MLY402U-MALİYE POLİTİKASI
Ünite 2: Maliye Politikasının Etkinliğine İlişkin Tartışmalar
Giriş
Maliye politikası 1930’lu yıllardan sonra uygulanmaya konulan ve 1970’li yıllara kadar başarıyla uygulanan bir iktisat politikası aracı olmuştur. Ancak maliye politikası 1970’li yıllarda petrol fiyatlarındaki ani artışlar nedeniyle enflasyonun yükselmesi ve aynı zamanda durgunluğun ortaya çıkması sonucunda başarısız olmuş ve yerini başlangıçta monetarizm ve sonrasında da diğer ekonomik görüşlerin şekillendirdiği politika uygulamalarına bırakmıştır.
Maliye Politikasının Tarihçesi
Maliye politikası basit bir şekilde “devletin genel harcama ve vergilendirme stratejisi” olarak tanımlanabilir (Stanford, 2013). Öte yandan bu stratejinin belirli makroekonomik amaçları söz konusudur. Bu amaçlar ülkelerin durumuna ve hükümetlerin tercihlerine bağlı olmakla birlikte genel olarak ekonomik istikrarın sağlanması ve ekonomik büyüme ve kalkınmanın hızlandırılması olarak ifade edilebilir (Ataç, 2016). Bu amaçlardan ekonomik istikrar iktisat politikasının temel amacı olup özellikle gelişmiş ülkelerde maliye politikası ile aynı anlama gelmektedir (Pınar, 2011).
Maliye politikası alanındaki ilk sistematik çalışma elbette İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes’in yayımladığı “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi” (kısaca Genel Teori) adlı kitaptır. Böylece ekonominin mikro işleyişini inceleyen mikroiktisat alanının yanında ekonominin makro işleyişini inceleyen ve ekonomide dengeye ulaşmak amacıyla iradi müdahaleyi savunan makro ekonomi alanı ortaya çıkmış, bu alanın önemli bir aracı olarak maliye politikası ekonomi disiplini içinde özel bir yer edinmiştir. Bu bağlamda, biri dar diğeri geniş anlamda olmak üzere iki tür maliye politikası tanımlanmıştır. Keynes’in görüşleri çerçevesinde şekillendirilen ve devletin bütçe yolu ile yaptığı harcama artışının (özellikle de yatırım harcamasını) millî gelir ve istihdamı artırıcı etkisi dar anlamda maliye politikası olarak ifade edilir.
Dar anlamda maliye politikası: Keynes’in görüşleri çerçevesinde şekillendirilen ve devletin bütçe yolu ile yaptığı harcama artışının (özellikle de yatırım harcamasını) millî gelir ve istihdamı artırıcı etkisidir. Geniş anlamda maliye politikası: Devletin tüm harcama ve vergi araçları ile kamu girişimlerini kullanarak gerçekleştirdiği ekonomik faaliyetlerdir.
1970’li yıllarda görülen petrol fiyatlarının artışından kaynaklanan arz yönlü enflasyonun yol açtığı durgunlukla enflasyonun bir arada görülmesini olarak tanımlanan stagflasyon olgusu ile birlikte Keynesyen talep yönlü politika uygulamaları ve de maliye politikası önemini kaybetmiştir (Tokucu ve Sarıdoğan, 2010).
1980’li yıllardan sonra maliye politikası para politikasının adeta bir yedeği olarak kullanılmıştır. O yıllarda görülen yüksek kamu açıkları ve borçları ve de bunların enflasyon ve ödemeler dengesine etkileri maliye politikası
bağlamında önemli tartışmalar yaratmış ve sonuçta bütçe denkliğine önem veren maliye politikaları istenmiştir.
Maliye politikası uygulamalarının yeniden gündeme gelmesi 2008 Küresel Finans Krizi ile birlikte gerçekleşmiştir. Bu kriz 2007 yılında ABD emlak piyasasında başlamış ve sonrasında finansal piyasalardaki varlıkların fiyatlarındaki düşüşler, likidite daralması ve belirsizliğin artışı sonucunda bu ülkede gerçekleşen talep daralmasının uluslararası ticaret kanalları aracılığıyla dünyaya yayılmasıyla küresel hale gelmiştir.
Öte yandan, 2008 Küresel Finans Krizinin ilk aşamasında yeniden popüler olan maliye politikası sonrasında para politikasının önüne geçememiş, para politikasının iktisat politikası üzerinde 1970’li yıllarda başlayan hakimiyeti devam etmiştir. Günümüzde ekonomik dengesizlik ve istikrarsızlıklarla mücadelede asıl politika halen para politikası iken, maliye politikası para politikasını destekleyici bir politika olarak kullanılmaktadır (Eğilmez, 2016).
Maliye Politikasının Etkinliğine İlişkin Tartışmalar
Maliye politikasının etkinliği: Maliye politikası uygulamalarının ekonomik faaliyeti etkileme derecesidir.
Son dönemde özellikle de Keynesyen maliye politikası görüşleri ile monetarist maliye politikası görüşlerinin birbirlerinden kesin çizgilerle ayrışmış olduğunun altı çizilmektedir.
Başlıca ekonomik yaklaşımları ve bu ekonomik yaklaşımlarda maliye politikasının etkinliği konusunu sırasıyla ele alalım:
Klasik Yaklaşım
Fizyokrasinin ardılı olan ve Sanayi Devriminin bir sonucu olarak ortaya çıkan klasik yaklaşımı temsil eden en önemli çalışma Adam Smith (1723- 1790) tarafından 1776 yılında yayımlanan “Ulusların Zenginliği” adlı kitaptır. Bu kitabın önemi kısmen analitik katkısından ancak esas olarak fizyokrat yazarlardan Turgot’un düşüncelerini de kapsayacak şekilde o dönemde geçerli olan düşünceleri sistematik bir biçimde birleştirmesinden ve düzenlemesinden kaynaklanmaktadır. Hatta Smith’in bu eserinin yayımlanması ile birlikte iktisat ilk kez özerk bir bilimsel disiplin olarak kabul edilmiştir (Felderer ve Homburg, 2010).
İş bölümü: Bir sürecin daha küçük görevlere ayrılarak her bir işçiye yalnızca bir veya birkaç tür görev verilmesini öngören üretim anlayışı. Uzmanlaşma: Üretimde her bir işçinin yalnızca tek bir tür görevi yaptığı örgütlenme sistemi.
Adam Smith piyasa sisteminin bireylerin çıkarcı eylemlerini koordine edeceğini böylece bireylerin toplumun çıkarına hizmet etmiş olacaklarını savunan görüşüyle (“görünmez el” kavramıyla) tanınmaktadır. Smith devletin piyasaya bazı müdahalelerini
desteklemesine ve diğer çalışmalarında siyasi ve ekonomik davranışların ahlaki temellerini tartışmasına rağmen, klasik iktisat okulu genelde bireysel çıkarın olumlu bir güç olduğu ve devletin piyasaların müdahale olmaksızın işlemesine izin vermesi gerektiği fikri ile tanınmaktadır. Klasikler ekonomiyi “bırakınız yapsınlar” (laissez-faire) ekonomisi olarak nitelendirmektedirler.
Görünmez el: Kendi kişisel çıkarları peşinde koşan bireylerin çoğunlukla toplumun çıkarını ileriye taşıdığı düşüncesine yapılan benzetme. Bırakınız yapsınlar (laissez- faire) ekonomisi: Az miktarda devlet müdahalesinin olduğu ekonomi. Say Kanunu: Her arzın kendi talebini yarattığına olan klasik iktisat inancı.
Klasik yaklaşımın önemli düşünürlerinden olan David Ricardo (1772-1832) bölüşüm konusunda çalışan ve emek değer teorisini ilk kez geliştiren iktisatçıdır. Ricardo kamu kesimi ekonomisinin varlığını “zorunlu kötülük” olarak adlandırmış ve bu nedenle de devlet faaliyetlerinin en düşük düzeyde tutulmasının gerekliliği üzerinde durmuştur. Ricardo’nun bu görüşünün gerekçesi vergilerin sermaye birikimi üzerinde olumsuz etki yaratacağı inancıdır (Susam, 2016).
Klasik görüşleri mükemmel biçimde sunan insani (humaniter) filozof John Stuart Mill (1806- 1873) önceleri sınırsız devlet müdahalesine karşı bireysel özgürlükleri savunmakla birlikte sonrasında devlet müdahalesini savunmuş ve bu yüzden ılımlı bir neoklasik iktisat okulunun habercisi olarak görülmüştür (Cin ve Doğru, 2016).
Klasik iktisatçılar bırakınız yapsınlar ekonomisi taraftarı olmalarının doğal bir sonucu olarak devlet bütçesinin (kamu harcamalarının) boyutunun küçük tutulması gerektiğini savunmuşlar ve böylece zorunlu kamusal hizmetlerin sunulmasına rağmen ekonomiye devlet müdahalesinin en az düzeyde olmasını garanti altına almak amacını gütmüşlerdir.
Tarafsız maliye anlayışı: Kamu harcama ve vergileme politikalarının ekonomik aktörlerinin kararlarını etkilememesi ya da en az düzeyde etkilemesi.
Klasik yaklaşım taraftarları devletin borçlanmasına sıcak bakmamışlardır. Klasikler denk bütçe ilkesi gereğince zaten devletin gelir ve giderlerinin birbirine denk olması gerektiğini savunmanın yanında, devlet kamu kamu harcamalarını borçlanma ile finanse ederse bu durumda ödenecek faiz ve anapara ödemelerinin gelecek dönemlerde kamu harcamalarını daha fazla artıracağını ileri sürerler.
Klasikler açısından büyüme oldukça önemli bir sorun olarak kabul edilmiştir. Bu çerçevede bir ekonominin büyüyebilmesi için tasarrufların artırılması gerektiğini öne sürerler.
Klasik iktisatçılar ekonominin işleyişini nispi fiyat mekanizmasına (malın malla değişim oranına) dayandırmışlardır. Onlara göre paranın iki temel işlevi vardır: değişim aracı olması ve değer biriktirme aracı
olması. Yine klasiklere göre para ve zenginlik tamamıyla farklı kavramlardır. Toplumsal zenginlik daha fazla üretim veya daha fazla mal stoku anlamına gelirken para sadece bir değişim aracıdır. Para sadece malları satın almada kullanılan bir araç olarak talep edilir. Bu nedenle de gerçek ekonomik olayların üzerini örten bir örtüdür (Felderer ve Homburg, 2010).
Klasik yaklaşımın bir uzantısı olan neoklasik yaklaşımı da klasik yaklaşımla birlikte değerlendirebiliriz. Tarihsel olarak 1870-1914 yılları arasında etkin olan neoklasik yaklaşım klasik yaklaşımdan farklı olarak iktisadı matematiksel yöntemlerle geliştirmiş, marjinal analizin kullanılmasını sağlamış, denge kavramını iktisadi analizin merkezine yerleştirmiştir.
Neoklasikler bu iyi işlememe durumunu piyasa başarısızlığı olarak kavramsallaştırmışlardır. Onlara göre piyasaları başarısızlığa uğratan çeşitli etmenler vardır. Bu etmenler şunlardır (Susam, 2016):
• Tam rekabetin gerçekleştirilememesi, • Kamusal malların üretilmesinin gerekliliği, • Dışsallıkların varlığı, • Marjinal maliyetin sıfır olduğu üretim faaliyetlerinin (doğal tekellerin) varlığı.
Keynesyen Yaklaşım
Keynesyen yaklaşım John Maynard Keynes’in Genel Teori adlı eseri çerçevesinde oluşan iktisat teorisi ve politikasına verilen addır. Bu yaklaşım zaman zaman Keynesyen devrim olarak da adlandırılmıştır. Bu yaklaşımın oluşumunda 1929 Büyük Bunalımı etkili olmuştur. Öyle ki 1929 Büyük Bunalımı gelişmiş ülkelerde yüksek bir işsizliğe neden olmuş ve bunun sonucunda önemli sosyal sorunlar ortaya çıkarmıştır.
O döneme kadar klasikler tarafından savunulan piyasa mekanizmasının kendiliğinden dengeyi sağlayacağı, oluşacak herhangi bir dengesizliğin bile piyasa süreci tarafından giderileceği görüşü yaşanan bu ekonomik krizle yıkılmıştır. Başka bir deyişle klasiklerin savunduğu bırakınız yapsınlar ekonomisi anlayışı çökmüştür (Önder, 2013).
Genel Teori’de ilk olarak işsizlik sorununu inceleyen Keynes bu sorunun çözümü için klasiklerin ileri sürdüğü serbest piyasa güçlerini değil toplam talebi artırmada görev üstlenen devlet müdahalesini savunmuştur.
Yatırımın marjinal etkinliği: Firmaların her dönem her alternatif faiz oranında ne kadar net yatırım yapmak istediklerini gösteren oran.
Keynesyen yaklaşıma göre para politikası ciddi bir durgunluk zamanında etkili olmayacak, bu politika toplam talebi her zaman artıramayacaktır. Bunun nedeni faiz oranının minimum düzeye indikten sonra para arzı ne ölçüde artırılırsa artırılsın faiz oranının daha fazla düşmeyecek olmasıdır. Yani belirli bir faiz oranında spekülatif para talebinin faiz esnekliğinin sonsuz olacaktır. Ayrıca yatırımcılar da bu durumda yatırımlarını
artırmayacaklar dolayısıyla yatırımların faiz esnekliği sıfır olacaktır.
Keynesyen iktisatçılar açısından Genel Teoride klasik yaklaşımdan -ilk ikisi efektif talebin bileşenleri olan- dört ayrışma söz konusudur. Bunlar şu şekildedir (Felderer ve Homburg, 2010):
• Cari reel gelir ile reel tüketim harcamalarını ilişkilendiren bir tüketim fonksiyonu, • Özünde sermayenin marjinal etkinliği kavramının yattığı bir yatırım teorisi, • Klasiklerin miktar teorisine bir seçenek olarak geliştirilmiş olan likidite tercihi teorisi, • Ücret ve fiyat katılıkları.
Tüketimde olduğunun tersine gelir artışı ile birlikte otomatik şekilde yatırım artışı gerçekleşmemektedir.
• Keynesyen yaklaşımın ekonomik krizlerle baş edebilmek için önerdiği başlıca çözümler şu şekilde özetlenebilir (Susam, 2016): • Ekonomide eksik istihdamdan tam istihdama varabilmek için efektif talebi artırmak gereklidir. • Bu amaca yönelik olarak devlet açık bütçe politikası uygulamalıdır. Yani devlet kamu harcamalarını artırıp vergileri azaltarak ekonomide fazladan talep oluşturmalıdır. Böylece atıl hâldeki üretim faktörleri tam istihdam dengesine varıncaya kadar üretimde olacak ve sonuçta üretim düzeyi ve dolayısıyla millî gelir denge düzeyi fiyat düzeyinde artışa yol açmadan artacaktır. • Tam istihdam düzeyine varıldıktan sonra gerçekleşecek talep artışı ise üretimde bir artışa neden olmayacak, yalnızca fiyatlar genel düzeyini (talep enflasyonu biçimde) artıracaktır.
Monetarist Yaklaşım
Monetarist Yaklaşım 1970’li yıllarda ortaya çıkan stagflasyon olgusu karşısında Keynesyen yaklaşımın başarısızlığı 1960’lı yıllarda ortaya atılmış olan monetarist yaklaşımın daha fazla kabul görerek yaygınlaşmasının önünü açmıştır. En önemli temsilcisi Amerikalı iktisatçı Milton Friedman olan monetarist yaklaşım Keynesyenlerin savunduğunun aksine tam istihdamı artırmaya ve enflasyonu dizginlemeye yönelik maliye ve para politikalarının etkinliğine inanmamaktadır. Monetarist iktisatçılar bir ekonomide istikrarsızlığın ana nedeninin para arzındaki düzensiz dalgalanmalar olduğunu ileri sürmüştür.
Friedman’a göre maliye politikasının ekonomik faaliyete etkisi kamu harcamalarının ne şekilde karşılandığına bağlı olarak farklılık göstermektedir. Para arzı sabitken kamu harcamalarının artışını ele alırsak, bu artış iç borçlanmayla karşılandığında piyasada ödünç verilebilir fonlara olan talep artış gösterecek ve bu durum faizleri artıracaktır. Faizlerin artışı ise özel yatırım harcamalarının düşmesine yol açacaktır (dışlama etkisi).
Yeni Klasik Yaklaşım
Yeni klasik yaklaşım 1970’li yıllarda geliştirilmiş, en önemli temsilcileri Robert Lucas, Neil Wallace, Thomas Sargent ve Richard Barro olan ekonomik yaklaşıma denilmektedir. Aşırı monetarizm veya ikinci tür monetarizm olarak da adlandırılan yeni klasik yaklaşım ekonomideki ajanların (hanehalkları ve firmalar) rasyonel olduğunu ve bu ajanların kendi ekonomik refahlarını yükseltmek amacıyla gereken ayarlamaları yapabileceğini ileri sürer. Onlara göre böylece eksik istihdamı etkileyici istikrar politikasının kullanılmasına gerek kalmamaktadır (Parasız, 1998).
Yeni klasikler üretim ve istihdamda gerçekleşen dalgalanmaları iki varsayıma dayanarak açıklamaktadırlar. Bunlardan ilki ve en önemlisi rasyonel beklentiler teorisidir.
Yeni klasik yaklaşımın ikinci varsayımı ise piyasa temizlenmesi veya denge fiyatları varsayımıdır. Onlara göre piyasalarda rekabet tam, ücret ve fiyatlar esnek olduğundan ekonomide her zaman bir denge oluşacaktır. Piyasalarda dengenin oluşması ise piyasaların temizlendiği anlamına gelmektedir.
Bazı yeni klasik iktisatçılar ise reel konjonktür teorisi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bazı iktisatçılara göre reel konjonktür teorisi ekonomik dalgalanmalara ilişkin klasik görüşün en son vücut bulmuş hâlidir. Reel konjonktür teorisi teknolojik değişim oranında büyük rastgele dalgalanmalar olduğunu ve bu dalgalanmalara yanıt olarak bireylerin rasyonel olarak emek arzı ve tüketim düzeylerini değiştirdiğini ileri sürmektedir.
Arz Yanlı Yaklaşım
Arz yanlı yaklaşım Keynesyen yaklaşımın 1970’li yıllarda görülen stagflasyon sorununa çözüm getirememesini eleştirerek 1980’li yıllarda gündeme gelen ancak teorik bir altyapıya sahip olmayan bir yaklaşımdır. Önde gelen temsilcileri Arthur Laffer ve Robert Mundell olan arz yanlı yaklaşım Keynesyen yaklaşımın tersine ekonominin arz yanına vurgu yapmakta ve ekonomide üretimin vergi oranlarında indirim yapılarak teşvik edilmesi gerektiğini savunmaktadır. Arz yanlı yaklaşımı savunanlara göre vergi oranlarında yapılacak indirimler daha fazla çalışmayı, tasarrufu ve yatırımı teşvik edecek ve böylece daha dinamik bir ekonomi ortaya çıkacaktır.
Klasik yaklaşıma benzer şekilde devletin ekonomiye müdahalesine karşı çıkan arz yanlı yaklaşım vergi gelirlerinin azaltılmasının yanında kamu harcamalarının azaltılması, bütçe denkliğinin sağlanması, kamu kesiminin küçültülmesi, kamusal girişimlerin özelleştirilmesi, ekonomide rekabetçiliğin sağlanması, piyasaya girişlerin kolaylaştırılması gibi bir dizi ekonomik politikayı savunmaktadır.
Yeni Keynesyen Yaklaşım
Konjonktür dalgalanmaları konusuna 1980’li yıllarda verilen tepkilerden biri de en önemli temsilcileri Joseph
Stiglitz, Gregory Mankiw, George Akerlof ve Janet Yellen olan yeni Keynesyen yaklaşımdır. Yeni Keynesyen yaklaşım mikro düzeyde firmaların kârlarını, tüketicilerin de refahlarını maksimum yapma davranışlarının ekonomide nasıl istenmeyen sonuçlar yarattığını ortaya koymaya çalışmaktadır (Ataç, 2016). Bu yaklaşım neoklasik mikro iktisadi temellere sahip olan ve Keynesyen yaklaşımla tek bağlantısı politikaların sonuçları olan bir yaklaşımdır.
Yeni Keynesyenler ekonomik modellerini ücret ve fiyatların yapışkan olduğu varsayımına dayandırmakta ve bunun nedenlerini araştırmaktadır. Yeni Keynesyen yaklaşıma göre ücret yapışkanlığına neden olan faktörler; örtük ücret sözleşmeleri modeli, etkin ücretler modeli ve içeridekiler-dışarıdakiler modeli ile açıklanmaktadır (Ataç, 2016).
• Örtük ücret sözleşmeleri modeli: Bu modelde ücretler işçi ve işverenler arasında yazılı bir anlaşma olmadan uzun dönemi kapsayacak şekilde ve örtük olarak belirlenmektedir. Bu durumda konjonktürün daralma dönemlerinde ücretlerde azalış olmayacağı gibi konjonktürün yükseliş dönemlerinde de ücret artışı gerçekleşmeyecektir. • Etkin ücretler modeli: Bu model reel ücret ile verimlilik arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır. Etkin ücretler modelinde işçilerin aldığı ücretler işçilerin nitelikleriyle doğrudan ilişkili olarak belirlenir. Dolayısıyla işgücü arzının çokluğu hâlinde ücretlerde azalış gerçekleştirmeye gerek yoktur. • İçeridekiler-dışarıdakiler modeli: Bu modelde bir ekonomik kriz gerçekleştiğinde bazı işçiler işten çıkarılarak dışarıdakilerden olmak durumunda kalabilir. Ekonomik canlanma başladığında ise o dönemde içeride olan işçiler ücretlerinin artması hâlinde daha fazla çalışacaklarını belirterek dışarıdakiler durumunda olan işçilerin işe alınmasını önlemeye çalışacaklardır.
Yeni Keynesyenler ücret ve fiyat yapışkanlığına neden olan bu gibi durumlarda yeni klasiklerin savunduğu türden bir piyasa temizlenmesinin (dengesinin) gerçekleşmeyeceğini ileri sürerler. Onlara göre ekonomik ajanların birçok durumda asimetrik bilgiye sahip olması da önemli bir sorundur.
Post-Keynesyen Yaklaşım
Neoklasik Keynesyen senteze bir tepki olarak ortaya çıkan ve kökenleri 1950’li yıllara dayanan Post-Keynesyen yaklaşım makroekonomik sonuçların belirlenmesinde tarihin ve belirsizliğin önemi üzerinde duran bir yaklaşımdır. Kendi içinde farklı alt yaklaşımlar bulunan Post-Keynesyen düşüncenin en önemli temsilcileri Michael Kalecki, Nicholas Kaldor, Joan Robinson, Hyman Minsky ve Paul Davidson’dur.
Post-Keynesyenler modern ekonomilerin temelde istikrarsız olduğuna inanırlar ve tam istihdamda uzun dönem denge fikrini kabul etmezler. Onlar ekonominin günümüzdeki durumunun belirlenmesine tarihin önemli olduğunu vurgularlar.
Post-Keynesyen yaklaşımın önem verdiği bir konu da gelir dağılımıdır. Onlara göre harcama eğilimleri birey ve firma grupları arasında farklılık göstermektedir. Tüketim eğilimleri gelir düzeyine göre farklılık gösterirken yatırım eğilimleri firma büyüklüğünden ve gücünden etkilenmektedir. Bu nedenle gelir ve servet dağılımındaki değişiklikler efektif talebi etkileyecektir.
Bu yaklaşım ücret esnekliğini ve işgücü piyasası reformlarını tam istihdama giden bir yol olarak değerlendirmemektedir. Bu yüzden onlara göre kapitalist ekonomilerin tam istihdamı sağlamaya dönük otomatik bir mekanizması bulunmamaktadır.
Post-Keynesyen yaklaşım mikro temellerin optimize edilme gereksinimine ve uzun dönemli arz yanlı denge kavramına karşı çıkmakta, kapitalist bir ekonomide finansal istikrarsızlıkların olabileceğini dikkate almakta ve gönülsüz işsizliği piyasa ekonomilerinin açıklanması gereken bir özelliği olarak nitelendirmektedir.
Sonuç olarak Post-Keynesyenler efektif talebin hem kısa hem de uzun dönemde önemli olduğunu vurgulamakta ve bu yüzden efektif talebin yönetilmesinde maliye politikalarının etkinliğinden şüphe duymamaktadırlar.