ÖMB101U-EĞİTİM BİLİMİNE GİRİŞ
Ünite 6: Eğitimin Tarihsel Temelleri
Giriş
Eğitim insanlık tarihi kadar eski ve köklü bir geçmişe sahiptir. İnsanlık tarihi boyunca uygarlık düzeyi ne olursa olsun, her toplumda bir eğitim süreci söz konusu olmuştur. Başlangıçta daha çok aile ve çevrede etkileşim yoluyla informal olarak gerçekleşen bu süreç, zamanla formal bir yapıya kavuşmuş, kurumsallaşmış ve örgün bir nitelik taşımaya başlamıştır. Kuşkusuz, eğitimde geçmişten günümüze oldukça önemli değişmeler olmuş ve çok ciddi gelişmeler kaydedilmiştir. Bu kapsamda eğitimin tarihsel temellerinin incelenmesi gerekmektedir. Çünkü geçmişte eğitim alanında kaydedilen gelişmeleri inceleme, bugünü anlamada ve geleceğe ilişkin perspektifler oluşturmada önemli katkı sağlamaktır. Özellikle, geçmiş, günümüz ve gelecek boyutlarından gözden geçirme açısından eğitimin tarihsel gelişimini incelemek oldukça önemlidir. Bu yönüyle eğitim sürecinin evrimini inceleyen bilim dalı eğitim tarihidir.
Tarih Bilgisinin Eğitim Açısından Önemi ve Eğitim Tarihi
Tarih
Tarih, “Toplumları, milletleri, kuruluşları etkileyen hareketlerden doğan, olayları zaman ve yer göstererek anlatan, bu olaylar arasındaki ilişkileri, daha önceki ve sonraki olaylarla bağlantılarını, karşılıklı etkilenmeleri, her milletin kurduğu medeniyeti inceleyen bilim” olarak tanımlanmaktadır.
Tarihin değişik işlevlerinden söz edilmektedir. Bu işlevler şunlardır:
• Geçmişi ve içinde yaşanılan zamanı, yaşamın sürekli bir akış hâlinde devam ettiğini, evrim kavramını ve neden sonuç ilişkisini kavrama • Toplumu anlama ve çözümlemeye yardımcı olma • Ulusal kimlik kavramını ve ulusal kimliğe sahip çıkma bilinci geliştirme
Eğitim Tarihi
Geçmişte hangi etkenlerin eğitime etki ettiği, eğitimde neler yapıldığı, hangi düşüncelerin eğitimde egemen olduğu ve eğitimin bugüne nasıl gelindiği eğitimin tarihsel temellerinin incelenmesi yoluyla ortaya konmaktadır. Eğitim tarihi, bahsedilen bu incelemeyi yapan ve eğitimsel geleneğin köklerini, geçmişteki toplumsal bağlam ekseninde ele alarak günümüze yansıtan bir bilim dalıdır. Eğitim tarihinin bulguları, eğitimin hem sistem hem de içerik olarak güncellenmesinde çok önemli kaynaklardır. Böylece eğitim tarihinin bulguları sayesinde, eğitim alanında hem geçmişte yapılan hatalar tekrarlanmamakta hem de eğitim alanında değişmesi veya değişmemesi gereken özellikler belirlenebilmektedir.
Dünyada Eğitimin Tarihsel Gelişimi
Doğu Toplumlarında Eğitimin Tarihsel Gelişimi
Mısır, Nil Nehri boyunca tarıma dayalı büyük bir medeniyetin kurulduğu (MÖ. 3000-530) kadim
uygarlıklardan biridir. Mısırlılar Nil Nehri’nin hareketlerini temel alarak takvim oluşturmuşlar, astronomi, mühendislik ve hukuk vb. bilimlerde ilerleme göstermişlerdir. Dinin eğitim üzerinde etkili olduğu Mısır’da, özellikle tapınak okullarında bilimsel çalışmalara bugünün burs sistemi gibi uygulamalarla destek sağlandığı görülmektedir (Gurbetoğlu, 2012). Okulların ilk, orta ve yüksek olarak üçe ayrıldığı Mısır’da çocuklar beş yaşında okula başlıyor ve on iki yıl öğrenim görüyorlardı. Okulların amacı devlet memuru yetiştirmekti. Okulların yatılı ve gündüzlü olabildiği Mısır’da okullarda okuma yazma, matematik, astronomi, heykel, müzik ve beden eğitimi dersleri yer almaktaydı. Mısır’da iş ve meslek eğitimi küçümsendiğinden meslek okulu bulunmamaktaydı. Mısır’da öğretmen Tanrı kadar saygın bir konumdaydı.
