AÖF Soru Bankası

Türkiye'nin Kültürel Mirası IIÜnite 4 Özeti

UNESCO Dünya Mirasında Türkiye IV

KMT204U-TÜRKİYE’NİN KÜLTÜREL MİRASI II

Ünite 4: UNESCO Dünya Mirasında Türkiye IV

Giriş

Bu ünitede; tümü kültürel kategoride olmak üzere UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesine alınan Konya, Niksar, Niğde, Alanya, Eshab-ı Kehf Külliyesi ve Ahlat Mezar Taşları tanıtılmaktadır.

Selçuklu Başkenti Konya

Konya Ovası’nın batı bölümünde denizden yüksekliği 1000 m’yi geçen düzlüğün batı kesimine kurulan Konya yerleşim tarihi ilk çağlara kadar uzanmaktadır. Sırasıyla Hitit, Frig, Lidya, Pers ve Romalıların egemenliğine giren şehir, Roma İmparatorluğu’nun 379 tarihinde ikiye ayrılmasından sonra Doğu Roma/Bizans İmparatorluğu’na dahil olmuştur. Adının Luwi dilinde Kawana’dan geldiği ve bu adın daha sonra Konion şekline dönüştüğü, Roma ve Bizans dönemlerinde İkonion/İkonium, 11. yüzyıldan itibaren özellikle Batılılar tarafından Konia, Konium, Komo, Kunnyo biçiminde adlandırıldığı bilinmektedir. 7. yüzyılda Arap akınlarının hedefi haline gelen Konya’ya önce Emeviler ardından Abbasiler akınlar düzenleyerek kısa sürelerle egemen olmuşlarsa da 10. yüzyıldan sonra Konya’ya herhangi bir akın düzenlenmemiş, Bizans İmparatorluğu döneminde şehir dini ve askeri bir merkez olmayı sürdürmüştür.

Büyük Selçuklu komutanlarından Afşin, 1069 yılında Konya’ya keşif akınları düzenlemişse de şehir, Türk egemenliğine 1073 yılına girmiştir.

1074’de Büyük Selçukluların hâkimiyetini tanıyan Kutalmışoğlu I. Rükneddin Süleyman Şah, İznik’i fethederek İznik başkent olmak üzere Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurmuştur.

Selçuklular, iç kale surunun çevrelediği sonradan Alâeddin Tepesi olarak anılacak olan tepede cami, saray, darphane inşa ederek idari yapılarını kurdular. Alâeddin Tepesi’nin en yüksek yerinde Eflatun Mescidi adını alan eski bir kilise bulunuyordu.

Mimari

Kitabeler, vakfiyeler ve dönem kaynakları Konya’da Selçuklu dönemi imar faaliyetlerinin en erken 1122’de I. Mesud döneminde başladığını ve yerleşimin iç kale ve dış kalede gerçekleştiğini mahalle yerleşimlerinin doğu-batı, kuzey-güney yönünde iki ana arter etrafında şekillendiğini göstermektedir.

Saray çevresinde ve iç kalede gerçekleşen ilk mahalle yerleşimleri, iç ve dış kalede dört yönü vurgulayan ana ulaşım yolları çevresinde kurulmuşlardır.

Cami ve Mescitler: Sivil yerleşimler bir taraftan devam ederken diğer taraftan sonradan Alâeddin Camii adını alacak olan şehrin ilk cami yapısının inşasına iç kalede, Alâeddin Tepesi’nde başlanmıştır. Günümüze kadar varlığını devam ettiren Alâeddin Camii, ilavelerle genişletilmiş ve birçok onarım görmüştür.

Selçuklu döneminde inşa edilen bir diğer önemli camii İplikçi Camii’dir. Alâeddin Tepesi’nin doğu yakınında bulunan camii, Ebülfazl Mescidi, Ahmed Bey Camii adlarıyla anılmış, Altun-aba Medresesi’nin 1202 tarihli vakfiyesinde belirtilen İplikçi Necîbüddin Ayaz’ın medresenin mütevellisi olması ve yakınında bulunan İplikçiler Çarşısı dolayısıyla önce İplikçiler, daha sonra İplikçi adını almıştır.

Eğitim Yapıları: Türkiye Selçukluları döneminde eğitim, aile, mescit ve camilerin yanında bir kurum olarak medreselerde gerçekleştirilmiştir. Konya’daki eğitim kurumlarının varlığından ilk defa 12. yüzyılda söz etmek mümkündür. Temel eğitimin verildiği mektepler ve ihtisas eğitiminin yapıldığı medreseler olarak iki grupta toplanabilen bu yapılardan mektepler daha küçük yaşta çocukların eğitim alabilmeleri için bazen bir külliye bünyelerine bazen de mahalle mescitlerinin yanlarına inşa edilmişlerdir. Medreseler ise ihtisas konularına göre dar’ül-hadis, dar’ül-fukaha, dar’ül-huffaz ve tıp medreseleri gibi adlarla adlandırılmışlardır. Tıp eğitimi veren medreselerin bazıları şifahanelerle birlikte inşa edilmişlerdir.

Ticaret Yapıları: II. Kılıç Arslan döneminde 1176’da Bizans’a karşı kazanılan Miryokefalon Zaferi’nden sonra Anadolu’daki hâkimiyetlerini iyice kuvvetlendiren Selçuklular, uluslararası ticaretten pay alabilmek ve uluslararası ticaret yollarını kontrol ederek güvenliği sağlanmak amacıyla 13. yüzyılın başlarından itibaren önemli fetihler yaptılar. I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in Antalya’yı, oğlu I. İzzeddin Keykavus’un Sinop’u fethetmesinden sonra Akdeniz ve Karadeniz’de çok önemli birer limana sahip oldular ve kısa sürede uluslararası kuzey-güney ticaretinin kontrolünü ellerine geçirdiler. Roma ve Bizans dönemlerinde askeri yolların, doğu-batı uluslararası ticaret yolunun ve önemli pazarların geçiş güzergâhında yer alan Konya, doğu-batı ve kuzey- güney kervan yollarının kavşağında ticari merkez konumuna geldi. I. Alâeddin Keykubad’ın Alanya’yı fethetmesiyle Selçuklular Akdeniz’de Antalya’dan sonra ikinci bir limana daha sahip oldular. II. Kılıç Arslan döneminden itibaren uluslararası ticaret yolları üzerine kervansaraylar inşa ederek uluslararası ticaretten pay alan Selçuklular, refahlarını arttırdılar.

Türbeler: Alâeddin Camii avlusunda bulunan kare tabanlı bir kaide üzerine oturan, ongen tabanlı ongen prizma gövdeli dıştan piramidal külâh örtülü, Selçuklu sultanlarına ait iki katlı II.Kılıç Arslan Türbesi, Konya’nın bilinen en erken tarihli Selçuklu türbesidir.

Danişmendli Başkenti Niksar

Günümüzde, Yeşilırmak Nehri’nin en büyük kolu olan Kelkit Çayı vadisinin sağ kenarında kurulan ilçenin yerleşim tarihi Antik Çağdan itibaren takip edilebilmektedir. Niksar Kalesi, Kelkit Çayı ile Maduru Deresi arasında yer alan bir tepelikte kurulmuştur. Yerleşim, zamanla kale dışına taşarak şehrin güney, doğu


ve batı yönlerine doğru genişlemiştir. Hitit, Frig, Med, Pers, Pontus, Grek ve Roma idareleri altına giren bölge daha sonra Doğu Roma/Bizans yönetimine geçmiştir. Pontus Krallığı döneminde Kaberia (Cabira) adıyla anılan şehir, Roma döneminde General Pompeius (MÖ 66-62) tarafından yeniden inşa edilerek Diaspolis adıyla adlandırılmıştır. Şehir, İmparator Tiberius döneminde (MS 14-37) Neo Caesarea (yeni Kayseriye); Bizans döneminde Neo Caesarea ve Harsanisiya; Dânişmendnâme’de Harsanosiyye ve Niksar; Türkiye Selçukluları döneminde Dârülikbâl adıyla anılmıştır.

Malazgirt Savaşı’nın (1071) ardından Anadolu’nun fethi için görevlendirilen Büyük Selçuklu komutanlarından Danişmend Gazi, Niksar’ı alarak kurduğu Danişmendli Beyliği’nin başkenti yapmıştır. Bizans ordusu Niksar’ı tekrar ele geçirmek için ara ara saldırılarda bulunmuşsa da başarılı olamamıştır. 1175 yılına kadar Danişmendli egemenliği altında kalan Niksar, bu tarihten sonra Türkiye Selçuklularının eline geçmiştir. 1277 yılından sonra, İlhanlı-Moğol baskısına maruz kalan şehrin tüm gelirlerine İrencin Noyan el koymuştur. Anadolu’daki İlhanlı/Moğol baskısı bittikten kısa bir süre sonra Niksar, Taceddinoğullarının, daha sonra da Eretnaoğulları ile Osmanlıların egemenliği altına girmiştir.

Mimari

Niksar’ın fiziki durumu ve nüfusu ile ilgili en erken tarihli bilgiler 1455 tarihli bir tahrir kaydından elde edilmektedir. Daha önceki dönemlerde var olan yerleşimlere işaret eden ve Danişmendli yerleşimi hakkında fikir veren bu tahrir kaydına göre, o tarihte şehirde 19 mahalle bulunmakta, bu mahalleden birinin Ermeni bir diğerinin Rum, 17 sinin Türk yerleşimi olduğu anlaşılmaktadır. Dört mahalleden biri ismini kilisesinden, diğer üçü cami, mescit yapılarından almaktadır. Melik Dânişmend, Ahî Pehlivan, Ahî Şâhin ve Hankah mahalleleri ise adlarını zâviyelerden almıştır.

Cami ve Mescitler: Niksar’daki Danişmendli camileri çoğunlukla kale eteklerinde şehrin güneydoğu yönünde yer almaktadır. Bu yapıların çoğunluğu, özgünlüğünü yitirmiştir. Danişmendli dönemi cami ve mescitlerinde ahşap malzeme ağırlıklı olmak üzere kesme ve moloz taş malzeme kullanılmış, ahşap tavanlı ve avlulu olan bu yapıların bazılarının minareleri de ahşap malzemeden inşa edilmiştir. Şehrin doğu çıkışında Çepnibey mahallesinde yer alan, 1145 yılında Nizameddin Yağıbasan döneminde inşa edildiği genel kabul gören, inşa kitabesi bulunmayan Melik Gazi Camii adıyla da anılan Niksar Ulu Camii, sundurma biçiminde yapılmış son cemaat yeri ve bazı yenilikler taşıyan mimari kuruluşuyla dikkati çeker.

Cin Camii; inşa kitabesine göre 1160 yılında, Melek Salar Aydoğdu tarafından inşa ettirilmiştir. Doğu-batı yönünde dikdörtgen tabana otaran yapı sivri kemer profilli beşik tonoz örtülmüştür. Bir külliye olarak inşa edilen ancak cami yapısı günümüze gelebilen Çöreğibüyük Camii; İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han (1304-1316) tarafından yaptırılmıştır.

Eğitim Yapıları: Nizamettin Yağıbasan tarafından 12. yüzyılın ortalarında Niksar ve Tokat’ta inşa ettirilen Yağıbasan Medreseleri, Anadolu’nun en erken tarihli, kapalı avlulu medrese yapılarıdır.

Ticaret Yapıları: Danişmendli döneminde uluslararası ticaret yollarının merkezinde bulunan Niksar’dan günümüze gelebilen bazı han kalıntıları bulunmaktadır. Amasya şehir merkezinden başlayarak Yeşilırmak Vadisi boyunca devam eden güzergâhta Taşova ve Erbaa’dan Talazan Köprüsü aracılığıyla Niksar’a ulaşılmaktadır.

Türbeler: Danişmendli döneminde (1080- 1178) Niksar’da inşa edilen türbelerden Danişmendli Beyliği’nin kurucusu Melik Danişmend Ahmed Gazi Türbesi’nin (öl.1104) inşa kitabesi yoktur. Yaptıranı ve inşa tarihi bilinmeyen ancak Nizameddin Yağıbasan tarafından yaptırıldığı söylenen türbe özgünlüğünü tümüyle yitirmiştir.

Niğde Tarihi Anıtları

İç Anadolu, Orta Kızılırmak bölgesinde Batıda Melendiz Dağları ile güneydoğuda Aladağlar arasında yer alan tek geçit yerini oluşturan Niğde, 1229 m yükseklikteki bir plato üzerine kurulmuştur. Niğde bölgesinin tarihi Paleolotik döneme uzanmaktadır. MÖ 3. binden başlayarak Hititlerin yerleştiği bölge, MÖ 710-620 arasında Asur hakimiyetine girmiştir. Daha sonra Medlerin, MÖ 550’de Perslerin hakimiyetine giren kent, MÖ 334’de Büyük İskender’in egemenliğine girmiş, MÖ 332- MS 17 tarihleri arasında Kapadokya Krallığı’nın, (MÖ 281-MS 62) arasında Pers hanedanından Mithridates’in kurduğu Pontus Krallığı’nın, 62- 395 arasında Roma İmparatorluğu’nun, 395’den sonra da Doğu Roma/Bizans egemenliğine girmiştir. 8. yüzyıldan itibaren Bizans ile Emeviler arasında sürekli el değiştiren Niğde bölgesi, Abbâsî Halifesi Hârûnürreşîd (öl.809) döneminden itibaren 806-965 yılları arasında Abbasilerin hâkimiyetine girmiş, 965 tarihinde Bizans İmparatoru II. Nikephoros tarafından yeniden Bizans topraklarına katılmıştır. Niğde, 1071’den sonra Türkiye Selçuklularının kurucusu Sultanı I. Rükneddin Süleyman Şah (öl. 1086) zamanında Selçuklu Türklerinin egemenliğine girmiş, Selçukluların tamamen yıkılarak tarih sahnesinden çekildikleri 1318 tarihinden kısa süre önce İlhanlı-Moğol egemenliğine geçmiştir.

Niğde’nin ilk adının Hitit belgelerinde geçen Nakhita ya da Naghida olduğu kabul edilmekte, Helen dilinde bu adın Nagidos’a dönüştüğü belirtilmektedir.

Mimari

Niğde’nin tarihi çekirdeğini Alâeddin Tepesi oluşturur. Alâeddin Tepesi ve Alâeddin Tepesi’nin güney ve batı eteklerinde bulunan Selçuklu, Eretnaoğulları ve Osmanlı yapıları, Niğde Tarihi Anıtları başlığı altında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesine alınmıştır. Bu yapıları Niğde İç Kalesi, Selçuklu döneminden Alâeddin Camii ve Hatıroğlu Çeşmesi, Osmanlı döneminden yapılarından Rahmaniye Camii ve Saat Kulesi ile Alâeddin Tepesi eteklerinde yer alan Eretnaoğulları döneminden Sungur


Bey Camii, Osmanlı döneminden Sokullu Mehmet Paşa Bedesteni, Nalbantlar Çeşmesi, Ermeni Kilisesi ve Rum Kilisesi, Kıble Mescidi ve Çeşmesi, Eskiciler Mescidi, Dumlupınar İlköğretim okulu, Kığılı Camii, Çarşı Hamamı oluşturmaktadır.

Niğde İç ve Dış Kalesi: Alâeddin Tepesi’ni çevreleyen dış surun bir kısım sur duvarları ile bazı burç kalıntıları günümüze gelebilmiştir. Tepenin kuzey ucunda yer alan kesin inşa tarihi bilinmeyen iç kale kısmen ayaktadır. İç kale burcu üzerine Osmanlı döneminde Ziya Paşa tarafından 1866 tarihinde yaptırılan sekizgen tabanlı, sekizgen prizma gövdeli 41 m yükseklikte Saat Kulesi bulunmaktadır.

Niğde Alâeddin Camii: İsmini bulunduğu Alâeddin Tepesi’nden alan cami, doğu cephesinde bulunan taç kapısındaki inşa kitabesine göre, 1223 yılında Türkiye Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad döneminde, Niğde Valisi Beşare Bey tarafından yaptırılmıştır. Sanatçı kitabelerine göre yapı, Sıddık ve Gazi adında iki kardeş mimar tarafından inşa edilmiştir.

Hatiroğlu Çeşmesi: Kitabesine göre 1267 tarihinde Selçukluların Niğde valisi Şerafeddin Hatiroğlu tarafından III. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde yaptırılmıştır.

Rahmaniye Camii: Osmanlı döneminde, 1747 yılında Abdurrrahman Paşa tarafından inşa ettirilmiştir. Abdurrahman Paşa Mescidi olarak da tanınan Rahmaniye Camii, Vakıflar Genel Müdürlüğü tescil fişlerine Fatih Camii adıyla kaydedilmiştir.

Sungur Bey (Ağa) Camii: Kalenin güneybatı kısmında bulunan yapı, İlhanlıların Niğde valisi Sungur Bey tarafından yaptırılmıştır. Yapı, minare kaidesinde bulunan Sungur Bey’in 1335-36 tarihinde tanzim ettirdiği vergi kitabesine ile Sungur Bey ve Ebû Said Bahadır Han’ın (1316-1335) isminin geçtiği minber kitabesine dayanarak 1316-1335 arasına tarihlenmektedir. Taç kapı eyvanının güney duvar ekseninde, giriş kapısının üst kısmında Gotik üsluplu gül (rosas) pencere bulunmaktadır. Gotik mimarinin üslup özelliklerini taşıyan Anadolu’nun nadir eserlerinden olan Sungur Bey Camii’nin doğu taç kapısının kaburgalı tonozu, gül pencereleri, harimin günümüze gelebilen demet sütünceleri ve başlıkları Kıbrıs üzerinden gelen Gotik etkilere işaret etmektedir.

Sokullu Mehmet Paşa Bedesteni: Sungur Bey Camii’ne neredeyse doğu cephe duvarına dayanacak biçimde çok yakın olarak inşa edilmiştir.

Ermeni Kilisesi: Niğde Kalesi’nin eteğinde Eski Saray mahallesinde yer almaktadır. Geç dönem Osmanlı kilisesi olan yapı, 19. yüzyıla tarihlenmektedir.

Rum Kilisesi: Geç dönem Osmanlı kilisesi olan yapı, 1861 yılında inşa edilmiştir. Niğde Kalesi’nin eteğinde Eski Saray mahallesinde bulunur.

Nalbantlar Çeşmesi: İnşa kitabesine göre; Osmanlı döneminde 1763-1764 tarihinde inşa edilmiştir. Sungur

Bey Camii’nin yaklaşık otuz metre güneybatısında kale eteğinde bulunmaktadır.

Alanya

Antalya Körfezi’nin doğusunda denizden yaklaşık iki yüz elli metre yükseklikte dağlık bir alanda kurulan Alanya’nın ilk yerleşim tarihi bilinmemektedir. Bilinen en eski ismi Korakesion (Koracesium) olan kale yerleşiminin 12 km uzağında bulunan Kadıini Mağarası’nda günümüzden yaklaşık 2,5 milyon yıl öncesine giden Paleolitik döneme ait izlere rastlanmıştır. Perslerin Mısır’a yaptıkları ihracat belgelerinden MÖ 4. yüzyılda şehrin Pers hakimiyetinde olduğu anlaşılmaktadır. Antik dönemde zaman zaman Antalya Ovası’nın (Pamfilya), zaman zaman Toros Dağlarının güney yamaçlarında bulunan Çukurova ve Mersin’den Alanya’ya kadar uzanan kıyıları içeren bölgenin (Kilikya) şehirlerinden sayılan Alanya, Romalı korsan Diodotos Tryphon’un üssü olduğu MÖ 137 tarihinden sonra bölgenin korsanlık merkezi olmuş, MÖ 67’de Romalı Komutan Pompeius’un bir deniz savaşıyla korsanlık faaliyetlerine son vermesiyle Roma İmparatorluğu’na bağlanmış, General Antonius tarafından Mısır Kraliçesi Kleopatra’ya hediye edilmiş, MS 7-8. yüzyıldan itibaren Antik dönemdeki ihtişamı kaybederek Bizans’ın hakimiyetinde kalmıştır.

Antalya Ovası’nı Pamphylia, bugünkü Çukurova bölgesini ve Toros Dağlarının güney yamaçları dahil Mersin’den Alanya’ya kadar uzanan kıyıları Kilikia olarak adlandıran Helenler, Çukurova bölgesine düzlük/ovalık anlamında Kilikia Pedias, Tarsus-Alanya arasındaki bölgeye taşlık/dağlık anlamında Kilikia Trakheia ismini vermişlerdir.

Türkiye Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad 1221’de Bizans tekfuru Kir Fard’ın elinde bulunan Alanya Kalesi’ni alarak o dönemde Kolonoros adıyla anılan şehri yeniden imar ederek devletin kışlık merkezi haline getirmiştir. Sultan, yeni surlar inşa ettirerek şehri büyütmüş, eski surlarını yeniletmiş ve Akdeniz kıyısına Kızıl Kule ile tersane yapısını inşa ettirmiştir. Şehir, bundan sonra sultanın ismiyle Alâiye olarak adlandırılmıştır.

Mimari

Helenistik dönemde (MÖ 323-MÖ 146) Akdeniz’e güneybatı yönde uzanan denizden 250 metre yükseklikte sarp ve yüksek yarımada üzerinde bir kale yerleşiminin bulunduğu, Seleukos İmparatoru III. Antiochos’un, MÖ 197’de buradaki sur duvarlarını aşmayı başaramadığı yönündeki bilgiye dayandırılmaktadır. Roma İmparatoru Gnaeus Pompeius Magnus, (MÖ 106-MÖ 48) buraya yeni bir kale inşa ettirmiş, Bizans İmparatorluğu döneminde kale, yeni yapı ve surlarla genişletilmiştir.

Gemicilerin kendileri için güvenli bularak kalenin kurulduğu Kandereli Burnu’na verdikleri “güzel dağ” anlamındaki Kalonoros ismi, Bizans döneminde de kullanılmıştır.


Alanya Kalesi: Yaklaşık 6.5 km uzunluğundaki çok sayıda kulesi ve burcu bulunan Alanya Kalesi’nin kapsadığı alanın tepedeki en yüksek kesiminde batıdan doğuya doğru sırasıyla iç kale, orta kale ve Ehmedek olarak adlandırılan Ahmedek yer almaktadır.

Kalelerin dıştaki sur duvarına içten bitişik olarak tamamen askeri amaçlarla yapılan, dini ve sivil yapıların da yer aldığı kışlaların bulunduğu iç kalelerine Ahmedek denilmektedir.

Arap Evliyası, Helenistik dönemde 6 m2’lik bir alanı kapsayan kare tabanlı bir kuleyken, Bizans döneminde genişletilerek kubbeli Aya Yorgi Kilisesi’ne dönüştürülmüş, Selçuklu döneminde eski sur duvarının yapımı sırasında mescit olarak kullanılmıştır.

İç Kale Yapıları: İç kalenin başlıca yapılarını Selçuklu Sarayı, şapel, zindanlar ve sarnıçlar oluşturur. 1990-2001 tarihleri arasında Prof. Dr. Oluş Arık başkanlığında bir ekip tarafından iç kalede yürütülen arkeolojik kazı çalışmalarıyla I. Alâeddin Keykubad tarafından 1221- 1223 tarihleri arasında yaptırılan Selçuklu Sarayı’nın yeri tespit edilmiş mimari yapısı ortaya çıkartılmıştır. Saray, iç kalenin güneydoğu-kuzeybatı yönünde uzanan sur duvarına dayanan bölümünde, orta kaleden iç kaleye geçilen ana kapının güneyinde yer almaktadır. Arkeolojik kazı çalışmalarıyla sarayın iki temel bölümden oluştuğu anlaşılmıştır.

Selçuklu/Kale Hamamı: İç kale surunun hemen güneydoğusunda ve dışında yer almaktadır. Kalenin bu bölümünde yapılan kazılar, hamamın Alanya’nın fethinden kısa bir süre sonra sarayla birlikte yani 1223 yılına kadar inşasının bittiğini ve Sultan Hamamı olarak yapıldığını göstermiştir.

Orta Kale Yapıları: Akşebe Sultan Mescidi ve Türbesi, Süleyman Camii, han, arasta, Mecdettin Sarnıcı ve konutlar bulunmaktadır. Akşebe Sultan Mescidi ve Türbesi: İç kale yolu üzerinde bulunur. Mescit ve türbe mekanlarından oluşan iki mekânlı yapı, kuzey-güney doğrultusunda dikdörtgen tabanlı bir alan oturmaktadır.

Süleymaniye Camii: Yakınındaki arasta ve han ile birlikte bünyesinde yer aldığı külliyenin ana yapısını oluşturmaktadır. I. Alâeddin Keykubat’ın 1231 yılında sanatçı Akça Aba’ya inşa ettirdiği caminin bilinmeyen bir tarihte yıkılmasından sonra yıkılan caminin yerine Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1530-1548 yılları arasında inşa ettirilmiştir.

Han ve Arasta: Süleymaniye Camii’nin güneybatısında bulunan hanın Karamanoğulları döneminde inşa edildiği tahmin edilmektedir.

Kızıl Kule: Alanya Kalesi’nin kuzeydoğu ucunda, limanı ve tersaneyi korumak amacıyla yaptırılmıştır. İsmini kırmızımsı tuğlalarından aldığı sanılan kulenin güney ve güneybatı cephelerinde birer, kuzeybatı cephesinde iki kitabe bulunmaktadır. Kitabelerden güney ve kuzeybatıda yer alanları inşa, güneybatıdaki sanatçı kitabesidir.

Kuzeybatıda tuğla kısmın üst kotunda bulunan “Minnet Allah’a dır” yazan bir kitabesi daha bulunmaktadır. Sanatçı kitabesinden kulenin, baş mimar Halepli Ebû Raha Kettanî’nin oğlu Ebû Ali tarafından inşa edildiği öğrenilmektedir. İnşa kitabesine göre 1226 yılında tamamlanan sekizgen tabanlı kulenin çapı 29 m’dir.

Tersane: Kitabesine göre 1227 tarihinde I. Alâeddin Keykubad tarafından yaptırılmıştır.

Tophane Kulesi: Tersaneyi denizden gelebilecek tehlikelere karşı korumak amacıyla inşa edilen yapı iki katlıdır.

Eshâb-I Kehf Külliyesi

Kahramanmaraş’a bağlı Afşin ilçesinin yaklaşık 7 km kuzeybatısında bulunan külliyenin çekirdeğini Antik Çağ’dan beri kutsal kabul edilen Eshab-ı Kehf ya da Eshabü’l-Kehf olarak adlandırılan mağaranın yakınına gelen ziyaretçilerin çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Türkiye Selçuklularının Maraş emiri Nusretüddin Hasan tarafından inşa ettirilen rıbat, cami ve han yapıları oluşturmaktadır.

Eshab-ı Kehf Camii: 5. yüzyılın ilk yarısında Bizans İmparatoru II. Theodosius (408-450) döneminde tepenin yamacında bulunan Eshâb-ı Kehf mağarasının önüne inşa edildiği belirtilen İsa Mescidi olarak da tanınan harap olmuş bir kilisesinin yerine Türkiye Selçuklularının Maraş Valisi Nusretüddin Hasan tarafından 1215-1234 yılları arasında yaptırılmıştır.

Rıbat: İnşa kitabesine göre, Türkiye Selçuklu Sultanı I. İzzeddin Keykâvus döneminde (1211-1219) Maraş Emiri Nusretüddin Hasan tarafından 1215 yılında inşa ettirilmiştir.

Han: 1320 tarihli onarım çalışmaları sırasında caminin giriş kapısı üzerine hanın inşa kitabesi yerleştirilmiştir.

Ahlat Mezar Taşları

Bitlis’e bağlı Ahlat ilçesinin yerleşim tarihi MÖ 900’lü yıllardan itibaren takip edilebilmektedir. Urartulardan Osmanlılara kadar çeşitli hanedan ve devletlerin yönetimine girmiş bulunan yerleşim, Urartular tarafından Halads, Ermeniler tarafından Şaleat, Süryaniler tarafından Kelath, Araplar tarafından Hılat, İranlılar ve Türkler tarafından Ahlat olarak adlandırılmıştır.

Mezarlıklar: 12.-15. yüzyıllar arasında inşa edilen mezar taşları ile ünlü olan Ahlat’ta bazı küçük mezarlık alanları dışında Harabe Şehir Mezarlığı, Taht-ı Süleyman Mezarlığı, Kırklar Mezarlığı, Kale Mezarlığı, Merkez Mezarlık ve Meydan Mezarlığı olmak üzere altı önemli mezarlık alanı bulunmaktadır.

Lahidler: Sayıları binlerle ifade edilen mezar taşlarının bulunduğu Ahlat Mezarlıklarında bulunan sandukalar Beyhan Karamağaralı tarafından biçimlerine göre çatma lahidler, şahidesiz prizmatik sandukalar ve şahideli sandukalar olmak üzere başlıca üç grupta toplanarak incelenmiştir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında