AÖF Soru Bankası

Türkiye'nin Kültürel Mirası IIÜnite 3 Özeti

UNESCO Dünya Mirasında Türkiye III

KMT204U-TÜRKİYE’NİN KÜLTÜREL MİRASI II

Ünite 3: UNESCO Dünya Mirasında Türkiye III

Giriş

Bu ünitede; tümü kültürel kategoride olmak üzere UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesine alınan Harput Tarihi Kenti, Mardin Kültürel Peyzajı ve Mamure Kalesi tanıtılmaktadır.

Harput Tarihi Kenti

Harput, Elâzığ’ın 9 km kuzeyinde Doğu Anadolu’nun Yukarı Fırat bölümünde denizden yaklaşık olarak 1280 metre yükseklikteki Uluova’ya hâkim sarp kayalıklar üzerine kurulmuştur. Aşağı Fırat bölümünden Karadeniz’e uzanan ticaret yollarının geçiş hattında yer alan, tarıma elverişli çöküntü ovalara ve geniş arazilere sahip olan Harput Platosu, tarım ve maden çeşitliliği açısından oldukça zengindir. Bölgenin yerleşim tarihi, sert karasal iklim şartlarının daha az etkili olduğu, uygun coğrafi özellikleri nedeniyle Paleolitik Çağ’dan itibaren takip edilebilmektedir. MÖ 2 bin yıllarında Hurrilerin egemenliği altında bulunan bölgenin önemli şehirlerinden İşuva, günümüzdeki Harput şehrinin yerinde bulunmaktaydı. MÖ 14.- 13. yüzyıllarda kentte Hititler egemen olmuştur.

MÖ 9. yüzyıldan başlayarak bölgedeki hakimiyet alanlarını genişleten Urartular tarafından MÖ 8. tarihinde Harput Kalesi inşa edilmiştir. Urartulardan sonra Harput’a Persler, Partlar ve Sasaniler hâkim olmuşlardır. MS 3. yüzyıla kadar Roma egemenliğinde bulunan kent, daha sonra Doğu Roma/ Bizans egemenliğine girmiştir. 1071 Malazgirt Savaşı’nda Bizans’ın Selçuklulara yenilmesinden faydalanan Ermenilerin Bizans generali Philaretos, Maraş, Malatya, Harput, Palu, Elbistan, Tarsus, Urfa’ya hakim olarak bu bölgede bir Ermeni Prensliği kurmuştur. Diyarbakır kuşatmasına katılan Büyük Selçuklu komutanlardan Çubuk Bey, 1085’de fethettiği Harput’u başkent yaparak Çubukoğulları Beyliği’ni (1085- 1113) kurmuştur. Çubukoğulları devrinde Harput’ta imar faaliyetleri artmış, kent bir Türk kenti niteliği kazanmıştır. Mardin Artuklu hükümdarı İlgazi’nin yeğeni Behram oğlu Belek (Balak) Gazi’nin 1113’de Harput’u ele geçirmesiyle kent Artuklu egemenliğine girmiş ve Harput’ta yeni bir Artuklu kolu (1113-1124) kurulmuştur.

Harput’a 1363 tarihinde geç dönem Türk Beyliklerinden Dulkadiroğulları (1339-1521), egemen olmuşlarsa da kent, Dulkadiroğulları ile Akkoyunlular arasında sürekli el değiştirmiştir. Harput, 1507 tarihinde Safeviler tarafından ele geçirilmiş, ardından 1516’da Osmanlı egemenliğine girmiştir. Osmanlı döneminde haberleşme üssü olarak kullanılan Harput önemli bir menzil olmuştur.

Günümüzün Elazığ şehri, II. Mahmut zamanında 1834 tarihinde halk arasında Mezra denilen şimdiki yerinde kurulmaya başlanmış, hastane, kışla ve cephane binaları yapılan kente Vali İsmail Paşa’nın teklifi ile Sultan Abdulaziz’in tahta çıkışının 5. yılında 1867 tarihinde Mamuratül-Aziz adı verilmiştir. İsminin söylenmesindeki güçlük, halk arasında kent isminin Elaziz biçiminde

söylenmesine ve zamanla Elazığ’a dönüşerek Harput isminin terk edilmesine neden olmuştur.

Mimari

Roma ve Bizans devirlerinde iskân gören iç kaleye bugünkü şeklini Harput’un dış kalesini inşa eden Artuklular vermiştir. Dış kale surları tamamen yıkıldığından günümüze gelememiştir.

Harput İç Kalesinin, şehir merkezinin güneydoğusunda bulunan kalenin MÖ 2. binde kurulduğu sanılmaktadır. İç kalenin kuzeybatı köşesinde yer alan çift kademeli sur duvarında iki yanlarında birer burç bulunan iki kale kapısı yer almaktadır. Bu kesimde Çubuk Bey ve Belek olarak adlandırılan iki burç yer almaktadır.

Artuklu Sarayı: Artuklu döneminde ve 13.yüzyıl başında inşa edildiği ileri sürülen iki katlı kârgir yapının üst katının seyir terasının kalıntısı günümüze gelebilmiştir.

Meryem Ana Kilisesi: İç kalenin doğu yamacında, surların altında kaya kütleleri arasındadır. MS 179 yıllarında inşa edildiği sanılan Harput’un en eski kilisesi olan yapı, Kızıl Kilise, Süryani Kilisesi ve Yakubi Kilisesi adlarıyla da tanınır. Hristiyanlık öncesi pagan inancın hakim olduğu dönemde putların saklanması için inşa edilmiş basit bir mekânken Yakubi Hristiyanlar tarafından kiliseye çevrilmiştir.

Surp Agop Kilisesi: İnşa tarihi ve banisi bilinmemektedir. Sadece iki duvarı günümüze gelebilmiştir.

Harput Ulu Camii: İç kalenin kuzeybatısındaki düzlükte kuzey-güney doğrultusunda uzanan dikdörtgen tabanlı bir alana oturmaktadır. Harput’un en eski camisidir.

Alaca Mescit: 1203-1204 tarihinde Harput Artuklularından Hızır Bey zamanında yaptırıldığı genel kabul görmektedir.

Arap Baba Mescidi ve Türbesi: Kitabesine göre 1280 tarihinde Türkiye Selçuklu Sultanı III. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında inşa edilmiştir.

Selçuklu döneminde de devam ettirilen İslamiyet öncesi mumyalama adetine uygun olarak yapının alt katındaki türbe mekânında Arap Baba olarak anılan kişinin mumyası bulunmaktadır.

Osmanlı Döneminde Harput’ta canlanan sosyal yaşamın etkinliği ve nüfus yoğunluğu Kurşunlu Cami (1740), Meydan Camii, Ahmet Bey Camii, Arslaniye (Dere) Hamamı, Kale Hamamı, Cemşit Bey Hamamı, Hoca Hamamı gibi yeni yapı inşaatlarından takip edilebilmektedir. Osmanlı döneminden günümüze miras kalan Harput evleri genellikle iki katlıdır

Mardin Kültürel Peyzajı

Mardin, tarihte El-Cezîre olarak bilinen bölgenin önemli yerleşimlerinden biridir. Mardin şehir merkezi, Güneydoğu Anadolu’da Tûr Abdîn bölgesinin batı ucunda, Mazı Dağlarının güneye bakan sırtlarında bulunan bir yamaç yerleşmesidir. Diyarbakır-Nusaybin yolunu


kontrol edebilen bir alanda Günümüzde Mardin Eşiği adıyla anılan Midyat, Savur, Gercüş ve Hasankeyf ilçelerini içine alarak Mardin’den Cizre’ye kadar uzanan dağlık yayla Orta Çağ’da Tûr Abdîn adıyla anılmaktaydı. Mardin isminin kökeni ile ilgili birçok efsane bulunmaktadır. Romalı asker Ammianus Marcellinus, 4.yüzyılda kaleme aldığı anılarında Mardin Kalesi’nden Maride Kalesi adıyla bahseden ilk kişidir. Mardin isminin Süryanice kale anlamına gelen merdo ve kaleler anlamına gelen merdin sözcüğünden türetildiği genel kabul görmektedir.

Tarihi süreç içinde Mardin, çok sayıda uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Su-bari, Sümer, Akad, Asur, Hitit, Mitannî, Pers, Roma, Sasanî, Bizans, Emevi, Mervanî, Selçuklu, Artuklu, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevî ve Osmanlı dönemlerinin hepsi Mardin’e izlerini bırakmışlardır.

Mimari

Mardin, biri kale diğeri kalenin eteklerinde gelişen şehir olmak üzere temel olarak iki bölümden oluşur. İlk yerleşim yeri Mardin Kalesi’dir. Kalenin kesin inşa tarihi bilinmediği gibi özgün planı da bilinmez.

Mardin’deki yapılarda bu bölgeden çıkarılan Mardin Midyat taşı olarak bilinen sarı renkli kalker taşı kullanılmıştır. Taşın dokunmaya, sokağın yürümeye zorladığı şehrin abbaralı ve merdivenli, yarı karanlık daracık sokaklarına, sütunlu, kemerli çarşılarına, sarı sarı konaklarına, yapıların değişik kapı ve pencerelerine, nakışlı taşlarına, gökyüzüne uzanmış minarelerine, manastır ve kiliselerine şahit olmanın ayrı bir büyüsü vardır.

Mardin başta olmak üzere birçok Güneydoğu Anadolu şehrinde, evlerin sokak üstlerine taşan odalarına abbara denilmektedir. Sokaktan geçenleri, yazın sıcaktan kışın soğuktan koruyan birer sığınak gibi işlev gören abbaralar ev sahiplerine, altlarındaki sokak kamuya aittir.

Mardin’de çok sayıda kilise ve manastır bulunmaktadır. Bu yapılardan Keldani Kilisesi, Meryem Ana Kilisesi, Mor Mihail Kilisesi, Mor Benham (Kırklar) Kilisesi, Mor Şimuni Kilisesi ilk akla gelenlerdir. Keldani/Surp Kevork Ermeni Katolik Kilisesi: Kent merkezinde Ulucami mahallesinde yer alır. Keldani Katolik cemaatine ait olan yapı, Kırmızı Kilise olarak da bilinir. 397-430 yılları arasında inşa edilen kubbeli kilisenin içinde iki metropolit mezarı bulunmaktadır.

Meryem Ana Kilisesi: Cumhuriyet Meydanı’nda yer alır. Mardin merkezde bulunan en büyük kilisedir. Süryani Katolik cemaatine ait olan yapının temelini 1860 tarihinde Patrik Antuan Simheri, Sultan Abdülmecit zamanında aldığı ferman ve Roma dönüşünde Vatikan’dan aldığı yardımlarla atmıştır.

Mor Şmuni Kilisesi: Teker mahallesinde, sur dışında bulunan kilise, adını Tanrı’ya olan inancından

vazgeçmediği için yedi çocuğuyla birlikte öldürüldükten sonra azize ilan edilen Mor Şmuni’den alır.

Mor Mihail Kilisesi: Emineddin mahallesinin güneyinde sur dışında bulunur.

Kırklar Kilisesi: Mor Behnam ile kız kardeşi Saro adına yapılan kilisenin 6. yüzyıl ortalarında inşa edildiği düşünülmektedir. Kilise, 1293’te Mardin Süryani Kadim Patriklik Merkezi olmuş, bu tarihten sonra halkın ruhani ve idari işleri bu kiliseden görülmüştür.

Surp Hovsep (Mor Yusuf) Kilisesi: Patrik 8. Grigoryus tarafından Mardin Metropolitliği’ne getirilen Melkun Nazaryan’ın görevi sırasında 1864’te inşası başlatılmıştır.

Artuklu Kervansarayı: 1275 tarihinde Artuklu döneminde inşa edilmiştir. Cumhuriyet döneminde okul olarak kullanılan yapı, daha sonra bazı ailelere geçmiş, tekel binası ve ekmek fırını olarak kullanılmıştır.

Emir Hamamı: Artuklu sultanlarından Emineddin’in yaptırdığı kendi adıyla anılan külliyesinin ana yapılarındadır.

Mardin Ulu Camii: Tarihi dokunun yoğun olduğu kent merkezinde yer alır. Dilimli kubbesi ve minaresi ile kentin sembolü olan cami, Anadolu’nun en eski camilerindendir.

Latifiye Camii: Kendi ismi ile anılan Latifiye mahallesinde yer alan yapı, kitabesine göre 1371 tarihinde iki Artuklu sultanına hizmet etmiş olan Abdüllatîf bin Abdullah tarafından inşa ettirilmiştir.

Sultan İsa/Zinciriye Medresesi: Medrese mahallesinde yer alır. Kitabesine göre son Artuklu Sultanı Melik Necmeddin İsa bin Muzaffer Davud bin El-Melik Salih tarafından 1385 tarihinde yaptırılmıştır.

Sitti Radviyye/Hatuniye Medresesi: Artuklu Sultanı Kutbettin İlgazi’nin annesi Sitti Radviyye tarafından 1177-1185 yılları arasında yaptırılan medrese, açık avlulu ve eyvanlı medrese yapılarının öncü örneklerindendir.

Mardin Şehidiye Medresesi: Birinci cadde olarak bilinen ana caddenin güneyinde yer alan yapının “Artuklu Melik es Said Necmeddin Gazi Bin Artuk Arslan bin İlgazi bin Timurtaş bin İlgazi bin Artuk’un…” biçiminde başlayan ve medresenin vakıflarının sayıldığı kitabesi tam okunamadığından inşa tarihi tartışmalıdır.

Kasımiye Medresesi: Mardin’in güney batısında Bab-ı Zeytun olarak bilinen bölgenin dışında, oldukça eğimli bir arazi üzerinde yer alır.

Mamure Kalesi

Mersin-Antalya kıyı şeridinde yer alan önemli kalelerden biridir. Torosların eteğindeki Anamur’un 6 km güneydoğusunda, Anamur Burnu kıyısında bulunan kalenin 3. yüzyılda Antik Roma döneminde inşa edildiği düşünülmektedir. Kentte yapılan araştırmalar ve arkeolojik kazı çalışmaları sırasında MÖ 4. yüzyıldan daha erken bir tarihe giden herhangi bir arkeolojik bulgu


ve belge ele geçmemiştir. Karamanoğulları döneminde ciddi biçimde onarılan kale, mamûr hale geldiğinden “Mamûriyye” ismiyle anılmıştır.

Mimari

Evliya Çelebi, antik dönemden beri Doğu Akdeniz’deki denizcilik faaliyetlerinin kontrolü ve Kıbrıs’ın güvenliğini sağlayan, Kıbrıs Koruçam Burnu’na 75 km uzaklıktaki Anamur Kalesi’nin stratejik önemini “Kıbrıs’ın iskelesidir” biçiminde ifade etmiştir.

Mamure Kalesi günümüze kadar çok iyi korunmuş durumda olması ve denize hâkim konumu nedeniyle film ve dizi yapımcılarının da dikkatini çekmiş; Cüneyt Arkın’ın baş rolünde bulunduğu 1967 yılında çekilen Malkoçoğlu Krallara Karşı filminde kaleden denize atlama sahnesi burada çekilmiştir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında