İdari, yaşamsal ve dinsel amaçlı binalardan oluşan, işlevsel açıdan kendine yeten
yapı grupları olan manastırlar, ortaçağ Avrupasında her türlü toplumsal faaliyetin
odak noktasında yer alır. Sanat eğitiminin ve üretiminin yegâne merkezi konumundaki
manastırlar, mimari tasarımlarıyla da özgün ve homojen bir stil ortaya
koymaya başlarlar. Özellikle hac yolları üzerinde inşa edilen manastırlarda, bu
yeni stilin belirginleştiği söylenebilir.
Estetik yönden bir bütünlük anlayışı getiren bu stile, “Roma üslubunu anımsatan”
anlamında Romanesk denmiştir. 11. yüzyıl başlarından 12. yüzyılda Gotik
stilin belirmesine kadar tüm Batı Avrupa’da hâkim olan Romanesk stil, Roma’nın
mimarlık mirasını referans alır; bununla birlikte, Roma mimarisini belirleyen sütunlar
ve kemerlerden oluşan konstrüksiyonun yerine, Romanesk yapılarda masif
duvarlar ve ayaklar tercih edilmiştir. Bu ağır görünümün, Bizans mimarisine daha
yakın olduğu söylenebilir. Roma mimarisinin özelliklerini ortaçağ Avrupasına aktaran
Karolenj ve Otto mimarisi, biçimsel anlamda Romanesk stili besleyen en
önemli damardır; dolayısıyla, Karolenj mimarisi ile erken Hıristiyan ve Bizans geleneklerinin,
Romanesk yapılarda daha bütünleşmiş ve anıtsal bir yaklaşımla ele
alındığı söylenebilir.