MLY402U-MALİYE POLİTİKASI
Ünite 5: Ekonomik Büyüme ve Kalkınmada Maliye Politikasının Rolü
Giriş
Ekonomik büyüme ve kalkınmanın sağlanması gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere dünyanın bütün ülkelerinde temel makroekonomik amaçlardandır. Ekonomik büyüme ve kalkınmayı sağlamanın birçok yolu olmakla birlikte; ekonomik büyüme ve kalkınmanın kamu harcama ve gelir politikalarıyla sağlanması da söz konusudur.
Ekonomik Büyüme ve Kalkınma Kavramları
Ekonomik büyüme reel Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) artış oranıdır. Bu reel artışlar ekonomik büyümenin sayısal olarak ölçülebilen bir olgu olduğunu göstermektedir. Büyümenin reel olup olmadığı yani GSYH’deki artışların fiyattaki değişimlerden arındırılıp arındırılmadığı, büyümenin sağlıklı bir şekilde ölçülmesi için önemlidir. Ülke sınırları içerisinde üretilen nihai malların üretildikleri yılın piyasa fiyatları cinsinden değeri nominal GSYH; bulunan bu değerin enflasyondan arındırılmış hali ise reel GSYH olarak tanımlanmaktadır. Ekonomik büyüme ve kalkınma kavramları birbirleriyle yakından ilişkili kavramlardır. Ekonomik kalkınmanın sağlanması açısından ekonomik büyüme gereklidir ancak tek başına yeterli değildir. Büyüme sadece millî gelirdeki niceliksel bir artışı ifade ederken kalkınma ise; üretim ve teknolojide oluşan gelişmelerle birlikte açığa çıkan ekonomik ve sosyal gelişmeleri artan teknoloji kullanımını ve gelir dağılımındaki iyileşmeyi, bakış açılarında ve yerel kuruluşlarda değişimi, sosyal, kültürel ve yapısal değişiklikleri de içermektedir. Ekonomik kalkınmanın sağlanabilmesi için beş unsurun gerçekleşmesi gerekmektedir. Bunlar; sürdürülebilir büyüme, üretim ve tüketim kalıplarının yapısal değişime uğraması, teknolojik ilerleme, sosyal, politik ve kurumsal modernleşme ve yaşam standartlarında büyük oranda iyileştirme.
Ekonomik Büyümenin Kaynakları
Sermaye
Ekonomik büyümenin gerçekleşmesinin en temel faktörlerinden biri sermaye birikimidir. Sermaye; makinaların, araç ve gereçlerin, tesislerin, hammaddelerin ve diğer dayanıklı üretim faktörlerinin birikmiş stokunu kapsamaktadır. Sermaye birikimi, basit bir ifade ile üretimde veya verimlilikte artışı sağlamaya yönelik mevcut sermaye stokuna yapılan ilaveler olarak tanımlanır. Bu ilave yatırımlar sermaye birikiminin bileşenleri üzerinden yapılmaktadır. İşgücünün vasfı veya niteliği özellikle okullardaki ve işyerlerindeki eğitimler sayesinde geliştirildikçe, ülkenin beşeri sermayesi de artmış olur.
Doğal Kaynaklar
Bir ekonomide doğal kaynakların bol olması ekonomik büyümeyi olumlu yönde etkileyebilir, ancak doğal kaynaklar tek başına büyümeyi gerçekleştiremez. Doğal kaynak zenginliğinin ekonomik gelişmeyi her zaman ve her şartta sağlayacağı mutlak değildir. Tabii olarak daha fazla doğal kaynak daha fazla ihracat, daha fazla döviz, daha fazla yatırım maddeleri ithalatı, daha fazla sanayileşme gibi
büyümeyi hızlandırıcı özelliklere sahip olabilir. Büyük boyutlarda ve çeşitlendirilmiş doğal kaynağa sahip olmanın, hızlı bir ekonomik büyüme sürecine giren ülkeler için önemli bir avantaj olduğu söylenebilir. Ancak literatürde doğal kaynakların ekonomik büyümenin/gelişmenin belirleyici gücü olmadığı fakat belirleyici güçlere ciddi katkılar sağladığını ifade eden ve hatta ekonomik büyümeye olumsuz yönde etki edebileceğini kanıtlayan literatür de bulunmaktadır.
Emek
Büyümenin bir diğer belirleyici olan emek faktöründe artış sağlanması nüfusun artması ile olacaktır. Ancak büyümenin sağlanmasında emek miktarından çok emeğin daha verimli olması önemlidir. Bu da ancak insan sermayesine yapılan yatırım ile sağlanabilmektedir.
Teknoloji
Son yıllarda Araştırma-Geliştirme (Ar-Ge) ve inovasyon temelli kalkınma sürecine yapılan vurgu giderek artmış, devletin bu alanlarda sağladığı kamusal destekler de oldukça çeşitlenmiş ve gelişmiştir. Marx ve Schumpeter’den günümüze birçok araştırmacı ve akademisyen, teknolojik değişimin, üretim verimliliği, kârlılık, sermaye birikimi ve millî gelir üzerindeki olumlu etkilerini ele almış, bu konularda ortaya sayısız çalışmalar koymuşlardır. Bunların bir kısmı teknolojiyi içsel bir dinamik olarak ele alırken diğerleri bu olguyu uzun vadede dışsal bir değişken olarak yorumlamışlardır. Ancak şurası bir gerçektir ki, ister içsel isterse dışsal bir değişken olarak ele alınsın genel eğilim, teknolojik yenilik ve Ar-Ge faaliyetlerinin ekonomik kalkınma açısından olumlu sonuçlara yol açtığıdır.
Kamu Harcamaları ile Ekonomik Büyüme ve Kalkınma İlişkisi
Devletin ekonomik büyüme üzerindeki etkisi, genel olarak iki temel görüş etrafında şekillenmektedir. Birinci görüş olarak ele alınabilecek klasik iktisadi yaklaşım, kamu kesiminin büyüklüğü arttıkça kaynakların etkin dağılımının bozulduğunu, özel sektör yatırımlarının dışlandığını ve bunun sonucunda da verimliliğin azalarak ekonomik büyümenin olumsuz etkilendiğini ileri sürmektedir. Bu görüşe göre temel kamu harcamaları büyümeyi pozitif yönde etkilerken, temel fonksiyonların ötesinde kamu harcamalarının artması büyüme üzerindeki pozitif etkinin azalmasına yol açabilmektedir. İkinci görüşe göre ise devlet, ekonomik büyüme ve kalkınma için gerekli olan fiziki ve beşeri sermaye kaynaklarını harekete geçirecek aktif roller üstlenmelidir. Kamu harcamalarının özel yatırımları desteklemesi, devletin yeni yatırımlar yapma isteği ile devletin gerçekleştirmiş olduğu satın alma ilişkisini yaratmıştır. Kamu harcamaları ve vergilerin artmasıyla devletin artan harcamalarını finanse etmek için borçlanması sonucunda ulusal tasarruf ve fon arzında azalma meydana getirerek faizlerin artmasına ve bu nedenle özel yatırımların düşmesine dışlama etkisi (crowding-out) adı verilmektedir. Bunun tersinin gerçekleşmesi durumuna
yani kamu yatırımlarının özel yatırımları desteklemesine yer açma etkisi (crowding-in) denilmektedir. Verimsiz yatırımlar sebebiyle özel yatırım harcamalarının azalmasının ekonomik büyümeyi olumsuz etkileyeceği için klasik iktisadi yaklaşımlar dışlama etkisini azaltmak için kamu harcamalarını en alt seviyeye indirmeye çalışmaktadır. Keynesyen teoriler ise, özellikle durgunluk döneminde kamu harcamaları ile ekonomik büyüme arasında olumlu bir ilişki olduğunu bu dönemlerde kamu harcamalarının artmasının çok daha küçük bir dışlama etkisi yaratacağını ve bunun da tüketim ve reel büyüme üzerinde güçlü bir etki oluşturduğunu kabul etmektedir.
Kamu Yatırım Harcamaları
Bir ülkenin ekonomik ve sosyal kalkınma gerçekleştirebilmesi için gereken en önemli unsur yatırımdır. Kamu yatırımları kalkınma planlarının hayata geçirilmesinde en önemli uygulama araçlarındandır. Faydası yıllara yayılı olan, devletin sermaye birikimini sağlamak amacıyla yaptığı yatırım harcamaları kalkınmanın ilk aşamalarında özellikle ve ulaşım, iletişim, enerji gibi altyapı hizmetlerine odaklanarak toplam kamu harcamaları içerisinde ekonomik büyümenin desteklenmesinde öne çıkan harcamalar olmaktadır. Kamu yatırımı toplam sosyal sermaye stokuna katkıda bulunarak büyümeyi doğrudan, kamusal mal sunumu yoluyla özel yatırım için ortam yaratarak büyümeyi dolaylı olarak artırabilir. Ancak kamu yatırımları dolaylı olarak özel sektör yatırımlarını düşürerek (dışlama etkisi) aynı zamanda ekonomik büyümeyi azaltıcı bir etki de yaratabilir. Bu nedenle devletin gerçekleştireceği yatırım faaliyetlerini değerlendirirken çeşitli olasılıklar arasından doğru seçimin yapılması gerekmektedir. Kamu yatırımlarının planlanması Kalkınma Planları çerçevesinde oluşturulmaktadır. Belirli öncelikler gözetilerek oluşturulan ulusal amaçlar ve bunların somuta indirgenmiş hali olan hedefler seti ile kaynakların akılcı kullanım kalkınma planlarının çerçevesini çizen anahtar kavramlardır. Kamu yatırımlarının, özel sektörün üretken faaliyetlerini destekleyecek nitelikteki ekonomik ve sosyal altyapı alanlarına yönlendirilerek verimlilik, rekabet gücü ve istihdama destek olacak büyümeye katkı sağlaması gerekmektedir.
Kamu Cari Harcamaları
Kamu cari harcamalarının üretim kapasitesini arttırma konusunda pozitif bir etkisi olduğu düşünülmese de yatırım harcamaları ile oluşturulmuş üretim kapasitesinin etkin çalıştırılmasını sağlaması açısından büyüme üzerindeki önemi açıktır. Ekonomik büyüme açısından gelişmekte olan ülkelerde özellikle yatırım harcamalarının önemi üzerinde durulurken bazen bunların işletme ve etkin düzeyde çalıştırılması maliyetleri düşünülmemektedir. Bu durumda yatırımlardan beklenen getiri elde edilemeyebilir. Cari harcamalardaki eksiklikler kamu sektöründe sermayenin eksik kullanımına neden olarak sermaye stokunun yıpranmasına neden olabilmektedir. Yatırım harcamaları ile arttırılan üretim kapasitesinin etkin şekilde
ve yüksek verimlilikle çalışmasını sağlamak için cari harcamaların da yatırım harcamalarını desteklemesi gerekmektedir. Aksi hâlde cari harcamalarda tasarruf yapmak için alınacak bazı kararlar ekonomik büyüme üzerinde de olumsuz etkiler doğurabilecektir. Sonuç olarak ekonomik büyümenin sağlanmasında yatırım harcamalarının önemli olduğu kadar onların etkin işlerliğini sağlayacak cari harcamaların da önemi büyüktür.
Kamu Transfer Harcamaları
Transfer harcamaları, genel olarak devletin karşılığında herhangi bir mal veya hizmet satın almadığı harcamalar olarak tanımlanabilir. Devletin transfer harcamaları çeşitlilik gösterebilir. Transfer harcamaları mali transferler, iktisadi transferler, sosyal transferler ve borç faiz ödemeleri şeklinde gerçekleşmektedir. Transfer harcamaları üretken nitelikte olmayan kamu harcamaları olması dolayısıyla ekonomik büyüme üzerinde etkisinin olmayacağı düşünülse de hane halkı üretim fonksiyonu içerisinde girdi niteliğine büründüğünde büyüme üzerinde pozitif etkiler oluşturabilmektedir. Transfer harcamalarının ekonomik büyümeye etkisi farklı kanallar ile ortaya çıkabileceği için bu harcama türünün ekonomik büyümeye etkisinin pozitif, negatif veya yansız olabileceğini söylemek mümkündür.
Kamu Gelirleri ile Ekonomik Büyüme ve Kalkınma İlişkisi
Kamu gelirlerinin hem mutlak tutar olarak hem de GSYH’ye oranla büyüklüğü ekonominin üretim kapasitesini, ekonomik faaliyetleri ve dolayısıyla toplumun refah düzeyini önemli ölçüde etkilemektedir. Tasarruf ve yatırım eğilimleri düşük olan gelişmekte olan ülkelerde vergileme, sermaye birikimini meydana getirecek önemli bir araçtır. Bu etkiler özellikle gelir ve ikamet etkisi olarak ortaya çıkabilmekte, ekonomik büyüme açısından değerlendirildiğinde ise gelir etkisi üretim faktörlerinin arzını artırıcı etki yaparken ikamet etkisi azaltıcı etkide bulunmaktadır. Büyüme odaklı bir vergi politikasının sermaye birikimi ve yatırımlara arttıracak şekilde düzenlemesi gerekmektedir. Ekonomik-büyüme ve kalkınmanın sağlanmasında vergi politikası etkili bir politika aracı olarak değerlendirilebilir. Vergi gelirleri devlet tarafından kalkınmanın gerçekleştirilmesinde gerçekleştirilecek kamu harcamaların temel finansman aracıdır. Yani devlet tahsil ettiği vergileri büyüme amaçlı kamu harcamalarıyla tekrar ekonomiye yönlendirebilir. Böylece kamu kaynakları ekonomik büyümede önemli bir rol oynar. Vergi politikası ayrıca özel kesim yatırımlarını teşvik aracı olarak da kullanılabilmektedir.
Vergi politikalarında yapılacak değişikliklerin, ekonomik büyüme üzerinde yaratacağı etkiler büyüme modellerinde farklı şekillerde ele alınmaktadır. Neo-Klasik büyüme modellerinde vergilerin ekonomik büyüme üzerinde etkisi bulunmazken içsel büyüme modellerinde, vergi politikalarının uzun dönemde ekonomik büyümeyi etkileyeceği kabul edilmektedir. Keynesyen yaklaşıma göre vergi politikalarının ekonomik büyüme üzerindeki etkisi, toplam talep üzerinden ifade edilmiştir. Keynes vergiler ile
kullanılabilir gelir arasında ters yönlü bir ilişki olduğunu ve vergilerin ekonomik büyümeyi kullanılabilir gelir üzerinden olumsuz etkileyebileceğini belirtmiştir. Tam tersi olarak vergilerde yapılacak bir azalış kullanılabilir geliri artıracak; kullanılabilir gelirin artması cari tüketimi uyararak toplam talebin artmasına neden olacak ve bu durum ekonomik büyümeyi olumlu yönde etkileyecektir. Keynesyen bakış açısı ile vergi politikaları ile büyüme arasındaki ilişkiyi inceleyen Harrod-Domar modelinde, büyümede sermaye birikiminin önemi vurgulanarak devletin maliye politikası araçlarıyla yapacağı müdahalelerin büyümeyi olumlu etkileyeceği belirtilmiştir. Vergi politikaları ile ekonomik büyüme ilişkisine dair önemli görüşleri olan bir diğer iktisatçı Arthur Laffer’dir. 1970’li yılların sonlarında A.Laffer öncülüğünde gelişen Arz Yönlü İktisat Yaklaşımı, ekonominin arz yönüne vurgu yaparak vergi indirimleri politikasını savunmaktadır. Laffer’e göre vergi indirimleri üretici üzerindeki yükü azaltarak arzı arttıracak aynı zamanda vergi gelirlerinin de artması sonucunu doğuracaktır. Görüldüğü gibi Arz yönlü İktisat Yaklaşımı yaklaşımın temelinde vergiler yer almaktadır. A. Laffer, vergi hasılatı ile vergi oranları arasında ters yönlü bir ilişki olduğunu ortaya koymuş ve vergi oranlarındaki artışın bir noktadan sonra vergi hasılatını düşüreceğini belirtmiştir.
Gelir Üzerinden Alınan Vergiler
Kalkınmanın finansmanında kullanılan vergilerin başında gelir üzerinden alınan vergiler gelmektedir. Kişisel gelir vergisi ve kurumlar vergisi bu sınıflandırma içerisinde yer alan vergilerdir. Bu vergilerde devletin yapacağı bir artış bireylerin tasarruf ve yatırımları üzerinde önemli etkiler yaratacaktır. Bu etkileri gelir ve ikame etkisi şeklinde açıklamak mümkündür. Gelir etkisi, vergi artışı dolayısıyla gelirleri azalan kişilerin daha fazla çalışmaya ve gelir etme etmeye yönelmesidir. İkame etkisi ise, gelir elde eden bireylerin daha fazla vergi vermek zorunda kalması nedeniyle gelir elde etmekten vazgeçip boş zamanı tercih etmesi durumudur.
Gelir vergisindeki artan oranlı tarife yapısı vergi adaleti açısından önemli olsa da ekonomik büyüme üzerinde olumsuz etkiler ortaya çıkarabileceğini belirtmek gerekmektedir. Üst gelir dilimlerinde marjinal tasarruf eğilimi yüksek bireylerin gelir vergisini daha fazla ödediği düşünüldüğünde artan oranlı tarife yapısına sahip gelir vergisinin sermaye birikimini olumsuz yönde etkileyeceği söylenebilir. İlave olarak artan oranlı tarife yapısının uygulandığı gelir vergileri girişimcilerin riskli yatırımlara yönelme eğilimlerini de olumsuz etkileyecektir. Yatırımların ve büyümenin önünde engel oluşturmak istemeyen iyi bir vergi politikasında gelir vergisinin olumsuz etkilerini ortadan kaldıracak şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Düzenlemeler konusunda dünya genelinde yaygın olarak uygulanan politikaların başında vergi indirimleri gelmektedir. Matrahın her seviyesi için uygulanacak vergi oranının sabit kaldığı tarifelere düz oranlı tarife denmektedir. Düz oranlı tarife yapısında tek ve düşük bir vergi oranı ile gelir vergisinde düşük marjinal
vergi oranı yakalanarak artan oranlı tarifenin yatırımlar ve büyüme üzerindeki olumsuzlukları giderilmeye çalışılmaktadır. Gelir vergisi uygulamasında tek ve düşük oranın bireylerin çalışma ve tasarruf-yatırım yapma isteğini arttıracağı, böylece ekonomik faaliyetleri arttırarak büyümeyi teşvik edeceği, ayrıca hem artan ekonomik faaliyetler dolayısıyla hem de vergiden kaçma/kaçınmanın düşmesi dolayısıyla vergi gelirlerini arttıracağı savunulmaktadır. Düz oranlı tarifeye geçiş ayrıca, vergi sistemini basitleştirerek vergi idaresinin yükünü azaltacak, yerli ve yabancı firmaların ilave yatırım yapmalarına yol açacak ve sermayeyi ülkeye çekme konusunda olumlu katkı sağlayacaktır. Büyümeyi teşvik edici gelir vergisi politikalarında ikili gelir vergisi uygulaması da son dönemde bazı ülkelerde gündeme gelmektedir. İkili gelir vergisi sistemi, sermayenin düşük ve sabit, emeğin artan oranlı şekilde vergilendirilmesini ifade etmektedir. Bu uygulamada sermaye tek ve düşük oranda vergilendirildiğinden hem yatırımlar artacak hem de vergi tabanı genişleyecektir. Ayrıca kaynakta kesilme yolu ile vergilendirilmenin yapıldığı bu sistemde idarenin ve mükelleflerin uyum maliyetleri azalacaktır. Sistemde sermaye gelirine düşük vergi oranları uygulandığından hem sermaye çıkışı caydırılmakta hem de sermaye girişi teşvik edilerek vergi tabanı genişletilmeye çalışılmaktadır. Ancak ikili gelir vergisi uygulamasına getirilen en büyük eleştiri vergi adaleti uygulamasına ters düşmesidir.
Gelir üzerinden alınan vergilerin bir diğeri olan kurumlar vergisinin de yatırım yapma isteğini, yatırımlardan beklenen karı, yatırımın risk derecesini, şirketin tasarruf derecesini ve yatırılabilir fon arzını doğrudan etkileyen bir vergi olarak tasarruf düzeyleri ve yatırım kararları üzerinde güçlü etkilere sahip olduğu söylenebilir.
Harcamalar Üzerinden Alınan Vergiler
Harcama vergilerinin kalkınmanın ilk aşamalarında kamu gelirleri içerisindeki önemleri büyüktür. Bireysel vergi ödeme gücünün kavranmasını dolaylı olarak hedef alan belirli bazı mallara ilişkin iktisadi veya hukuki işlemler üzerinden alınan dolaylı vergilerin gelişmekte olan ülkelerde payının yüksek olması ekonomik büyüme ve kalkınma ile yakından bağlantılıdır. Gelir ve kurumlar vergisinde büyümeyi teşvik etmek için alınan önlemler kapsamında bu vergilerin toplam tahsilatlarında yaşanan düşüşler gelişmekte olan birçok ülkede harcama vergileri ile kapatılmaktadır. Ayrıca harcama vergilerinin talep azaltıcı ve talep kaydırıcı etkileri bulunmaktadır. Harcama vergileri kullanılarak tasarruf/tüketim, lüks tüketim/zorunlu tüketim, iç tüketim/ihracat oranları üzerinde etkide bulunularak sermaye birikimi arttırılmaya çalışılabilir. Harcamalar üzerinden alınan vergiler ekonomik amaçlara uygun olarak düzenlendiğinde gelir üzerinden alınan vergiler kadar olmasa da ekonomik büyüme ve kalkınmaya katkı sağlayabilirler.
Servet Üzerinden Alınan Vergiler
Servet vergilerinin de gelir ve harcamalar üzerinden alınan vergiler gibi ekonomik kararlar üzerinde olumlu ve
olumsuz etkileri bulunmaktadır. İçsel büyüme teorilerinde, servet vergileri de gelir üzerinden alınan vergiler gibi, tasarrufları ve yatırımları azaltan bozucu vergiler olarak adlandırılmaktadır. Servetin vergilendirilmesinde temel amaç genellikle mali amaçtır. Ancak gelir dağılımındaki adaletsizlikleri düzenlemesi çabasıyla servet vergilerinde sosyal amaçlar da izlenmektedir. Günümüzde vergi sistemleri içerisinde servet vergilerinin toplam vergi gelirleri içerisinde payı oldukça düşüktür. Ayrıca bu vergilerin esneklikleri de düşüktür ve millî gelirdeki değişiklikleri yakından takip edemezler. Bütün bu nedenlerle servet vergilerinin ekonomik büyüme üzerindeki etkileri de sınırlı kalmaktadır.
Vergi Teşvikleri
Vergi teşvikleri gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde kullanılan önemli maliye politikası araçlarındandır. Tasarruf ve sermeye birikiminin arttırılmasına yönelik olarak sağlanacak teşviklerin ülkenin ekonomik büyüme kapasite üzerinde yaratacağı etkilerin olumlu olacağı düşünülmektedir. Ekonomik büyüme açısından öne çıkan yatırım teşviklerinde yatırıma yönlendirilebilecek tasarruf hacmini artırmak ve dolayısıyla yatırımları artırmak temel hedeftir. Teşvikler kalkınma plan ve programlarının önemli araçlarındandır. Yatırım teşvik sisteminin temel amaçları şu şekilde sıralanabilir: Cari açığın azaltılması amacıyla ithalat bağımlılığı yüksek olan ara malı ve ürünlerin üretiminin artırılması, teknolojik dönüşümü sağlayacak yüksek ve orta-yüksek teknoloji içeren yatırımların desteklenmesi, en az gelişmiş bölgelere sağlanan yatırım desteklerinin artırılması, bölgesel gelişmişlik farklılıklarının azaltılması, destek unsurlarının etkinliğinin artırılması ve kümelenme faaliyetlerinin desteklenmesi. Ekonomik büyümenin sağlanmasında sıklıkla kullanılan vergi teşvikleri ise; muafiyet ve istisnalar, yatırım indirimi, amortisman rejimi, vergi tatili, zararların mahsubu olarak sıralanabilir. Ülkemizde Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından sağlanan farklı yatırım teşvik rejimleri dışında KOSGEB ve bölgesel Kalkınma Ajansları da çeşitli yatırım destekleri sağlamaktadır. Ülkemizde yer alan yatırım teşvik unsurları şu şekilde açıklanabilir: KDV istisnası, gümrük vergisi muafiyeti, vergi indirimi, sosyal sigortalar prim desteği (işçi payı ve işveren payı), gelir vergisi stopaj indirimi, faiz oranı desteği, arazi tahsisi, KDV iadesi.
Vergi teşvikleriyle ekonomik büyümenin teşvik edilmesi temel amaçsa da burada dikkat edilmesi gereken bazı noktalar da bulunmaktadır. Vergi teşviklerinin, girişimcilerin ve yatırımcıların gelecekte elde edecekleri getiriyi arttırarak toplam yatırımları canlandıracağı yaygın bir görüştür. Ancak belirli sektör ve projeleri desteklemek için uygulamaya konulan vergi teşvikleri nedeniyle vergi gelirlerinde ciddi bir azalma meydana geliyorsa ve bu azalma diğer ekonomik faaliyet ve/veya projelerin vergi yükünü arttırmayı gerektiriyorsa teşvik edilen sektör ve projeler dışındaki yatırımların azalmasına ve sonuçta toplam yatırımlarda gerilemenin ortaya çıkmasına neden olur. Ekonomik büyümenin sağlanmasında yatırım desteklerinin yanında devletler istihdam ve personel eğitimi
için vergi muafiyetleri ve nakit desteklerini kapsayan istihdam teşviklerini de sıklıkla kullanmaktadırlar. Bunun içerisinde de sosyal sigortalar prim destekleri ve eğitim destekleri öne çıkmaktadır. Yine ekonomik büyümenin temel kaynakları arasında yer alan teknolojik gelişim ve Ar- Ge faaliyetlerinin desteklenmesi amaçlarıyla Ar-Ge destekleri teşvik sistemi içerisinde ekonomik büyüme açısından öne çıkan teşvik unsurlarıdır. Teşviklerin ekonomik büyümenin sağlanmasına katkı sağlayacağı düşünülse de bazı negatif dışsallıkları bulunduğu unutulmamalıdır. Teorik olarak ekonomiye teşvik politikaları ile müdahale etmenin ekonomideki rekabeti bozup bozmadığı ya da ekonomide dengesizlik yaratıp yaratmadığı ile ilgili olumsuzluklar taşıdığı tartışılmakla birlikte birçok ülke, ekonomik büyüme ve kalkınmalarının sağlanmasında teşvik araçlarını kullanmaktadır.
Kamu Borçlanması
Gelişmekte olan ülkelerde kalkınmanın finansmanında tasarrufların azlığı nedeniyle, giderek artan miktarda devlet borçlanmasına başvurulmaktadır. Kalkınma ve büyüme sürecinde, devlet borçlanmasının ekonomik büyüme üzerindeki etkisi ve büyüklüğü sıkça tartışılan konulardan biridir. Pek çok ülkede iç tasarrufların yetersizliği dış borçlanma yolu ile kapatılmaya çalışılmaktadır. Dış borçlanma millî gelir kaynaklarına ilave kaynak niteliğindedir ve bu ek kaynak yoluyla ülkedeki sermaye birikimi artmaktadır. Artan sermaye miktarı ile de yatırımlar finanse edilerek ekonomik büyüme finanse edilmeye çalışılmaktadır. Yalnız bu sonucun ortaya çıkması için borçlanmada dikkat edilmesi gereken bazı önemli konular bulunmaktadır. Bu konuların başında faiz oranları ve elde edilen dış kaynağın etkin ve verimli bir şekilde kullanılıp kullanılmadığı gelmektedir. Alınan dış borçlar verimli alanlarda kullanılırsa ve faiz miktarı düşükse ekonomik büyümeyi artırma ihtimali daha yüksek olacaktır. Borçlanmanın faiz oranı yüksek olursa ve borç servisini karşılayacak getiri sağlamayacak yatırımlara yönlendirilmişse, büyüme üzerinde gerçekleşmesi beklenen pozitif etki ortaya çıkmayacaktır. Son yıllarda gelişmekte olan ülkelerde dış borçlanmadaki önemli artışlar dikkat çekmektedir. Dış borç ödemeleri yurt dışına kaynak aktarımını doğurmaktadır. Bunun için de borçlanma ile elde edilen kaynaktan sağlanan fayda ile borç servislerinin maliyetlerinin dikkatle karşılaştırılması gerekmekte ve borçlanma kararının dikkatle verilmesi gerekmektedir. Dış borçlanma ile millî gelirde bir artış yaratılmasına rağmen, iç borçlanma, ülke içi kaynaklardan elde edildiğinden genellikle millî gelir üzerinde bir etkiye sahip değildir. Ancak bu tür borçlanma millî gelirin yapısını değiştirmektedir. İç borçlanma ile satın alma gücü ülke içinde transfer etmektedir. Bu anlamda devletin yapması gereken atıl olarak ekonomide bulunan fonları borçlanma yoluyla toplayarak ekonomik büyüme ve kalkınma amaçlarıyla kullanmaktır.