KMT104U-MÜZECILIK VE SERGILEME
Ünite 7: Çağdaş Müzecilik Anlayışı
Giriş
Çağdaş müzecilik anlayışı denildiğinde bugün, toplumla daha etkili iletişim kuran, bilişim teknolojilerini etkin biçimde kullanan, kent kültürüyle, doğal çevreyle uyum içinde hareket eden, sürekliliği, sürdürülebilirliği, erişim kolaylığını, yenilikçi mimariyi ve mekân tasarımını öne çıkaran yapılar akla gelmektedir. Her ne kadar gelecekte müzeye alternatif olabilecek yeni yapıların ortaya çıkacağından söz edilse de kültürel mirasın mimarı olan insanlığın sonu gelmedikçe, bu mirası korumakla yükümlü müzelerin varlık nedeni de ortadan kalkmayacaktır.
Müzecilikte Yeni Yaklaşımlar
Müzelerin geleneksel anlamda, kütüphaneler, arşiv merkezleri gibi bellek oluşturma, koruma ve gelecek nesillere aktarma görevi üstlenen kültür kurumları olduğu yönündeki tanım zamanla değişmiş ve bugünkü hâlini almıştır. Özellikle 1950’li yıllardan itibaren değişen toplumsal, ekonomik, siyasi ve sosyokültürel ortama uyum sağlayabilmek için yaratıcı fikirler üretmek, farklı stratejiler geliştirmek zorunda kalan müzeler, giderek otoriter ve merkeziyetçi yaklaşımdan uzaklaşmış, daha demokratik ve iletişim odaklı bir anlayışa doğru yönelmişlerdir. Küresel müze topluluğunu denetlemek için UNESCO ile çalışan Uluslararası Müzeler Konseyi’nin (ICOM- International Council Museums), 20-28 Ağustos 2022 tarihleri arasında Prag’da düzenlenen 26. ICOM Genel Konferansı çerçevesinde açıkladığı güncel tanıma göre; Müze, somut ve somut olmayan mirası araştıran, toplayan, muhafaza eden, yorumlayan ve sergileyen, toplumun hizmetinde olan, kâr amacı gütmeyen, kalıcı bir kurumdur. Kamuya açık, erişilebilir ve kapsayıcı müzeler, çeşitliliği ve sürdürülebilirliği teşvik eder. Eğitim, keyif, düşünce ve bilgi paylaşımı için çeşitli deneyimler sunarak etik, profesyonel ve toplulukların katılımıyla çalışır ve iletişim kurarlar. Bu genişletilmiş yeni tanımla birlikte, kapsayıcılığın, toplum katılımının ve sürdürülebilirliğin önemini kabul eden müzelerin değişen rolüne bir kez daha dikkat çekilmiştir. ICOM tarafından 2023’te gerçekleştirilen “18 Mayıs Uluslararası Müzeler Günü” için ana tema, Müzeler, Sürdürebilirlik ve Refah olarak belirlenmiştir. Bu temayla amaçlanan; müzelerin, iklim eylemini desteklemek, kapsayıcılığı teşvik etmek, sosyal izolasyonla mücadele etmek, ruh sağlığını iyileştirmek pek çok yolla toplumun refahına ve sürdürülebilirliğine sunacağı katkıları ortaya koymaktır. Çağdaş müzecilikte geniş kitlelerle iletişim kurma ve etkileşim sağlama olanaklarını güçlendirme eğilimi artmıştır. Bu da ancak ziyaretçi kavramını merkeze alan bir müze politikası oluşturmakla mümkün olacaktır.
Ziyaretçi Odaklı Müze
21. yüzyıl, toplumun müzelerden beklentilerinin arttığı, müzenin de toplumdan gelen talepleri karşılayabilmek için yeni stratejiler geliştirdiği bir zamana işaret eder. Nesne odaklı müze anlayışından ziyaretçi odaklı müze anlayışına geçişle birlikte müzenin amacı ve işlevi yeniden şekillenmiştir. Bir cazibe merkezi hâline gelen müzeler, ziyaretçilerden gelen talepleri karşılayabilmek için onların kimler olduğunu daha iyi analiz etmeye, cinsiyetleri, etnik kimlikleri, inançları kadar eğitim ve sosyal geçmişleri ile ilgili bilgileri edinmeye başlamışlardır. Böylelikle çeşitli izleyici kesimlerinin eğitim standartlarını, gereksinim ve beklentilerini ayırt edebilir duruma gelmişlerdir.
