SAĞ112U-SAĞLIK İŞLETMECİLİĞİ II
Ünite 3: Sağlık İşletmelerinde Hasta Hakları ve Etik
Hasta Hakları
Hasta haklarının sosyal insan hakları içerisinde sağlık hakkı kapsamında yer aldığı ifade edilebilir. Sağlık, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) kurucu belgesinde “Sadece hastalık veya sakatlığın olmaması değil, tam bir fiziksel, zihinsel ve sosyal refah durumudur” şeklinde tanımlanmıştır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun Üçüncü Komitesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 12. maddesini kaleme alırken WHO’nun kurucu belgesinin giriş bölümünde yer alan sağlık hakkı tanımını benimsememiştir. Sözleşme’nin 12. maddesinin birinci paragrafındaki, “ulaşılabilecek en yüksek fiziksel ve zihinsel sağlık standardı” atfı sadece gerekli sağlık koşullarına sahip olmaya yönelik değil, aksine insanların sağlıklı bir yaşam sürdürmelerini sağlamaya yönelik birçok sosyo-ekonomik faktörü ve beslenme, gıda, konut hakkı, güvenli içme suyu ve hijyen, güvenli ve sağlıklı çalışma koşulları ve sağlıklı bir çevreye erişimi de içermektedir.
Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi’nin “Ulaşılabilir En Yüksek Sağlık Standardına Sahip Olma Hakkı”na ilişkin 2000 tarihli 14 numaralı genel yorum kararında “Sağlık hakkı, sağlıklı olma hakkı olarak anlaşılmamalıdır. Sağlık hakkı hem özgürlükleri hem de yükümlülükleri içermektedir. Hak, cinsel ve üreme özgürlüğü de dahil olmak üzere kişinin sağlığının ve bedeninin kontrolünü elinde bulundurması ve işkence, rıza dışı tıbbi tedavi ve deneylere konu edilmemesini ayrıca insanların ulaşılabilir en yüksek sağlık standardından yararlanmasına fırsat eşitliği sağlayan bir sağlık koruma sistemini içerir” ifadeleri yer almıştır.
Hasta Hakları Yönetmeliği’nde, hasta, sağlık hizmetlerinden faydalanma ihtiyacı bulunan kimse şeklinde tanımlanırken; hasta hakları ise sağlık hizmetlerinden faydalanma ihtiyacı bulunan fertlerin, sırf insan olmaları sebebiyle sahip bulundukları ve T.C. Anayasası, milletlerarası antlaşmalar, kanunlar ve diğer mevzuat ile teminat altına alınmış bulunan hakları şeklinde ifade edilmiştir.
Hasta hakları ile ilgili ilk düzenleme, Amerika Hastaneler Birliği tarafından 1972’de kabul edilen, Hasta Hakları Bildirgesi’dir. Bildirgenin oluşturulmasında Amerika Birleşik Devletleri’nde 1900’lü yılların başından bu yana hastaların hastanelere karşı açtığı seri davaların neticesinde oluşan mahkeme içtihadından faydalanılmıştır.
Ülkemizdeki ilk düzenleme ise 1960 tarihli Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi’dir. Bu Nizamname 1998 yılında Türk Tabipler Birliği’nce tekrar gözden geçirilerek Hekimlik ve Meslek Etiği Kuralları adı altında yeniden düzenlenmiştir.
Ülkemizde sağlık mevzuatı birçok hukuki düzenlemeyi içermekle birlikte, hasta hakları alanındaki en önemli düzenleme Hasta Hakları Yönetmeliği’dir denilebilir. 01.08.1998 tarih ve 23420 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş olup yönetmelik en son 16
Ocak 2019 tarih ve 30657 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Hasta Hakları Yönetmeliğinde değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik ile değiştirilmiştir.
Yönetmelikte düzenlenen hasta hakları ve yasakları şunlardır:
• Sağlık hizmetlerinden adalet ve hakkaniyete uygun olarak faydalanma hakkı • Bilgi isteme hakkı • Sağlık kuruluşunu seçme ve değiştirme hakkı • Personeli tanıma, seçme ve değiştirme hakkı • Öncelik sırasının belirlenmesini istemek hakkı • Tıbbi gereklere uygun teşhis, tedavi ve bakım hakkı • Tıbbi gereklilikler dışında müdahale yasağı • Ötenazi yasağı • Tıbbi özen gösterilmesini isteme hakkı • Sağlık durumu ile ilgili bilgi alma hakkı • Sağlık durumu ile ilgili kayıtları inceleme hakkı • Sağlık durumu ile ilgili kayıtların düzeltilmesini isteme hakkı • Mahremiyetine saygı gösterilmesini isteme hakkı • Rıza olmaksızın tıbbi müdahaleye tabi tutulmama hakkı • Bilgilerinin gizli tutulması hakkı • Tedaviyi reddetme ve durdurma hakkı • Rıza olmaksızın tıbbi araştırmalara konu edilmeme hakkı • Güvenliğinin sağlanmasını isteme hakkı: • Dini vecibeleri yerine getirebilme ve dini hizmetlerden faydalanma hakkı • İnsani değerlerine saygı gösterilmesini isteme hakkı • Refakatçi bulundurma hakkı • Gerekli durumlarda hizmetin sağlık kurum ve kuruluşu dışında verilmesini isteme hakkı • Müracaat, şikâyet ve dava hakkı
Malpraktis
Malpraktis, Dünya Tabipler Birliğinin 44. Genel Kurulunda kabul etmiş olduğu bildirgede açıklanmıştır. Bu bildirgeye göre malpraktis, “Tıbbı yanlış uygulama, doktorun tedavi sırasında standart uygulamayı yapmaması, beceri eksikliği veya hastaya tedavi vermemesi ile oluşan zarar” şeklinde tanımlanmıştır.
Hatalı tıbbi uygulamaların sebepleri, dikkatsizlik, tedbirsizlik, meslekte acemilik-yetersizlik, özen eksikliği, emir ve yönetmeliklere uymamak şeklinde sayılabilir. Tıbbi uygulama hataları, tanı hataları (Tanı koyma sürecinin gecikmesi, bilimsel olmayan, güncelliğini yitirmiş, eksik yöntemlerle hatalı tanı konulması veya tanı konulamaması, testin uygulanmasında yapılan hatalar sonucu hastaya zarar verilmesi gibi), tedavi hataları (Tedavinin geciktirilmesi, tedavi seçiminde yöntem hatası, ameliyat ya da işlemin uygulanmasında hatalar, gereksiz veya uygun olmayan tedaviler, postoperatif takibin
uygunsuz ya da yetersiz yapılması gibi) ve diğer hatalar (Tanı ve tedavi dışında bu süreci olumsuz etkileyen etkenlere, iletişimde yetersizliğe bağlı hatalar, kullanılan ekipmanın yetersizliğine bağlı hatalar ve diğer sistem yetersizlikleri gibi) şeklinde gruplandırılabilir.
Tıbbi uygulama hataları, hizmetleri sunan hekim, hemşire ve ilgili yasaya göre hastaya müdahale yetkisi bulunan fizyoterapist, psikolog veya diyetisyen gibi sağlık personelinin, öneri ve/veya uygulamaları sonucu, hastalığın normal seyrinin dışına çıkarak, iyileşmesinin gecikmesinden hastanın ölümüne kadar geniş bir yelpazedeki koşulların tamamını içermektedir. Malpraktis, sağlık personeli üzerinde hem hukuki hem de cezai sorumluluk doğurmaktadır.
Malpraktis kaynaklı ceza davalarında, Türk Ceza Kanunu’nda malpraktise ilişkin özel bir hüküm bulunmadığından, suç fiili-illiyet bağı ve netice göz önünde bulundurularak suç tipi tespit edilmektedir. Örneğin ölüm olayının meydana geldiği durumlarda mahkemeler somut olayı kasten insan öldürme suçu veya taksirle insan öldürme suç tipleri açısından değerlendirmekte ayrıca sağlık personelinin malpraktis karşılığında menfaat elde edip etmemesine göre görevi ihmal suçu veya görevi kötüye kullanma suçlarının şartlarının oluşup oluşmadığını incelemektedir. Yeni tarihli Ceza Genel Kurulu kararları incelendiğinde, fiil ile netice arasında illiyet bağının kesin olarak tespit edilemediği durumlarda fail, taksirle öldürme suçu yerine görevi ihmal suçu kapsamında cezalandırılmaktadır.
Etik-Ahlak
Temel tıp, koruyucu sağlık, klinik tıp ... gibi, tıbbın bütün alanlarında ortaya çıkabilen değer sorunları tıp etiğini ilgilendirmektedir. Etik ve ahlak kavramları bazen birbirlerinin yerine geçmek üzere kullanılsalar da gerçekte aynı anlamda değildirler. Etik, insan davranışlarını irdeleyen düşünsel soyut bir etkinlik, ahlak ise insan davranışlarını belirleyen toplumsal somut bir düzenektir. Ahlak, toplumların gereksinim ve çıkarları doğrultusunda, alışkanlıklar, gelenekler, töreler ve kamuoyunun gücünden destek alan, kendiliğinden biçimlenmiş, genel kabul görmüş bir kurallar sistemidir. Bu anlamda ahlak görelidir ve hem toplumdan topluma hem de belirli bir toplumda zaman içinde değişebilmektedir.
Dünya Tabipler Birliği Hasta Hakları Bildirgesi, 2005 yılında Santiago’da kabul edilen Bildirge ile geliştirilmiştir. Bu bildirge hasta haklarını şu başlıklarda toplamıştır:
• Nitelikli Sağlık Hizmeti Alma Hakkı • Seçim Yapma Hakkı • Kendi Kaderini Belirleme Hakkı • Bilinci Kapalı Hastaya Yaklaşım • Yasal Yeterliliği Bulunmayan Hastaya Yaklaşım • Hastanın İsteğine Karşın Yapılan Girişimler • Bilgilenme Hakkı • Gizlilik Hakkı
• Sağlık Eğitimi Hakkı • Onurunu Koruma Hakkı • Dini Destek Hakkı
Türk Standartları Enstitüsü tarafından 1997 yılında Hasta Hakları ve Sorumlulukları Türk Standardı olarak adlandırılan bir doküman hazırlanmış, belgede hasta hakları yirmi madde hâlinde sayılmıştır. Söz konusu belge hasta haklarını insan hakkı boyutuyla değil, müşteri hakkı olarak nitelendirdiği gerekçesiyle eleştirilmiştir.
Mobbing
Hem kamu hem de özel sektörde görevli birçok çalışan için eleştiri, hakaret, saldırganlık belirtileri, fiziksel taciz ve tehditlerin varlığı bir gerçektir. Latince “mobile vulgus” sözcüklerinden gelen ve şiddet uygulayan kanunsuz kalabalık demek olan “mob” fiilinden türetilmiş olan “mobbing” kavramı, çalışanın sistematik ve sürekli olarak aşağılanması, küçük düşürülmesi, gerekli bilgilere ulaşmasının engellenmesi, hakkında dedikodular çıkarılması gibi olumsuz davranışları içeren ve bu yolla işgörenin fiziksel, ruhsal ve sosyal açıdan rahatsız edilerek işi bırakmasına neden olan bir süreçtir. İşyerinde mobbing (yıldırma) kavramı, ilk kez Alman çalışma psikoloğu Heinz Leymann tarafından 1980’li yılların sonunda tanımlanmıştır. Leymann mobbing kavramını “İş yaşamında bir veya daha fazla kişiye yönelik sistematik olan düşmanca ve etik dışı iletişim kurma yoluyla psikolojik terör” biçiminde tanımlamıştır. Leymann, mobbing eylemlerinin teşhisinde bunun en az altı aylık dönem içinde haftada bir yapılmış olmasını ölçüt olarak kabul etmektedir. İşyerinde karşılaşılan her türlü olumsuz davranış, mobbing olarak algılanmamalıdır. İşyerinde mobbingten söz edebilmek için aşağıdaki unsurların gerçekleşmiş olması gerekir:
• İş yerinde gerçekleşmelidir. • Üstler tarafından astlarına uygulanabileceği gibi, astları tarafından üstlerine de uygulanabilir ya da eşitler arasında da gerçekleşmesi mümkündür. • Sistemli bir şekilde yapılmalıdır. • Süreklilik kazanmış bir sıklıkla tekrarlanmalıdır. • Kasıtlı yapılmalıdır. • Yıldırma, pasifize etme ve işten uzaklaştırma amacında olmalıdır. • Mağdurun kişiliğinde, mesleki durumunda veya sağlığında zarar ortaya çıkmalıdır. • Kişiye yönelik olumsuz tutum ve davranışlar gizli veya açık olabilir.
Şu durumlar ise mobbingle karıştırılmakla birlikte, mobbing değildir: Farklı hukuki nitelik ve sonuçlar içerdiğinden fiziksel şiddet, cinsel taciz ve/veya hakaret niteliğindeki davranışlar. Arızi, tek seferlik ya da birden çok tekrarlansa bile strese ve doğal iş yoğunluğuna bağlanabilecek süreklilik arz etmeyen olumsuz tutum, davranış, tartışma ve çekişmeler, İş yeri dışında gerçekleşen tutum ve davranışlar ile benzeri uyuşmazlıklar işyerlerinde psikolojik taciz olarak değerlendirilmez.