındaki Balkan ülkeleri kendi kendine yeterlilik politikalarıyla kalkınmaya çalışmıştır.
Soğuk Savaş döneminde bölge ülkeleri birbirine çok fazla güvenmemiştir. Bu dönemde NATO üyesi olan Türkiye ve Yunanistan Batı Bloku içinde yer alırken Bulgaristan ve Romanya olabildiğince Sovyetler Birliği’ne sadık kalmış, Yugoslavya Bağlantısızlar Hareketi’ne katılmış, Arnavutluk ise giderek kendi içine kapanmıştır.
İkinci Dünya Savaşı’nın Ardından Balkanlar
İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında Müttefik Devletler arasında düzenlenen onlarca konferansta savaşın gidişatı değerlendirilmiş, ortak stratejiler belirlenmiş ve savaş sonrası dönem için dünyanın siyasi ve ekonomik düzeni belirlenmiştir.
Söz konusu konferanslar içinde Tahran Konferansı (28 Kasım-1 Aralık 1943), Yalta Konferansı (4-11 Şubat 1945) ve Potsdam Konferansı (17 Temmuz-2 Ağustos 1945), ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği arasında nüfuz alanlarının bölüştürülmesine ilişkin müzakerelere sahne olmuştur.
Sözü geçen konferanslar ve 10 Şubat 1947’de imzalanan Paris Barış Antlaşması, barış şartlarını belirlediği gibi daha önce var olan Avrupa merkezli dünya düzenini altüst ederek yeni bir dünya düzeni getirmiştir.
Bu yeni dünya düzeni, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’nda birbirinin müttefiki olan iki devletin başını çektiği iki ideolojik kutup arasında bir Soğuk Savaş’a sahne olacaktı. ABD’nin önderliğindeki Batı Blokunda (Kapitalist Blok) liberal ekonomik düzene ve demokratik rejimlere sahip ülkeler bulunurken SSCB önderliğindeki Doğu Blokunda planlı ekonomi modelini benimseyen komünist rejimler bulunmaktaydı.
Batı ve Doğu arasındaki bu kutuplaşmayı onaylamayan ta- rafsız devletler ile bağımsızlığına yeni kavuşan eski sömürge ülkeleri ise 1961 yılından itibaren “Bağlantısızlar Hareketi” altında bir araya gelmiştir.
ABD, ekonomik yardım paketi olan “Marshall Planı”nı 1948-1951 yılları arasında uygulayarak Avrupa’nın yeniden inşasını ve ekonomik canlanmasını kolaylaştırmış aynı zamanda ABD’nin ekonomik ve siyasal anlayışının Avrupa’da yerleştirilmesi ve komünizmin cazibesinin azaltılmasını amaçlamıştır.
Doğu Avrupa’ya hızla yayılan komünist yönetimlerin Batı Avrupa’ya yayılmasını önlemek için 7-11 Mayıs 1948’de
çeşitli Batı Avrupa ülkeleri için günümüzdeki Avrupa Birliği’nin komünizm tehdidine karşı ayrıca 4 Nisan 1949’da Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) kurulmuştur. ABD, bütün bu ekonomik, siyasi ve askerî girişimleri sayesinde nüfuzunu kısa sürede dünyanın önemli bir bölümüne yaymayı başarmıştır. Türkiye ve Yunanistan, 1952 yılında NATO’ya üye olmuştur. Buna karşın SSCB, Doğu Bloku ülkeleri arasında 25 Ocak 1949’da Karşılıklı İktisadi Yardım Konseyi (KİYK=Comecon), 14 Mayıs 1955’te “Varşova Paktı” olarak bilinen askerî ve siyasi ittifak oluşturulmuştur. Böylece Avrupa bir “Demir Perde” ile siyasi, ekonomik ve askerî bakımdan ikiye bölünmüştür.
Balkan ülkelerinden Bulgaristan ve Romanya KİYK’in kurucu üyeleri arasında bulunmaktaydı. Kuruluşundan bir ay sonra KİYK’e katılan Arnavutluk 1961 yılında bu örgütten çıkmış, Yugoslavya ise 1964’te örgüte ortak üye olarak katılmıştır. Varşova Paktı’nın kurucuları arasında ise Balkan ülkelerinden Arnavutluk, Bulgaristan ve Romanya yer almış, Yugoslavya ise tarafsız kalmayı tercih etmiştir. Arnavutluk fiilen 1961 yılında, resmî olarak da 1968 yılında Varşova Paktı’ndan çıkmıştır.
