KMT204U-TÜRKİYE’NİN KÜLTÜREL MİRASI II
Ünite 1: UNESCO Dünya Mirasında Türkiye I
Giriş
Bu ünite, UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Göreme Milli Parkı ve Kapadokya'nın Kayalık Yerleşimleri ile Ani Arkeolojik Alanı'nı ve UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'nde bulunan Ahtamar Kilisesi, Tuşpa/Van Kalesi, Van Tarihi Kenti ve Höyüğü, Sümela Manastırı ve Alahan Manastırı'nı tanıtmaktadır. Göreme Milli Parkı ve Kapadokya'nın Kayalık Yerleşimleri hem kültürel hem doğal açıdan önemli olduğu için 1985 tarihinde karma kategoride UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne eklenmiştir. Ani Arkeolojik Alanı ise 2016'da kültürel kategoride listelenmiştir. Ayrıca, Ahtamar Kilisesi, Tuşpa/Van Kalesi, Van Tarihi Kenti ve Höyüğü, Sümela Manastırı ve Alahan Manastırı da kültürel kategoride yer almaktadır. Bu miraslar farklı tarihlerde UNESCO'nun Dünya Mirası Geçici Listesi'ne alınmıştır, her biri belirli ölçütleri karşıladığı için bu listeye eklenmişlerdir. Bu ölçütler; yaratıcılığın başyapıtlarını temsil etme, insani değerler arasında önemli etkileşimleri gösterme, benzersiz kültürel veya uygarlık tanıklıkları sunma, hassas hale gelen geleneksel yerleşimleri veya kullanımları temsil etme, insanlık tarihinde önemli bir aşamayı gösterme, istisnai mimari veya peyzaj örnekleri olma, evrensel öneme sahip olaylar veya eserlerle ilgili olma, üstün doğal güzellikleri içerme şeklindedir.
Göreme Milli Parkı ve Kapadokya
Hititlerin “Aşağı Ülke” veya Perslerin “Güzel Atlar Ülkesi” anlamında “Katpatukya” ismini verdikleri düşünülen, Roma döneminde Kapadokya olarak adlandırılan bölge; Kayseri, Nevşehir, Aksaray ve Niğde illerinin bulunduğu Orta Anadolu bölgesini kapsamaktadır. Kapadokya, 60 milyon yıl öncesinden Neolitik döneme (MÖ 8.000-5.500) kadar devam eden Erciyes Dağı (3916 m), Hasan Dağı (3253 m) ve Göllü Dağı (2172 m) volkanlarından püsküren lav ve kül tabakalarının yıllar içinde rüzgâr ve yağmurla aşınması sonucunda günümüzdeki eşsiz görünümünü kazanmıştır. Volkanik aktivitelerin etkisiyle oluşan peribacaları, bölgenin en dikkat çekici özelliklerinden biridir. Tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Kapadokya, Hristiyanlık döneminde önemli bir merkez haline gelmiştir. Göreme Milli Parkı gibi alanlar, kaya oyma mimarisinin örneklerini barındırır ve bölgenin tarihi ve kültürel zenginliğini yansıtır. Nüfus bakımından denize kıyısı olan bölgeler kadar yoğun olmasa da tarım açısından elverişli olduğundan tarih boyunca birçok uygarlığı cezbetmiştir. Roma İmparatorluğu'nun egemenliği altına girdiği MS 17. yüzyıldan itibaren, Bizans döneminde de önemini korumuştur. Günümüzde hala ziyaretçilerin ilgisini çeken bu bölge, tarih boyunca çeşitli medeniyetlerin etkisi altında kalmış ve farklı dönemlere ait yapılarla doludur.