Çin, bilinen tarihi MÖ. 3000’lere kadar dayanan önemli uygarlıklarından biridir. Eğitimin dinî inançlarla örf ve âdetlerin etkisinde geliştiği Çin’de eğitim, geleneklere, aileye ve topluma bağlı insan yetiştirmek üzere kurulmuştur. İlk, orta ve yüksek düzeyde okulların bulunduğu Çin’de kızlar annelerinin yanında ev işleri yaparken, erkekler ise okullarda 12-13 yaşına kadar okuma- yazma ve hesap öğrenirlerdi. Yüksekokulda edebiyat tarih, doğa bilgileri ve din felsefesi okutulurdu. Okulların paralı ve yalnızca erkeklere özgü olduğu Çin’de, Çinlilerin eğitim anlayış ve uygulamalarında Konfiçyus’un önemli etkisi olmuştur. Çin’de eğitimin amacı erdemli insan yetiştirmek, okulların amacı da devlete memur yetiştirmekti.
Hindistan’ın tarihi MÖ. 2000 yıllara kadar uzanmaktadır. Hindistan’da kast sistemi vardı; bu sisteme göre Brahman (din adamı), kşatriya (asker), vaysiya (esnaf), südra (işçi) ve parya (köle) olmak üzere beş sınıf bulunmaktaydı. Hindistan’da var olan kast sistemi, eğitimi de etkilemiştir. Eğitim her sınıf için ayrı ayrı düzenlenmiştir (Sönmez, 2013). Ari ırkın üstün tutulduğu Hindistan’da kast sisteminde her çocuk doğuştan babasının mesleğine göre bir kastta yer alır ve babasının mesleğini sürdürürdü (Gurbetoğlu, 2012).
Doğu toplumlarında eğitimin bazı özellikleri şöyle özetlenebilir:
• Eğitimin amacı, ahlaklı ve devlet otoritesine bağlı bireyler yetiştirmek olmuştur. • Eğitimde dinin ve din adamlarının egemen olduğu görülmüştür. • İş ve meslek eğitimine önem verilmemiş ve küçümsenmiştir. • Öğretmen kutsal kabul edilmiş ve öğretmene saygı duyulmuştur.
Avrupa’da Eğitimin Tarihsel Gelişimi
Eski Yunan, Batı uygarlığının temeli ve esin kaynağı olarak kabul edilmektedir. Site devleti olarak şekillen eski Yunan’da Isparta ve Atina adında iki önemli site devleti bulunmaktaydı. Atina’da daha çok güzel sanatlar ve politika üzerine yoğunlaşılırken, gücü temsil eden Isparta’da ise eğitim asaleti koruma ve savaşçı yetiştirme
üzerine yoğunlaşılmıştır. Halkın köle ve asiller şeklinde iki gruba ayrıldığı Eski Yunan’da eğitim, sadece asillerin hakkıydı. Asiller, söylev verme, hitabet, oyun ve beden eğitimi alanlarında eğitim görmekte, diğer işler ise köleler tarafından yapılmaktaydı.
Roma döneminde, eğitim ailenin görevi olarak görülmüş, devlet bir görev üstlenmemiştir. MÖ 425’te 7-11 yaşlarındaki çocuklar için açılan okullarda okuma-yazma, aritmetik ve hukuk eğitimi verilmiştir. Eski Yunan’da olduğu gibi eğitim asil ve hürlere özgüydü ve itaat, cesaret, tevazu ve güçlü irade oluşturmaya yönelikti. Roma dönemi eğitiminde söyleve çok önem verilmiş ve “iyi vatandaş” yetiştirmek amaçlanmıştı. Romalı düşünürlerin bireysel eğitimi ön plana çıkarmaları bu dönemin eğitim anlayışının bireysel gelişime önem vermesine neden olmuştur.
Orta Çağ’da eski Yunan ve Roma dönemi eğitim anlayışı Hristiyanlığın etkisiyle değişmiştir. Bu dönemde eğitim alanında kiliseler ve din adamları söz sahibi olmuş ve doğal olarak eğitimde dinî eğilimlerin egemenliği söz konusu olmuştur. Eğitimin amacı iyi vatandaş yetiştirmekten dindar bireyler yetiştirmeye evrilmiş; eğitim anlayışı din ve Tanrı merkezli bir hâle gelmiştir. Bu dönemde eğitim, bilimin dinî bir bakış açısıyla yorumlaması anlamına gelen skolastik düşüncenin etkisiyle bazen geriye gitmiş; bazen de mevcut düzeni korumaya çalışmıştır. Orta Çağ’da eğitim Müslümanlık ve Hristiyanlık olmak üzere iki büyük dinin etkisinde kalmış; eğitimde dinî bakış açıları egemen olmuştur. Batı dünyasında kiliseler, Doğu dünyasında ise medreseler etkili olmuştur. Eğitim önce ailede verilmiş sonra din eksenli okullarda devam etmiştir. Orta Çağ, Batı dünyası için karanlık çağ olarak nitelendirilirken, İslam dünyasında Aydınlanma Çağı olarak nitelendirilmiştir. İslam dünyasında bilime önem verilmiş, birçok önemli düşünür yetişmiştir.
Rönesans dönemi eski Yunan dönemindeki kültür ve eğitim anlayışının yeniden canlandığı bir dönem olmuş ve bu dönemde edebiyat, sanat, mimari ve fen alanında yeni anlayışlar oluşmuştur. Rönesans kavramı kültür ve düşüncede yeniden doğuş anlamına gelmektedir. Bu dönemde eğitimde dinin egemenliği azalmaya, kültür ve sanatın egemenliği ise artmaya başlamıştır. İnsan aklının üstünlüğünün vurgulandığı Rönesans döneminde olay ve olgular akılcı yollarla incelenmeye başlanmış ve doğa olaylarının aydınlanması için çalışılmaya başlanmıştır.
Aydınlanma dönemi Avrupanın kilisenin skolastik anlayışından sıyrılarak aklın ve bilimin ışığında yeni bir yaşam şeklini sembolize etmektedir. İngiltere’de ortaya çıkan ve aklın egemenliğini savunan bu dönem, Kant’ın “kendi aklını kullanma cesaretine sahip ol” sloganıyla betimlenmektedir (Gurbetoğlu, 2012). Yöntembilimin gelişmesiyle birlikte doğa bilimlerinin hızlı bir şekilde geliştiği 17. ve 18. yüzyıllar yöntem çağı olarak kabul edilmektedir. Bu yüzyılın Descartes gibi düşünür ve eğitimcileri “yöntem” üzerinde çok durmuşlar ve yöntemi “öğretim” alanında uygulamışlardır. Bu kavram
aydınlanma döneminde pedagojinin önemli bir uğraşı alanı olmuştur.
Endüstri çağı olarak nitelenen 19. yüzyılda, Avrupa ülkeleri tarıma dayalı üretimden, endüstriye dayalı üretime geçiş yapmışlardır. Bu dönemde ortaya çıkan sosyal ve ekonomik sorunların çözümünde ve yoksul halk kesimlerinin yeteneklerinin geliştirilmesinde eğitim önemli bir araç olarak görülmüştür. Eğitimde sosyal sınıflar arasındaki eşitsizliklerin giderilmesi, ekonomik kalkınmanın sağlanması ve becerili ve sağlam karakterli bireylerin yetiştirilmesi amaçlanmıştır (Gurbetoğlu, 2012). Endüstrileşme ile birlikte hem toplum yaşamında hem de eğitimde çok köklü değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Bu çağ, kitle eğitimi, eğitimin çalışma yaşamının gereksinimlerine göre yeniden düzenlenmesi, ulus devlet olgusu ve liberal ekonomi gibi kavramların ön plana çıktığı bir çağ olmuştur. Endüstri çağının önemli eğitimcilerinden biri olan Maria Montessori (1870-1952) çocuğun özgür bir ortamda gelişmesi gerektiğini savunmuştur. Bu özgür ortam çocuğun başka bireylerden yardım almadan tek başına bir şeyler yapabildiği bir ortamı ifade etmektedir. Montessori tarafından ortaya atılan “kendi kendine öğrenme” kavramı çocuğun ne yaptığının bilincinde olması ve tek başına çalışması anlamına gelmektedir. Kendi kendine öğrenme imkânlarının olduğu ortamlarda öğrencilere özgür bir şekilde etkinlikte bulunma fırsatı verilmekte ve bu etkinlik uygun araç-gereçlerle desteklenmektedir.
