SHZ314U-TOPLUMLA SOSYAL HİZMET
Ünite 8: Toplumla Sosyal Hizmette Güncel Tartışmalar
Sosyal İnovasyon
Schumpeter tarafından 1930’lu yıllarda gündeme getirilen inovasyon, üretilmekte ya da kullanılmakta olan bir ürüne, hizmete, hatta bir fikre benzeri olmayan nitelikler kazandırırken anlamlı bir takım değişikliklerin gerçekleştirilmesi sürecidir. Organizasyon içindeki üretici fikirlerin başarılı bir şekilde uygulanması inovatif düşünce ile mümkündür. Bir süreç olarak inovasyon bir fikri uygulanabilir bir hizmete ya da yeni bir toplumsal değer oluşturacak çıktıya dönüştürmeyi vurgulamaktadır. İnovasyonun tarihsel gelişimi dört dönem hâlinde gerçekleşmiştir. İnovasyonun ilk döneminde buluş yapanların kişisel çabaları ön plana çıkmıştır. Gutenberg’in matbaayı bulması, Edison’un ampulü icadı bireysel çabaların ürünüdür. İkinci dönem inovasyonlar şirketlerin laboratuvarında gerçekleşmiştir. Üçüncü dönem inovasyonlar Apple, Microsoft, Google gibi risk sermayesi kurumlarının kurulmasıyla ortaya çıkmıştır. Dördüncü dönem inovasyonları çalışanların katılımına ve öğrenmeye odaklanan, sosyal problemlere sürdürülebilir çözümler bulmaya çalışan günümüz girişimcilerinin çabalarıdır.
Toplumsal bir yenileşmeyi hedefleyen sosyal inovasyon, sosyal sorunlara yenilikçi bir anlayışla yaklaşmayı gerektiren süreci ifade etmektedir. Diğer inovasyon süreçlerinden farklı olarak sosyal inovasyonun birincil önceliği toplum odaklı değer üretme; sosyal problem ve ihtiyaçlara eskisinden daha verimli, yeterli, sürdürülebilir ve yeni çözümler üretmektir. Dolayısıyla etkili bir sosyal inovasyon projesinde önemli olan yeniliği kimin gerçekleştirdiği değil, hangi amaçla kimler için gerçekleştirildiğidir.
İnovasyon, sosyal yatırım, değişim ve erişilebilir toplum gibi dört teorik kavramdan beslenen sosyal inovasyon; sosyal sorunların çözümünde yeni bakış açıları oluşturulmasına rehberlik eden ve genellikle mevcut yöntemler yerine yeni metotların kullanılarak toplumsal değişimin tetiklemesi ya da değişimin önündeki direncin esnetilmesi çabalarını içermektedir.
Sosyal inovasyonlar, bireylerin veya sosyal grupların davranışlarını etkileyerek onları amaçlara yönlendiren önemli bir sosyal değişim sürecidir. Sosyal inovasyon süreci için aşağıda aktarılan altı ilke belirlenmektedir:
• Sosyal sorunun belirlenmesi, • Paydaşlar ile iş birlikçi ilişkiler, • Sosyal faaliyetlerin oluşturulması, • Toplumun ilgisini çekmek, • Sosyal ilişkiler ve sistemlerde değişim, • Sosyal değerin yayılması.
Sosyal Hizmet Uygulamalarında Sosyal İnovasyon
Sosyal hizmet alanında yeni bir kavram olan sosyal inovasyon, sosyal alandaki yenilikçi hizmetlere ve süreçlere vurgu yapmakta, sosyal sorunları çözmeye çalışan kurumlar aracılığıyla uygulamaya aktarılan yeni fikir, faaliyet ve hizmetleri ifade etmektedir. Sosyal
inovasyonun çıkış felsefesi ve alanlarına bakıldığında sosyal hizmet ile birebir ilişkili olduğu anlaşılmaktadır.
Toplumsal refah ve esenliği sağlamak için hedeflenen sonuçlara ulaşmada ortaya çıkan tehdit ve eksikliklerin kamu kurumlarının yanında sivil toplumun ürettiği sosyal inovasyon çözümleri ile giderilmesi sosyal hizmete ihtiyaç duyan müracaatçıları güçlendirmektedir. Bu bağlamda, bir türlü üstesinden gelinemeyen ve kronikleşen toplumsal sorunların ve çözümünde “yeni alternatifler” olarak tanımlanan sosyal inovasyonun, sosyal hizmetler özelinde etkin bir araç olarak görülmesi ve kullanılması gerektiği fikri her geçen gün önem kazanmaktadır.
Sosyal Girişimcilik
İnsan doğasının mistik güçlerinden birisi olarak kabul edilen girişimcilik, ilk kez 250 yıl önce tanımlanmış ve yeni anlamlar yüklenerek günümüze kadar gelmiştir. Teknolojik ve bilimsel gelişmelerin etkisiyle küresel rekabetin artması, toplumsal dönüşümlerin hızlanması girişimciliğin ekonomik değerini ve toplumsal önemini arttırmıştır.
Sosyal girişimcilik pek çok araştırmacı tarafından farklı şekillerde tanımlanmıştır. Fowler (2000) sosyal girişimciliği; sosyal fayda elde etme ve sürdürme olanağı sağlayan yaşanabilir sosyoekonomik yapıların, ilişkilerin, kurumların, organizasyonların ve uygulamaların oluşturulması olarak tanımlamıştır. Peredo ve McLean’a (2006) göre sosyal girişimciler; sadece sosyal değer oluşturmayı amaçlayan, bu değeri ortaya çıkaracak fırsatları görme ve kullanma kapasitesi olan, sosyal değer yaratma ve dağıtma konusunda yenilikler gerçekleştiren ve ortalamanın üzerinde bir riski kabul etmeye istekli olan, sosyal yatırımları sürdürmede sınırlı kaynaklardan yılmadan yararlanmada yetenekli olan kişi veya gruplardır. Tanımlardan da anlaşılacağı üzere sosyal girişimcilik; sosyal değer oluşturma, sosyal değeri ortaya çıkaracak fırsatları görme, yenilikçi olma, kaynak bulma ve sürdürülebilir olma bileşenlerinden oluşmaktadır.
Sosyal girişimci, toplumun karmaşık sorunlarına çözümler üreten, çözüm üretirken de daima olaylara olumlu yaklaşan ve eleştirdiği her şeyin bir gün bir şekilde çözülebileceğine inanan kişidir. Girişimci, genel anlamda, yeni bir hizmet modeli için gerekli kaynakları bir araya getiren kişidir. Sosyal girişimcilik de, girişimcilerin risk alma, fırsatları kovalama, hayata geçirme ve yenilik yapma süreçlerini bir araya getirmesiyle oluşan sinerjidir.
Sosyal Hizmet Uygulamalarında Sosyal Girişimcilik
Sosyal hizmet alanında sosyal girişimcilik, sosyal fayda oluşturacak fırsatların keşfedilmesi, değerlendirilmesi ve sosyal yaşamı ilgilendiren süreçlerde ezilenlerin korunması amacıyla yapılan faaliyetlerdir. Artı değer üretecek bu faaliyetler topluma ait olan ve toplumsal ihtiyaçları karşılamak üzere kâr amaçlı üretim süreçlerinde kullanılmış olan kaynakların bir kısmının sosyal sorunların çözümünü sağlamak amacıyla kâr amaçlı olmayan alanlarda yeni yatırımlara dönüştürülmesidir. Bu
bağlamda sosyal girişimcilik, toplum sayesinde kazanılanların toplumla paylaşılması esasına dayanan sosyal bir süreçtir.
Sosyal hizmet alanında gerçekleştirilen sosyal girişimcilik faaliyetlerini üç grupta toplamak mümkündür. İlk olarak yapılacak faaliyet; sosyal girişimcilerin desteğiyle ihtiyaç sahibi toplulukla birlikte, topluluktaki kapasiteyi ortaya çıkaracak kendi kendine yardım motivasyonunu hayata geçirmektir. İkincisi, yaygın bir ihtiyaca hizmet etmek için, içinde bilgi ve teknik kaynakların bulunduğu bir yenilik paketini uygulamaktır. Son olarak da sosyal girişimlerle ortaya konulan yenilikçi bir uygulamayı, geniş bir eyleme dönüştürmek için yaygınlaştırma çalışmaları yapılmasıdır.
Çevresel Adalet, İklim Adaleti ve Yeşil Sosyal Hizmet
Çevresel adalet; endüstrileşme ve salt kalkınma süreçlerinde ortaya çıkan çevresel sorunların yol açtığı küresel eşitsizliklerin kaynağına ve bunların çözümü konularına yoğunlaşan bir kavram olarak ilk defa 1970’lerde Amerika’da ve Kıta Avrupası’nda yaşayan yoksulların kötü barınma koşullarını dile getirmek amacıyla kullanılmıştır. Çevresel tahribat ve felaketler haklarını ve çıkarlarını savunamayan büyük yoksul kitlelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Yeryüzündeki yoksullar çevresel sorunlarından büyük çapta olumsuz etkilenirken, diğer gruplara kıyasla doğal kaynaklardan çok düşük seviyede yararlanmaktadırlar. Bu açıdan çevresel adaletsizlik, insan ihtiyaçları karşılanırken toplumun dünya kaynaklarının eşit dağılımını sağlamadaki başarısızlığı olarak tanımlanmaktadır.
Çevresel adalet, doğal kaynaklardan yararlanma sürecinden başlayarak kaynakların kullanımı ve bu kullanım sonucunda ortaya çıkan çöplerin saklanmasına kadar süreçteki hem bireysel hem de kurumsal davranışlarla ilgilidir. Çevresel varlıklardan yararlanma ve bunun sonucu ortaya çıkan maliyetlerin paylaşılması konusunu temel alan çevresel adalet, sosyal adalet ile yakından ilişkilidir.
Yeşil sosyal hizmet, insanlar arasındaki hakim yapısal eşitsizlikler ile güç ve kaynakların adil olmayan dağılımına değinen eşitlikçi bir çerçevede, çevrenin korunması ve insanlarla onların sosyokültürel, ekonomik ve fiziksel çevreleri arasındaki karşılıklı bağımlılıklarının bütünleşmesi yoluyla insanların refahını artırmak için müdahale eden uygulamanın bir parçası olarak tanımlanmaktadır. Yeşil sosyal hizmetin amacı; yoksul ve dezavantajlı insanlar ile yeryüzündeki diğer canlı ve cansız varlıkların yaşam kalitesi üzerinde zararlı bir etkiye sahip olan sosyal, politik ve ekonomik güçlerin reformu için mücadele edilmesi olarak açıklanmaktadır.
Yeşil sosyal hizmet, insanların ilişki içinde olduğu fiziksel çevrenin korunması amacıyla ekolojik dengeyi bozan her türlü faaliyeti sorgulayan, güç ve kaynakların eşit bir şekilde dağıtılması gerektiğini savunan profesyonel sosyal
hizmet uygulama biçimidir. İnsanların ihtiyaçlarını gidermek için doğadan yararlandığı gerçeğini kabul eden yeşil sosyal hizmet anlayışı, doğal çevreye kendi başına bir varlık olarak saygı duyulması ve değer verilmesi gerektiğini savunur. Yeşil sosyal hizmet; varlıkların, hizmetlerin ve doğal kaynakların eşit olmayan biçimde dağıtımını kınar ve bunları düzeltmenin yollarını arar. Yeşil sosyal hizmet yaklaşımında gücün ve kaynakların eşit olmayan dağılımıyla ilgili yapısal eşitsizliklerin önüne geçilmesi; yoksulluğun ortadan kaldırılması; küresel karşılıklı bağımlılıkları, dayanışmayı ve eşitlikçi sosyal ilişkileri teşvik etmeyi; kara, hava, su, enerji kaynakları ve doğal mineraller gibi sınırlı kaynakları ayrıcalıklı azınlıktan ziyade herkesin yararına kullanıma açmayı ve son tahlilde de dünyanın florasını ve faunasını korumayı amaçlayan bir uygulama modelinin hayata geçirilmesi hedeflemektedir.
Küresel Toplumda Değişen Sorunlar ve Gelecekte Toplumla Çalışma
Dünyayı küçük bir köye dönüştüren küreselleşme insanlığa yeni imkânlar sunduğu kadar, yeni sorunlara da yol açmaktadır. Sanayileşme ve teknolojik gelişmeyle birlikte dünya ekonomisinin orantısız bir şekilde büyümesiyle oluşan aşırı üretim ve tüketim ekolojik dengeyi bozmakta, insan ve diğer canlıların yaşamlarını tehdit etmektedir. Günümüzde küreselleşmenin toplumsal etkilerini ifade etmek için “risk”, “belirsizlik”, “güvensizlik”, “eşitsizlik” gibi kavramlar sıklıkla kullanılmaktadır.
1989 yılında Timothy Berners-Lee tarafından ilk olarak dile getirilen world wide web’in (www) 1991 yılında kullanıma açılmasıyla birlikte sanal topluluklar ortaya çıkmaya başlamıştır. İnternetin icadı ve sonrasındaki gelişmelerle birlikte yeni bir dijital toplum ortamı oluşmaya başladı. Dünya, bin yıllık tarım çağı ve iki yüz elli yıllık endüstri çağının ardından bilgi çağı adı verilen yeni bir döneme girmiştir.
Bilişim teknolojilerinin bir taraftan özgürleştirici imkânlar sunduğu diğer taraftan da hegemonik güç ilişkilerine hizmet ettiği post-truth dönemde, sosyal medya araçları toplum üzerinde baskı ve kontrol oluşturmak için kullanılabilmektedir. Kullanıcılar için öncelikli bilgi ve haber kaynağı hâline gelen sosyal medya, dezenformasyonun ve manipülasyonun yoğun olarak kullanıldığı bir mücadele alanına dönüşmüştür.
Çevre sorunları, nükleer enerji, salgın hastalıklar ve diğer ileri teknolojilerin kullanılmasından kaynaklanan riskler modern toplumların önemli tartışma konularını oluşturmaktadır. Kapitalizmin etkisiyle servet toplumun üst katmanlarında toplanırken, risk toplumun alt katmanlarında daha fazla yaygınlaşmaktadır. Gelir durumu iyi eğitimli insanlar risk karşısında emniyet satın alabilmektedirler.
Küreselleşmenin ortaya çıkardığı sosyal, ekonomik ve çevresel krizlerin üstesinden gelebilmek için cesarete ve
yeni paradigmalara ihtiyaç vardır. Yeryüzünün kaynaklarını adilce paylaşmak ulus ötesi ve eşitlikçi yeni ortaklıkların kurulması ve ötekinin farklılıklarına saygı duyulmasıyla mümkündür. Sosyal çalışmacılar sahip oldukları bütüncül yaklaşımı kullanarak marjinalize olan, seslerini duyuramayan, karar alma mekanizmalarına katılamayan grupların savunucusu olmalıdır. Bütüncül bir sosyal hizmet uygulama modelinin geliştirilmesi açısından kaynakların sürdürülebilir ve adil bir şekilde kullanımı amacıyla tüm toplumların gezegenin iyilik hâlini korumak ve geliştirmek için dayanışma içinde olması gerekmektedir. Bu bağlamda sosyal çalışmacıların uygulamaları için temel bazı öneriler şu şekilde sıralanabilir:
• Tüm canlılara sosyokültürel ve fiziki çevreleriyle birlikte saygı duyun, • İnsanlar ve çevreleri arasında güçlendirici ve sürdürülebilir ilişkiler geliştirin, • Toplumdaki tüm ekonomik faaliyetlerde yoksulluğun azaltılmasının önemini savunun, • Aşırı kentleşme ve aşırı tüketime dayanan sanayi gelişim modelinin sosyal ilerlemenin temeli olarak önemini sorgulayın ve çevresel adaleti teşvik edin.