Araştırma Tarihçesi
Paul Lucas, 1704-1706 yıllarında Fransa kralı adına yaptığı Akdeniz ülkelerindeki gezilerinde Kapadokya bölgesini ziyaret etmiş ve 1720'de yayımlanan iki ciltlik kitabında
bölgeyi dünyaya tanıtan ilk kişi olmuştur. Daha sonra, Charles Texier (1882), William J. Hamilton (1842), W.F. Ainsworth (1842) ve John Henry Haynes (1884-1887) gibi Fransız ve İngiliz gezginler, gravürler ve fotoğraflar eşliğinde Kapadokya'nın yerleşim yerlerini ve yaşam biçimlerini tanıtmışlardır. 20. yüzyıl başlarında Gertrude Bell ve Hans Rott da bölgeyi ziyaret ederek önemli yapılar hakkında bilgi vermişlerdir. Ancak, bölgedeki kayaya oyulmuş kiliselerin ilk ciddi bilimsel çalışmasını yapan Fransız Rahip Guillaume de Jerphanion'dur. Jerphanion'un 1907-1912 yıllarında yayımlanan 7 ciltlik eseri, Kapadokya kiliselerini mimarisi, duvar resimleri ve yazıtlarıyla birlikte belgelemiş ve bu alanda bir standart oluşturmuştur.
Göreme Milli Parkı ve Kapadokya’nın Kültürel Değerleri
Kapadokya'nın Hristiyanlıkla tanışması, 1. yüzyılda Kudüs'te doğan Hristiyanlığın kısa sürede Akdeniz ülkeleri ve Anadolu'ya yayılmasıyla başlamıştır. Aziz Hyacinthus ve Kyrillos gibi liderler, Romalılar tarafından yerel martir olarak kaydedilmiştir. 1.yüzyıl başında, Aziz Hieron'un yaşam öyküsünde kaydedildiği gibi, bölgede inançlarından dolayı takip edilen bir azizin "insan eliyle oyulmuş bir mağarada gizlendiği" bilgisi, Kapadokya'nın kayaya oyulmuş mekanlarında yaşamın erken dönemlerde başladığını kanıtlamaktadır. Hristiyanlığın, Roma İmparatoru I. Konstantinus'un 312/313 yılında ilan ettiği Milano Fermanı ile serbest bırakılmasından sonra Kapadokya'da da ilk kilise mimarisi ortaya çıkmıştır. Bu dönemde, Kapadokya, münzevi yaşam için uygun coğrafyasıyla Bizans manastır yaşamının önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir. Kapadokya'nın dini önemli kişiliklerinden biri olan Kayserili Aziz Basileios, manastır yaşamının ilkelerini belirleyerek Bizans manastırcılığının temelini atmıştır. Ayrıca, 4. yüzyılda Kapadokya'da yaşayan Kilise Babaları, Hristiyan Ortodoks inancının temel ilkelerini oluşturmuşlardır. Kapadokya'da yer alan erken dönem manastır ve kiliseleri, İkonoklazm döneminde iç bezemeleri minimum düzeyde tutulmuş, ancak 843 yılında resim yasağının sona ermesiyle dini içerikli parlak renkli figüratif dini resimlerle dekore edilmeye devam edilmiştir. Bu resimler, Bizans sanatının eşsiz sanatsal başarısını temsil etmektedir. Kapadokya'ya özgü kayaya oyulmuş mimari, maliyetinin düşüklüğü ve korunma açısından sağladığı avantajlar nedeniyle benzersizdir.
Yeraltı Şehirleri
Yeraltı şehirlerinin yapılış tarihi ve amacı net olarak bilinmese de savunma ve korunma amacıyla geçici barınaklar olduğu anlaşılmaktadır. Hristiyanlığın yasak olduğu dönemlerde, özellikle 1.-4. yüzyıllarda gizlenmek zorunda kalan Hristiyanlar tarafından kullanılmıştır. Daha sonra konut, depo, işlik, dini ve savunma amaçları için kullanımları artmıştır. Özellikle 7.-9. yüzyıllarda gerçekleşen Sasani ve Arap akınları sırasında, yeraltı şehirlerine sığınıldığı düşünülmektedir.