Türkiye’de Eğitimin Tarihsel Gelişimi
Cumhuriyet’ten Önce Türkiye’de Eğitimin Tarihsel Gelişimi
Cumhuriyet’ten önce Türkiye’de eğitimin tarihî gelişimi, eski Türklerde, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde olmak üzere üç başlık altında ele alınmıştır.
Eski Türklerde Eğitim
İnsanlık tarihinde Türkler; sağlam karakterli, cesaretli, güçlü ve yetenekli ulus olarak bilinmektedir. Batılılar eski Türk toplumlarını “atlı kavimler” olarak tanımlamışlardır. Atlı kavim (budun) at yetiştiren ve günlük yaşamlarını at sırtında geçiren toplum olarak tanımlamaktadır.
Türklerin tarihi MÖ üçüncü yüzyıla dayanmaktadır. Orta Asya’da önce Hunlar, daha sonra Göktürkler ve en son ise Uygurlar olmak üzere üç büyük Türk devleti kurulmuştur. Bu bölgenin coğrafi koşulları doğal olarak orada yaşayan Türklerin yaşam biçimini de etkilemiştir.
Hunlar, yerleşik bir yaşamları olmayan ve göçebe hâlinde yaşayan ilk Türk topluluğudur. Hunların; yerleşik bir yaşamlarını olmaması eğitimlerinin amaçlarını da etkilemiştir. Eğitimde sınırlardan gelebilecek saldırılara karşı tetikte; zorluklara karşı dayanıklı, sorumluluk sahibi, disiplinli, itaatli ve cesur bireyler yetiştirmek asıl amaçları olmuştur.
Göktürklerin yaşam biçimleri de Hunların yaşam biçimine benzer özellikler sergilediği için iki Türk devletinin eğitim
anlayış ve uygulamaları da benzerdir. Eğitim Göktürklerde de töre gereğince gerçekleştirilmiştir. Hunlardan farklı olarak Göktürkler 38 harfli bir alfabeye sahip oldukları için onların örgün bir eğitime sahip oldukları düşünülmektedir. Göktürklerin o dönemde kendilerine özgü bir dile sahip olmaları onların sözlü töre bilgilerinin yazı ile genişlemesini ve yaygınlaşmasını sağlamıştır. Göktürklerin eğitim ve kültür tarihimizde ölümsüz kılan özelliklerinden biri, ilk Türk yazılı belgeleri olarak kabul edilen Orhun Yazıtları’dır.
Uygurlar, Göktürkler gibi bir alfabeye sahiptiler. Uygur alfabesi adı verilen bu alfabe ile Uygurlar yazılı eserler vererek zengin bir edebiyat oluşturmuşlardır. Okuryazarlık ve bilgi düzeyleri bakımından Göktürklerden daha iyi durumdaydılar. Uygurlar, kentlerde yerleşerek yerleşik hayata geçmişler ve eski Türk inanışlarını bırakıp Maniheizm dinini kabul etmişlerdir.
Selçuklu Devleti Döneminde Eğitim
Karluk Türkleri, MS 840 yılında Uygurların egemenliğine son vermiş ve Karahanlı Devleti’ni kurmuşlardır. Bu dönemde İslamiyeti din olarak kabul eden Türklerin yaşam biçimlerinde de önemli değişiklikler olmuştur. İslam dininin ilk emrinin “oku” olmasının yanı sıra “Hiç düşünmez misiniz” ve “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”, şeklindeki buyrukları, İslamiyet’in bilgi ve bilime verdiği önemin göstergesidir.
Karahanlılar döneminde bilim ve kültür yaşamının gelişmesinde İslam dininin bilime verdiği önemin önemli bir etkisi olmuştur. Birer kültür merkezi olan Semerkant, Taşkent ve Buhara gibi kentlerde; Farabi, İbni Sina, Biruni, Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hacip, Edip Ahmet ve Ahmet Yesevi gibi kimi önemli kişiler yetişmiştir.
Selçuklu Devleti döneminde eğitime büyük önem verilmiştir. Selçuklular, ilkokul düzeyinde kurumlar kurmuşlardır. “Küttap” adı verilen bu kurumlar okuma- yazma, aritmetik gibi konuların yanında din eğitimi de gerçekleştirmiştir. İlkokul olarak adlandırılabilecek küttaplar, her köyde camilerin içinde ya da bitişiğinde konumlandırılmıştır.
“Medreseler”, Selçuklular döneminde kurulmuş örgün eğitim kurumlarıdır. İlk medreseler 1040 yılında Tuğrul Bey tarafından Nişabur’da açılmış; bunu Alpaslan döneminde, 1067 yılında açılan Nizamiye medreseleri izlemiştir.
Medreseler ve küttapların dışında Selçuklular, şehzade ve sultanlara danışmanlık yapmak, onlara eğitim vermek amacıyla deneyimli hocalardan yararlanmışlardır. Atabeklik şehzade ve sultanların savaş ve siyaseti öğrendikleri kişilerdir. Şehzadelerin yanında görevlendirilen ve onlara her konuda rehberlik eden “Atabek” adı verilen bu kişiler şehzadelerin yanında görevlendirilir ve onlara her konuda rehberlik ederlerdi. Atabeklik çok önemli bir görevdi ve atabek yüksek bir statüye sahipti.
Selçuklular döneminde ortaya çıkan başka bir önemli eğitim kurumu da “ahilik”tir. Selçuklular döneminde ortaya çıkan Osmanlılarda da etkili olmuş yaygın eğitimi kurumu olan ahilik, 13. yüzyılda Ahi Evran tarafından kurulmuştur. Kelime olarak kardeşlik anlamına gelen Ahilik, mesleki ve dinî nitelikte bir lonca kurumudur. Bu kurum küçük esnaf, sanatkâr usta, kalfa ve çıraklara hem meslek öncesinde hem de meslek içinde yetişme olanağı veren bir meslek eğitimi sistemidir.
Osmanlı Devleti Döneminde Eğitim
Hem Selçuklu hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet işlerinden ayrı tutulan eğitim vakıflara bağlı bir hizmet olarak yürütülmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nda Sıbyan Mektepleri, Medreseler, Enderun Mektebi ve Acemioğlan Kışlaları olmak üzere dört farklı eğitim kurumu bulunmaktaydı (Varış ve diğerleri, 1991; Sözer, 2007).
Sıbyan Mektepleri: İlkokul düzeyindeki Sıbyan Mektepleri, vakıflar tarafından kurulur ve giderleri de bu vakıflar tarafından karşılanırdı. Sıbyan Mektepleri mahalle mektebi olarak da adlandırılmaktaydı. Hemen her caminin yanında yer alan ve ülkenin en ücra köşelerine kadar yayılan bu okullarda genelde biraz medrese okumuş, dini bilgisi ve okuma yazması olan cami hocaları görev yapar ve programları görevli hocanın kapasitesine göre değişirdi.
Medreseler: Selçuklular zamanında kurulan medreseler, Osmanlılar zamanında da devam etmiştir. Medreseler, Osmanlı İmparatorluğu’nun yaygın ve önemli öğretim kurumlarıydı. Osmanlı döneminde ilki 1330 yılında Orhan Bey tarafından İznik’te yaptırılan medreseler, parasız, yatılı ve mezunlarına istihdam imkânı sağlaması nedeniyle halk tarafından tercih edilmiştir. Medreselere sıbyan okullarını bitirenler ya da kendi kendini özel olarak yetiştirmiş ve özel öğrenim görmüş erkek öğrenciler gitmekteydi. Kız öğrenciler medreselere alınmazdı.
Enderun Mektebi: Enderun mektepleri, yüksek yöneticilik akademisi ve seçkinler okulu olarak nitelendirilebilecek niteliklere sahip kurumlardır ve bu kurumlarda zeki ve yetenekli çocuklar milliyet ve dinine bakılmaksızın devşirme yoluyla yetiştirilmişlerdir. Fatih Sultan Mehmet tarafından saray içinde kurulan Enderunların amacı saray, ordu ve hükûmet işlerinde çalışmak üzere yönetici ve devlet adamı yetiştirmektir.
Acemioğlan Kışlaları: Hristiyan çocuklarının yeniçeri olmak üzere eğitildiği eğitim kurumları olan bu kışlalarda okuma-yazma, din bilgisi, spor ve askerî öğretim yapılmaktaydı.
Tanzimat 1839-1876 yıllarını kapsayan dönemdir. Tanzimat “düzenlemeler” anlamına gelmektedir. Tanzimat döneminde eğitim sorunlarının giderilmesine yönelik girişimler yapılmış, eğitim konusuna duyarlı şair ve yazarlar yetişmiştir. Bu dönemde birçok aydın, batılılaşmanın mevcut sorunların çözümünde en iyi yol olduğuna inanmıştır.
Meşrutiyet döneminde (1908-1918), eğitim alanındaki gelişmeler devam etmiş, farklı düşünce ve görüşler ortaya çıkmıştır. 1913 yılında çıkarılan “Tedrisat-ı İbtidaiye Kanun-u Muvakkati (Geçici İlköğretim Yasası)” eğitim yaşamında yeni düzenlemeler yapılmasını sağlamış, farklı öğretim basamaklarında yeni okullar açılmıştır.
Cumhuriyet’ten Sonra Türkiye’de Eğitimin Tarihsel Gelişimi
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte toplum yeniden yapılandırılmış ve bu süreçte eğitim çok önemli bir işlev üstlenmiştir. Kurtuluş Savaşı yıllarında dahi eğitimle ilgili birtakım bilimsel etkinlikler gerçekleştirilmiş ve millî eğitimin temel ilkeleri hükûmet programlarında belirlenmeye çalışılmıştır. 3 Mayıs 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde duyurulan ilk hükûmet programında millî eğitimin amaç ve ilkeleri ortaya konmuştur.
1921 yılında savaş devam ederken toplanan Maarif Kongresi’nde ilköğretim ve ortaöğretim kurumlarının ders programları ve konuları ele alınmış; Atatürk, kongrenin açılış konuşmasında Türkiye Cumhuriyeti hükûmetinin millî eğitimde esas alacağı temel ilkeleri açıkça ifade etmiştir.
Cumhuriyet ilan edildikten sonra eğitimin çağdaş ve millî bir anlayışla ele alınması öngörülmüştür. Cumhuriyet’in ilk yıllarında millî, bilimsel, çağdaş ve laik eğitim anlayışı doğrultusunda çalışmalar yapılmış, yeni bir eğitim sistemi oluşturmak için kimi yasal düzenlemelere gidilmiştir. Bu kapsamda öncelikle 3 Mart 1924 günü Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) yasası kabul edilmiştir. Bu yasa ile tüm eğitim kurumları Millî Eğitim Bakanlığına bağlanmış, yabancı okulların faaliyetlerine sınırlama getirilmiş, milliî eğitimde gerçekleştirilen farklı gelişmelere böylece son verilmiştir. Bu yasa ile medreseler kaldırılmış ve eğitimin laikliği temel alan bir nitelik kazanması sağlanmıştır. 1928’de yeni Türk harflerinin kabulüne ilişkin yasa uygulamaya konulmuş, ülkede okur- yazarlık kampanyası başlatılmış, Millet Mektepleri ile Halkevleri’nin de açılmasıyla ülkedeki okur-yazarlık oranında hızlı bir artış olmuştur. 1933 yılında yapılan üniversite reformuyla birlikte Darülfünunun adı İstanbul Üniversitesi olmuştur. Eğitim reformu kapsamında sürekli yeni adımlar atılmış ve 1923-1946 yılları eğitimde köklü gelişmelerin yaşandığı yıllar olmuş ve bu yıllarda eğitim alanında hem yerli hem de yabancı uzmanlardan görüşler alınmıştır.
Bu arada 1923, 1924 ve 1926 yıllarında Maarif Kongresi adıyla toplanan eğitim kongreleri 1939 tarihinden itibaren Millî Eğitim Şûraları adı altında toplanmaya başlamıştır. Bu şuraların sonuncusu olan 20. Millî Eğitim Şurası “Temel Eğitimde Fırsat Eşitliği”, “Mesleki Eğitimin İyileştirilmesi” ve “Öğretmenlerin Mesleki Gelişimi” başlıklarıyla 2021 yılında toplanmıştır.
1940 yılında Türkiye nüfusunun neredeyse yüzde 80’i köylerde yaşamaktaydı. Bu nedenle, eğitimciler köy eğitimi
konusuna ağırlık vermiş, hem kalkınmanın köyden başlatılması hem de ülkedeki okur-yazarlık oranını artırılması için 1939 yılında Köy Enstitüleri açılmıştır.
1973 yılında çıkarılan 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Yasası eğitim açısından önemli bir yere sahiptir. Bu yasayla millî eğitimin amaç ve temel ilkeleri belirlenmiş, eğitim sisteminin yapısı; okulöncesi eğitim, temel eğitim, ortaöğretim ve yükseköğretim olarak belirlenmiştir. Yasa ilköğretimi 8 yıl olarak düzenlemiştir.
1981 yılında toplanan Onuncu Millî Eğitim Şûrasında Millî Eğitim Temel Yasası tarafından eğitim sistemi için önerilen yapıya uygun bir model önerilmiştir. Bu Şûrada, eğitim sisteminin Atatürk ilkeleri doğrultusunda bütünleştirilmesi öngörülmüştür. On Birinci Millî Eğitim Şûrasında öğretmenler için en az lisans mezunu olmaları ve öğretmenlik meslek bilgilerinin iyi olmaları koşulları getirilmiştir (MEB, 2006).
1981 yılında çıkarılan 2547 sayılı YÖK Yasası ile birlikte, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı öğretmen yetiştiren kurumların tümü üniversitelerin çatısı altına alınmış, böylece öğretmen eğitimi ilk kez tümüyle üniversitelerin sorumluluğuna verilmiştir.
1997 yılında çıkarılan 4306 sayılı yasa, ilköğretimde kesintisiz sekiz yıllık zorunlu eğitim uygulamasını getirmiş ve böylece, temelleri 1973 yılında 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasası ile atılan sekiz yıllık ilköğretim uygulaması, ülke çapında yaşama geçirilmiştir. Bu yasa, eğitim alanında gerçekleştirilen en önemli adımlardan biridir.
1998 yılında öğretmen yetiştiren kurumların programları YÖK ve Dünya Bankasının iş birliği ile yürütülen Millî Eğitimi Geliştirme Projesi kapsamında yeniden yapılandırılmış ve bu programlar 1998-1999 öğretim yılından itibaren uygulamaya konulmuştur. Bu yeniden yapılandırma gereğince eğitim fakülteleri bünyesinde ilköğretim alanına öğretmen yetiştirmek amacıyla ilköğretim bölümleri açılmıştır. Bu düzenleme ile birlikte okulöncesi öğretmenliği ile ilköğretim sınıf ve alan öğretmenliği programları ilköğretim bölümü çatısı altında toplanmıştır.
Türkiye’de 2012 yılında eğitim sisteminde yapısal değişime gidilmiş; eğitim sisteminin yapısı yeniden düzenlenmiştir. Kısaca, 4+4+4 düzenlemesi olarak betimlenen bu düzenlemeyle birlikte sekiz yıllık kesintisiz zorunlu eğitim yerine, 12 yıllık zorunlu kademeli eğitime geçilmiş 12 yıllık süre ilkokul, orataokul ve lise olmak üzere üç kademeye ayrılmıştır.