AÖF Soru Bankası
SAG210U · Ünite 4

Dolaşım Sistemi

  • 23 soru-cevap
  • İnsan Beden Yapısı ve Fizyolojisi
1

Kanın yapısı nedir?

Kan hayati önemi olan, damarlar içinde yer alan sıvı hâlde bir bağ destek dokudur. Plazma olarak adlandırılan sıvı kısım içinde kan hücrelerinin (eritrosit,lökosit,trombosit) dağılması ile oluşmuş bir süspansiyon şeklindedir. Kan hacminin yaklaşık %55 ‘i plazma yani sıvı kısım, %45 i hücresel kısımdır. Vücut ağırlığının %8’ ini kan oluşturur. Sağlıklı bir kişide ortalama 5-6 L kan bulunur. Çeşitli nedenlerle kanın 1/3‘ünü (1,5 litre) kaybetmek hayati tehlike yaratabilir. Kanın rengi eritrositlerin taşıdığı hemoglobin molekülü nedeni ile kırmızıdır. Hemoglobin (Hb) molekülündeki demire ne kadar çok oksijen bağlanırsa kanın rengi o kadar parlak açık kırmızı olur. Kan suya göre daha yoğun yani akışkanlığı da az bir sıvıdır. Kanın pH’sı 7,35-7,45 arasındadır. Venöz kanın PH’sı taşıdığı karbondioksit (CO2) nedeniyle arteriyel kana göre daha düşük ve asidiktir (pH 7,35). Kan fonksiyon­ları ve hücrelerle yakın ilişki içinde olması nedeniyle homeostazın sağlanmasında önemlidir.

2

Kanın hangi önemli görevleri vardır?

Kanın aşağıdaki beş görevi vardır:

  1. Kan, esas olarak oksijenin akciğerlerden dokulara, karbondioksitin atılmak üzere akciğerlere taşınmasını sağlar. Sindirim sisteminden emilen protein, karbonhidrat, yağlar, vitaminler gibi besin maddelerini dokulara taşırken metabolizma artıklarını (üre, ürik asit, kreatinin) böbrek ve karaciğer gibi atılacakları organlara taşır. Çeşitli hormonları hedef dokulara ulaştırır. Vücut ısısının vücut yüzeyine taşınmasını ve dengeli bir şekilde dağılmasını sağlar.
  2. Kan, eritrositlerdeki hemoglobin ve plazmada bulunan HCO3 - ve fosfatlar gibi tampon moleküller ile pH’nın sabit tutulmasına katkı sağlar.
  3. Kan hücrelerinden lökositlerin fonksiyonları ve üretilen antikorlar ile enfeksiyonlara karşı vücudun korunması ve bağışıklık sağlanır.
  4. Plazmadaki pıhtılaşma faktörleri ve trombosit fonksiyonları ile kanamanın durdurulması sağlanır, kan kaybı önlenir.
  5. Plazma proteinlerinin fonksiyonları ile sıvı-elektrolit dengesi ve ozmotik basınç düzenlenir.
3

Plazma nedir?

Plazma kanın %55’lik sıvı kısmıdır. Kan bir tüp içine alınıp pıhtılaşmayı engelleyen bir madde (antikoagülan ) ile karıştırılıp bekletilirse veya santrifüje edilirse üst kısımda kalan açık sarı renkli kısım plazmadır. Kanın yaklaşık 3,5 L’si plazmadır. Antikoagülan konulmadan tüp içerisinde bekletilen kanın üstte kalan sıvı kısmına serum denir. Pıhtılaşmış kanın sıvı kısmı serumdur. Serum ile plazma arasında küçük farklar vardır. Pıhtılaşmanın gerçekleşmesi sebebiyle plazma proteinlerinden fibrinojen fibrine dönüşmüştür ve serumda bulunmaz. Trombositler aktive olduğu için bol miktarda serotonin açığa çıkmış ve serumda serotonin artmıştır. Bazı kan testlerinin yapılmasında plazma bazılarında ise serum kullanılması test açısından daha uygundur. Pembe renkli plazma hemoliz olduğu anlamına gelir yani kırmızı kan hücreleri parçalanmış hemoglobin hücre dışına çıkmıştır, bazı kan testleri açısından bu tercih edilmez.

4

Plazmanın yapısı nelerdir?

Plazmanın ozmolaritesi yani içinde çözünmüş madde konsatrasyonu 290-300 mOzm/L dir. Bu değer hücrelerin içine sıvı giriş çıkışı, hücrenin hacminin, bütünlüğünün korunmasında önemlidir. Plazma ile aynı ozmolariteye sahip çözeltilere izotonik sıvılar denir ve vücuda verilmesi en uygun sıvılardır. Plazmadan daha az ozmolariteye sahip sıvılar hipotonik, plazmadan daha yüksek ozmolariteye sahip sıvılar hipertoniktir. %0.9’luk NaCl çözeltisi plazma ile izototoniktir, genelllikle sıvı tedavilerinde en fazla kullanılan fizyolojik çözeltidir.

Plazmanın %90’nı sudur. Geri kalan %7’ lik kısmı organik maddeler, %3’lük kısmı inorganik maddeler oluşturur. Organik maddeler proteinler, karbonhidratlar, yağlar, hormonlar, vitaminler, enzimler, üre-ürik asit, bilirubin, kreatinin gibi metabolik son ürünlerdir. İnorganik maddeler, sodyum, potasyum, klor, kalsiyum, magnezyum, demir, bakır, bikarbonat, fosfat gibi anyonik ve katyonik elektrolitlerdir. Plazmadaki temel katyon sodyum (Na+), temel anyonlar ise klor (Cl -) ve bikarbonat (HCO3 -)tır. Özellikle sodyum plazmanın ozmotik basıncından sorumlu iyondur ve miktarı artarsa beraberinde su tutularak ekstraselüler sıvı hacmi artışına yol açar. Bu durum hipertansiyon sebepleri arasındadır. Plazma içeriklerinin (glukoz, trigliserit, kolesterol, albumin, üre, sodyum, potasyum vb.) normal değerlerde olması birçok organın sağlıklı çalıştığını göstermektedir.

5

Plazma proteinleri nedir?

Plazmada en fazla bulunan organik maddeler proteinlerdir ve albumin, fibrinojen, globulinler olarak üç alt grupta incelenir. Plazma proteinlerin büyük kısmı karaciğerde, az bir kısmı diğer dokularda sentezlenir.

6

Plazma proteinlerinin görevleri nedir?

Plazma proteinlerinin görevleri;

  1. Plazma sıvısının damar yatağı içinde tutulmasını sağlayan 25 mmHg’lık kolloid ozmotik basınç (onkotik basınç)yaratırlar. Böylece sıvının damar dışına çıkıp dokular arasında birikmesi (ödem) engellenir. Küçük moleküler ağırlıklı ve konsantrasyonu fazla olan albumin onkotik basıncın %80’inden sorumludur.
  2. Plazmada birçok maddenin taşınmasında görev yaparlar. Özellikle globülinlerin α ve β alt grupları ile albümin hormonların, ilaçların, yağların, metallerin taşınmasında rol oynarlar. Bakır bağlayan seruloplazmin α globuline, demir bağlayan transferrin β globuline örnektir.
  3. Plazma proteinleri asit ve bazları bağlayarak tampon görevi yapar, böylece vücudun asit-baz dengesinin korunmasında rol oynarlar.
  4. Enfeksiyonlarda özellikle ϒ globulin yapısındaki antikorlar ve C-reaktif protein (CRP) ile vücut savunmasında görev alırlar. 5. Kan kaybı fibrinojen ve diğer pıhtılaşma faktörleri ile önlenir.
7

Eritrositler nedir?

Kanın %45’lik hücresel kısmının büyük miktarını kırmızı renkli hücreler olan eritrositler oluşturmaktadır. Lökositler ve trombositler %1’ lik kısmı oluştururlar. Sağlıklı bir insanda olgun eritrositler bikonkav disk şeklinde yani ortadan basık yanları şişkin görünümdedir. Eritrositlerin çapları 7 μm civarında olup, normal büyüklükte olmaları klinik açıdan önemlidir. Ortalama 90 μm3 ya da femtolitre (fl) hacime sahiptirler. Erişkin bir kişide bir milimetreküp (mm3) kanda kadınlarda 4.700.000±300.000, erkeklerde 5.200.000±300.000 eritrosit bulunur. Olgun eritrositler hücre organelleri ve çekirdek içermez. Bu özelliklerinden dolayı kolayca şekil değiştirerek (deformabilite yeteneği) küçük damarlardan kolayca parçalanmadan geçerlerler. Bu deformabilite yeteğinden özellikle hücre zarında bulunan hücre iskeleti proteinlerinden spektrin sorumlu tutulmaktadır. Bazı kan hastalıkları ve hipertansiyon, diyabet, geçirilen miyokard enfarktüsü gibi hastalıklar eritrositlerin deformabilite yeteneğini bozarak kırılganlıklarının artmasına yol açar. Eritrositlerin stoplazmasında bol miktarda oksijen bağlayan hemoglobin molekülü, glukozu anaerobik yoldan yıkan glikolitik enzimler ve karbonik anhidraz enzimi mevcuttur. Eritrositlerin ortalama dolaşımdaki yaşam süreleri 120 gündür. Yaşlanan eritrositler kemikiliği, dalak ve karaciğer makrofajları tarafından ortadan kaldırılır.

8

Eritrositlerin yapım süreci nasıldır?

Eritrositlerin üretilmesi anlamına gelen eritropoez intrauterin yaşamın çok erken evrelerinde başlar. Bu süreç üç evrede incelenir. Birinci dönem embriyonik yaşamın ilk birkaç haftasını kapsar, mezoblastik dönem olarak adlandırılır. Vitellus kesesinde çekirdekli ilkel eritrositler üretilir. İkinci evre hepatik dönemdir,karaciğer,kemik iliği ve dalakta eritrosit üretimi olur. Üçüncü dönem medullar dönemdir, gebeliğin son ayları ve doğumdan sonraki dönemleri kapsar ve eritrositler kemik iliğinde üretilir. Doğumdan sonra beş yaşına kadar bütün kemiklerin iliklerinde kan hücreleri yapılırken yavaş yavaş uzun kemiklerin iliklerinde yapım azalır ve 20 yaşından sonra sternum, kostalar, iliyak kemik, vertebralar gibi yassı kemiklerde üretim sürer. Kemik iliğinde kan hücreleri çok potansiyelli kök hücrelerden çeşitli büyüme ve farklılaşma faktörleri (sitokinler ve koloni uyarıcı faktörler) etkisi altında çoğalır ve farklılaşır. En son retikülosit evresinde dolaşıma verilirler.

9

Sedimantasyon neyi ifade eder?

Sedimantasyon: Sedimantasyon, hastalıklara spesifik olmamakla birlikte hastalıkların ve tedavilerin izlenmesinde yaygın kullanılan bir testtir. Antikoagülanlı kan dereceli bir pipet içerisinde dikey olarak bir saat bekletilerek kan hücrelerinin dibe çökmesi sağlanır. Eritrositlerin çökme hızına sedimantasyon hızı denir. Pipetin üst tarafında kalan plazma sütununun çöken eritrosit sınırına kadar olan kısmı okunur ve mm/saat olarak belirtilir. Normal sedimantasyon değerleri kadınlarda 0-20 mm/saat, erkeklerde 0-15 mm/saat’dır. Sedimantasyon hızı özellikle enfeksiyonlarda kanserlerde, romatizmal hastalıklarda, anemilerde artar. Plazma proteinlerinden fibrinojen ve globulinlerin artması sedimantasyon hızını artırırken, albümin artışı ise düşürür.

10

Hemoglobin nedir?

Hemoglobin olgun eritrositin içini tamamen dolduran oksijen bağlayan renkli bir proteindir. Proeritroblast evresinde sentezi başlar. Olgun eritrositte Hb sentezlenmez. Sağlıklı erişkin kadınlardaki ortalama Hb konsantrasyonu 14 g/dl, erkelerde ortalama 16 g/ dl’dir. Hemoglobin molekülü aminoasitlerden oluşan globin zincirleri ve demir içeren hem gruplarından oluşur. Bir Hb molekülünde 4 globin zinciri 4 hem molekülü vardır. Hem grupları mitokondrilerde sentezlenen, molekülün merkezine yerleşmiş ferröz (Fe+2) demir içeren protoporfirin halkalarıdır. Oksijen demire geri dönüşümlü olarak bağlanır. Bir Hb molekülünde 4 hem grubu ve 4 demir atomu bulunur dolayısıyla bir Hb molekülü 4 molekül oksijen bağlar. Globin zincirleri ribozomlarda sentezlenir. Farklı aminoasitlerin bir araya gelmesi ile oluşmuş α,β,ϒ, delta gibi globin zincirleri vardır. Yetişkin bir kişide 2 α,2 β zinciri taşıyan hemoglobin A (HbA) bulunur. Anne karnındaki fetusta 2 α,2 ϒ zinciri içeren fetal hemoglobin (HbF) bulunur. HbF anne kanından bebeğe oksijen geçişini kolaylaştırır. Doğumdan sonra yavaş yavaş HbA sentezi artar ve HF yerini HbA alır. Erişkinde düşük oranda HbF bulunabilir. Erişkinlerin kanında ayrıca düşük oranda glikozillenmiş hemoglobin, hemoglobin A1c (HbA1c) bulunur. HbA1c’de β zincirinin sonundaki valin amino asidine bir glikoz bağlanmıştır. Tedavi görmeyen diyabet hastalarında HbA1c değeri yüksektir. Diyabetik hastaların takibinde geriye yönelik 3 aylık glikoz değerlerini görmek için HbA1c tayini yapılır. Hb molekülü oksijenden başka karbondioksit (CO2)veya karbonmonoksit (CO) de bağlar. Ortamda çok fazla karbonmonoksit olduğunda örneğin soba ya da egzoz zehirlenmelerinde olduğu gibi, neredeyse geri dönüşümsüz şekilde hemoglobine karbonmonoksit bağlı kalarak oksijen bağlanmasını engeller ve ölüme sebebiyet verir.

11

Anemi nedir?

Anemi, eritrosit sayılarında ya da hemoglobin konsantrasyonunda azalma sonucu ortaya çıkan hipoksik bir klinik tablodur. Organlara ve dokulara yeterince oksijen taşınamadığı için fonksiyon bozuklukları görülür. Kalp doku oksijen düzeyini korumak için daha hızlı çalışır, eğer ağır egzersizler yapılırsa kalp yetmezliğe girebilir. Anemiler, eritrosit yıkımında artma, eritrosit sentezinde azalma, kan kaybı gibi değişik nedenlerle ortaya çıkabilir. Hemoglobin değerinin erişkin bir erkekte 13,5 g/dl , kadında 12 g/dl’nin altında olması anemi olarak kabul edilir. Hastalarda genellikle hâlsizlik, uyuma isteği, üşüme, çarpıntı, nefes darlığı, öğrenme güçlüğü gibi belirtiler görülür. Anemiler farklı şekillerde sınıflandırılabilir. Ortalama eritrosit hacmine göre (MCV) normositer, mikrositer, makrositer olarak sınıflandırılır. Eritrosit hacmi normalden küçük ise mikrositer, normal sınırlarda ise normositer, eritrosit hacmi normalden büyükse makrositer anemi olarak adlandırılır. Bir diğer sınıflama ise ortaya çıkış nedenlerine göre yapılır.

12

Lökositler nedir?

Bağışıklık sistemi hastalık oluşturan mikroorganizmalara karşı vücudu savunan çeşitli hücreler, dokular ve moleküllerden oluşmaktadır. Lökositler kemik iliğinden kaynaklanan kandan kolayca dokulara geçebilen vücudun önemli bağışıklık sistemi hücreleridir. Bunlar çekirdekli kan hücreleri olup farklı özellikleri nedeniyle alt gruplara ayrılırlar. Sağlıklı bir bireyde sayıları 4000-10.000/mm3 arasındadır. Lökosit sayıları mm3’de 10.000’ini aşarsa lökositoz, 4000’in altındaysa lökopeni adı verilir. Enfeksiyon ve enflamasyonda lökosit sayıları hızlıca normal değerlerinin üzerine yükselir. Lökositler çekirdeklerinin çok parçalı ve tek parçalı olmasına göre ayrıca sitoplazmalarında granül bulunup bulunmamasına Mononükleer lökositler ve Polimorfonükleer lökositler olarak sınıflandırılırlar.

13

Lösemi nasıl gelişir?

Lösemi: Kemik iliğindeki myeloid ve lenfoid seri hücrelerinin kanserleşmesi sonucu kontrolsüz çoğalması ile gelişirler. Geliştikleri seriye göre myelositik ya da lenfositik lösemiler olarak adlandırılırlar. Kanserleşen hücreler yeterince olgunlaşıp farklılaşamazlar. Akut lösemilerde hücrelerde farklılaşma daha azdır, hastalık daha hızlı ilerler ve daha ölümcüldür. Kronik lösemilerde hücreler daha fazla farklılaşmış daha fonksiyoneldir ve yaşam süresi daha uzundur. Lösemide kemik iliği işlevsiz lökositleri fazla ürettiği için diğer hücreler yani eritrositler ve trombositler yeterince sentezlenemez. Bu nedenle enfeksiyonlar, anemi ve kanamalar görülebilir.

14

Otoimmünite nedir?

Otoimmünite: Kişinin kendi antijenlerine immün yanıt oluşturmasıdır. T ve B lenfositleri özellikle primer lenfoid organlarda immün toleransa tabii olurlar. Vücudun kendi proteinlerine saldırmaz, bağışıklık yanıtı oluşturmaz. Otoimmün hastalıklarda bu durum bozulur. T veya B lenfositler vücudun kendi dokularına immün yanıt oluşturmaya başlar. Multiple skleroz, myastenia gravis, tip 1 diyabet, romatizmal ateş gibi bir çok hastalık otoimmün hastalıklar olarak bilinmektedir.

15

Trombositler nedir?

Trombositler kanamanın durdurulmasında çok önemli görevleri olan, kemik iliğindeki çok çekirdekli büyük hücreler olan megakaryositlerin parçalanması ile oluşan çekirdeksiz kan hücreleridir.

16

Kan damarları nedir?

Yaşamsal tüm fonksiyonların sürdürülmesi için hücrelere her daim besin ve oksijen göndermek ve atıkların da hücrelerden alınıp bedenden akciğer, böbrek ve deriden atılması gerekir Bu madde taşınması ve atılmasına borular sistemi dediğimiz damarlar aracılık eder. Basitçe kapalı bir sistem içerisinde kalp tarafından pompalanan kan damarlar aracılığıyla tüm bedene yayılım gösterir ve tekrar kalbe geri döner. İnsan bedeninde yapı ve fonksiyonel olarak 3 farklı damar tipi bulunur.

17

Atardamar nedir?

Atardamar: Genel olarak kalpten çıkan kalbe yakın olan damarlardır. Arter olarak da isimlendirilir. 3 temel tabakadan oluşur. En dışta tunica adventitia, ortada tunica media, içte ise tunica internadır.

18

Atardamarın fonksiyonu nedir?

Atardamar fonksiyon bakımından damar yapısında özellikle tunica media önem kazanır. Çünkü tunica media düz kas ve elastik bağ dokudan oluşur. Kalbin sol ventrikülünden çıkan aort en büyük atardamardır. Aortta çok güçlü bir düz kas tabakası ve elastik bağ doku vardır. Öyle de olmak zorundadır çün çıkan aort en büyük atardamardır. Aortta çok güçlü bir düz kas tabakası ve elastik bağ doku vardır. Öyle de olmak zorundadır çünkü kalbin kasılması ile birlikte çok yüksek hızda ve basınç altında aorta fırlatılan kanın yarattığı kuvvete ancak böyle bir yapı (elastik bağ doku ve kas dokusu) karşı koyabilir. O nedenle arterler kalın duvarlı, elastik bağ dokuludur. Aorttan sonra dallara küçülerek ayrılan ana damar artık sırasıyla arter, arterioller, metarterioller, prekapiller sfinkter şeklinde son hâlini bulur ve nihayetinde kılcal damarlara dönüşür. Aorttan küçük arteriolere dallanırken damarın tunica media içeriği yani yapısı değişir. Dallanıp küçüldükçe damarın düz kas tabakası elastik bağ dokuya göre çok daha baskın hâle gelir. Artık arteriollere gelindiğinde nerdeyse elastik bağ doku yok denecek kadar azdır. Bu nedenle arterlere basınç damarları adı verilir. Düz kaslar kasıldığından atardamarları kapatmaya meyillidir. Eğer damar içinde kan olmasaydı atardamarlar kapanırdı; yani damarları açık tutan kandır. Arteriyoller üzerinde sempatik sinir sistemi innervasyonu varken parasempatik innervasyon yoktur. Sempatik uyarıya bağlı olarak salgılanan epinefrin ve norepinefrin, dolaşımda bulunan katekolaminler ve diğer vazoaktif ajanlar damarların çapında değişkenlik yaratabilir. Damarda daralma sonucunda damar çapı azalır ve basınç ve kan akımına direnç artar. Bu nedenle arteriyoller kan akımına direncin en yüksek olduğu damarlardır. Metarterioller atardamarın artık son kısmıdır ve kılcal damarlar ile aralarında kapı görevini gören prekapiller sfinkterler bulunur. Genel olarak atardamarların görevi oksijenlenmiş kanı hücrelere ulaştırmaktır.

19

Kılcal damarlar nedir?

Kılcal damarlar: Kapiller damar olarak da bilinen kılcal damarlar, atar ve toplardamarların aksine ince bir bazal laminanın çevrelediği tek sıralı endotel tabakaya sahiptir. Elastik bağ doku ve kas dokusu bulunmaz. Tek sıralı bu endotel hücreler arasından besin maddeleri oksijen, karbondioksit, su ve suda erimiş maddeler geçerek madde alışverişi gerçekleşir. Yağda eriyen maddeler kapiller endotel zarlarından çözünerek âdeta difüze olarak; suda çözünen maddeler ise hücreler arası boşluklardan ya da zardaki büyük porlardan geçerler. Dokuların madde alışverişi sürekli olmaz. Doku ve hücrelerin ihtiyacına göre gerçekleşir. Arteriollerden sonra gelen çok güçlü düz kasa tabakasına sahip prekapiller sfinkter yapısı âdeta bir kapı görevi görür. Prekapiller sfinkter açılırsa dokuya kan yani madde geçerken açılmazsa madde geçemez. Prekapiller sfinkterin açılıp kapanması tamamen dokunun ihtiyacına göre düzenlenir. Bu düzenlemeye vazomosyon denir.

20

Kalbin yapısı nasıldır?

Dolaşım sisteminin temel organı kalp 3 tabakaya sahiptir. Kalbin iç yüzünü saran, örten, döşeyen epitel hücrelerden oluşan yapıya endokardiyum denir. Kalbin kas tabakasına ise miyokardiyum denir. Kalp kası çizgili kas görünümünde olsa da kendi otonomisine sahiptir. Kalp kası hücreleri arasında bulunan fonksiyonel sinsityum-gap junction geçit yapısı kalp kasının tek bir hücre ya da yapıymış gibi aynı anda kasılmasına izin verir. Kalbin üzerini ise 2 yapraklı zar olan perikardiyum örter. Perikardiyum kalbin üzerini tamamen saran visseral yaprak ve onun altında bulunan paryetal yapraktan oluşur. Visseral yaprak ile paryetal yaprak arasında mukopolisakkarit bir sıvı bulunur ki bu sıvı sayesinde kasılma ve gevşeme işlemlerinde sürtünme azalır ve kalbin zarar görmesi engellenir.

21

Arteriyel kan basıncı nedir?

Her bir kan damarının kendine özgü bir kan basıncı vardır. Arter içi kan basıncı kalbin sistolünde en yüksek; kalbin diyastolünde en düşüktür. Kan basıncının birimi milimetre civadır. nın değeri dinlenim hâlinde sistolik için 120-140 mmHg arasında; diyastolik kan basıncı ise 80-90 mmHg arasındadır. Kalbin sol ventrikülünden kanın pompalanması ile birlikte kanın arterlerde yapmış olduğu basınca arteryal kan basıncı denir. Gevşeme sonucunda da kanın damar duvarına mutlaka bir basıncı vardır. Sonuçta arteryel basınç sistolik ve diyastolik olmak üzere iki kısımda ele alınabilir.

Arteriyel kan basıncı= Kardiyak output Periferik dirençtir.

22

Kan akışını sağlayan en önemli faktör nedir?

Kanın damar içinde akışını kolaylaştıran faktörler olduğu gibi zorlaştıran da faktörler bulunmaktadır. Kan akışını sağlayan en önemli faktör kan basıncı farkıdır. Kalbin sol ventrikülünden başlayan (120mmHg) ve sağ atriumda (yaklaşık -2-+2 mmHg) sonlanan iki uçlu bir sistem olarak değerlendirdiğimizde kanın akış sebebi basınç farkıdır. Kan damar içinde akışı laminardır yani damarın çeperine yakın yerlerde kan akımı adhezyon kuvvetinden dolayı çok düşükken; merkeze gidildikçe kan akımı daha yüksektir ve merkezde en yüksek düzeydedir. Eğer kan akımı çok hızlı olursa ve dar bir bölgeden geçmesi söz konusu ise laminar akım bozulur girdaplı bir akım oluşur. Kan basıncı kanın damar çeperine yapmış olduğu basınçtır. Kan akımına direnç de söz konusudur. Kan akımına direnç viskozite denir.

23

Kan akımının direncine temelde hangi 3 faktör katkıda bulunur?

Kan akımının direncine temelde aşağıdaki 3 faktör katkıda bulunur:

  1. Hematokrit: Kanda bulunan kan hücrelerinin tüm kan hacmine oranıdır. Kanın hematokrit oranı arttıkça kan akımına direnç artar. Hücrelerin birbiri ile teması artar, sürtünmeden dolayı kümeleşme olabileceği için viskozite artar ve kan akım hızı düşer. Hematokrit değerini etkileyen en önemli hücre eritrosit sayısındaki artıştır.
  2. Kan proteinleri: Kanda bulunan kan proteinlerinin özellikle albüminin artışı, kanın viskozitesini arttırır. İmmunoglobulin sayısı yükselmiş hastalarda kan akımı düşer, kalbin iş yükü artar.
  3. Damar çapı: Damar çapı arttıkça kan akımı artarken; damar çapı azaldıkça kan akımı düşer. Arterler geniş oldukları ve yüksek elastik yapıya sahip oldukları için kan akımına ve basıncına pek katkı yapmazken, arterioller ise daha küçük çapta ve elastik kabiliyetlerinin çok az olmasından dolayı yüksek düzeyde direnç gösterirler, yüksek basınç oluştururlar. Periferik direncin nerdeyse büyük çoğunluğunu damar çapı oluşturur. Kapiller damarlar ise çok küçük olduklarından kan akımına direnç gösterirler. Kalpte oluşan yüksek basınç bir anlamda burada tüketilse de venlere basınç geçişi gerçekleşir. Damar çapı arttıkça yarıçapın 4. kuvveti değerinden kan akımı artış gösterir. Damar çapını etkileyen diğer faktörler de sinirsel, hormonal ve lokal etkilerdir.
Ünite 4 sorularını uygulamada çözBu ünitenin çıkmış ve deneme soruları, şıkları ve cevap açıklamaları uygulamada.Uygulamada aç