Bu şehirler, savaş zamanlarında sığınak olarak kullanıldığı gibi Türk döneminde de depo ve askeri amaçlarla kullanılmıştır. Yeraltı şehirlerinde genellikle yiyecek depoları, şarap mahzenleri, odalar, ahırlar ve çeşitli işlevli mekanlar bulunmaktadır. Yeraltı şehirlerinin aydınlatılması ve ısıtılması, keten tohumundan elde edilen bezir yağı ile yakılan kandillerle sağlanmıştır.
Ani Arkeolojik Alanı
Ani, Aras Nehri'nin kollarından Arpaçay'ın batı yakasında, Kars'ın güneydoğusunda, Türkiye-Ermenistan doğal sınırında bulunan bir antik şehirdir. İpek yolu üzerinde stratejik bir konuma sahip olan Ani, verimli tarım alanları ile çevrilidir ve 2500 yıl boyunca kesintisiz yerleşim görmüştür. Kentin tarihi, Urartulara kadar uzanmaktadır ve Pers, Roma, Bizans, Sasani ve Ermeni hükümdarlıkları dönemlerinde çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır. Özellikle Ermeni Bagrationi hanedanlığının başkenti olduğu dönemde büyük bir gelişim gösteren Ani, "1001 kiliseli şehir" olarak ün kazanmıştır. Ancak, 1319'daki yıkıcı deprem ve Moğol istilalarıyla birlikte gerilemiş ve 16. yüzyılda terk edilmiştir. Günümüzde, terk edilmişlik, doğal afetler ve insan müdahalesi nedeniyle yapılar zarar görmüş olsa da, Ani'nin benzersiz özellikleri ve tarihî önemi hala korunmaktadır.
Araştırma Tarihçesi
Ani'deki ilk kazılar 1892 yılında Nikolay Yakovleviç Marr tarafından başlatıldı. Marr ve diğer arkeologlar, iç kalede bulunan saraya ait odaları ve kentin önemli alanlarındaki bazı yapıları gün yüzüne çıkardılar. Ancak, bulunan eserlerin çoğu Erivan ve Rus müzelerine götürüldü. Daha sonra, Prof. Dr. Kılıç Kökten, Prof. Dr. Kemal Balkan, Prof. Dr. Beyhan Karamağaralı ve diğer arkeologlar Ani'de kazı çalışmalarını sürdürdüler. Karamağaralı özellikle Selçuklu eserleri üzerinde çalıştı ve çeşitli yapıların kazılarını gerçekleştirdi. Daha sonra, Prof. Dr. Yaşar Çoruhlu ve Prof. Dr. Fahriye Bayram, Abughamrents Kilisesi ve Ani Katedrali çevresinde kazı çalışmalarını yürüttüler. Son olarak, Doç. Dr. Muhammet Arslan, Türk dönemi eserlerine odaklanarak Selçuklu Büyük Hamamı ile Aslanlı Kapı, Selçuklu Çarşısı ve bir türbe yapısı gibi yapıları ortaya çıkardı. Ani, 1988 yılında 1. Derece arkeolojik Sit ilan edildi ve Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından denetlenmeye başlandı. Ziyaretçilere açık olan Ani, 2011 yılında Koruma Odaklı İmar Planı ile yönetilmeye başlandı. Öncelikler arasında, anıtsal yapıların korunması, kazı ve araştırmaların yapılması ve ziyaretçi koşullarının iyileştirilmesi yer alıyor.
Ani Kenti ve Yapıları
Ani'nin üç ana bölgesi vardır: iç kale, surlarla çevrili kent ve batı yamaçlardaki kaya oyma mekânlar. İç kale, Kamsarakan Sarayı ve çeşitli kiliseler gibi yapıları içerir. Kentin güneyinde, Kız Kalesi olarak bilinen bir alanda 13. yüzyıla tarihlenen bir kilise bulunur. Ani surları içinde yer alan anıtsal yapılar arasında Ateş tapınağı, Katedral, Gagik Kilisesi, Havariler Kilisesi ve Büyük Hamam bulunur.
Kentin kuzey tarafında çift kademeli sur yapılmıştır. Surlarla çevrili kent alanında 7.-13. yüzyıllara tarihlenen çeşitli yapılar bulunur. Ermeni dönemi yapıları genellikle uzun yazıtlarla süslenmiştir. Ani'nin batısında yer alan Aziz Grigor Kilisesi, on iki kenarlı bir plana sahiptir ve dikkat çekici bir yapıdır. Ani Katedrali, Kral I. Gagik tarafından yaptırılmış ve haç planlıdır. Kentteki diğer önemli kiliseler arasında Halaskâr Kilisesi ve Havariler Kilisesi yer alır. Ani'de ayrıca Selçuklu Sarayı gibi sivil mimari örnekleri de vardır. Bostanlar Deresi'ne bakan yamacında bulunan kaya oyma yapıları, Kapadokya'nın yeraltı şehirlerine benzerlik gösterir. Ani, farklı kültürlerin etkileşiminin bir ürünüdür ve Ermeni dini mimarisiyle Türk İslam kültürünün buluştuğu bir noktadır.
Ahtamar Kilisesi
Ahtamar Kilisesi’nin bulunduğu Ahtamar Adası, Van- Tatvan karayolunun 50. kilometresinde Van Gölü’nün güney kıyısında, karadan 4 km açıkta yer almaktadır. Ada, genel olarak Ahtamar Kilisesi ile bilinse de aslında burada saray, hisar, liman, mezarlık, kilise ve şapellerden oluşan bir yapı topluluğu bulunmaktadır. Kilisenin adı kaynaklarda "Aktamar" ya da "Ahtamar" şeklinde geçmektedir. Hz. İsa'nın çarmıhının bir parçasının burada korunduğu için kilise Kutsal Haç'a adanmıştır. Hz. İsa'nın bedenine değen haç parçası, Hristiyanlar için çok kutsal bir eşya olarak kabul edildiğinden, bu tür parçaları içeren kiliseler Orta Çağ'dan bu yana haç merkezi olarak ziyaret edilmektedir. Ahtamar Kilisesi, Vasburagan Kralı I. Gagik tarafından 915-921 yılları arasında yaptırılmıştır. Kilise kompleksi, saray, hizmetli odaları, bahçe ve limandan oluşmaktadır ve mimarlık alanında bir başyapıt olarak kabul edilir. Kilise, Manuel isimli bir keşiş tarafından tasarlanmış ve inşa edilmiştir. 1113 yılında manastıra dönüştürülen yapılar, 1895 yılına kadar Ermeni Patrikliği'nin merkezi olmuştur. Yapılar, 1918 yılına kadar kullanılmıştır ve günümüze oldukça iyi durumda ulaşmıştır. Kilise ve ek yapıları, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından koruma altına alınmış ve 2005-2006 yıllarında yapılan kazılar ve restorasyon çalışmaları sonucunda ziyarete açılmıştır.
Araştırma Tarihçesi
Ahtamar, 19. yüzyıl ortalarından itibaren birçok araştırmacının dikkatini çeken bir konu olmuştur. Kilisenin taş süslemeleri ve ikonografisi, özellikle 1850'lerde A.H. Layard tarafından tanıtılmış ve sonraki araştırmacılar tarafından ele alınmıştır. 1901'de H.F.B. Lynch, W. Bachmann, E. Lalayan ve J. Strzygowski gibi araştırmacılar tarafından yapılan çalışmalar, Ahtamar üzerine kapsamlı bir bilgi sağlamıştır. Kilisenin cephelerindeki taş kabartma sanatı ve üslubu, Asur, Mısır, İran/Sasani, Türk ve İslam sanatıyla benzerlikler içermektedir. Tarihçi Thomas Ardzruni'nin eseri, Ahtamar Adası'ndaki binaların kuruluşu hakkında değerli bilgiler içermektedir. Sarayın kalıntılarına dair açıklamalar, sarayın inşaatında kullanılan malzemeler ve süslemeler hakkında bilgi vermektedir. Ardazruni'ye göre, sarayın içi son derece zengin süslemelerle doluydu ve
kubbe örtülü taht salonu, kralı ve saray erkânını tasvir eden resimlerle bezendiği belirtilmektedir. Sarayın yanı sıra limanın da inşa edildiği ve ardından kilisenin yapıldığı açıktır. Ancak günümüze kadar sadece Ahtamar'ı kuşatan sur duvarlarından bazı kalıntılar ulaşabilmiştir. Muhtemelen limanın da olduğu kuzeybatı uçtaki bazı duvar kalıntıları dışında, Ahtamar'dan geriye pek az şey kalmıştır.
Van Kalesi, Höyüğü ve Tarihi Van Kenti
Van Kalesi, Van Gölü kıyısında, modern kentin 5 km batısında bulunur ve eski adı Tuşpa'dır. Yaklaşık 1500 m uzunluğunda, 70-80 m genişliğinde ve 100 m yüksekliğindedir. Kalenin tarihi, Urartu Krallığı'nın kuruluşuna dayanmaktadır. İlk olarak MÖ 840-825 yıllarında Urartu Kralı I. Sarduri tarafından inşa edilmiştir. Kale, Urartu kaya mimarlığının ve taş işçiliğinin anıtsal örnekleriyle doludur. İçinde Madır (Sardur) Burcu, Analı- Kız açık hava tapınağı, I. Argişti ve kentin kurucuları Menua ve II. Sarduri kaya mezarları gibi tarihi kalıntılar bulunur. Van Kalesi, Pers, Helenistik, Roma, Bizans, Ermeni ve Türk egemenlikleri altında kalmıştır. Osmanlı döneminde tamamen askeri amaçlı olarak kullanılmıştır. Kale çevresinde gelişen eski Van Şehri, Osmanlı döneminde önemli bir yerleşim merkezi olmuştur. 16. yüzyılda İskender Paşa, Rüstem Paşa ve Hüsrev Paşa gibi yöneticilerin idaresinde büyük inşa faaliyetlerine tanık olmuştur. Eski Van Şehri, kerpiç ve taştan yapılmış tek veya iki katlı evlerden oluşan mahalleleri, camileri, kiliseleri ve diğer yapılarıyla dikkat çeker. Sur duvarları ile çevrili olan şehir, kerpiçten yapılmış olup sonraki dönemlerde moloz taşla kaplanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun bayındırlık faaliyetleriyle şekillenen Van, iyi korunmuş bir Osmanlı şehirciliği örneğidir. I. Dünya Savaşı sırasında 1915-1918 yıllarında Rus işgaline uğrayan ve büyük yıkımlar yaşayan şehir, sonrasında terk edilmiştir. Günümüzde Van Gölü kıyısında kurulan modern Van şehri, eski Van'ın yerini almıştır. Eski Van Şehri, harap yapılarıyla bir açık hava müzesi görünümündedir.
Araştırma Tarihçesi
Van'a dair en eski bilgilere 17. yüzyıldan itibaren ulaşmak mümkündür. Topkapı Sarayı Arşivi'nde "Sengü-Van" adıyla kaydedilen belgede 17. yüzyıla ait Van'ın planı tasvir edilmiştir. 1655 yılında Evliya Çelebi'nin ayrıntılı tanımıyla da kent hakkında bilgi bulunmaktadır. 1668'de Poullet'in yayınladığı eserde Van'ın en eski gravürü yer almaktadır. 18. yüzyıla ait başka bir gravürde ise Van Kalesi hayali olarak tasvir edilmiştir. 1839'da Charles Texier'in çizdiği gravürde de Van Kalesi görülmektedir. Van kenti ve Urartular ile ilgili ilk bilimsel çalışmalar 19. yüzyılda başlamıştır. 1828'de Fransız arkeolog Friedrich Eduard Schulz, 1845'te A.H. Layard, 1911'de ise Alman bilim adamı Walter Bachmann Van'ı ziyaret ederek incelemeler yapmışlardır. Van Kalesi'ndeki ilk kazı çalışmaları, Rus işgali döneminde 1915-1917 yıllarında İ.A. Orbeli tarafından gerçekleştirilmiştir. Türk dönemi kazı ve temizlik çalışmaları ise Prof. Dr. A. Erzen başkanlığında 1972-1975 arasında Yukarı Kale'de
yapılmıştır. 1987'den itibaren ise Prof. Dr. M. Taner Tarhan tarafından kazı çalışmaları sürdürülmektedir. MÖ 9. yüzyıldan I. Dünya Savaşı'na kadar 2800 yıl boyunca kesintisiz olarak iskan gören Van'da, Urartu, Ermeni ve Türk dönemlerine ait kültür varlıkları bulunmaktadır. Modern yerleşim olmaması nedeniyle eski kent, sur duvarları, dini yapılar, mezarlıklar ve bazı sosyal yapılarıyla özgün dokusunu korumaktadır. Çeşitli tarihlerde alınan koruma kararlarıyla Van Kalesi ve çevresi arkeolojik sit alanı ilan edilmiştir. Bu alanlarda Hüsrev Paşa Cami, Kızıl Minareli Cami, Ulu Cami, Kaya Çelebi Cami, türbeler, kiliseler ve diğer yapılar bulunmaktadır.
Sümela Manastırı
Sümela Manastırı, Trabzon ilinin Maçka ilçesi sınırları içindeki Altındere Vadisi'ndeki Karadağ'ın yamacında bulunur. Ormanlarla kaplı vadiden akan Değirmen Deresi'nin kollarından biri bu bölgeden geçer. Halk arasında Meryem Ana Manastırı olarak da bilinen Sümela Manastırı'nın girişinde, büyük bölümü restore edilen bir su kemeri bulunur. Manastırın ana bölümleri arasında ana kaya kilisesi, birkaç şapel, mutfak, keşiş odaları, kiler, erzak depoları, misafirhane, kütüphane ve kutsal ayazma (su kaynağı) yer alır. Trabzon ve çevresinde yapılan arkeolojik kazılar, bölgenin MÖ 7000 yıllarına kadar uzanan bir yerleşim geçmişine sahip olduğunu göstermektedir. Manastırın kesin kuruluş tarihi ve kurucusu net olarak bilinmemektedir. Efsaneye göre, manastırda Hz. İsa'nın havarisi Lukas tarafından yapıldığına inanılan Meryem ikonası bulunmaktaydı. Manastırın tarihi boyunca birçok keşiş hücresi ve dini yapı inşa edilmiş, özellikle Trabzon Komnenos Prensliği döneminde manastırın geliştirilmesine ve yeniden yapılandırılmasına özel bir ilgi gösterilmiştir. Sümela Manastırı'nın Osmanlı döneminde de önemli bir dini ve kültürel merkez olduğu bilinmektedir. Osmanlı sultanları manastırın hak ve hukukunu korumuş, hatta bazı imtiyazlar tanımış ve hediyeler göndermiştir. Manastır, zamanla muazzam bir yapıya dönüşmüş ve Osmanlı dönemi sonuna kadar kullanılmıştır. Ancak, 1923 yılında Yunanistan'a göç eden Rumlar nedeniyle boşaltılan manastır, 1930 yılında bir yangın geçirmiş ve harap olmuştur. 1970'li yıllara kadar harabe halinde kalan manastır, daha sonra restore edilerek müze olarak ziyarete açılmıştır. Son olarak, 2015-2017 yıllarında gerçekleştirilen restorasyon çalışmalarıyla manastırın yapıları ve tahrip olan bölümleri onarılarak 2019 yılında tekrar ziyarete açılmıştır.
Araştırma Tarihçesi
Sümela Manastırı, 19. yüzyılın başlarından itibaren birçok yabancı seyyah tarafından ziyaret edilmiştir. Alman yazar ve gezgin J. P. Fallmerayer, 1840 yılında manastırı ziyaret ederek detaylı bir şekilde incelemiş ve manastır hakkında yazılar kaleme almıştır. Ayrıca, 1962 yılında S. Eyice tarafından manastırın tarihçesi ve mimarisi hakkında detaylı bir makale yayınlanmıştır.
Manastırın Mimarisi ve Süsleme Özellikleri
Sümela Manastırı, yaklaşık 72 odadan oluşur ve ana kaya kilisesi, birkaç şapel, mutfak, öğrenci odaları, misafirhane, kütüphane ve ayazmayı içerir. Manastırın girişinde, yamaca yaslanmış büyük bir su kemerinin büyük bölümü yıkılmıştır. Dar bir merdivenle manastırın ana girişine ulaşılır. İç avlunun sol tarafında kilise haline getirilmiş bir mağara bulunurken, sağ tarafında 1860 yılı civarında inşa edilmiş misafir odaları ve kütüphane olarak kullanılan salonlar yer alır. Yamaç boyunca uzanan dört katlı bina, bazı yerlerde beş katlıdır ve alt katlar taş tonozlu, üst katlar ise ahşap tavanlıdır. Odaların birçoğunda ocak ve dolap nişleri bulunur. Manastırı ziyaret eden gezginler, kütüphanede Avrupa kökenli birçok kitabın yanı sıra 90 kadar el yazması eserin bulunduğunu belirtmiştir. Ancak, manastır terk edildikten sonra bu eserler dağılmıştır. Bazı el yazması İnciller ise Ankara ve İstanbul'daki müzelerde korunmaktadır. Manastırın ana ünitesini oluşturan kaya kilisesi, kutsal mağara veya kaya kovuğunun iç satıhlarının düzeltilmesiyle oluşturulmuştur. Kilisenin iç ve dış duvarları, birkaç tabaka halinde üst üste fresko resimlerle donatılmıştır. En alt tabaka, üsttekilere göre daha kaliteli ve farklı renklere sahiptir. Kilisenin içinde III. Alexios dönemine ait freskler bulunurken, kiliseye bitişik şapelde üç farklı dönemde yapıldığı anlaşılan freskolar vardır. Sümela Manastırı'nın en değerli hazinesi, etrafı gümüş çerçeveli "Kara Meryem Ana" ikonasıdır. Bu ikona, III. Manuel tarafından 1390 tarihli stavrotek ile birlikte manastıra verilmiştir. Manastır, dinsel ve kültürel öneminin yanı sıra muhteşem doğasıyla da dikkat çekicidir.
Alahan Manastırı
Alahan Manastırı, Karaman'dan Mersin'in Mut ilçesine giden karayolu üzerinde, çam ormanı ile kaplı bir dağın güneye bakan yamacında bulunur. Önceleri Kocakale adıyla bilinen manastır, halk arasında Alacahan veya Alahan olarak da bilinir. Yapı topluluğu, eğimli arazinin düzleştirilmesiyle oluşturulmuş bir alanda yer alır ve batıdan doğuya doğru birçok binadan oluşur. Kuzey tarafı dağın kayalık yamacı olduğundan, bu taraftaki bazı bölümler ana kayaya oyularak yapılmıştır. Ana yapılar arasında Mağara Kilisesi, Batı Kilise, konut yapıları, vaftizhane, sütunlu yol, keşiş hücreleri, kaya mezarları ve Doğu Kilise bulunur. Manastırın kuruluş tarihi ve kurucusu kesin olarak bilinmemekle birlikte, Doğu Kilise'ye giden yolun sol tarafındaki kaya mezarlarda bulunan iki yazıt önemli bilgiler sağlar. Bir lahidin ön yüzünde bulunan tabula ansata içindeki yazıt, Tarasis adlı birinin 13 Şubat 462'de öldüğünü belirtir. Bu kişinin manastırın kurucusu olduğu düşünülür ve manastırın 450'li yıllarda yapıldığı tahmin edilir. Başka bir mezarın duvarında bulunan boya ile yazılmış kitabe de manastırın 5. yüzyılın ikinci yarısında kurulduğunu destekler. Manastırın mimari yapısı ve bezeme özellikleri, farklı zamanlarda inşa edildiğini gösterir. M. Gough tarafından yapılan araştırmalar, Alahan Manastırı'nın İmparator Zeno (474-491) tarafından yaptırılmış olabileceğini öne sürmektedir. Mimari yapım tekniği ve planı, manastırın 5. yüzyılın ikinci yarısından
başlayarak 6. yüzyıl içinde farklı dönemlerde inşa edildiğini göstermektedir.
Araştırma Tarihçesi
Alahan Manastırı'nın tarihine dair ilk kayıtlar 1671-72 yılında Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinde yer alır. Evliya Çelebi, manastırı "henüz mimar elinden reha bulmuş bir kal’a-ı cihannümadır ve gayet mamur şehr-i azim imiş" şeklinde tanımlar ve çevresinin mezarlarla dolu olduğunu belirtir. 1826'da Fransız seyyah Léon Comte de Laborde, Alacahan olarak adlandırdığı yerdeki yapıları görmüş ve kısa bir tanım yapmıştır. Laborde, manastırın pitoresk bir çevrede bulunduğunu ve etkileyici bir harabe olduğunu ifade etmiştir. 1890 yılında A.C. Headlam, manastır hakkında daha ayrıntılı bilgiler vermiştir. 1955'te P. Verzone tarafından yapılan detaylı inceleme, Türkçe ve İtalyanca iki ayrı kitap olarak yayımlanmıştır. Verzone, yapıların fotoğraflarını ve özgün görünümlerini gösteren çizimlere yer vermiştir. 1952-1972 yılları arasında yapılan kazı ve temizlik çalışmaları, Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü müdürü Michael Richard Edward Gough tarafından yürütülmüş ve 1955 yılından itibaren birçok rapor ve makaleyle sonuçları yayımlanmıştır. Ayrıca, 1985 yılında eşi Mary Gough tarafından Gough'un yaptığı tüm araştırma sonuçlarını içeren kapsamlı bir kitap yayımlanmıştır.
Manastırın Mimarisi ve Süsleme Özellikleri
Alahan Manastırı, doğal oluşum bir mağara içinde başlayarak, bir takım keşiş hücreleri ve mezar şapellerini içeren bir yapı topluluğudur. Manastırın en eski kısmı olan Mağara Kilisesi, kısmen oyularak yapılmış ve iki nefli olarak düzenlenmiştir. Manastır, küçük bir keşiş grubu tarafından kurulmuş ve daha sonra imparatorluk desteğiyle hac merkezine dönüşmüştür. Batı Kilisesi, dikdörtgen bir alana sahip olup, naosu sütun ve kemerlerle üç nefe bölünmüştür. Duvarları kısmen sağlam ancak örtü sistemi ve kemerleri yıkık durumdadır. Vaftizhane, doğu-batı doğrultusunda uzanan ve her biri birer apsisle sonlanan iki nefli plana sahiptir. Vaftiz havuzu ve su kanalı bulunmaktadır. Sütunlu yol, Batı Kilise'den başlayarak Doğu Kilise'ye kadar devam eder. Doğu Kilise, dikdörtgen tabanlı bir alanı kaplar ve çatısı günümüze ulaşmamıştır. Kilisenin naosu iki sıra sütun ve kemerli düzenleme ile üç nefe bölünmüştür. Apsis içinde synthronon ve kathedra bulunmaktadır. Kilisenin yan neflerinde galeri katı düzenlemesi vardır. Kilisenin giriş bölümü olan narteks kısmen yıkılmış durumdadır. Yapının duvarları, ana kayanın düzleştirilmesiyle oluşturulmuş veya düzgün kesilmiş blok taşlarla örülmüştür.