AÖF Soru Bankası

Balkanlar'da SiyasetÜnite 3 Özeti

Ulusal Hareketler ve Ulus-Devletlerin Oluşumu

SİY301U-BALKANLARDA SİYASET

Ünite 3: Ulusal Hareketler ve Ulus-Devletlerin Oluşumu

Ulusal Hareketler, İsyanlar ve Bağımsızlıkların Kazanılması

Avrupa ülkelerinde en yaygın yönetim biçimi yüzyıllarca monarşi olmuştur. Orta Çağ boyunca imparatorlar ve krallar, toprak sahibi soyluların meydana getirdiği hiyerarşik yapının tepesinde yer almaktaydı. Tarımsal üretimde feodal ilişkiler geçerliydi ve köylüler toprak sahiplerine bağımlı durumundaydı. Yeni Çağ’dan itibaren ise merkezî krallıkların kurulması, uluslararası ticaretin gelişmesi ve Sanayi Devrimi gibi gelişmeler feodaliteyi fiilen işlemez hâle getirmiş, 1789’deki Fransız Devrimi ve 1848’de Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yaşanan devrimlerle feodalizm resmen ortadan kalkmıştır.

Avrupa’da Yaşanan Değişimler

19. yüzyıla gelindiğinde Fransız Devrimi’yle güçlenen liberalizm, sosyalizm ve milliyetçilik gibi siyasi fikirler Avrupa’da hızla yayılmaktaydı. Uzun ve yıpratıcı savaşların ardından Napolyon’u mağlup eden ve ardından düzenledikleri Viyana Kongresi (1815) ile statükoyu beraberce koruma kararını alan Avrupalı büyük devletler, bu sefer siyasi devrim tehdidiyle karşı karşıya kalmıştır. Nitekim 1820’lerden itibaren Avrupa’nın çeşitli yerlerinde siyasi nitelikli isyanlar baş göstermiş, başta Avusturya, İngiltere ve Rusya olmak üzere Avrupalı devletler monarşilere karşı isyanları bastırmak için büyük çaba sarf etmiştir. 1830 yılındaki ayaklanmaların sonucunda Fransa’da kısmi bir anayasa değişikliği yapılmış, aynı yıl Belçika Birleşik Hollanda Krallığı’ndan ayrılarak bağım- sızlığını elde etmiştir.

Balkanlarda Milliyetçiliğin Gelişmesi

Avrupa’da yaşanan siyasi gelişmelerin Balkanlarda doğurduğu en büyük etki milliyetçiliğin yükselmesi olmuştur. Her ulusun kendine ait siyasi özerkliğinin olması gerektiğini savunan milliyetçilik, 19. yüzyıldan itibaren Balkanlarda giderek güçlenmiştir. Yüzyıllardır başkalarının himayesi altında yaşayan Balkan topluluklarında ortaya çıkan milliyetçi aydınlar halklarını özgürleşme ve kendi kaderini tayin etme yönünde bilinçlendirmek ve harekete geçirmek için çaba sarf etmiştir.

Balkanlarda ulusal uyanışların başlatılmasında aydın kesimin rolü göz ardı edilmemelidir. Özellikle diğer Avrupa ülkelerinde eğitim görenler, buralardaki milliyetçi ve liberal fikirlerden etkilenmiş ve oralarda gördüklerini kendi ulusları için de talep etmeye başlamıştır. Bu kişiler kimi zaman yazdıkları eserlerle ulusal farkındalığın gelişmesine katkıda bulunurken kimi zaman da ayaklanma ve bağımsızlık gibi radikal fikirlerin savunuculuğunu yapmıştır. Örneğin, Yunanistan’ın Aynoroz yarımadasının Athos dağındaki Hilendar manastırında rahiplik yapan Paisiy Hilendarski (1722-1773) Slav-Bulgar Tarihi isimli kitabını 1762 yılında yazarak Bulgarları Rum Ortodoks Kilisesi altında Helenleşmeye karşı ulusal uyanışa davet eden ilk şahıs olmuştur. Vuk Stefanović Karadžić adlı Sırp filolog, Sırpların yüzyıllarca sözlü olarak nesilden nesile

aktardıkları halk şarkılarını derleyerek 19. yüzyıl başlarında Viyana’da yayımlamış, böylece Sırpların zengin bir ulusal kültüre sahip olduğunu ortaya koymuştur. Velestinli Rigas Feraios adlı bir Rum aydın da Fransız Devrimi’nin ardından yaptığı yayınlarla başta Yunanlar olmak üzere bütün Balkan halklarını Osmanlı’ya karşı ayaklanmaya çağırmıştır. Balkan halklarının millî uyanışının diğer öncüleri arasında Yunanlarda Adamantios Korais, Sırplarda Dositej Obradović, Bulgarlarda ise Hristo Botev sayılabilir. 19. yüzyılda ayrıca Avrupalı aydın ve akademisyenler de yayınlarıyla Balkanlarda milliyetçiliğin uyanışı ve yükselişine katkıda bulunmuştur.

Sırp Ayaklanmaları

Birinci Sırp Ayaklanması çıktığında Avrupa’da Napolyon Savaşları devam ettiğinden ilk iki yıl ciddi bir dış destek görmemiştir. 1806 yılında Fransa’nın Osmanlı ile iş birliği yaparak Eflak ve Boğdan’a gireceğinden şüphelenen Rusya bu iki prensliği işgal edince Osmanlı-Rus Savaşı patlak vermiş ve isyan durumundaki Sırplar bu tarihten itibaren Rusya’nın desteğini almıştır. Savaşın ardından Rusya ile Osmanlı Devleti arasında imzalanan Bükreş Antlaşması’nın (1812) 8. maddesinde Sırplara genel af ve özerklik sağlanacağı vaadi yer almıştır. Fakat antlaşmadan bir yıl sonra Sırp liderler arasındaki siyasi karışıklıktan ve Rusya’nın hâlâ Fransa ile savaş halinde olmasından yararlanan Osmanlı Devleti yeniden Sırbistan’ı kontrol altına almıştır. Ayaklanmanın sonucunda istediklerini elde edemeyen Sırplar, 1815 yılında Miloš Obrenović’in liderliğinde İkinci Sırp Ayaklanmasını başlatmıştır. Napolyon’un aynı yıl kesin yenilgiye uğratılmasından dolayı Rusya ile yeniden savaş ihtimali karşısında Osmanlı Devleti ayaklanmacılarla uzlaşma yoluna gitmeyi tercih etmiştir. Böylece Sırplara fiilen özerklik tanınırken bu özerkliğin resmî statüsü bir süre müzakere hâlinde kalmıştır. Sırpların Osmanlı’dan iç işlerinde bağımsızlık, Bosna’daki bazı bölgelerin Sırbistan’a bağlanması, vergi muafiyeti, Müslümanlara ait toprakların idaresinin Sırp- lara devredilmesi ve Osmanlı garnizonlarının bulunduğu yerler dışında Müslümanların Sırbistan’a yerleşmesinin yasak edilmesi gibi talepleri bulunmaktaydı. Osmanlı Devleti, Ekim 1826’da Rusya ile imzaladığı Akkerman Antlaşması’nda Sırbistan’ın özerkliğini resmen yürürlüğe koymayı kabul etmiş fakat bu gerçekleşmeden 1827 yılında yeni bir Osmanlı-Rus Savaşı patlak vermiştir.

Yunan İsyanı ve Yunanistan’ın Bağımsızlığı

1821 yılında başlayan ve Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla sonuçlanan Yunan isyanına gelince, bunu Birinci Sırp Ayaklanması gibi spontane gelişen bir olay olmaktan ziyade yıllarca yapılan planların bir ürünü olarak değerlendirmek mümkündür. 19. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı Devleti’nin birçok bölgesinde Yunanca konuşan topluluklar yaşamaktaydı. Bu topluluklar içinde Avrupa ile yakın temas içinde bulunan aydınlar ve tüccarlar arasında milliyetçi fikirler oldukça yaygınlaşmış durumdaydı. Yine de Osmanlı’da Yunanca konuşanlar arasında bir Yunan ulusal bilincinin hemen ortaya çıktığını


düşünmek doğru olmaz. Zira o dönemde Yunanca konuşanlar kendilerini Hristiyan, Rum, Yunan gibi farklı kimliklerle tanımlamaktaydı.

Yunan isyanlarının tarihi incelendiği zaman bazı Avrupalı aydınların da Yunan özgürlüğünün önde gelen savunucuları olarak öne çıktığı görülür. Gerçekten de 1821 yılında Yunan isyanı başladığında Osmanlı’daki Yunanca konuşanları Antik Yunan’ın varisleri olarak gören birçok Avrupalı aydın romantik duygularla bu isyanı açıkça desteklemiştir. Aralarında İngiliz şair Lord Byron gibi kendi ülkelerindeki kamuoyunu ve siyaseti etkileyebilecek güçte kişilerin olduğu Yunanperverler (Filhelenler) yaptıkları faaliyetler sonucu hükûmetlerinin Yunan meselesine karışmalarını sağlamışlardır. Böylece Yunan isyanını başından itibaren destekleyen Rusya’nın dışında Britanya ve Fransa da Yunan bağımsızlık mücadelesine destek vermiştir.

Sloven, Hırvat ve Rumenlerin Durumu

1848 devrimleri sırasında Slovenler ülkedeki bütün Slovenleri temsil eden bir ulusal meclisin kurulması ve Sloven dilinin resmen tanınması gibi taleplerde bulunmuşlarsa da Viyana bu taleplere sessiz kalmıştır. Ülkedeki Hırvatların durumu ise daha karmaşıktı. 19. yüzyılda Hırvatistan, coğrafi, siyasi ve kültürel bakımdan parçalı bir durumdaydı. Adriyatik sahilindeki kentler yüzyıllarca değişik güçlerin hâkimiyet alanında kalmış, bunların içinde Dubrovnik (Raguşa) 1808 yılına kadar bağımsız bir cumhuriyet olarak varlığını sürdürmüştür. 1809-1814 yılları arasında ise Slovenya ve Hırvatistan topraklarının bir kısmı Napolyon güçlerinin himayesi altında kalmıştır. Bu dönemde okullarda Hırvat dilinde (o dönem İlir dili olarak adlandırılmaktaydı) eğitime müsaade etmekle, Fransızlar, Hırvat ulusal bilincinin canlanmasını sağlamıştır.

Paris Antlaşması’ndan Rumen Prenslikleri, Eflak ve Boğdan da resmî özerklik kazanmakla ve Rusların etkisinden kurtulmakla kârlı çıkmıştır. Eflak ve Boğdan, Kırım Savaşı’nın sürdüğü 1854-1857 yıllarında Osmanlı ve Rusya’nın mutabakatı üzerine tarafsız bir devlet olan Avusturya İmparatorluğu’nun himayesi altında kalmıştır. Savaşın ardından Eflak ve Boğdan’ı tek bir çatıda birleştirmeyi başaran kişi ise 1859 yılında Alexandru Ioan Cuza olmuştur. 1862 yılında resmen Romanya adını alarak pratikte tek bir devlet hâline gelen bu topraklar 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması ile Osmanlı’dan resmî bağımsızlığını kazanmıştır. 1867’de Avusturya- Macaristan İmparatorluğu’nun ilan edilmesinden sonra Erdel Prensliği Viyana hâkimiyetinden Macarların kontrolü altına girmiş, bundan kısa süre önce siyasi birliğini sağlamış olan Romanya da bu tarihten itibaren Erdel üzerinde Macaristan ile rekabete girişmiştir.

Paris Antlaşması’yla Rusya tehdidi bertaraf edilerek Avrupa’daki güçler dengesi yeniden sağlanmıştır. Ancak tarih, Rusya’nın Balkanlardaki hedeflerinden vazgeçmediğine, planlarını daha sonraki yıllara ertele- diğine şahitlik edecektir. Osmanlı ise çok geçmeden

Balkanlarda Hristiyan toplulukların giriştiği isyanlarla karşı karşıya kalmıştır.

Rusya’nın Balkanlarda Kısa Süreliğine Durdurulması

18. yüzyıldan itibaren Rusların Balkanlarda Osmanlı aleyhine izlediği yayılmacı siyaseti Avrupa ülkeleri çoğu zaman desteklememiştir. Başta Britanya ve Fransa olmak üzere Avrupalı güçler Osmanlı’nın Balkanlardan çekilmesi durumunda bölgede bir otorite boşluğunun yaşanacağından ve Osmanlı topraklarının taksimi için büyük güçler arasında bir savaşın patlak verebileceğinden endişelendiğinden İstanbul’un Balkanları bir müddet daha kontrol etmesinden yana olmuştur. Dahası, Rusya’nın Balkanlardaki yayılmacı politikaları Britanya ve Fransa’nın Akdeniz’deki ticari çıkarlarını da tehdit ediyordu. Balkanlar istikametinde topraklarını genişletmek için sürekli fırsat kollayan Viyana’nın bile, Rusya’nın Balkanlardaki etkinliği yüzünden Osmanlı ile iş birliğine girdiği dönemler olmuştur. Rusya’nın Balkanlardaki Slavlarla kültürel ve siyasi bağlarını güçlendirme çabaları, önemi bir Slav nüfusa sahip Avusturya İmparatorluğu için de bir tehdit oluşturuyordu. Bu sebeple Osmanlı Balkanlarında Rusya’nın hâkim olmasındansa statükonun devam etmesi Viyana için de rasyonel bir tercihti.

Paris Antlaşması’ndan Rumen Prenslikleri, Eflak ve Boğdan da resmî özerklik kazanmakla ve Rusların etkisinden kurtulmakla kârlı çıkmıştır. Eflak ve Boğdan, Kırım Savaşı’nın sürdüğü 1854-1857 yıllarında Osmanlı ve Rusya’nın mutabakatı üzerine tarafsız bir devlet olan Avusturya İmparatorluğu’nun himayesi altında kalmıştır. Savaşın ardından Eflak ve Boğdan’ı tek bir çatıda bir- leştirmeyi başaran kişi ise 1859 yılında Alexandru Ioan Cuza olmuştur. 1862 yılında resmen Romanya adını alarak pratikte tek bir devlet hâline gelen bu topraklar 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması ile Osmanlı’dan resmî bağımsızlığını kazanmıştır. 1867’de Avusturya- Macaristan İmparatorluğu’nun ilan edilmesinden sonra Erdel Prensliği Viyana hâkimiyetinden Macarların kontrolü altına girmiş, bundan kısa süre önce siyasi birliğini sağlamış olan Romanya da bu tarihten itibaren Erdel üzerinde Macaristan ile rekabete girişmiştir.

Paris Antlaşması’yla Rusya tehdidi bertaraf edilerek Avrupa’daki güçler dengesi yeniden sağlanmıştır. Ancak tarih, Rusya’nın Balkanlardaki hedeflerinden vazgeçmediğine, planlarını daha sonraki yıllara ertele- diğine şahitlik edecektir. Osmanlı ise çok geçmeden Balkanlarda Hristiyan toplulukların giriştiği isyanlarla karşı karşıya kalmıştır.

Berlin Kongresi ve Balkanlarda Yeni Düzenin Kurulması

Kongre’ye katılan Britanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Fransa, Almanya, İtalya, Rusya ve Osmanlı Devleti arasında 13 Temmuz 1878 tarihinde imzalanan Berlin Barış Antlaşması ile Sırbistan, Karadağ ve Romanya’nın bağımsızlıkları resmen tanınırken Yeni Pazar Sancağı (daha sonra kısaca Sancak olarak


anılacaktır) dışında kalan Bosna-Hersek toprakları ise Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun işgaline terk edilmiştir. Ayastefanos Antlaşması’nın öngördüğü Büyük Bulgaristan toprakları ise üçe bölünmüştür: Balkan Dağlarından Tuna Nehri’ne kadar uzanan kuzey topraklarda Osmanlı’ya bağımlı bir devlet olarak Bulgaristan Prensliği kurulmuş, Balkan Dağlarının güneyinden Edirne yakınlarına kadar uzanan güney bölgesinde özerk bir Doğu Rumeli (Rumeli-i Şarkî) Vilayeti oluşturulmuş ve geri kalan Trakya ve Makedonya toprakları doğrudan Osmanlı yönetimine bırakılmıştır.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda kurulan Bulgaristan Prensliği, Rusya’nın beklentilerinin aksine bu devlete itaatkâr olmak yerine, kendi ulusal çıkarlarını ön planda tutmayı tercih etmiştir. Bu prenslik her ne kadar kâğıt üzerinde Osmanlı’ya bağlı olsa da kuruluşundan kısa bir süre sonra Osmanlı topraklarına yönelik genişleme siyaseti izlemeye başlamıştır. Bu siyasetin bir sonucu olarak özerk Doğu Rumeli Vilayeti, 1885 yılında savaşsız bir şekilde Bulgaristan’a katılmıştır. Bulgaristan daha sonraki yıllarda Osmanlı’nın Makedonya topraklarını ele geçirmenin planlarını yapmıştır. Bulgaristan Prensliği, Osmanlı Devleti’nde II. Meşrutiyet’in ilanından birkaç ay sonra, 5 Ekim 1908 tarihinde bağımsızlığını ilan etmiştir.

Yeni Düzende Balkan Ülkelerini Bekleyen Zorluklar

Berlin Kongresi Balkanların siyasi tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. 1878 yılından beri Balkanların siyasi haritası devletlerin sınırlarının değişmesi, yeni devlet birliklerinin kurulması ve yeni bağımsız devletlerin ortaya çıkması gibi sebeplerle sıklıkla değişmiştir. Ayrıca yeni kurulan ulus-devletler, vatandaşların ulus bilincini güçlendirmek, devlet yapısını belirlemek ve devlet kurumlarını inşa etmek gibi çetin görevlerle karşı karşıya kalmıştır.

Balkanlardaki ülkeler bağımsızlığını kazanır kazanmaz etnik milliyetçilik çerçevesinde ulus-devletlerini güçlendirebilmek doğrultusunda geçmişlerini manipüle etmeye başlamıştır. Yeni ulus kimliklerinin mimarları tarihî olayları yeniden yorumlamış, ihtiyaca göre uyarlamış, hatta bazılarını tamamen icat etmiştir. Zira politik bir amaca hizmet edebilmesi için, tarihsel hafızanın yeniden düzenlenmesi gerekiyordu. 19. yüzyıl Fransız bil- gini Ernest Renan’nın dediği gibi, “kendi tarihini yanlış bilmek, bir ulus olmanın parçasıdır”. Milliyetçilik ve dine dayalı kültürel programlarla ulusal kaynaşmanın sağlanmasına çalışıldığı gibi, okullarda dil, edebiyat ve tarih gibi derslere de ağırlık verilmiştir.

Berlin Kongresi’nden sonra Balkanlarda kurulan devletlerin yönetim şekli genellikle monarşi olmuştur. Sırbistan ve Karadağ yerel prensler tarafından, Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan ise ilk başlarda Avrupa kökenli yöneticiler tarafından yönetilmiştir. Avrupa kökenli yöneticilerce yönetilmeyi kabul etmek, bu topluluklar için bağımsızlıklarının tanınması karşılığında ödenmesi gereken bir bedel olmuştur. . Bu durum Balkanlarda ancak Birinci Dünya

Savaşı’ndan sonra cumhuriyet rejimlerinin benimsenmesiyle değişmiştir.

Bağımsızlık Sürecinde Müslümanlara Yapılan Mezalim

Osmanlı Devleti kendi sınırları içindeki Hristiyanları yok etmemiş, aksine onlara değişik ayrıcalıklar tanımış ve haklarını olabildiğince muhafaza etmiştir. Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan ve Karadağ’da ise bağımsızlık mücadelelerinin başlangıcından itibaren Müslümanlar üzerinde etnik temizleme politikaları yürütülmüştür. Bu durum ne yazık ki uluslararası literatürde yeterince tartışılmamaktadır.

19. yüzyılda Sırbistan’ın devlet inşa sürecinde Müslümanlar üzerinde sistematik bir vahşet uygulanmıştır. Birinci Sırp Ayaklanmasında Karađorđe’ye bağlı isyancılar sürekli olarak Müslümanlara saldırmış, varlıklarını talan etmiş ve cinayetler işlemiştir. Örneğin, 8 Ocak 1807’de Sırpların Belgrad’ı ele geçirmesiyle burada yaşayan yaklaşık 20.000 Müslüman’ın bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı Hristiyanlaştırılmış, bir kısmı da sürgün edilmiştir. Karađorđe’nin resmî biyografisinin yazarı Konstantin N. Nenadović, Belgrad’da yaşananlar hakkında “Türkler nerede yakalandıysa kesildi. Ne yaralılar, ne kadınlar, ne de çocuklar affedildi” ifadelerini kullanmıştır.

Sırbistan’daki Müslümanların göçleri yıllar boyunca devam etmiştir. Saraybosna’daki Rusya konsolosluğunun verilerine göre sadece 1867-1868 yılları içinde Sırbistan’dan Bosna’ya yaklaşık 30.000 Müslüman göç etmiştir. Bu sırada Karadağ’da yaşayan Boşnaklar da rahat bırakılmamıştır. Örneğin, Novica Cerović ve Miljan Vokov adlı voyvodalar tarafından örgütlenen Karadağlılar, 27 Haziran 1858’de 3.000’in üzerinde Boşnak’ın yaşadığı Kolaşin kentine saldırarak burayı harap etmişlerdir. Bu olayda 600-1.000 arası Müslümanın öldürüldüğü tahmin edilmektedir.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Rusya ordusu ve silahlı Bulgarlar, bugünkü Bulgaristan ve Romanya topraklarında yaşayan yüz binlerce Müslümanı öldürmüş veya sürgün etmiştir. Savaşta Osmanlı’nın kaybettiği topraklardan Balkanlardan Anadolu’ya doğru yoğun bir Türk ve Müslüman göçü yaşanmış, bu göçler 1912-1913 Balkan Savaşlarının ardından da geri dönüşü olmayan bir şekilde devam etmiştir.

Osmanlı sonrası dönemde de Balkanlardaki Hristiyan devletleri içinde kalan Türklere ve Müslümanlara genellikle şüpheyle bakılmış, kendilerine âdeta yabancı muamelesi yapılmıştır. Dönemden döneme ve ülkeden ülkeye değişmekle beraber Türk ve Müslümanlara yönelik değişik boyutlardaki baskı ve zulüm ortamı varlığını hep sürdürmüştür. Çeşitli zamanlarda Türk ve Müslümanlar cinayetlere maruz kalmış, sebepsiz yere tutuklanmış, göçe zorlanmış ve Bulgaristan ile Batı Trakya örneklerinde olduğu gibi asimilasyon politikalarına maruz kalmıştır. Örneğin, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin


(YSFC) en önemli devlet adamlarından biri olan ve istihbarat teşkilatının başında bulunan Sırp asıllı Aleksandar Ranković ülkedeki Müslümanları göç ettirmeye yönelik politikalar izlemiş, bunun sonucunda sadece 1952-1967 yılları arasında Yugoslavya’dan Türkiye’ye Türk, Arnavut, Boşnak ve diğer Müslümanlardan toplam 175.392 kişi göç etmiştir. Diğer taraftan, 1984-1989 yılları arasında zorunlu asimilasyona direnen yüzlerce Bulgaristan Türkü öldürülürken yüzlercesi zorunlu çalışma kamplarına gönderilmiş, 1989 yılında ise yaklaşık 360.000 kişi Türkiye’ye sürülmüştür. 1992-1995 yılları arasında yaşanan Bosna savaşında Boşnaklar üzerinde işlenen katliamlar ve Srebrenitsa soykırımı ise, Balkanlardaki Müslümanlara yönelik toplu katliamların 20. yüzyılın sonlarında dahi varlığını sürdürdüğünü açıkça göstermiştir.

Modern Balkanlarda Tarih Yazımı

Toplumlar ve bireyler, kendilerini, davranışlarını ve kimliklerini anlayabilmek için geçmişlerini bilmeye ihtiyaç duyarlar. Tersine, tarihin hafızalardan silinmesi ise kimilerine göre bir toplumun tarih ve siyaset sahnesinden kaybolması anlamına gelebilir.

Balkanların tarihiyle objektif bir şekilde ilgilenmek birçok sebepten dolayı zordur. Birincisi, Balkanlara yüzyıllar boyunca büyük imparatorlukların hükmetmiş olması sebebiyle Balkanlardaki halkların kendi kurdukları devletler ve bu devletlerin varlığına bağlı tarihsel kimlikleri birçok kez kesintiye uğramıştır. Bu gerçeği görmezden gelen Balkanlardaki modern tarihçiler, kendi uluslarının siyasi tarihlerini kesintisiz bir şekilde sunmaktadırlar. İkincisi, delil ve yazılı kaynak yetersizliği yüzünden Balkanlar tarihiyle ilgili birçok husus henüz yeterince bilinmemektedir. Böylelikle, özellikle erken dönemlerde yaşananlarla ilgili olarak, farklı görüşler ortaya atılmakta, bunun sonucu olarak da farklı topluluklar tarihi kendi görmek istedikleri gibi an- lamlandırmaktadırlar. Öyle ki bölgedeki aydınlar arasında eski dönemler şöyle dursun, 1990’larda yaşananlar konusunda bile anlaşmazlıklar mevcuttur. İşin garibi, belirli olaylar tarih kitaplarında o kadar farklı şekillerde aktarılmaktadır ki okuyucu aynı konu hakkında söz edilip edildiği konusunda şüpheye düşebilmektedir.

Balkanlardaki tarih kitapları sadece yazıldıkları dönemin baskın ideolojisinden değil, aynı zamanda siyasi gelişmelerden ve iktidardakilerin siyasi söylemlerinden de etkilenmiştir. Her iktidarın, tarihte iz bırakmayı başaramasa bile, en azından tarih kitaplarında kendine ait izler bırakmaya çalıştığını söylemek mümkündür. Günümüzde bile Balkanlardaki tarih öğretiminin siyasi ihtilaflar ve iktidar söylemleri tarafından şekillendirildiği söylenebilir. Hâlen okullarda üç ayrı müfredatının bir arada uygulandığı bugünkü Bosna-Hersek bunun tipik bir örneğidir. Şöyle ki Bosna-Hersek’teki Hırvatça ders programlarında bu ülkenin değil, Hırvatistan’ın tarihi, Sırpça ders programlarında ise Sırbistan’ın tarihi okutulmaktadır. Bosna-Hersek’in kendi tarihi ise sadece

Boşnak öğrenciler için hazırlanan tarih kitaplarında yer almaktadır. Durum böyle olunca, bir ülke içinde bile değişik tarihsel olgular hakkında zıt yorumlar yapılabilmekte, bir ulus her zaman haklı ya da mağdur, diğerleri ise suçlu gösterilebilmektedir.

Soğuk Savaş’ın bitimiyle Balkanlarda yeni bağımsız devletlerin ortaya çıkmasının ardından işin içine milliyetçi söylemler de girmiş, böylece Balkanlardaki tarihî gerçekleri anlamak daha da zor hâle gelmiştir. 1990’lı yıllarda eski Yugoslavya coğrafyasında yaşanan savaşlar bittikten sonra da tarih yazımı âdeta bir savaş alanı olarak varlığını sürdürmüştür Siyasi gayelerle hareket eden milliyetçi tarihçiler belirli bir bölgenin her zaman kendi uluslarına ait olduğunu kanıtlamanın derdine düşmüş, bu amaçla kendilerine destekleyici deliller bulmaya çalışmıştır. Böylelikle arkeolojik bulgular sıklıkla yalnızca bir tarafın iddialarını destekleyecek şekilde yorumlanmıştır. Bu tür uygulamalarla ulusal bilinç ve kimlik oluşturmayı sağlayacak “işe yarar bir geçmişin” peşine düşülmüştür.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında