AÖF Soru Bankası

Türk Siyasal HayatıÜnite 1 Özeti

II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Türkiye’de Siyasal Yaşam (1908-1923)

SİY102U-TÜRK SİYASAL HAYATI

Ünite 1: II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Türkiye’de Siyasal Yaşam (1908-1923)

İttihat ve Terakki Cemiyeti ve II. Meşrutiyet’in İlanı

II. Abdülhamit İdaresi ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Kuruluşu

Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası olan Kanun-i Esasi’yi 1876 yılında ilan eden ve ilk Mebusan Meclisi’ni 1877’de açan II. Abdülhamit, Osmanlı-Rus Harbi’ni öne sürerek, 1878’de önce meclisi kapattı ardından da anayasayı askıya aldı. II. Abdülhamit, çok dinli ve çok milletli bir imparatorlukta anayasa ve meclisin ülkeyi parçalayıp dağıtacağına inanmıştı. Tanzimat ve Abdülhamit dönemlerinde açılan yüksekokullardan mezun olan asker ve sivil bürokrasiden çeşitli gruplar ise imparatorluğun toprak bütünlüğünün sağlanması ve farklı etnik ve dini toplulukların birlikte yaşama iradesi göstermesi için anayasanın yeniden yürürlüğe konulması ve yapılacak seçimlerle meclisin yeniden açılmasını istiyorlardı. Bu amaçlarla bir araya gelen bir grup Askeri Tıbbiye Mektebi öğrencisi, 1889 yılında İttihad-ı Osmanî Cemiyeti adıyla gizli bir örgüt kurdular. Cemiyet hızla yüksekokul öğrencileri ve memurlar arasında yayıldı. Örgütün fark edilmesiyle beraber üyelerin bir kısmı tutuklandı, bir kısmı da Avrupa ülkelerine kaçtı. Üyelerin 1895 yılında, Ahmet Rıza Bey’in liderliğinde Paris’te oluşan bir muhalif grupla temas kurması sonucunda Cemiyet, “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti” adını aldı. Cemiyetin amacı II. Abdülhamit’i tahttan indirmek ve anayasayı yeniden getirmekti. Avrupa’da Jön Türkler adıyla anılan Abdülhamit karşıtı bu hareketin içinden farklı fikirler ortaya çıktı. Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde Ahmet Rıza’nın başını çektiği Paris merkezli grup, imparatorluğun kurtuluşu için güçlü merkeziyetçi bir idare biçimini ve korumacı ekonomi modeline dayanan milli iktisat politikasını benimsedi.

Jön Türk muhalefeti Avrupa başkentlerinde sıkışmış bir fikir hareketine dönüşürken, Edirne’de posta memuruyken Selanik’e sürülen Mehmet Talat Bey ve arkadaşları 1906 yılında Selanik’te Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ni kurdular. Cemiyet’in on kurucusundan yedisi asker, üçü ise sivildi. Cemiyet, ağırlıkla memur ve subayların oluşturduğu yeni üyelerin katılımıyla Makedonya bölgesinin çeşitli şehirlerine yayıldı. Ahmet Rıza grubunun merkeziyetçi ve milliyetçi fikirlerini kendilerine yakın bulan Cemiyet üyeleri, 1907 yılında Ahmet Rıza grubuyla birleşerek İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) adını aldı. Bu birleşmeden sonra örgütün Paris merkezi daha çok bir fikir hareketi olarak kalırken, Selanik merkezi devrimi gerçekleştiren asıl eylemci güç oldu.

İTC’nin Selanik’te en yakın müttefikleri Yahudi cemaatiydi. Selanik Yahudileri, Makedonya’da yükselen milliyetçi hareketler karşısında Osmanlı idaresinin sürmesini bir güvence olarak görüyorlardı. Bu nedenle İTC’nin faaliyetlerini siyasi, ekonomik ve entelektüel düzeylerde destekliyorlardı. İTC üyelerinin de mason localarıyla yakın ilişkileri vardı.

Hürriyetin İlanı ve Seçimler

İTC’nin amacı yeterince güçlendiğinde İstanbul’a giderek II. Abdülhamit’i devirmek ve meşrutiyeti ilan etmekti. 1908 yılının Haziran ve Temmuz aylarındaki gelişmeler beklenen fırsatı doğurdu. 9 ve 10 Haziran’da İngiltere kralı VII. Edward ve Rus çarı II. Nikolas arasında gerçekleşen ve gündeminde Makedonya için bir reform paketi bulunan Reval görüşmeleri nedeniyle durum çok gergindi. Çoğu İTC üyesi hemen harekete geçilmezse görüşmenin Makedonya’nın kaybıyla sonuçlanacağına inanıyordu. Aynı günlerde hükümet İTC’nin yer altı faaliyetlerini keşfetmeye ve örgütü çökertmeye çok yaklaşmıştı. İTC, bu koşullar altında harekete geçmeye karar verdi. Binbaşı Enver’in ve Kolağası Arnavut Niyazi Bey’in Haziran sonlarında genç subaylardan ve gönüllü sivillerden oluşan silahlı çeteleriyle dağlara çıkması, hareketi açık bir isyana dönüştürdü. Yeni çetelerin katılmasıyla Makedonya dağlarındaki isyan büyüdü. İsyanı bastırmak üzere Makedonya’ya gönderilen taburların bir kısmı İTC saflarına geçerken bir kısmı da öldürüldü. İTC, Müslüman halk arasında propaganda yaparken, bir yandan da çeşitli şehirlerde gösteriler gerçekleştirdi. Anayasanın ilanı için saraya telgraf yağdıran İTC, talepleri karşılanmazsa başkente yürüyecekleri tehdidinde bulundu. İTC’nin Manastır şubesi sarayın cevabını beklemeden, 23 Temmuz 1908’de anayasanın yeniden yürürlüğe girdiğini ilan etti. İsyanı bastıramayacağını anlayan II. Abdülhamit, 24 Temmuz’da İstanbul gazetelerinde anayasayı yürürlüğe koyduğunu ve meclisi yeniden açacağını duyurdu.

1908 seçimlerinde oy vermek için erkek olmak, 25 yaşına gelmiş olmak ve az çok vergi ödemek gerekiyordu. Seçim sistemi iki dereceli ve basit çoğunluğa dayalıydı. Buna göre önce müntehib-i evvel adı verilen birinci seçmenler, müntehib-i sânî denilen ikinci seçmenleri seçeceklerdi. İkinci seçmenler ise Heyet-i Mebusan’a girecek mebusları seçeceklerdi. Bu seçim sistemi 1946 yılına kadar Türkiye’de siyasal hayatı yönlendirmeye devam etti.

1908 seçimleri Türkiye tarihinin ilk çok partili seçimleri oldu. Seçimlere İTC ve Prens Sabahattin’in fikirlerine dayanan Ahrar Fırkası katıldı. Mebus listelerinde Rum, Ermeni, Arnavut, Slav, Arap, Kürt, Musevi gibi başlıca etnik ve dini unsurların mebus adayları da yer aldılar. Seçimleri ezici çoğunlukla İTC kazandı. Ahrar Fırkası ise meclise yalnızca bir mebus gönderebildi. Seçimlerle iş başına gelen meclis, Türk, Arap, Arnavut, Kürt, Rum, Ermeni, Bulgar, Sırp, Ulah ve Musevilerin yer aldığı toplam 281 mebustan oluşuyordu. Meclis, imparatorluğun kozmopolit yapısını yansıtan, temsil gücü yüksek bir bileşime sahipti. İkinci Meşrutiyet’in ilk parlamentosu 17 Aralık 1908’de, kalabalık bir halk kitlesinin sevinç gösterileriyle Sultanahmet’teki Darülfünun binasında toplandı.

31 Mart İsyanı ve II. Abdülhamit’in Tahttan İndirilmesi

Seçimlerden sonra İTC iki muhalefet grubuyla mücadele etti. Bu gruplardan birincisi Prens Sabahattin’in fikirlerine


dayanan Ahrar Fırkası’ydı. Ahrar Fırkası seçim yenilgisinden sonra basın yoluyla muhalefetini şiddetlendirdi ve İttihatçıları destekleyen gazetelerin yanıt vermesiyle siyasal ortam gerildi. Muhalif bir gazetecinin vurulmasından sonra İTC aleyhine gösteriler başladı. İkinci muhalefet grubu ise alt düzeyde ulemadan ve tarikat şeyhlerinden oluşan muhafazakâr çevrelerden geldi. Nakşibendî şeyhi derviş Vahdetî’nin Volkan gazetesi çevresinde ve İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti altında örgütlenen bu grup şeriat düzeni lehinde gösterilere başladı. 12 Nisan 1909 tarihinde İstanbul’daki bazı askeri birliklerin ani bir biçimde ayaklanması üzerine, eski takvime göre 31 Mart İsyanı olarak adlandırılan ayaklanma başladı. İstanbul’daki Makedonya taburları subayları esir alındı. Kentteki İttihatçı avı nedeniyle, önde gelen İttihatçıların bir kısmı saklandı, bir kısmı da İstanbul’dan kaçtı. Ayaklanmayı Ahrar Fırkası ve yüksek düzeydeki ulema kınadı. II. Abdülhamit ise isyancıları açıkça kınamadığı gibi destek de vermedi. İTC, isyanı meşrutiyet devrimini hedef alan karşı devrimci bir kalkışma olarak gördü. İTC İstanbul’daki gücünü yitirse de doğduğu Makedonya’da hala güçlüydü. Makedonya’daki 3. Ordu birlikleriyle gönüllülerden oluşan Hareket Ordusu, Mahmut Şevket Paşa komutasında İstanbul’a girdi. 24 Nisan’da kenti işgal eden Hareket Ordusu isyanı bastırdı. 27 Nisan’da ise II. Abdülhamit isyana destek verdiği gerekçesiyle tahttan indirildi ve yerine küçük kardeşi Mehmet Reşat Efendi padişah ilan edildi.

1909-1913 Dönemi Siyasal Yaşam

31 Mart İsyanı’ndan kısa bir süre sonra çoğulcu siyasal yaşama geri dönüldü. Bu dönemin en önemli özelliklerinden biri çeşitli sınıfsal, etnik, dinsel, entelektüel ve mesleki grupların dernekler, siyasal partiler, meslek örgütleri ve dergiler etrafında örgütlenmeleridir. Meşrutiyetin ilanından sonra canlanan basın hayatı özgür bir tartışma ortamı yarattı. Kadınlar, işçiler gibi toplumsal gruplar ilk defa örgütlü bir şekilde eşitlik ve hak taleplerinde bulundular. Osmanlı Mebusan Meclisi 1909- 1913 yılları arasında Kanun-i Esasi’de yaptığı biri dizi değişiklikle meclisin ve hükümetin yetkilerini padişahın yetkilerine karşı güçlendirerek anayasal parlamenter düzeni pekiştirdi. Bu dönemde ordunun siyasetteki yeri önemli bir tartışma konusu oldu. İTC’nin asker üyelerinin çoğu küçük rütbeli subaylardan oluşuyordu. Bu subayların İTC içinde önemli konumlarda olması ordu içindeki disiplini ve hiyerarşiyi bozuyordu. 31 Mart İsyanı’nı bastıran Mahmut Şevket Paşa, İTC’li subayların orduyla siyaset arasında tercih yapmaları için baskı yaptı. Buna rağmen ordu mensuplarının siyasetteki ağırlığı devam etti. İTC’nin meclisteki parti kanadıyla ilişkileri de sorunluydu. İTC, 1908 yılı kongresinde bir parti olmaya karar vermesine rağmen parti hiçbir zaman Cemiyet’in yerini almadı. Gerçek iktidar Cemiyet’in genel merkezinin elinde kaldı. İTC’ye karşı canlanan liberal ve muhafazakâr muhalefet, 21 Kasım 1911 tarihinde Hürriyet ve İtilaf Fırkası adı altında birleşti. İTC’ye muhalif olma dışında ortak yönleri çok az olan bu gruplar kısa sürede etkin bir güç oldular. İTC,

güçlenen muhalefet karşısında meclis üzerindeki hakimiyetini yitirme kaygısına düşerek meclisin feshini sağladı. 1912 yılında yapılan yeni seçimler, İTC’nin baskı yollarına başvurarak kendi adaylarını seçtirmesi nedeniyle “Sopalı Seçimler” olarak anıldı. Seçimlerde İTC’nin baskı yoluyla mecliste ezici bir üstünlük sağlaması yeni meclisin meşruiyetini tartışmaya açtı. Miralay Sadık’ın öncülüğünde bir grup subayın oluşturduğu Halâskar Zabitan Grubu darbe tehdidinde bulunarak, İTC destekli hükümetin istifasını istedi. Baskılara dayanamayan Sait Paşa hükümeti istifa ederek yerini Gazi Ahmet Muhtar Paşa hükümetine bıraktı. Büyük Kabine olarak anılan yeni hükümet, İTC karşıtlarından oluşuyordu. 1912 yılında başlayan Balkan Savaşları nedeniyle istifa eden bu hükümetin yerine, Kamil Paşa idaresinde yine İTC karşıtı olan bir hükümet kuruldu.

İttihat ve Terakki İktidarı ve İmparatorluğun Sonu

Babıâli Baskını ve İttihat ve Terakki İktidarı

Devrimin ilan edildiği ilk günlerde yeni rejimin toprak kayıplarını durduracağı inancı, Avusturya Macaristan’ın 1876’da işgal ettiği Bosna Hersek’i ilhak etmesi, Bulgaristan’ın, 1878’de özerk vilayet olarak kurulan Doğu Rumeli ile Girit’in de Yunanistan’la birleşmesiyle sarsıldı. 1910 yılında patlak veren Arnavut isyanı ve Yemen isyanı, 1911 yılında İtalya ile yapılan Trablusgarp Savaşı’nı, Osmanlı Devleti açısından ağır sonuçlar yaratan Balkan Savaşları izledi. Karadağ’ın 8 Ekim 1912’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmesi ve Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan’ın da katılmasıyla Balkan Savaşları başladı. Büyük bir yenilgi alan Osmanlı Devleti, 3 Aralık’ta ateşkesi kabul etti. Bulgarlar Çatalca’ya kadar gelmiş, Edirne’yi kuşatmışlardı. Hükümetin Edirne’nin kaybına yol açacak bir barış antlaşması imzalaması ihtimali İttihatçıları harekete geçirdi. 23 Ocak 1913’te aralarında Enver, Talat ve Cemal Beyler de olmak üzere İttihatçı bir grup subay Babıâli’ye yürüdü. Toplantı halindeki kabineyi basan İttihatçılar, Sadrazam Kâmil Paşa’yı istifaya zorladıkları gibi, Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı öldürdüler. Siyasal tarihe Babıâli Baskını olarak geçen bu darbe, İTC’nin siyasal iktidarını pekiştirmesini sağladı. Ocak 1913 darbesinden sonra İTC, iç siyasete tamamen hâkim oldu.

Talat Bey, 12 Haziran 1913’te kurulan Sait Halim Paşa kabinesinde bir kez daha Dâhiliye Nazırı oldu. 1917’de ise sadrazamlığa yükselerek Talat Paşa oldu. 1914 yılı başlarında rütbesi paşalığa kadar yükseltilen Enver Paşa, yeni kabinede Harbiye Nazırı oldu. İstanbul muhafızı Cemal Bey de terfi ettirilerek paşalığa yükseltildi. Ardından da sırasıyla Nafıa Nazırı ve Bahriye Nazırı oldu. Birinci Dünya Savaşı süresince tüm otoriteyi elinde tutan bu üç kişilik idareye Enver, Talat ve Cemal triumvirası denir. Enver Paşa orduya hakimken, Talat Paşa’nın İTC içindeki hakimiyeti büyüktü. Cemal Paşa’nın ise yönetimdeki etkinliği zamanla azaldı. Babıâli Darbesi, 1908-1913 arasında süre giden görece çoğulcu ve demokratik dönemi sonlandırarak İTC’nin mutlak


iktidarını başlattı. 1914 genel seçimleriyle bütün üyeleri İttihatçılardan oluşan Mebusan Meclisi, I. Dünya Savaşı süresince hükümetin gölgesinde bir onay organı haline geldi. Savaşın doğurduğu olağanüstü şartlar rejimin otoriter niteliğini güçlendirdi.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ideolojik tutumları genel olarak değerlendirildiğinde, çoğu Osmanlıcılık fikrine bağlıydılar. 1910’larda ise giderek Türkçülüğe savruldular. Çoğu İttihatçı için Osmanlıcılık, Türkçülük, Batıcılık, İslamcılık gibi II. Meşrutiyet döneminin önde gelen akımları, birbirlerinden net çizgilerle ayrılmaktan çok, dönemin siyasal ihtiyaçlarına göre çeşitli biçimlerde sentezlenebilecek ideolojilerdi.

I. Dünya Savaşı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu

İttihatçılar, 1914’te Britanya, Fransa ve Rusya’nın oluşturduğu üçlü İtilaf Devletleri’yle ittifak kurmak için girişimlerde bulundular. Ancak sonuç alamayınca yüzlerini Almanya’ya çevirdiler. Almanya ise Osmanlı Devleti’nin ittifak arayışını Avrupa’da savaş patladıktan sonra ciddiye aldı. Gizli Alman-Türk ittifakı 2 Ağustos 1914 tarihinde imzalandı. İttihatçılar Ağustos-Kasım 1914 arasında savaşa girmemeye yönelik çaba gösterdiler. Ancak içine girilen mali buhran, Almanya’nın İttihatçılara savaşa girmeleri koşuluyla verdiği kredi vaadi, savaşın birkaç ay içinde Almanya’nın zaferiyle biteceği umudu ve Rusya’nın parçalanmasından sonra Osmanlı Devleti’nin sahip olacağı yeni sınırlar vaadi, İttihatçıların savaşa girmesi için gerekli koşulları yarattı. 25 Ekim 1914’te savaşa girme kararı alan İttihatçı yönetim, 11 Kasım’da Almanya ve Avusturya’nın yer aldığı üçlü İttifak içinde savaşa girdi. Osmanlı orduları Kafkasya, Çanakkale, Hicaz-Yemen, Sina ve Filistin, Irak, Makedonya ve Galiçya cephelerinde savaştılar. 1918 yılında savaş İttifak Devletleri’nin yenilgisiyle sonuçlanınca, Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918’te Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzaladı. 25 maddeden oluşan mütarekenin koşulları son derece ağırdı. Anlaşmanın 1. maddesiyle Karadeniz’e geçiş güvenliğini sağlamak üzere, Boğazların kontrolü İtilaf Devletleri’nin eline geçiyordu. 5. maddeyle, güvenlik amacıyla tutulan az sayıda asker dışında, Osmanlı ordusu tümüyle terhis edilecekti. Anlaşmanın 7. ve 24. maddeleri ise Anadolu’nun işgaline zemin hazırlıyordu. 7. maddeye göre İtilaf Devletleri güvenliklerine yönelik herhangi bir tehdit durumunda istedikleri stratejik noktaları ele geçirebileceklerdi. 24. maddeye göre ise Erzurum, Van, Elazığ, Bitlis, Diyarbakır ve Sivas vilayetlerinde karışıklık çıkması durumunda bu bölgelerin herhangi bir bölümünü işgal edebileceklerdi.

Yerel Direniş Hareketleri ve Merkezileşme (1918–1920)

İtilaf Devletleri donanması, 13 Kasım 1918’de İstanbul limanına gelerek işgali başlattı. İstanbul’un işgalinin ardından İngiliz, Fransız ve İtalyan kuvvetleri mütarekenin 7. maddesi uyarınca ülkenin değişik bölgelerini işgal ettiler. İngilizler Çanakkale, Eskişehir, Kütahya, Afyon, Samsun, Merzifon ve Erzurum’a birliklerini gönderdi.

Musul’daki haklarını İngilizlere devreden Fransızlar, Toros tünellerini ve Adana yöresini, İtalyanlar ise Ege ve Akdeniz kıyılarının bir bölümüyle Burdur ve Konya’yı işgal ettiler.

Osmanlı Mebusan Meclisi, 21 Aralık 1918’de, Padişah Vahdettin tarafından feshedildi. Böylece İttihatçı liderler ve mebuslar yönetimden de tasfiye edildiler. Ahmet İzzet Paşa ve Tevfik Paşa hükümetlerinin kurulmasından sonra, 4 Mart 1919’da padişahla uyum içinde çalışan Damat Ferit Paşa hükümeti iş başına geldi.

İzmir ve çevresinin Yunan birlikleri tarafından işgaline karşı İstanbul’un herhangi bir direniş göstermemesi, yerel direniş hareketlerinin ortaya çıkmasını ve devletten bağımsız olarak örgütlenmesini sağladı. Ege direnişinin örgütlenmesinde İttihatçılar büyük rol oynadılar. Birçok yerde Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti yazan levhalar silinip yerine Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (MHC) yazıldı. Başlangıçta birbirlerinden bağımsız kurulan MHC’ler, kısa sürede kuruldukları köy ve kasabaların sınırlarını aşarak ortak örgütlenmelere gittiler. MHC’ler, milis birliklerinden oluşan kuva-yı milliye güçleriyle işgale karşı silahlı direnişe geçtiler. MHC’lerin esas amacı bölgelerini işgalden kurtarmaktı. Bu nedenle hareketlerinin hedefi dardı ve kurtuluş sonrası için iktidar talepleri yoktu. Ege’deki bölgesel direniş hareketleri bu nitelikleriyle İttihatçıların kurtuluş planlarına uygun bir bölgesel taban oluşturdular.

1919 yılının ortalarına gelindiğinde yerel MHC’ler civar kaza ve vilayetleri kapsayacak ölçüde genişlediler ve kendi bölgelerinde İstanbul hükümetinden ayrı birer güç odağı haline geldiler. MHC’ler Anadolu’nun çeşitli yörelerinde bölgesel nitelik taşıyan birbirinden bağımsız kongreler düzenleyerek bölgesel düzeyde bir merkezileşme aşamasına geçtiler. 10 Temmuz’da I. Edirne Kongresi, 28 Haziran–12 Temmuz arasında I. Balıkesir, 26–30 Temmuz arasında II. Balıkesir kongreleri, 6–9 Ağustos arasında I. Nazilli Kongresi, 16–25 Ağustos arasında Alaşehir Kongresinin toplanmasıyla yerel direniş hareketi yeni bir aşamaya evirildi.

Mustafa Kemal Paşa ve Yerel Direniş Hareketlerinin Merkezileşmesi

Mütarekenin imzalanmasından sonra İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa, bir süre İstanbul’da kaldı. Çanakkale cephesinde askeri başarıları nedeniyle büyük saygınlığı olan Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da kaldığı süre içinde yakın arkadaşı Fethi Okyar ve Rauf Orbay gibi eski İttihatçılarla temas kurdu. Padişah Vahdettin’in şehzadeliği sırasında fahri yaveri olan Mustafa Kemal Paşa, birkaç kez de Vahdettin’le bir araya gelerek görüşlerini aktardı. İstanbul’da kalmanın herhangi bir çözüm üretmeyeceğini anlayan Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’ya geçişin yollarını aramaya başladı. Beklediği fırsat, Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’da İtilaf Devletleri’nin müdahalesine yol açacak herhangi bir kargaşanın çıkmaması için kurulan ordu müfettişliğine atanmasıyla geldi. Mustafa Kemal Paşa ordu müfettişi


olarak görev yerine gitmek üzere yola çıktı ve 19 Mayıs 1919’da Samsun’a vardı. Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya geçtiğinde direniş hareketleri belirli bir örgütlenme düzeyine ulaşmıştı. Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçtiği ilk günlere rastlayan Erzurum Kongresi, Mustafa Kemal Paşa’ya liderlik yolunu açması ve direnişi merkezileştirecek ilk adımları atması açısından büyük önem taşır.

Mustafa Kemal Paşa Kongre’ye katılma yollarını aramak üzere 3 Temmuz’da Erzurum’a geldi. Ancak kongreye katılacak delegeler önceden belirlenmişti. Mustafa Kemal Paşa henüz İstanbul hükümetine karşı doğrudan cephe almadığı için kongreye katılma isteği kuşkuyla karşılandı. İtirazlara rağmen doğuda büyük bir askeri güç olan Kazım Karabekir Paşa’nın araya girmesiyle, Mustafa Kemal Paşa ve Rauf (Orbay) Bey, istifa eden iki Erzurum delegesinin yerine kongre delegeliğine getirildi. 8 Temmuz’da Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’daki ordu müfettişliği görevine son verilmesi ve Mustafa Kemal Paşa’nın askerlikten istifa etmesiyle hakkındaki kuşkular da azaldı.

Yerel direniş hareketlerinin kendi kontrolünde merkezi bir yapı içine alınması gerektiğine inanan Mustafa Kemal Paşa, tüm direniş hareketlerini birleştirmek amacıyla Sivas’ta bir kongre düzenlemeye karar verdi. 4–11 Eylül tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi’nde ülke genelindeki bütün MHC’lerin birleştirilmesi yolunda önemli adımlar atıldı. Damat Ferit Paşa hükümetinin tüm engellemelerine rağmen, Sivas Kongresi çeşitli vilayetlerden gelen delegelerle toplandı. Diğer bölgesel kongrelerin aksine, Sivas Kongresi’nin delegeleri ağırlıklı olarak askeri ve sivil bürokrasi mensuplarından oluşuyordu. Kongre’de alınan en önemli karar, bütün MHC’lerin merkezi bir yapı altında toplamasıydı. Cemiyetin yönetimi, Mustafa Kemal Paşa başkanlığındaki Heyet-i Temsiliye’ye verildi.

Yerel örgütlerin Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (A-RMHC)’ne bağlanma süreci ancak 1920 yılının ortalarında tamamlanabildi. 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgal güçleri tarafından resmen işgal edilmesi ve kent yönetimine el konulması, son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin dağılması ve 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) toplanması, yerel örgütlerin A-RMHC çatısı altında toplanmasını hızlandırdı. TBMM’nin açılmasıyla meclisin tüm üyeleri A-RMHC’nin temsilcisi sayıldılar. Heyet-i Temsiliye’nin yerini ise Büyük Millet Meclisi Başkanlığı aldı. Meclisin açılması Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğine önemli bir meşruiyet sağladı. Bölgesel direniş örgütleri giderek Ankara’nın denetimi altına girmeyi kabul etti. 1920 Haziran’ında Yunan ordusunun saldırısından sonra, Ege’de hala bağımsızlıklarını sürdüren hareketler de Ankara’nın denetimine girdi. Son olarak, Kuva-yı Milliye’nin tasfiye edilerek düzenli orduya geçilmesiyle bölgesel direniş örgütlerinin Ankara’nın denetimine girmesi süreci tamamlandı. 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir araya

geldiler. Birinci Meclis olarak da anılan ilk meclis ve Ankara hükümeti bundan böyle milli mücadele hareketinin tek meşru temsilcisi oldu.

Birinci Meclis ve İktidar-Muhalefet İlişkileri

TBMM’nin Kuruluşu ve Rejimin Temelleri

29 Nisan 1920’de Hıyanet-i Vataniye Kanunu kabul edildi. Bu kanunla TBMM’nin meşruiyetine karşı koyanların vatan haini sayılacağı ve mahkemelerin bu yönde vereceği kararların kesin olduğu hükme bağlandı. Bu kararların infazı TBMM’nin onayına bağlı olacaktı. Böylece meclise yasama ve yürütme yetkisinin yanı sıra yargı yetkisi de verilmiş oldu. 7 Haziran 1920’de kabul edilen bir kanunla, İstanbul’un işgal edildiği 16 Mart 1920’den itibaren TBMM’nin onayı dışında İstanbul hükümeti tarafından yapılmış bütün antlaşmalar ve icraat geçersiz sayıldı. TBMM böylece kendisini yasama ve yürütme erkine sahip tek meşru siyasal organ olarak tanımladı. TBMM’nin en önemli yasama faaliyetlerinden biri, hiç kuşkusuz Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’dur. 20 Ocak 1921’de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, rejimin temellerini halk egemenliği ve meclis üstünlüğü üzerinden tanımlayan ilk anayasadır.

Lozan Barış Görüşmeleri ve 1923 Seçimleri

Saltanatın Kaldırılması ve Lozan Barış Antlaşması

Lozan Konferansı, 20 Kasım 1922’de açıldı. Görüşmelerde anlaşma sağlanan maddelere göre Batı Anadolu kıyılarındaki adalar askerden arındırılacak, Gökçeada ve Bozcaada Türkiye’ye, 12 ada ise İtalya’ya bırakılacaktı. Türkiye’nin Doğu Trakya sınırı Meriç Irmağı olarak belirlendi. Türkiye’de yaşayan Rumlarla Yunanistan’da yaşayan Türkler, İstanbul’da yaşayan Rumlarla Batı Trakya’da yaşayan Türkler hariç tutulmak kaydıyla, mübadele edilecekti. İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nda kıyıdan başlayarak 15 km’lik bir şerit askerden arındırılacaktı. Boğazlar bütün yabancı gemilerin serbest geçişine açık olmakla beraber savaş gemileri için bazı tonaj sınırlamaları getirilecekti. Görüşmeler, Osmanlı borçları, Türk-Yunan sınırı, Boğazlar, Musul, azınlıklar ve kapitülasyonlar gibi önemli konularda anlaşma sağlanamayınca, 4 Şubat 1923’te kesildi. İsmet Paşa, 23 Nisan 1923’te Lozan’da yeniden başlayan görüşmelerde bir dizi anlaşmazlık konusu sonuca bağlandı. Türk heyetinin kararlılığı sayesinde kapitülasyonlar kaldırıldı. Türkiye ile İtalya arasındaki anlaşmazlık, Türkiye’ye kabotaj hakkının tanınmasıyla giderildi. Azınlıklar konusunda, Türkiye’de yaşayan Müslüman olmayan azınlıkların dinsel ve kültürel haklarının güvenceye alınmasına karar verildi. Antlaşmaya göre, Müslüman olmayan azınlıklar ana dillerini istedikleri gibi kullanabilecek ve yasalar önünde Müslümanlarla eşit ve onlar kadar özgür olacaklardı. Konferans, Musul ve Osmanlı borçlarının ödenmesi sorunlarının çözümü ileri bir tarihe ertelenerek, 24 Temmuz 1923’te sona erdi. Lozan Antlaşması, milletvekili seçimlerinden sonra iş başına gelen yeni meclis tarafından 11 Ağustos 1923’te onaylandı.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında