LOJ331U-ULUSLARARASI İKTİSAT
Ünite 1: Klasik Ticaret Teorileri
Erken Ticaret Teorileri
David Ricardo, Smith’ten yaklaşık 40 yıl sonra, ticaretin nedenini ve ticaretten elde edilen kazançları karşılaştırmalı üstünlük teorisi ile açıklamıştır. Ricardo, modelindeki ölçeğe göre sabit getiri, yani üretimde sabit maliyetler varsayımı ve ülkelerin karşılaştırmalı üstünlüğünü emek değer teorisine dayandırması dolayısıyla eleştirilmiştir.
Merkantilizm ve Fizyokrasinin Dış Ticaret ile İlgili Görüşleri
Servetin sırrını soracak olsaydınız, cevap ne olurdu? En iyi yaptığınız şeyi yapın. Gerisi için ticaret yapın. Başka bir ifadeyle, uzmanlaşın ve ticaret yapın.
Merkantilistlerin Görüşleri: Feodal dönemin sona ermesini sağlayan Westphalia Antlaşması sonrasında çok uluslu imparatorluklar yerine ulus devletler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu devletler arasında gerçekleşen ekonomik ilişkiler uluslararası ticaretin gelişmesindeki en önemli adımdır.
Merkantilizm, 1450-1750 yılları arasında Avrupa’da ortaya çıkarak Orta Çağ ve Fizyokrasi arasındaki dönemde gelişen siyasi ve iktisadi düşüncelerin bütünüdür. Resmî bir düşünce okulu olarak adlandırılamaz, daha ziyade bu dönemde yurt içi ekonomik faaliyetlerin ve uluslararası ticaretin rolüne yönelik hâkim olan benzer tutumların bir toplamı olarak sınıflandırılabilir. Sömürgeciliğe ve ticari müdahalelere dayalı Merkantilizm’e yönelik görüşler dünya ticaretinde yeni bir aşamaya geçilmesine sebep olmuştur. Aslında, Merkantilizm genellikle devletlerin ekonomi politiği olarak anılmaktadır.
Merkantilist düşüncenin merkezinde, güç bulunmaktadır. Bir ülkenin gücü, sahip olduğu ulusal servetinden gelmektedir.
Ayrıca, Merkantilist düşüncenin en önemli dayanaklarından bir diğeri de dünya servetinin sabit olduğu görüşüdür.
Merkantilizmde ticarete taraf olanlardan biri kazançlı çıkarken diğeri kayba uğrayacağı için, yoğun devlet müdahaleciliği kaçınılmazdır.
Dünya servetinin sabit olduğu bir düzende ülkelerin kendi kendine yeterli olmasını sağlamanın yolları şu şekilde sıralanabilir:
• Güçlü bir askerî orduya ve ticaret filolarına sahip olmak, • Hazinenin altın ve değerli maden stokunu artırmak, • İç ve dış ekonomik faaliyetlere kamusal müdahalede bulunmak, • Tüketim mallarının ithalatını yasaklamak, • İhraç mallarının üretimi için gerekli olan hammadde ithalatını artırmak, • Ülke içi üretimi destekleyerek ihracatı artırmak,
• Sömürge ülkeler aracılığıyla uluslararası ticaret yaparak ithalatı artırmak, • Ülkeye giren değerli maden miktarının, ülkeden çıkandan daha fazla olmasını (dış ödeme fazlası oluşturmak) sağlamaktır.
Merkantilist sistemin sağladığı olanaklar aslında sistemin çöküşüne de zemin hazırlamıştır. Sermaye birikimindeki artış ve yeni üretim tekniklerinin ortaya çıkması ile Sanayi Devrimi başlamış ve kas gücü yerine makine gücüne dayalı üretim sürecine girilmiştir. Yeni dönemde sorun üretim yapamamak değil, büyük miktarlarda üretilen mallara pazar bulamamak olmuştur. Ülkelerin değerli maden biriktirerek sürekli zengin olmalarının uzun vadede mümkün olmadığı, her iki ticari tarafın da kayba uğradığı görülmüştür. Çünkü böyle bir sistem dâhilinde ticaret yapan az gelişmiş sömürge ülkeler, zaman içinde daha da fakirleşmişler, ithalat yapamaz ve ithalat karşılığında değerli maden gönderemez hâle gelmişlerdir. Bu hususlar Merkantilizmin yıkılmasına yol açmıştır.
Fizyokratların Görüşleri: Merkantilizmin son dönemlerinde, uluslararası ticarete yönelik müdahalelerin olumsuz sonuçları üzerine odaklanan ve uluslararası ticaretin sadece ticaretle uğraşanların refahını artıracağını bunun yanı sıra topluma bir fayda sağlamayacağını ileri süren bir görüş olarak Fizyokrasi gelişmiştir. Fizyokratlar, ekonominin ve toplumun yapısının doğal bir düzen içinde hareket ettiğini ve bu düzende kendiliğinden oluşan kuralların ekonomiyi ve toplumu belirli bir dengede tuttuğunu ileri sürmüşlerdir. Dolayısıyla ülkelerin iç ve dış ekonomik faaliyetlerine müdahale edilmesi sonucunda doğal düzen bozulacağından, politika olarak “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” felsefesini savunmuş ve devlet müdahaleciliğine karşı bir tutum sergilemişlerdir.
Fizyokratlar, ticaret ve sanayi sektörlerinin gerekli olmalarına rağmen, verimli olmadıklarını ve toplumsal refahın temel kaynağının uluslararası ticaret yerine tarımsal üretim olduğunu savunmuşlardır.
Serbest uluslararası ticaretin toplumsal ve ekonomik etkilerine büyük önem vermelerine rağmen Fizyokratlar, tarım dışı diğer sektörler ve sanayi sektörü ile bu sektörlere ait malların uluslararası ticaretinin ülke ekonomileri üzerindeki kritik önemini göz ardı etmişlerdir. Bu nedenle Fizyokratların uluslararası ticaretin gelişmesine yönelik katkıları çok düşük düzeyde kalmıştır. Bununla birlikte Fizyokratların doğal düzene dayalı liberal sistem fikirleri, klasik liberal sistemin ve küreselleşmenin temellerinin atılmasını sağlamıştır.
Klasik Dış Ticaret Teorileri
Klasik Liberalizmin ortaya çıkmasında Merkantilizm ve Fizyokrasinin payı büyüktür. Söz konusu akımlara yöneltilen eleştiriler yanında özellikle Fizyokrasinin doğal düzen anlayışının kabulü Klasik Liberalizm görüşünde etkili olmuştur. Sanayi Devrimi’nin ortaya çıkardığı gelişmeler ve Adam Smith’in kitabıyla sağladığı teorik katkılar Klasik Liberalizm dönemini başlatmıştır. Adam
Smith dışında Klasik iktisadın diğer önemli temsilcileri ise David Ricardo, Robert Malthus, Jean Baptiste Say, John Stuart Mill’dir.
Klasik Liberalizm laissez-faire ve doğal düzen ilkesini benimsemektedir. Klasik liberalizm bireyciliğe dayanan, kişilerin hak ve özgürlüklerine önem veren, piyasada devlet müdahalesinin en aza indirilmesi gerektiğini savunan bir doktrindir. Adam Smith’e göre bireyler Homo Economicus’tur. Bireylerin homo economicus olması, onların rasyonel düşünme, karar verme ve bireysel çıkar maksimizasyonu çerçevesinde davranmasını ifade eder. Smith’e göre ‘her birey kendi çıkarı peşinde koşarak çıkarını maksimize etmeye çalışırsa toplum çıkarı da maksimize edilmiş olur’. Dolayısıyla, Adam Smith’in doğal düzeni, fizyokrat düşünce sisteminden farklı olarak bireysel çıkarlara dayanmaktadır.
Klasik Liberalizme göre ekonomide düzeni sağlayan bir “görünmez el” mekanizması bulunur. Bu el, fiyat mekanizmasıdır. Smith, iş bölümü ve uzmanlaşmanın verimliliği artırdığını ileri sürmüş ve en önemli üretim faktörünün emek olduğunu savunarak Emek Değer Teorisi’ni geliştirmiştir.
Adam Smith’e göre, Merkantilistlerin aksine dünya serveti sabit değildir. Uluslararası ticaretin serbestleşmesi sayesinde iş bölümü ve uzmanlaşma gelişecek, kaynakların verimlilikleri artacak ve böylece aynı miktarda girdi (emek, sermaye vb.) kullanılarak daha fazla mal üretilecektir.
Klasik dış ticaret teorilerinde, analizlerin daha kolay anlaşılabilmesi için yapılan basitleştirici ve sınırlandırıcı varsayımları açıklamak gerekmektedir. Bu varsayımlar şu şekilde sıralanabilir:
• Dünyada iki ülke bulunmaktadır. Bu iki ülke aynı çeşit iki malı üretir. • Her iki ülke her iki malı tüketmeye ihtiyaç duyar. Üretilen mallar homojen niteliktedir. • Uluslararası ticarette para kullanılmamakta, malın malla değiş tokuşu söz konusudur. • Fiyatlar parasal değil, reeldir. Bir malın değeri diğer malın cinsinden veya malı üretmek için kullanılması gereken iş gücü miktarı cinsindendir. • Tüm piyasalarda tam rekabet koşulları geçerlidir. • Ekonomi tam çalışma kapasitesindedir. • Piyasalarda devlet müdahalesi bulunmamaktadır. • Üretimde ölçeğe göre sabit getiriler söz konusudur. • Taşıma maliyetleri sıfırdır.
Mutlak Üstünlük Teorisi
Adam Smith’in ortaya attığı, mutlak üstünlük teorisine göre, her ülke hangi malı mutlak olarak daha ucuza üretiyorsa o malın üretiminde uzmanlaşarak onu ihraç etmeli, üretim maliyetinin yüksek olduğu malı diğer ülkeden ithal etmelidir. Böylece uluslararası uzmanlaşma
ortaya çıkacak ve bu durumun sonucunda taraflar dışa kapalı bir ekonomiye göre daha fazla yarar sağlar.
Adam Smith’e göre, iki ülke arasındaki ticaret mutlak üstünlüğe dayanır.
Mutlak üstünlük, bir ülkenin doğal kaynaklarının bir sonucu da olabilir.
Karşılaştırmalı Üstünlük Teorisi
Bir ülkenin her iki malda da mutlak üstünlüğe sahip olması karşısında ticaretin nasıl gerçekleşeceği sorusunun cevabı mutlak üstünlük teorisinin ortaya çıkmasından 40 yıl sonra David Ricardo tarafından 1817’de yayımladığı Politik Ekonomi ve Vergilendirme İlkeleri isimli eserinde Karşılaştırmalı Üstünlük Teorisi ile verilmiştir. Karşılaştırmalı üstünlük teorisi, ekonomi biliminin en eski ve yerine yenisi ileri sürülememiş teorisi olup, geçerliliğini belli şartlar altında günümüzde de korumaktadır.
Karşılaştırmalı üstünlüğe göre, bir ülke, diğerlerine göre hangi malların üretiminde daha yüksek oranda bir üstünlüğe sahip ise o malların üretiminde uzmanlaşmalıdır. Ülkeler karşılaştırmalı üstünlüğe sahip oldukları malların üretiminde uzmanlaşmalı ve bunları ihraç edip, diğerlerini ithal etmelidir. Böylece her iki ülke dış ticaretten kazançlı çıkacaktır. Ricardo’ya göre ticaret karşılaştırmalı üstünlük nedeniyle gerçekleşir. Mutlak üstünlüğün gözlendiği her durumda karşılaştırmalı üstünlük bulunmaktadır. Burada önemli olan üstünlüklerin derecesidir.
Karşılaştırmalı Üstünlük ve Fırsat Maliyeti: Emek değer teorisine göre, bir malın değeri veya fiyatı, malın üretiminde kullanılan emek miktarına bağlıdır. Teoride emeğin tek üretim faktörü olduğu ve tüm malların üretiminde kullanılan emeğin homojen olduğu (yani, yalnızca bir türden) varsayılmıştır. Neo-klasik iktisatçılar, emek-değer teorisinin geçerliliğini savunmanın mümkün olamayacağını çünkü üretimde sermaye, doğal kaynaklar ve girişimci gibi diğer faktörlerinin de yer aldığını, ayrıca emeğin homojen olmayıp çeşitli kalitelerinin bulunabileceğini kabul etmişlerdir. Dolayısıyla, karşılaştırmalı üstünlüğün açıklamasını emek değer teorisine dayandırmak doğru olmayacaktır.
Spesifik olarak, emek üretimin tek faktörü değildir ve tüm malların üretiminde aynı sabit oranda kullanılmaz.
Karşılaştırmalı üstünlük teorisinin emek değer teorisine dayanmasına gerek olmadığını Gottfried von Haberler fırsat maliyeti teorisi ile açıklamaya çalışmıştır. Haberler’e göre, iki ülkedeki fırsat (vazgeçme) maliyetleri farklı ise emek dışındaki üretim faktörleri de dikkate alındığında karşılaştırmalı üstünlük teorisi emek-değer teorisine dayanmadan da aynı sonuçları verecektir.
Fırsat maliyeti teorisine göre bir malın fırsat maliyeti, o malın üretimi için vazgeçilen diğer tüm üretim faktörlerinin toplam maliyetine eşittir. Bu durumda bir
malın üretim maliyeti; emek, sermaye, doğal kaynaklar (toprak), girişimci gibi bütün üretim faktörlerini kapsamakta ve faktörlerin homojen olup olmaması sorunu da böylece ortadan kalkmaktadır.
Uzmanlaşma iş gücünde, firmalarda, makine ve teknolojide gerçekleşebilir. İş bölümü ve uzmanlaşma sayesinde ortaya çıkan seri üretim, ticarete konu olabilecek bir mal fazlasının üretilmesine olanak verir. Böylece, uzmanlık alanlarına göre ülkeler kendi mal fazlalarını ihraç edecek, diğer ülkelerin mal fazlasını da ithal edebilecektir.
Üretim İmkânları Eğrisi ve Fırsat Maliyeti: Üretim imkânları eğrisi, üretimin sınırı olduğunu, dolayısıyla ekonomide kaynakların en etkin şekilde kullanılarak hangi mal ve hizmet alternatiflerinin üretilebileceğini göstermektedir. Bu eğri ülkenin üretebileceği mal ve hizmetlerin sınırını da temsil etmektedir. Eğer, ekonomide üretim imkânları eğrisi üzerindeki noktaların temsil ettiği mal ve hizmet miktarları üretilmiyorsa bu durum o ülkede kaynaklarının etkin biçimde kullanılmadığını anlatmaktadır. Diğer bir ifadeyle, üretim imkânları eğrisine bakarak o ülkenin üretebileceği mal ve hizmetlerin maksimum sınırı, yani ülkenin toplam üretim kapasitesi görülebilir.