SSCB ayrıca dünya çapındaki komünist ve işçi partilerini Moskova’nın denetimine almak amacıyla 5 Ekim 1947 tarihinde Komünist ve İşçi Partileri Enformasyon Bürosunu (Kominform ya da Informbiro) kurmuştur. Stalin’in ölümünden sonra SSCB’nin dış politikada değişime gitmesiyle Kominform 1956 yılında lağvedilmiştir.
Orta ve Doğu Avrupa’nın tamamına yakını Sovyetler Birliği’nin nüfuz alanına girmiş, bu ülkelerde komünist partiler iktidara gelmiş ve sosyalist düzenler kurulmuştur. Sadece Yunanistan sosyalist düzenin dışında kalmıştır. Batı ve Doğu Blokları arasında başarılı bir denge siyaseti izleyebilen tek ülke Yugoslavya olmuştur. 1961 yılında Belgrad’da düzenlenen konferansla Bağlantısızlar Hareketi kurulmuş, hareketin ilk genel sekreterliğine Yugoslavya’nın lideri Josip Broz Tito seçilmiştir.
Bağlantısızlar Hareketi hızla büyümüş ve Birleşmiş Milletler tarafından bağımsızlığı tanınan ülkelerin yaklaşık 2/3’ünü bünyesinde toplamıştır. Bağlantısızlar Hareketi’nin gelişiminde lider ülke Yugoslavya, lider şahsiyet ise Tito olmuştur. Bu Tito’nun Hitler’den sonra Stalin’in hegemonyasına karşı gösterdiği direnişin bir yansımasıydı.
Dostluktan Düşmanlığa Tito ve Stalin
İkinci Dünya Savaşı’nda Partizanların gösterdiği direnişle Yugoslavya’da iktidarı eline alan Yugoslavya Komünist Partisinin savaş sonrası için öncelikli olarak iki hedefi bulunmaktaydı. Bunlardan birincisi devletin yeni federal yapısını belirlemek, ikincisi ise Yugoslavya’yı Balkanların başlıca bölgesel gücü hâline getirmekti.
AVNOJ’un 7-10 Ağustos 1945’te yapılan üçüncü kongresinde Federal Demokratik Yugoslavya’nın altı federal birim ve iki özerk bölgeden oluşturulması karara bağlanmıştır. Buna göre Sırbistan, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Karadağ, Makedonya (bugünkü Kuzey
Makedonya) ve Slovenya federal birimler, Kosova ve Voyvodina ise Sırbistan’a bağlı özerk bölgeler olarak belirlenmiştir.
11 Kasım 1945 tarihinde gerçekleştirilen genel seçimlerin ardından büyük bir çoğunlukla Meclise giren Yugoslavya Komünist Partisi, 29 Kasım 1945’te monarşiyi kaldırarak ülkenin adını Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti olarak ilan etmiştir. Ocak 1946’da ilan edilen yeni anayasada ülkedeki federal birimler de cumhuriyet olarak adlandırılmıştır.
Tito siyasi kariyerinin başlarında Stalin’in sıkı bir takipçisi olarak tanınmaktaydı. Stalin’in desteğiyle Yugoslavya Komünist Partisinin başına geçen Tito’nun SSCB ile ilişkileri İkinci Dünya Savaşı sırasında daha da güçlenmiştir.
Savaş sonrası dönemde Stalin Tito’dan başlıca üç konuda rahatsızlık duymaktaydı. Birincisi, Tito Balkan Federasyonunun oluşturulmasıyla ilgili olarak Moskova’nın ön onayını almadan bazı adımlar atmaktaydı. Stalin’i rahatsız eden ikinci husus, 1947 yılından itibaren Tito’nun Moskova’dan gelen bazı talepleri reddetmeye başlamasıydı. Üçüncü olarak da Tito’nun Yunanistan İç Savaşı’na karışması Stalin’i rahatsız etmiştir. Çünkü Stalin, Churchill ile vardığı anlaşmayla Yunanistan’ı Batı Blokuna bırakmayı kabul etmişti. Bunun yanında ABD, Balkan ülkelerinin Yunanistan İç Savaşı’na kuvvet göndermeleri durumunda kendi askerlerini Yunanistan’a sevk edeceğini Moskova’ya bildirmişti. Bu sebeple Stalin Balkan ülkelerinin Yunanistan İç Savaşı’na fazla karışmalarını istememiştir.
Yukarıda sayılan sebeplerden dolayı 1948’in İlkbaharı’ndan itibaren Tito ve Stalin arasındaki ilişkiler hızlı bir şekilde bozulmaya başlamıştır. Yugoslavya’nın üst yönetimindeki Moskova yanlısı, hatta Stalin’in muhbiri olarak bilinen bazı şahıslar görevden alınmıştır. Yugoslavya yönetiminin bu hareketinin Sovyet karşıtlığını ispatladığını belirten Stalin, dünyadaki bütün komünist ve işçi partilerinin SSCB sayesinde iktidar olduklarını hatırlatmış ve Tito’dan 28 Haziran 1948’de Kominformun Bükreş’teki toplantısına katılarak orada gerekli açıklamaları yapmasını istemiştir. Tito’nun toplantıya katılmaması sonucunda Yugoslavya Kominformdan çıkarılmış ve yayımlanan Bükreş Deklarasyonuyla Yugoslavya halkı mevcut yönetimini yıkmaya çağrılmıştır. Ancak Tito, Yugoslavya Komünist Partisinin 21-28 Temmuz 1948’de düzenlenen Beşinci Kongresi’nde halktan aldığı desteği tazelemiştir.
Tito ile Stalin arasındaki ayrılığın bir başka önemli sonucu ise Yugoslavya’nın sınırlarını kapatıp kendi güvenliğine odaklanması olmuştur. 1948 yılından itibaren Yugoslavya Balkan Federasyonu fikrinden vazgeçmiş, Sovyet ordusunun saldırı ihtimali nedeniyle savunmasına büyük yatırım yapmış ve birkaç yıl boyunca seferberlik içinde olmuştur. Stalin’in Yugoslavya’yı gerçekten işgal etmeyi planlayıp planlamadığı, ilgili Sovyet resmî belgeleri kapalı tutulduğu için henüz bilinmemektedir. Bazı tarihçilere göre, 1950-1953 yılları arasında yaşanan Kore Savaşı
sebebiyle Stalin Yugoslavya’da yeni bir cephe açmayı göze alamamış, dolayısıyla Yugoslavya Kore Savaşı sayesinde Sovyet işgalinden kurtulmuştur. Öte yandan Stalin’in 5 Mart 1953’teki ölümünü şüpheli bulan ve içinde Tito’nun parmağının olup olmadığını sorgulayan tarihçiler de vardır.
Soğuk Savaş Döneminde Balkan Ülkelerinin Politikaları
1945 yılında SSCB’nin etki alanı Yunanistan hariç bütün Balkan ülkelerini kapsamıştır. Komünist partilerce yönetilmeye başlayan bu ülkelerde SSCB’nin ihraç ettiği planlı ekonomi modeli benimsenmiş ve bu ülkeler siyasi ve iktisadi bakımdan Moskova’ya bağımlı hale gelmişlerdir. Zamanla bazı Balkan ülkelerinin SSCB ile ilişkilerine soğukluklar girmiş, bu durum söz konusu ülkelerin iç ve dış siyasetini etkilemiştir. Soğuk Savaş dönemi boyunca Balkanlarda Moskova’ya en sadık kalan ülke ise Bulgaristan olmuştur.
Planlı Ekonomi Modeli
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği, “planlı ekonomi” olarak bilinen iktisadi sistemi, Batı Blokunda yer alan Yunanistan dışındaki bütün Balkan ülkelerine ihraç etmiştir. Bu ülkelerin en önemli özelliklerinden biri, devletin toplum ve ekonomi üzerindeki kontrolüydü. Bu ülkelerde sermaye ve üretim doğrudan doğruya devletçe sağlanırken gerçek kişilerin üretim araçlarına sahip olmaları yasaklanmış ve ekonomik hayat tamamen devletin öngördüğü biçimde düzenlenmiştir. Sıkı bir planlama mekanizması sayesinde neyin, ne zaman, nerede, ne kadar ve nasıl üretilip tüketileceği önceden belirlenmeye çalışılmış, bu sayede kaynaklar ve gelirler serbest piyasa mekanizmasının tam karşıtı olan “emredici ilkeye” göre dağıtılmıştır. Merkezî kontrolün daha kolay yapılması için, büyük tekelci şirketler kurulmuş ve ağır sanayiye öncelik verilmiştir. Hizmetler sektörünün genelde ihmal edildiği bu düzende tüketim mallarının üretimine de fazla önem verilmediğinden bu mallarda sık sık kıtlıklar yaşanmıştır. İşletmelerde biriken kârlar bütçeye aktarılarak bununla sübvansiyonlar, transferler ve devletin doğrudan harcamaları finanse edilmiştir.
Balkanlardaki komünist partiler başlarda SSCB’nin uyguladığı ekonomik modeli olduğu gibi benimsemiştir. Ancak sosyal ve demografik özellikleri, doğal kaynakları ve ekonomik kalkınmışlık düzeyleri SSCB’den bir hayli farklı olan Balkan ülkelerinde SSCB’nin koşul ve imkânlarına uygun olarak hazırlanan bir ekonomik modelin uygulanması kolay olmadığından bir süre sonra bu ülkelerde Sovyet ekonomik modelinden bazı sapmalar kaydedilmiştir. Sonuçta Balkan ülkeleri yeniden ekonomik reform arayışına girmiştir.
Arnavutluk: Fakirliğe Gömülen Ülke
Arnavutluk’ta Enver Hoxha (Hoca) liderliğindeki Komünist Ulusal Özgürlük Hareketi tarafından 20 Ekim 1944’te Arnavutluk Demokratik Hükûmeti adlı geçici yönetim ilan edilmiş ve başkanlığına Hoxha seçilmiştir.
Kasım 1944’te Hoxha’nın partizanları ülkeyi işgalci güçlerden kurtardıklarında Arnavutluk yoksul ve gıda kıtlığı çeken bir tarım ülkesi durumundaydı. Halkın %87’sinin tarımla uğraştığı ülkede savaş sonrasında ekonomik büyüme ve kalkınmanın sağlanabilmesi için acil bir sanayileşme hamlesine ihtiyaç bulunmaktaydı.
2 Aralık 1945’teki demokratik olmayan genel seçimde mutlak bir zafer kazanan Hoxha, 10 Ocak1946’da meclisi ilk defa toplamış ve ertesi gün Arnavutluk Halk Cumhuriyeti’ni ilan etmiştir (ülkenin anayasal ismi 1976 yılında Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti olarak değiştirilmiştir).
Kurulan komünist rejimde 1945-1947 yılları arasında Arnavutluk’taki bütün özel şirketler millîleştirilmiş, toprak reformu adı altında ise tarım arazilerinin %60’ına el konarak toplam 173.000 hektarlık arazi 70.000 aileye dağıtılmıştır. Daha sonraki yıllarda tarım sektörünün tamamı kolektifleştirilmiştir. İddialı bir sanayileşme programı başlatan Hoxha’nın bu hamlesi dış desteğe, makine ithalatına ve yabancı uzmanların teknik bilgisine dayanmaktaydı. Bu sebeple Hoxha’nın Doğu Bloku ülkelerinden en az biriyle sağlam bir ortaklık kurmaya ihtiyacı vardı.
Ekonomik işbirliği kurduğu ülkelerden önce Yugoslavya, sonra SSCB, daha sonra da Çin ile arası bozulan Enver Hoxha’nın Yugoslavya ve Yunanistan ile anlaşma girişimleri de boşa çıkınca Arnavutluk yalnız kalmıştır. Bu şartlar altında Hoxha Arnavutluk’un dünyanın tek gerçek komünist ülkesi olduğu düşüncesiyle ülkesini siyasi ve ekonomik olarak dışarıya karşı tamamen kapatmış ve halkını şiddetli bir baskı rejimi altında yönetmiştir.
Enver Hoca’nın 1985 yılındaki ölümünün ardından liderliği devralan Ramiz Alia’nın kademeli olarak yürüttüğü bu reformlar, komünist rejimin devamını sağlamaya yetmemiştir. Diğer komünist ülkelerde gerçekleştirilen demokrasi yanlısı gösteri ve eylemlere paralel olarak Arnavutluk’ta da Aralık 1990’dan itibaren öğrenciler tarafından büyük çaplı sokak protestoları başlatılmıştır. Enver Hoxha’nın Tiran’ın ana meydanında bulunan heykelinin Şubat 1991’de devrilmesi ülkede komünizmin yıkılışının sembolü olmuştur.
Bulgaristan: Sovyetlere Büyük Bağımlılık
Bulgaristan Doğu Bloku ülkeleri içinden SSCB’nin hegemonyasını sorgulamayan tek ülkeydi. Soğuk Savaş boyunca Bulgaristan ekonomik olarak yüksek oranda SSCB’ye bağımlı kalmıştır. Sanayileşme hamlelerini Sovyetlerden gelen teknik ve finansal yardımlar ile makineler sayesinde gerçekleştiren Bulgaristan, toplam enerji talebinin 2/3’ünü yıllarca SSCB’den karşılamıştır. Bulgaristan’ın dış ticaretinin yarısından fazlası da yine SSCB ile gerçekleşmiştir.
Ülkesini sert bir totaliter rejim altında yöneten Jivkov, sosyalizmin yanı sıra kısmen milliyetçi siyasi söylemler benimsemiştir. Jivkov yönetiminde ülkedeki Müslümanlara yönelik uygulanan asimilasyon politikaları
1980’lerde Türklere karşı daha şiddetli biçimde uygulamaya konmuş ve bu durumun sonucu olarak 1989 yılında yaklaşık 360.000 Türk Türkiye’ye sığınmaya zorlanmıştır. Dünyada Soğuk Savaş sona ererken Bulgaristan’da da Jivkov’a karşı muhalefet giderek güçlenmiş, parti içinde kendisine karşı artan baskılar üzerine Jivkov 10 Kasım 1989’da sağlık sorunlarını gerekçe göstererek görevinden istifa etmek zorunda kalmıştır. Jivkov’un istifasının ardından ülkede çok partili düzene geçiş hazırlıkları başlamıştır.
Romanya da 1960’lardan itibaren SSCB’den uzaklaşmaya başlamıştır. Yugoslavya’nın SSCB ile ilişkileri ise önce Tito-Stalin arasındaki çekişmeler yüzünden kopmuş, Stalin’in ölümünden sonra ise yeniden kurulmuştur. Yine de Yugoslavya iç ve dış politikasında SSCB’den bağımsız hareket etmiştir.
Bölgesel İş Birliği Denemeleri
Soğuk Savaş döneminde dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi, Balkanlarda da dönemin iki süper gücü birbirlerini yakından izlemiş ve diğerinin aleyhine bölgede nüfuz kurmaya çalışmıştır. 12 Mart 1947’de Sovyetler Birliği karşıtı doktrin (Truman Doktrini) kapsamında Washington, Yunanistan ve Türkiye’yi Sovyet tehdidine karşı askerî ve ekonomik olarak desteklemeye başlamıştır. Bu destek, her iki ülkenin de ABD’ye bağlı politikalar izlemelerini sağlamıştır. Tito 1948’de Yugoslavya’yı Stalin’in pençesinden kurtarmayı başarmış ancak ülkesi iki kutuplu dünya düzeninde yalnız kalma riskiyle karşı karşıya kaldığından Tito, kalbi Moskova’da olsa dahi, Batı dünyasıyla ilişkilerini geliştirmek zorunda kalmıştır.
1953 yılında Türkiye, Yugoslavya ve Yunanistan arasında Balkan Paktı oluşturulmuştur. 28 Şubat 1953’te Ankara’da imzalanan Dostluk ve İşbirliği Antlaşması’yla taraflar Balkanlarda barış ve güvenliği korumayı, ortak çıkarlarını ilgilendiren konularda dış işleri bakanları seviyesinde istişare etmeyi, savunma alanında koordineli kararlar almayı, ayrıca ekonomi, teknoloji ve kültür alanlarında iş birliğine gitmeyi taahhüt etmiştir.
Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi Birinci Sekreteri Hruşçov’un 26 Mayıs 1955’te Belgrad’ı ziyaret etmesiyle iki ülke arasındaki siyasi savaş bitirilmiş, Yugoslavya için Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla da Balkan Paktı fiilen işlevsiz hâle gelmiştir. Yugoslavya’nın SSCB ve diğer sosyalist ülkelere tekrar yakınlaşmaya başlaması Türkiye ve Yunanistan’ı rahatsız etmiştir. Öte yandan Türkiye’nin Yunanistan ile olan ilişkileri de özellikle Kıbrıs sorunu yüzünden 1950’lerin ikinci yarısında hızlı bir şekilde bozulmuştur. 1955-1975 yılları arasında Balkanlarda çok taraflı iş birliği oldukça zayıf kalmış, yalnızca kültür ve turizm alanlarında kayda değer adımlar atılabilmiştir. İkili düzeyde ise çok sayıda proje hayata geçirilmiştir.
1975 yılı sonrasında Balkan ülkeleri kendi aralarında yeniden yakınlaşmayı denemiş ancak Soğuk Savaş koşulları buna yeterince müsaade etmemiştir.
Balkanlarda Komünizmin Karanlık Yüzü
Balkanlara çok iddialı bir siyasi ideoloji olarak giren komünizm, kurgusal düzeyde ideal bir toplumsal düzeni hedefliyor, insanlar arasında mutlak bir eşitlik ve adaletin var olduğu, tamamen çatışmasız bir dünya vadediyordu. Balkanlarda bir nesil böyle bir hedefin mümkün olabileceğine inanmış ve kendini komünizme vakfetmiştir. Ancak komünizm fikri ne kadar çekici olursa olsun uygulanabilirliği bir o kadar zordu. Böylece Balkanlarda kurulan komünist yönetimler çok geçmeden birer diktatörlüğe dönüşmüş ve büyük bir hayal kırıklığı meydana getirmiştir.
Doğu Bloku ülkelerinde iktidar olan komünist partilerin ortak özelliklerinden biri, düşmanı dışarıdan ziyade ülke içinde aramış olmalarıdır. Komünist partiler yönetimi ele geçirir geçirmez muhalif olduğundan şüphelendikleri herkesi ortadan kaldırmış veya pasifleştirmiştir.
Komünizm döneminde ülkeleri yöneten partiler, sistemin meydana getirdiği olumsuz sonuçları görmezden gelmişler ve karşılaştıkları sosyal ve ekonomik sorunları parti politikaları ve görüşlerinde değişikliklere gitmek suretiyle çözmeye çalışmışlardır. Böylece ülke sorunları parti sorunlarına dönüşmüş ve izlenecek yol konusunda parti içi çıkar çatışmaları yaşanmıştır. Kronikleşen sorunlar karşısında toplumsal desteği korumak uğruna liderler zamanla Marksizm’den uzaklaşarak onun yerini başka bir kolektivist içerik olan milliyetçilik ile doldurmaya başlamıştır.
Komünist rejim altındaki Balkan ülkelerinin tamamında liderlere bağlı çalışan gizli polis teşkilatları sürekli olarak gerçek veya hayali siyasi düşmanların peşinde olmuştur. Düşünce ve ifade özgürlüğü ortadan kaldırılmış ve özel hayata yer bırakılmamıştır. Ekonomik yaşama bakıldığı zaman, komünist dönemde Arnavutluk, Bulgaristan ve Romanya’da ülkeyi yöneten liderler ve etrafındakiler bolluk içindeyken sıradan vatandaşların çoğu geçim sıkıntısı içinde yaşamışlardır. Komünist liderler görkemli yapılar inşa etmeye de düşkündü. Komünizm döneminde Balkanlarda döviz ve pasaport kullanımı kısıtlanmış, yurt dışına seyahat zorlaştırılmıştır. Balkanlardaki komünist rejimler içinde sadece Yugoslavya’da vatandaşların yurt dışında çalışmasına müsaade edilmiştir. Arnavutluk’ta ve kısmen Romanya’da Batı kaynaklı müzik, film ve kitap bulunduranlar cezaya çarptırılmıştır. Dışarıya bağımlı olmamak düşüncesiyle geliştirilen ekonomi politikalarının bir sonucu olarak, komünist ülkelerde ulaşım daha ziyade iç ihtiyaçları karşılayacak şekilde tasarlanmış, diğer ülkelerle bağlantılar ise bilinçli bir şekilde ihmal edilmiştir. Toplu taşıma yaygın biçimde kullanılmıştır. Doğu Bloku ülkelerinde özel otomobile sahip olmak 1970’lere kadar kapitalizmin teşvik ettiği bir lüks olarak algılanmıştır. Ülkeden ülkeye farklar gözlenmekle birlikte, komünizm döneminde Balkanlarda din üzerinde de kısıtlamalar getirilmiştir. Balkanlardaki devletlerin nüfuslarını homojenleştirme, diğer bir deyişle baskın ulusun hegemonyasını sağlama yönünde politikalarıyla da
karşılaşılmıştır. Soğuk Savaş döneminde Yunanistan komünizmle yönetilmemişse de azınlıklara yönelik politikalarında komünist uygulamaları aratmamıştır. Günümüzde bile Yunanistan’ın resmî söyleminde ülkede hiçbir etnik azınlığın bulunmadığı ve Yunanistan nüfusunun saf Yunanlardan (Helenlerden) oluştuğu ileri sürülmekte, böylece bu ülkenin etnik ve kültürel çeşitliliğini oluşturan azınlıkların varlığı ve kimlikleri inkâr edilmektedir.