MLY402U-MALİYE POLİTİKASI
Ünite 7: Enflasyonla Mücadelede Maliye Politikası
Giriş
İktisadi istikrarın ise tam istihdam ve fiyat istikrarı olmak üzere iki boyutu vardır. Fiyatlar genel düzeyinin sürekli istikrarlı bir yapıda olması arzu edilen ancak kendiliğinden ulaşılamayan bir hedeftir. Fiyatlar genel düzeyi, bir ekonomide alım satıma konu olan tüm mal ve hizmetlere ait fiyatların, ortalama bir ekonomik aktörce belirli bir dönemde yapılacak harcamalar içindeki payına göre ağırlıklandırılmış ortalamasıdır. Enflasyonist bir süreçten geçen ekonomide fiyatlar genel düzeyindeki artış bireylerin tüketim, tasarruf ve yatırım kararları ya da iktisadi beklentileri üzerinde mikro ölçekte etkiler oluşturabileceği gibi; büyüme ve kalkınma süreci, dış ticaret dengesi, gelir dağılımı ve kamu bütçesi gibi makro ölçekteki bileşenleri de etkisi altına alacaktır. Bu bölümde bir fiyat istikrarsızlığı çeşidi olan “enflasyon” olgusu ele alınmaktadır.
Enflasyonun Tanımı ve Özellikleri
Enflasyon, fiyatlar genel düzeyinin sürekli ve öngörülemeyen bir şekilde artışı olarak değerlendirilmektedir. Enflasyonist süreçte sadece belirli mal ve hizmet gruplarının ya da üretim faktörlerinin fiyatlarında meydana gelecek değişikliklerden ziyade tüm fiyatlarda yaşanacak bir artışı söz konusudur. Bunun yanında fiyatlar genel düzeyindeki artış arz ya da talep şoku kaynaklı sadece tek seferlik dengeden sapma şeklinde değildir. Süreklilik göstermektedir. Yine ekonomik aktörler gelecekte herhangi bir mal, hizmet ya da faktör fiyatının ne kadar olacağını tahmin edememektedir. Bu çerçevede enflasyonist süreçte, fiyatlar genel seviyesindeki sürekli ve öngörülemeyen oynaklık ekonomik aktörlerin gelecekte nasıl pozisyon alacaklarını belirsiz hâle getirir.
Enflasyon oranı ise fiyat artışının ölçümü amacıyla geliştirilmiştir. Fiyat artış oranının büyüklüğü ve şiddetine göre enflasyon; ılımlı, aşırı ve hiper enflasyon olmak üzere üç başlık altında incelenebilir.
Ilımlı enflasyonda fiyat artış oranı %10’un altında ve kontrol edilebilir seviyededir. Rahvan, sinsi ya da sürünen enflasyon olarak da anılır. Deflasyonist ekonomilerde bir çözüm aracı olarak kullanılabilir. Ekonomik sisteme karşı güven kaybı yok denecek kadar azdır.
Fiyat artış oranının iki ya da üç basamaklı hâle gelmesiyle aşırı enflasyon problemi başlamaktadır. Paranın satın alma gücü orta ve uzun vadede iyice azalır. Sözleşme süreleri kısalmakta, en fazla bir yıllık yapılmaktadır. Yerli paranın kullanım alanları daralır, döviz kullanımı yaygınlaşır.
Fiyat artış oranının çok kısa vadede aylık, haftalık hatta günlük olarak birkaç kat arttığı ve yıllık olarak %1000’lerin üzerinde olduğu durumlarda ise hiper enflasyon problemiyle karşı karşıya kalınır. Fiyatlardaki değişim aylık, haftalık hatta günlüktür. Gelir eşitsizliği hızla artar. Yerli para kullanımı yerine trampa ya da takas tercih edilir. Bu enflasyon türü farklı ekonomilerde genellikle savaş ve sonrasında gözlemlenmiş olup ülkelerin yeni bir para birimine geçmelerini beraberinde getirmiştir.
Enflasyonun Nedenleri ve Sonuçları
Cari fiyatlar seviyesinde herhangi bir nedenle toplam talebin toplam arzı aşması ile ortaya çıkan enflasyon, nedenlerine göre; i) talep enflasyonu, ii) maliyet enflasyonu ve iii) yapısal enflasyon olmak üzere üç alt başlıkta ele alınabilir.
Talep Koşullarına Bağlı Fiyat Artışı: Talep Enflasyonu
Talep enflasyonu, bir ekonomide belirli zaman diliminde nihai mal ve hizmetlere yönelik bireysel taleplerin tamamını ifade eden toplam talebin herhangi bir nedenle artması ve bu artışın toplam arz tarafından karşılanamaması sonrasında oluşan fiyat istikrarsızlığıdır.
Bir ekonomik sistemde toplam talebi etkileme potansiyeline sahip tüm bileşenler talep enflasyonunu ortaya çıkaracak ilk neden olabilir. Hanehalkı tüketim alışkanlıklarının değişmesi ya da kredi kartı kullanımının yaygınlaşması sonrasında bireylerin harcama çılgınlığına kapılmaları, iyimser beklentiler veya düşük faiz imkanları sayesinde yatırım harcamalarında meydana gelen artış, kamu harcamalarının artması, vergilerin düşürülmesi ya da büyük bütçe açıkları (genişletici maliye politikası), ihraç edilen ürünlere aşırı bir talebin oluşması veya ithal ürünlere olan talebin düşmesi ve para arzındaki genişleme (genişletici para politikası) gibi başlıklar bunlardan sadece bir kaçıdır. Dolayısıyla talep enflasyonu, özel kesim ve/veya kamu kesimi harcamalarındaki artıştan kaynaklanmaktadır. Toplam üretim kapasitesini aşan söz konusu harcama artışı ise enflasyonist açık olarak değerlendirilmektedir. Kitabınızda yer alan Şekil 7.3 talep enflasyonu sürecini görsel olarak özetlemektedir.
Maliyet Koşullarına Bağlı Fiyat Artışı: Maliyet Enflasyonu
Maliyet enflasyonu bir ekonomide cari fiyatlar düzeyinde üretim maliyetlerinin artmasına bağlı olarak toplam arzın azalması ve toplam talebi karşılayamaması durumunu yansıtır. Faktör fiyatlarının ya da girdi maliyetlerinin artışı, aynı üretimin daha yüksek fiyatla yapılmasını zorunlu kılacaktır. Bu zorunluluğun altında ise genel itibariyle firmaların fiyatlama stratejileri yatar. Belirli bir kâr marjını her koşulda muhafaza etmek isteyen firmalar, maliyet artışlarını doğrudan fiyatlara yansıtarak fiyat artışına neden olacaklardır.
Maliyet enflasyonun en önemli nedenlerinden biri hammadde fiyatlarında yaşanacak aşırı artışlardır. Özellikle petrol ve doğalgaz gibi dünya genelindeki üretimi belirli firmalar ya da ülkeler tarafından kontrol edilen temel girdilerin fiyatlarında yaşanacak dalgalanma üretim maliyetlerini de doğrudan etkilemektedir. Maliyet enflasyonunun diğer nedeni de üretim süreci ithalata bağımlı ekonomilerde yaşanan döviz kuru şoklarıdır. Üretimin devamlılığı açısından hammadde ötesinde ara mal, mamul ya da yatırım malı ithalatına gerek duyan ekonomilerde döviz kuru artışları ya da yerli paranın ithalatın gerçekleştirildiği döviz cinsine karşı değer kaybı üretim maliyetlerinin artmasını beraberinde getirir. Bunun
yanında ülke kredibilitesinin azalması, sermaye yetersizliği ya da sermaye çıkışı gibi nedenlerle sermayenin fiyatı ya da maliyeti niteliğindeki faiz hadlerindeki yükselme borçlanma kapasitesini azaltacak, borcun geri ödenmeme riskini artıracaktır. Vergi oranlarındaki artış ya da yeni vergiler, verimliliğin üzerinde ücretlerdeki artış, firmaların fiyat stratejileri, iklim koşulları ve doğal afetler de maliyet enflasyonunun nedenlerindendir.
Talep enflasyonundan farklı olarak maliyet enflasyonunda millî gelir ya da istihdam seviyesi de geriler. Dolayısıyla ekonomide bir yandan fiyatartışı yaşanırken diğer yandan da istihdam kaybı olur. Bu bakımdan istihdam kaybını telafisi doğrultusunda talep yönlü gerçekleştirilecek genişletici maliye ya da para politikaları fiyatlar genel seviyesinin daha da artmasına neden olur. Ne var ki fiyatlardaki artış nihai olarak ücret artışı taleplerini beraberinde getirir. Artan ücretler ise üretim maliyetlerini artıracak ve fiyatların daha da artmasını sağlayacaktır. Ücretler ile fiyatların sürekli birbirini etkileyecek şekilde kısır bir döngüyle hareket etmesi ücret-fiyat döngüsü olarak değerlendirilmektedir. Kitabınızda yer alan Şekil 7.4 maliyet enflasyonu sürecini görsel olarak özetlemektedir.
Yapısal Özelliklere Bağlı Fiyat Artışı: Yapısal Enflasyon
Ülkelerin yapısal özelliklerinin sonucu olarak fiyatlar genel seviyesinde sürekli ve öngörülemeyen bir artış bahse konu ülkenin kronik problemi hâline gelebilir. Genellikle gelişmekte olan ülkelerde görülen ve yapısal enflasyon olarak adlandırılan bu problem, tüketim alışkanlığı, hızlı ve çarpık kentleşme, kronik kamu bütçesi açığı, popülist iktisat politikaları, üretim faktörlerinin rahat hareket edememesi, kalifiye personel yetersizliği, dış ticaret açığı, aksak rekabet koşullarının yaygınlığı, ithalata bağımlı üretim süreci, tasarruf yetersizliği gibi nedenlerle yaşanmaktadır.
Enflasyonla Mücadelenin Gerekliliği
1970 yılında Arthur Okun tarafından toplumda yaşayan bireylerin ekonomik hayattaki memnuniyet düzeyini ölçebilmek amacıyla bir ölçek geliştirilmiştir. İktisadi hoşnutsuzluk endeksi olarak anılan bu ölçeğin iki temel bileşeni vardır: İşsizlik ve Enflasyon. Bir ekonomide işsizlik oranı ile enflasyon oranı toplamından oluşan bu endekste, işsizlik oranında artış atıl ya da kullanılamayan istihdamdaki kötümser durumu, enflasyondaki artış ise bireylerin satın alma gücündeki kaybı yansıtmaktadır. Bu kapsamda endeks değerindeki her bir birimlik artış toplumsal ölçekte makroekonomik performansın ne kadar kötüye gittiğini, yani hoşnutsuzluk düzeyini gösterir. 1999 yılında Robert Barro tarafından hoşnutsuzluk endeksine uzun vadeli faiz oranı ve reel ekonomik büyüme olmak üzere iki yeni boyut daha eklenmiştir. Barro’nun geliştirdiği hoşnutsuzluk endeksine göre enflasyon, işsizlik ve uzun vadeli faiz oranı toplamı reel ekonomik büyüme düzeyinden daha yüksek ise söz konusu ekonomik sistemde hoşnutsuzluk hâkimdir. Dikkat edilirse bu iki endeksin de ortak özelliği enflasyonu iktisadi hoşnutsuzluğun temel bileşenlerinden biri olarak görmesidir.
Enflasyon satın alma gücünü, gelir dağılımını, tasarruf hacmini, kaynak kullanımını, vergi sistemini, kamu harcamalarını, istihdamı, dış ticareti etkilemektedir.
Satın Alma Gücü
Yüksek enflasyon oranının olduğu bir ekonomide toplumda yaşayan bireylerin satın alma güçleri sürekli azalma eğilimindedir. Ancak toplumda yaşayan bireylerin enflasyondan etkilenme dereceleri birbirlerinden çok farklıdır. Çünkü bazı bireyler gelirlerini en az enflasyon oranı kadar artırabilecek iken bazı bireylerin ise gelir artışı enflasyonun altında kalmakta ya da değişmemektedir. İşte gelirini en az enflasyon oranı kadar artıran bireyler satın alma gücünü muhafaza edebilecek, gelirini enflasyon artışına karşı koruyamayan bireyler ise yaşam standartlarını kaybedecektir.
Gelir Dağılımı
Enflasyonist süreçte toplumda yaşayan bireylerden bir kısmının satın alma gücünü kaybetmesi bir kısmının ise fiyat artışının üzerinde kazancını artırabilmesi gelir dağılımı üzerinde de olumsuz etkiler oluşturur. Enflasyonist dönemler düşük ve sabit gelirli bireylerin satın alma güçlerinin azalmasını, esnek ve yüksek gelirli kişilerin ise fiyat artışlarından çeşitli şekillerde korunmalarını beraberinde getirir. Dolayısıyla enflasyon toplumda gelir eşitsizliği artırmakta, düşük gelirliler ile yüksek gelirliler arasındaki makasın ve gelir uçurumunun açılmasına neden olmaktadır.
Tasarruf Hacmi ve Kaynak Kullanımı
Enflasyonist ortamda bir yandan tüketim harcamaları artarken diğer yandan da spekülatif faaliyetler tercih edilmekte, yani kıt kaynakların kullanımında etkinlikten uzaklaşılmaktadır. Örneğin yakın gelecekte satın almak istediği ürüne şu ankinden daha yüksek bir bedel ödeyeceğini ve her koşulda satın alma gücünün düşeceğini düşünen bir tüketici, söz konusu ürünü mümkün olan en hızlı şekilde almaya çalışacaktır. Yine fiyatlar genel düzeyinin sürekli ve öngörülemez şekilde arttığı ortamda girişimcilerin gerçekleştirecekleri yatırımların uzun vadede fayda ve maliyetini ya da kârlılık potansiyelini belirleyebilmeleri neredeyse imkânsızdır. Fiyatlardaki öngörülemeyen oynaklık, orta ve uzun vadedeki belirsizliği, güvensizliği ve riski daha da artıracaktır. Bu durum orta ve uzun vadede enflasyonun getirdiği risk ve belirsizlikten kaçınılması amacıyla yatırımların üretken olmayan spekülatif alanlara (Döviz, Kripto Paralar, Gayrimenkul vb.) kaymasına neden olur.
Ekonomik birimler, harcanabilir gelirlerinin bir kısmını tüketim için kullanırken bir kısmını da tasarruf amacıyla değerlendirmektedir. Yüksek enflasyonun yaşandığı bir ortamda ekonomik birimler tüketim ve tasarruf arasında tercihlerini gerçekleştirirken reel faiz hadlerini esas alacaktır. Nihayetinde cari dönemdeki kıt kaynak, gelecekte enflasyonun üzerinde bir getiri sağlayacak ise tasarruf edilebilir. Bu nedenle enflasyonun üzerinde belirlenecek bir faiz haddi, yani “pozitif değer alan reel
faizin varlığı” ekonomik birimlerin tasarruf kararını cezbedebilir. Aksine enflasyonist süreçte faiz hadlerinin enflasyonun altında seyrettiği bir ortamda yani negatif reel faizin varlığında ise tasarrufların reel seviyesi kaçınılamaz bir şekilde düşecektir. Çünkü böylesine bir ortamda rasyonel olan tasarruf etmek yerine borçlanmak ve daha fazla tüketmektir. Bu kapsamda yüksek enflasyonun yaşandığı ve faiz hadlerinin enflasyon oranının altında seyrettiği bir ortamda (negatif faiz) ekonomik birimler harcanabilir gelirlerinin tamamını, hatta düşük borçlanma maliyetleri sayesinde daha da fazlasını tüketmek isteyecek ve bu nedenle adeta bir tüketim çılgınlığı yaşanacaktır.
Vergi Sistemi ve Kamu Harcamaları
Devletin emisyon (para arzını artırması) ile harcamalarını finanse etme girişimi sonrasında oluşan enflasyonist ortamda bireylerin satın alma güçleri tıpkı yeni bir vergi konulmuş gibi azalacaktır. Para arzındaki artış nedeniyle ortaya çıkan ve bireylerin satın alma güçlerinin azalmasına neden olan zorunlu tasarrufa “enflasyon vergisi” denir. Yüksek enflasyondan kamu kesimince sağlanan gelirler de çeşitli koşullarda olumsuz etkilenebilmektedir. “Olivera- Tanzi etkisi”ne göre enflasyonist süreçte vergi, resim, harç ve benzeri gelirlerin tarh edilme zamanları ile tahsilleri arasındaki süre uzadıkça, gecikmeli olarak tahsil edilen gelirler reel olarak azalacaktır. Enflasyonist sürecin mükellefler açısından da bir takım olumsuz yansımaları vardır. Bunların başında enflasyon nedeniyle vergi matrahlarının nominal olarak şişmesi ve mükelleflerin daha yüksek bir vergi yüküyle karşı karşıya kalmaları, yani “mali sürüklenme” olgusu gelir. Özellikle gelir vergisi gibi artan oranlı tarifeye sahip vergilerde mükelleflerin reel gelirinde bir değişiklik olmaz iken nominal gelirlerinin artmasına bağlı olarak daha yüksek bir vergi dilimindeki orana tabi tutulmaları mümkündür.
Fiyatlar genel seviyesindeki artış kamu hizmetlerinin maliyetlerini de artırır. Bu durum zaman içerisinde kamu harcamalarının nominal olarak yükselmesine neden olur. Enflasyonist etkiler, geçmiş dönemlerde belirli bir tutardaki bütçe ile sunulan kamusal mal ve hizmetlerin daha fazla kamu harcaması yapılarak üretilmesini sağlayacaktır. Teorik olarak enflasyonist sürecin kamu harcamaları üzerinde oluşturduğu bu etki “görünüşte artış” etkisi olarak değerlendirilir. Yani fiilen sunulmakta olan kamusal mal ve hizmetlerde herhangi bir değişiklik olmaz iken sadece girdi fiyatı artışlarının etkisiyle kamu harcamalarının bütçede daha büyük değerler ile ifade edilmesidir.Ayrıca enflasyon oranının üzerindeki bir faiz haddinden ihraç edilecek hazine bonoları ya da devlet tahvilleri, faiz giderlerinin kamu harcamaları içerisindeki payını artıracaktır.
İstihdam Hacmi
Enflasyon ekonomik büyüme sürecinin lokomotifi niteliğindeki reel yatırımların azalmasına, katma değeri daha az finansal ve spekülatif yatırımların iseartmasına neden olacaktır. İşte bu durum ise beraberindeüretim kapasitesinin artırılamaması ve işsizlik sorunsalını beraberinde getirir. Ayrıca emek piyasasındaki aktörler de
orta ve uzun vadedeki belirsizlik nedeniyle etkin kararlar veremeyeceklerdir. Emeğini arz edenler hayatlarını devam ettirebilme ve daha fazla satın alma gücü elde etmek için mümkün olduğu kadar daha yüksek bir ücret arzularken, emek piyasasının talep cephesini ise belirsizlik ortamında girdi maliyetlerini mümkün mertebe sınırlandırarak kârlılığını garanti altına almayı isteyecektir. Sonuç olarak enflasyonist bir ortam emek piyasasında ve istihdam koşullarında yapısal problemleri ortaya çıkarır.
Dış Ticaret
Yüksek enflasyonun bir diğer yıpratıcı etkisi de dış ticaret ve ödemeler bilançosu üzerinde gözlemlenmektedir. Tabii ki burada temel belirleyici unsur ulusal paranın aşırı değerli olması, ayrıca toplumda yaşayan bireylerin tüketim alışkanlıkları doğrultusunda enflasyondan kaçınmak için yaptıkları tüketim çılgınlığıdır. Böyle bir durumda ithalat artarken ihracat zorlaşacak, ödemeler bilançosunda cari işlemler dengesi olumsuz etkilenecektir. Yüksek enflasyonun dolaylı olarak cari işlemler açığını daha da artırması ise ülke ekonomisinin daha kırılgan hâle gelmesiyle sonuçlanacaktır. Çünkü ortaya çıkan dengesizliğin giderilebilmesi için ya sahip olunan döviz rezervleri gibi öz kaynaklar ya da borçlanma ve yabancı sermaye girişi gibi dış kaynaklar kullanılmalıdır. Her iki durum orta ve uzun vadede döviz kuru üzerinde baskı oluşturarak ve ithalatı pahalı hâle getirecektir. Bu süreç, özellikle hammadde, ara malı ya da yatırım malı itibariyle dışa bağımlı veya ithal ürünlere dayalı tüketim alışkanlığına sahip ülkelerde, cari işlemler dengesizliğinin kronik hâle gelmesine ve girdi maliyetlerindeki artış nedeniyle enflasyonist baskının artarak devamına neden olacaktır.
Enflasyonla Mücadelede Maliye Politikası
Enflasyon, iktisadi sistemde toplam arz ile toplam talep arasındaki dengesizliğin bir sonucudur. Enflasyonist bir ekonomide toplam talebin toplam arzdan daha fazla olduğu görülür. Dolayısıyla fiyat genel düzeyindeki artışın önüne geçilebilmesi için arz ile talep arasındaki dengenin yeniden tesis edilmesi gerekir. Burada ilk seçenek kısa vadeli bir tedbir niteliğindeki aşırı tüketimin törpülenmesi yani talebin daraltılmasıdır. Böylece toplam talepteki aşırılık frenlenerek toplam arz seviyesine geri getirilebilecektir. Enflasyonla mücadele sürecinde ikinci seçenek de uzun vadeli bir perspektifte aşırı talebi karşılayacak şekilde üretim kapasitesinin genişletilerek toplam arzın artırılmasıdır. Enflasyon, maliye politikası araçlarıyla kısa ve uzun dönemde kontrol altına alınabilecek bir problemdir.
Enflasyonla mücadele sürecinde kullanılacak politikalar ile enstrümanların nasıl belirleneceğine ilişkin literatürde farklı görüşler vardır. Örneğin Keynesyen Yaklaşım, enflasyonun toplam tüketimin toplam üretimden daha fazla olması nedeniyle ortaya çıktığını savunur. Bu çerçevede enflasyonun önlenebilmesi için ya tüketim kısılmalı ya da istihdam artırılmalıdır. Ekonomik sistemin önemli bir aktörü olan devlet, toplam tüketimin kısılması için mali enstrümanlarını kullanabilir. Çünkü kamu harcamaları ve
kamu gelirleri ile efektif talep üzerinde etkiler oluşturulabilir, hatta tüketim süreci yönetilebilir. Bu çerçevede sıkı bütçe politikası uygulanarak (bütçe fazlası) talep daraltılacaktır. Yani enflasyonla mücadele sürecinde kamu harcamalarının azaltılması ve/veya kamu gelirlerinin artırılması ile efektif talepteki aşırılık giderilebilir.
Monetaristler ise enflasyonu her zaman ve her yerde parasal bir olgu olarak betimler. Bu kapsamda enflasyonla mücadele sürecinde para politikası enstrümanlarından yararlanılmalı, sıkı para ve maliye politikası uygulanmalıdır. Çünkü yaşanan enflasyonist sürecin altında hükümetlerin kontrolsüzce gerçekleştirdikleri bütçe açıkları ve para arzı artışları yatmaktadır. Bu nedenle enflasyonla mücadele sürecinin temelinde bütçe açıklarının ve para arzı artışının kontrol altına alınması vardır.
Arz yanlı yaklaşıma göre aşırı müdahâleci politikalar sonrasında ortaya çıkan aşırı vergi yükü ekonomik hayatta ciddi sorunlara neden olmuştur. Ağır vergi yükleri bireylerin çalışma yerine boş durmalarını, girişimcilerin reel yatırımlar yerine spekülatif alanlara kaymalarını sağlayacaktır. Sonuç olarak üretim kapasitesi azalırken, talebi karşılayamayacak hâle gelir. Bu çerçevede arz yanlı yaklaşıma göre enflasyonla mücadelede alınması gereken temel tedbir üretim sistemi üzerindeki aşırı vergi yükünün yani mali külfetin hafifletilmesi ve istihdam oluşturacak şekilde yatırımların teşvikidir. Böylece talep fazlasını karşılayacak şekilde toplam arz artabilecektir.
Post Keynesyen Yaklaşıma göre enflasyonla mücadele sürecinde geleneksel maliye politikası araçları yerine ücret ve fiyatların oluşum sürecini kontrol altına alacak modern enstrümanlar kullanılmalıdır.
Enflasyonsuz bir ekonomi için hangi seçeneğin tercih edileceğini belirleyen en önemli etken fiyat artışının altında yatan temel nedenlerdir. Talep enflasyonu durumunda, kısa vadede daraltıcı politikalar ile toplam talebin azaltılması, orta ve uzun vadede ise selektif politikalar ile arzı artırıcı tedbirler alınması gerekecektir. Oysa maliyet enflasyonunda doğrudan daraltıcı politikaların uygulanması hâlinde her ne kadar fiyatlar genel seviyesindeki artışın önüne geçilecek olsa da istihdam hacminin daralması ve işsizliğin artması engellenemez.
Enflasyonla mücadelede maliye politikası araçları: Kamu harcamaları politikası, vergi politikası ve borçlanma politikasıdır.
Kamu Harcamaları Politikası
Kamu harcamaları; cari harcamalar, yatırım harcamaları ve transfer harcamaları olmak üzere üçe ayrılır. Bir ekonomik sistemde kamu harcamaları toplam talebi belirleyen unsurlardandır. Dolayısıyla enflasyonla mücadele sürecinde izlenebilecek alternatif politikalardan biri kamu harcamalarının azaltılması şeklinde olmalıdır. Ancak burada ilk akla gelen soru hangi kamu harcamasından vazgeçileceğidir.
Gerçek (Reel) kamu harcamaları, toplam talebin bir unsuru olup cari ve yatırım harcamaları olmak üzere iki alt bileşenden oluşur. Reel harcamalar toplam talebi, cari dönem üretimini ve fiyat düzeyini etkilemektedir. Bu kapsamda enflasyonla mücadele sürecinde kısa dönemde yararlanılabilecek en etkili enstrümanlardan biri reel kamu harcamalarıdır. Nihayetinde reel kamu harcamalarındaki düşüş talepteki fazlalığı azaltacak ve fiyatlar genel düzeyindeki artışı frenleyecektir. Basit Keynesyen Modelde ortaya konan çarpan mekanizmasına göre kamu harcamalarında meydana gelecek bir birimlik değişim milli gelir üzerinde aynı yönlü ve daha büyük bir etki oluşturacaktır. Yani enflasyonla mücadelede kamu reel harcamalarında meydana gelecek bir birimlik azalma milli gelirde daha büyük bir azalmayı beraberinde getirecektir.
Vergi Politikası
Gelir, servet ya da harcamalar üzerinden alınan vergilerin ekonomik aktörlerin gerçekleştirecekleri aktiviteler üzerindeki etkileri ile enflasyonla mücadele sürecinde rol oynar. Artan oranlı tarife yapısı itibariyle gelir vergileri, enflasyonla mücadelede son derece etkili bir enstrümandır. Kişisel gelir vergisinin önemli bir özelliği konjonktürün genişleme dönemlerinde yaşanacak enflasyonist baskıyı kendiliğinden ya da otomatik olarak hafifletebilmesidir. Ancak buradaki temel belirleyici unsur tarife yapısı, artan oranlılığının derecesi ve basamakların uzunluğu ile genişliği gibi faktörlerdir. Vergilerdeki artış ekonomik aktörlerin satın alma güçlerini azaltarak aşırı tüketimi kontrol altına alabilecektir. Harcamalar üzerinden alınan vergilerde meydana gelecek artış tüketimi frenleyerek toplam talebi azaltır. Harcama vergileri toplumda yaşayan bireylerden mali anestezi ile hissedilmeden ve kolay bir şekilde tahsil edilebilir. Kişi ve kurumların vergi veya benzeri bir yükümlülüğü tam olarak farkına varmadan yerine getirmesi durumuna “Mali anestezi” adı verilmektedir. Enflasyonla mücadele sürecinde toplam talep üzerinde en az etkiye sahip olan vergi türü servet vergileridir.
Borçlanma
Yapılan kamu borçlanması ile özel sektörde kullanılan likidite azaltıyor ise daraltıcı bir etki meydana getirecektir. Zira enflasyonla mücadele sürecinde kamu borçlanmasının temeli piyasadaki aşırı likiditenin çekilmesine dayanır. Bunun en önemli nedeni likiditenin azalmasına bağlı olarak toplumda yaşayan bireylerin harcanabilir gelirlerinin azalmasıdır. Ancak buradaki temel kriter kamu kesiminin borçlanma ile sağladığı kaynakları nasıl değerlendireceğidir. Şayet elde edilen kaynak kamu kesimince kullanılırsa ekonomideki likidite azalmamış sadece kullanan aktör değişmiş olacaktır. Bu nedenle borçlanma suretiyle elde edilen kaynağın tasarruf edilmesi ve tekrardan piyasaya aktarılmaması, aktarılıyorsa dahi verimli ve üretim kapasitesini artıracak alanlara transferi gerekir.