Sürdürülebilirlik
Bir müzenin sürdürülebilir olması, başta kurumsal anlamda kendi varlığını güvence altına alması, sonrasında ise ziyaretçilerle ilişkilerine önem vermesi, yaşadığı coğrafyanın/çevrenin kültürel, ekonomik kalkınmasına katkı sunması, uluslararası kurumlarla iş birliği içinde projeler geliştirmesi gibi işlevleri üstlenmesi anlamına gelmektedir (Nalcıoğlu, 2021: 126). Sürdürülebilirlik kelimesinin sözlükteki anlamı, bir durum veya herhangi bir şeyin devam etmesini sağlamak, onu devamlı kılmaktır (TDK, 2022). Müzelerin ekonomik, sosyal ekolojik sürdürülebilirliğini sağlayabilmesi, mali kaynaklarını geliştirmeye (satış, pazarlama vb.), fon yaratmaya (ziyaretçiler, sponsorlar, devlet, bağışçılar vb.), fiziki koşullarını iyileştirmeye yönelik stratejiler geliştirmesine bağlıdır. Müzeler eserlerini korumak için emniyet ve güvenlik sistemleri kurmalı, depolarda yeterli mikro iklim koşullarını oluşturabilmelidir. Ayrıca, kontrolü dışında gelişebilecek doğa olaylarına karşı da önlem olarak doğal çevreyi güvende tutmalıdır. Bu bağlamda, sürdürülebilirlik ilkesi müzelerin kalkınma hedefleri içinde yer almaya başlarken, yeni yapılan müze binalarında bir tasarım fikri olarak da karşımıza çıkmaktadır. Belirli standartlara uyarak tasarlandığı ve yapıldığı için yaşayanlara ve çevreye standart binaların verdiği zarardan daha az zarar veren tasarım ve inşaat pratiğine yeşil bina denilmektedir.
Bienaller, Müzayedeler, Sanat Fuarları
Sürdürülebilirlik açısından müzelerin başka kurumlarla ilişki hâlinde olması ve işbirliğine açık olması önemlidir. Müzelerin etkileşim içinde olduğu kurumsal yapılar arasında bienaller, müzayedeler ve sanat fuarları da bulunmaktadır. Bienal, Fransızca “her bir diğer yıl” anlamına gelen ve iki yılda bir düzenlenen etkinliklere verilen isimdir. Çoğunlukla kültürel veya sanatsal faaliyetler için kullanılır. Küratör (Latince: curatus; İngilizce: curator), bir müze, galeri, arşiv veya kütüphane koleksiyonunun yöneticisidir. Çağdaş sanat bağlamında küratör, sergi düzenleyicisi, sergiyi kuran anlamında kullanılır. Kolektif sözcüğü, birçok kimseyi ya da nesneyi içine alan, birçok kişi ya da nesnenin bir araya gelmesi sonucu olan, anlamına gelir. Burada kastedilen küratöryel kolektiftir. Örneğin; 1996 yılında kurulan, Zagreb ve Berlin’de faaliyet gösteren WHW (What, How & for Whom) adlı küratör kolektifinin, Ivet Ćurlin, Ana Dević, Nataša Ilić, Sabina Sabolović’den oluşan dört üyesi vardır. Bienaller, sanatçıların, sanat izleyicilerinin, küratörlerin, eleştirmenlerin, yazarlarının yoğun katılımı nedeniyle, kültür sanat çevrelerinde dikkatle takip edilen etkinlikler olarak anılırlar. Ayrıca, temsil ettikleri kentin kültürel turistik anlamda zenginleşmesine, canlanmasına, tanınmasına katkı sunarlar. İşleyiş açısından bienallerden farklı bir yapıya sahip olan fuarlar ise tüm halka ve kamuya açık olmakla birlikte zamanla ticari niteliğiyle öne çıkmaya başlamış, küreselleşen sanat pazarının yeni vitrinleri olmuşlardır. Sanat fuarlarının temeli 1965 yılında Lozan’da bir grup galerici tarafından atılmış, 1967’de ilk sanat fuarı Kölner Kunstmarkt (Köln Sanat Pazarı) yapılmıştır. Müzayedelerin kökeni ise beşinci yüzyıla kadar dayanmakla birlikte ilk uluslararası müzayede evi 1674 yılında Stockholm’de kurulmuştur. Sanat eserleri, antika eserler, değerli mücevherler vb.lerinin açık artırma usulü ile satışının gerçekleştiği müzayede evleri, sanatın ekonomisini belirleyen kurumlar olarak işlev görür. Müzenin fuarlarla, müzayedelerle ilişkisi özellikle müze koleksiyonuna eser alımında etken olabilecek piyasa koşullarını saptamada yapıt seçiminde belirmektedir. Müzelerin danışma kurulları, küratörleri bu türden kurumları yakın takip altına almaktadır. Böylelikle, kültür-sanat dünyasını oluşturan ağ içinde bienaller, fuarlar, galeriler, müzayede evleri önemli bir yere sahiptir ve bu ağın bir parçası olarak düşünüldüğünde müzelerin de yalnızca kendi etki alanları içinde hareket eden, dışa kapalı kurumlar olmadıkları anlaşılmaktadır.
Çağdaş Müzecilikte Dijital Teknoloji Ve Sunum Yöntemleri
Yeni müzecilik anlayışında teknoloji, her zamankinden çok daha önemli bir unsur hâline gelmiş, 21. yüzyılda Endüstri 4.0 ile hız kazanan dijital dönüşüm, tüm alanlarda olduğu gibi müzecilikte de etkili sonuçlar doğurmuştur. Kaldı ki bugün 5. Sanayi Devrimi’nden, Endüstri 5.0’ten söz edilmektedir ve yapay zekâ alanındaki gelişmelerle birlikte teknolojinin varabileceği noktalar düşünüldüğünde, müzelerin geleceğinin ne olacağı şimdiden bir merak konusudur. “Endüstri 4.0” terimi ilk defa 2011 yılında Almanya’da düzenlenen teknoloji fuarında dile getirilmiştir. Bazı kaynaklarda 4. Sanayi Devrimi olarak geçmektedir. Amaç, bilişim teknolojileri ile tüm yaşamsal mekanizmaları bir araya getirmektir. Endüstri 4.0; nesnelerin interneti, internetin hizmetleri ve siber-fiziksel sistemler olmak üzere üç aşamadan oluşan bir sistemler kümesidir. Yeni dünya düzenini getirecek olan Endüstri 4.0 ile üretim ve yaşam alanlarının tamamı akıllı donanımlara sahip olacak ve sistemler birbiriyle bütünleşmiş şekilde çalışacaktır. 1990’lı yıllarda müzelerde az da olsa etkileşim ve multimedya uygulamalarına rastlanmakla birlikte, bu ilginin ilk Uluslararası Hipermedya Konferansları’nda (ICHIM) (ABD-1991) başladığı söylenebilir. Müzecilik alanında büyük talep gören bu yeni anlayışın temelinde, müzelerin çağdaş, demokratik kitle eğitimine ve toplumsal değişimin daha ılımlı bir biçimde gerçekleşmesine katkı sağlayan, toplumsal aktörler arasındaki iletişimi kolaylaştırarak karşılıklı saygı ve anlayışı yaygınlaştıran kültür kurumları olarak işlev edinmelerinin öngörülmesi yatmaktadır (Kılıçoğlu, 2020: 97).
Dijitalleşen Müze
2020’de yaşanan ve küresel bir salgın olarak nitelendirilen Covid-19, birçok müzenin dijital platformlara yönelmesinde önemli bir etken olmuştur. Dünya genelinde kamusal alanlara getirilen kısıtlamalarla birlikte okullar, kütüphaneler, sinemalar, tiyatrolar, kafe ve restoranlar gibi müzeler de geçici süreliğine kapanmış, insanların eğitim ve iş yaşantılarını evden sürdürmek zorunda kaldığı bu dönemde, internet ve dijital platformlar, dış dünyayla bağlantı kurmak için her zamankinden daha yoğun bir biçimde kullanılmıştır (Akyol, 2020: 73). Pandemi döneminde Almanya’daki müzelerde dijitalleşme eğiliminin ivme kazandığını belirten Guido Fackler’e (2023:20) göre, dijitalleşmenin pek çok güçlü yanı bulunmaktadır. Bunlar; • kalıcı ve güvenilir belgeleme yapma olanağı tanıma, • zaman ve mekândan bağımsız olarak herkes için erişilebilirliği sağlama, • sosyal kapsayıcılık ve çeşitlilik sunma, • potansiyel olarak sınırsız ve dinamik bir içerik ve küresel genişleme sağlama, • ziyaretçilerle ve ziyaretçiler arasındaki iletişimi basitleştirme, • dijital ortamda sunulan içerik hakkında yorum yapma ve içeriği tamamlama anlamında etkileşim ve katılım olanağı verme, şeklinde sıralanmaktadır.
Sanal Müzeler ve Çevrim İçi Sergiler
1990’ların başlarında internet kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte sanal müze kavramı yeniden gündeme gelmiş, günümüzde ise, bilgi teknolojilerinin gelişimi ve multimedya araçlarının sunduğu olanaklarla daha kapsayıcı bir biçimde öne çıkmıştır. Sanal müzelerin temel özelliği, çoğunlukla kurumsal müzelerin sponsorluğunda var olmaları ve müze koleksiyonunun sayısallaştırılarak dijitalleştirilmesi sonucunda ortaya çıkmalarıdır (Kahraman, 2021: 149). Sanal Müze, değişik medya olanaklarından yararlanılarak hazırlanmış sayısal nesneleri ve bunlara ait bilgileri barındıran, ziyaretçi ile iletişimin kesintisiz olduğu ve çeşitli erişim şekillerini karşılamak için alışıldık iletişim yöntemlerinin ötesinde olan, dünya çapında erişimini olanaklı kılmak amacıyla fiziksel anlamda bir mekâna ihtiyaç duymayan müze şeklinde tanımlanmaktadır. Bir müze kurumunun koleksiyonunu sanal ortamda erişime açması, hem değişen toplumsal yapının bir gereği hem de kültürel bilginin yayılması açısından bir fırsat olarak görülmektedir. Yalnızca yeni açılan müzeler değil, köklü müzeler de koleksiyonlarını sanal ortamda ziyarete açarak, çevrim içi sergiler yaparak bu akıma katılmışlardır. Sanal müzeler, ülkelerin yerel kültür kurumları tarafından kurulabildiği gibi uluslararası nitelikli olanları da mevcuttur.
Dijital Sanat, Yeni Medya Sanatı ve Müze
Doksanlı yıllardan itibaren etkili olmaya başlayan internet sanatı, dijital sanat gibi sanatsal ifadelerin zaman içerisinde müzelerde kendilerine bir alan açmayı başardığı görülmektedir. Dijital sanat , yazılım, bilgisayar veya diğer elektronik cihazlar kullanılarak yapılan sanatı ifade eder. Animasyonlar, fotoğraflar, illüstrasyonlar, videolar, dijital resimler ve benzerleri gibi dijital ortamda üretilen veya yapılan her şey dijital sanat olarak sınıflandırılabilir. Net sanatı ya da internet sanatı , 1990’lardan 2000’lerin başına kadar yapılan ve interneti birincil mecra olarak kullanan çalışmaları tanımlamak için kullanılan terimdir. Genellikle yeni medya sanatı ile birbirinin yerine kullanılan ağ sanatı, sanatçılar tarafından web tarayıcıları, geliştirici kodları, komut dosyaları, arama motorları ve diğer çeşitli çevrim içi araçlar kullanılarak oluşturulan geniş bir yelpazedeki çalışmaları içerir. Dijital sanat/yeni medya sanatı pratiklerinin müzede gösterimi ile ilgili bugün önemli aşamalar kaydedilmiş olmasına karşın, bir dijital çalışmasının sergilenmesinde izlenecek yöntemin belirlenmesi, mekânın fiziksel koşullarına bağlı olduğu kadar sanatçı ile küratör arasındaki işbirliğine de dayanmaktadır. Dijital sanatın toplanma, korunma ve belgelenmesi gibi konular ise belge kayıt uzmanı, küratör, koleksiyon yöneticisi, bakım-koruma uzmanı ve bilişim sistemi uzmanı arasında sağlanacak bir uzlaşımaya bağlıdır. Dijital teknolojilerle müze arasındaki ilişki bakımından dikkate değer bir diğer önemli gelişme de henüz yeni bir alan olmasına karşın sanat dünyasının büyük bir hızla adapte olduğu NFT’nin, sanal müze uygulamalarının yanı sıra köklü müzelerin de ilgisini çekmeye başlamasıdır. NFT (Non Fungible Token), genellikle kripto para birimleri için kullanılan aynı tür programlama kullanılarak oluşturulan değiştirilemez tokenler (token=jeton) anlamına gelir. NFT’ler, sanal konser biletleri veya nadir sanat eserleri gibi belirli ögelerin sahipliğini temsil eden benzeri olmayan dijital varlıklardır. NFT’ler blok zincirinde saklanır, bu da kolayca düzenlenemeyecekleri, kopyalanamayacakları veya çoğaltılamayacakları anlamına gelir. Bu sayede, merkezî olmayan bir veritabanında herkese açık olarak doğrulanabilir bir sahiplik kanıtı olarak işlev görebilirler.
Sanal Gerçeklik (VR) ve Artırılmış Gerçeklik (AR)
Çağın ileri düzey teknolojileri müzelerdeki sunum yöntemleri üzerindeki dönüştürücü etkisini sürdürmektedir. Sanal gerçeklik (VR-Virtual Reality), içinde ekran bulunan bir kask veya sensörlerle donatılmış eldivenler gibi özel elektronik ekipman kullanan bir kişi tarafından görünüşte, gerçek veya fiziksel bir şekilde etkileşime girilebilen üç boyutlu (3D) bir görüntünün veya ortamın, bilgisayar tarafından oluşturulan simülasyonlarına verilen isimdir. Artırılmış gerçeklik (AR-Augmented Reality), dijital görsel ögeler, ses veya diğer duyusal uyaranlar kullanılarak elde edilen ve teknoloji aracılığıyla sunulan gerçek fiziksel dünyanın geliştirilmiş bir versiyonudur. Yapılan bir araştırmaya göre, sanal gerçekliğin özelliklerini şu dört maddede toplamak mümkündür: 1. Üç boyutlu sanal ortamlar yaratmak 2. Çoklu duyusal (multisensory) kanallarla gerçek zamanlı kullanıcı etkileşimi 3. Kullanıcıların kendilerini sanal ortamın içindeymiş gibi hissetmesi (immersion) 4. Gerçek zamanda doğal manipülasyon aracılığıyla sezgisel etkileşim (intuitive interaction). Sanal gerçeklik deneyimi, kullanıcıyı bir sanal gözlük aracılığı ile tamamen sanal bir ortamda gezintiye çıkarırken, artırılmış gerçeklik (AR) deneyimi, fiziksel dünyadan tamamen kopmaz. Sanal olanla gerçek olanı bir araya getirerek, dijital içeriğin sorunsuz bir şekilde gerçek dünya üzerine kaplanmasını ve gerçek dünya algılarının karışmasını sağlar. Sanal gerçeklik/artırılmış gerçeklik uygulamaları, bugün müzelerin ziyaretçi sayısını artırmak, diğer müzelerle rekabet etmek, sanat etkinliklerini ve müze ziyaretlerini çok daha ilgi çekici ve eğlenceli, etkileşimli hale getirmek için başvurdukları başlıca sergileme/sunum yöntemlerinden birisi olmuştur. Böylesine bir yaklaşımın tercih edilmesindeki bir diğer önemli etken de, müzelerin yaşayan kurumlar olma iddiasını sürdürmek, yenilikçi fikirleri benimsediklerini ve gelecekte de var olmak istediklerini göstermektir.
Çağdaş Müzelerin Mimariyle ve Kentle İlişkisi
Bugün kent kültürü, kamusal alan, bireylerin yaşadıkları kentlere karşı hissettikleri aidiyet duygusu, kent kimliği gibi kavramlarla anlamlandırılmaktadır. Çevrelerine kattıkları değerlerle, görkemli mimarileri ve etkileyici mekân tasarımlarıyla müzeler, kent kültürünün en önemli unsurları hâline gelmiştir. Özellikle çağdaş müzelerinin kent kimliğini değiştirip, dönüştürmedeki katkısı çok daha erken tarihlerde anlaşılmıştır. Yirminci yüzyılın ilk yarısında Avrupa ve Amerika’da açılan modern sanat müzeleri, günümüze kadar süregelen müzecilik anlayışına bir model oluşturması bakımından önemlidir. Bu müzelerin öncüsü, 1929 yılında açılan New York Modern Sanat Müzesi (MoMA)’dir. Müzelerin kent kültürüne etkisi yalnızca toplumsal anlamda değil, sosyoekonomik anlamda da olumlu karşılanmaktadır (Özden, 2020: 77). Buna en iyi örnek muhtemelen 1997’de İspanya’nın Bask bölgesinde Bilbao şehrinde açılan Guggenheim Müzesidir. Bilbao örneği, kültürel sektörde Bilbao Etkisi diye tanımlanan bir hareketin doğmasına neden olmuştur. Guggenheim Bilbao Müzesi, tanınmış mimar Frank Gehry ile özdeşleşen, dekonstrüktivist (yapısökümcü) mimarinin öncü tasarımlarından biri olarak gösterilmektedir. Dekonstrüktivist (Yapısökümcü) mimari, 1980’lerde ortaya çıkan bir mimari akımıdır. Yapıyı oluşturan mimari unsurların bütünlüğünün parçalanması, yüzeylerle yapılan oyunlar, dış cephe gibi mimari unsurların dik açılı olmayan köşelerle yamultulması ve kaydırılması gibi yöntemlere dayanır. “Bilbao Etkisi”, adını, açıldığından beri mimarlık ve sanata ilgi duyanların çekim merkezi hâline gelmiş Guggenheim Müzesinin bulunduğu İspanyol şehrinden almıştır. Çok fazla turist çekmeyen bir sanayi şehri olan Bilbao’da müzenin yapılmasından sonra önemli bir turizm devrimi yaşanmıştır. İlk 3 yıl içinde müzeyi 4 milyon kişi ziyaret etmiş, müze 100 milyon euro (€) kâr elde etmiştir. Bu da müzenin tüm inşa masraflarını rahatlıkla karşılamıştır. Bölge, küresel sermaye yatırımları için çekim merkezi hâline gelmiştir. Bilbao, bu deneyimle, kültürel projelerin bir şehrin yapılanmasında öncü rol oynayabileceğini kanıtlamıştır. Zaman içerisinde yeni kurulan müzeler, mimari yaklaşım bakımından, MoMA’nın oluşturduğu modelden uzaklaşmıştır. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde müze mimarisinde postmodern anlayışın etkileri görülür. MoMA’nın sergileme mekânları; yapıtın kendisi dışında dikkat çekici her türlü unsurdan soyutlanmış, yalnızca yapıtın biçimsel özelliklerini ön plana çıkaran, beyaz fonlu, geniş, büyük, yalın duvarlar, büyük bir sakinlik ve huzur içerisinde dikkatleri yalnızca eserlere odaklayan nötr bir ortam sunar. Bu anlamda MoMA’nın sergileme mekânları yalın geometrik elemanlara indirgenen minimalist sergileme anlayışıyla “beyaz küp” olgusuyla özdeştir (Çolak, 2011: 41). “Beyaz Küp”, Brian O’Doherty tarafından ortaya atılan ve 1976 yılından itibaren modern sanat müzelerini hem biçimsel hem de kavramsal olarak tarifleyen bir terimdir. Yirminci yüzyılda endüstriyel gelişimin, modernitenin simgeleri olan müzeler, günümüzde geleceğin göstergeleri olan mega yapılar olarak görülmektedir. 21. yüzyılda müze kavramı, kentlerin markalaştırılması ve müze turizmini öne çıkarmak için dünyaca ünlü mimarlara yaptırılan büyük bütçeli projelerle özdeşleşmektedir. Öte yandan, ekonomisi güçlü ülkeler, kültür-sanat alanında da söz sahibi olabilmek, dünya sanat pazarında kendilerine yer açabilmek için sanat müzesi açmayı etkili bir yöntem olarak görmektedir. Uluslararası ilişkileri güçlendirmek, devletler arası anlaşmalar yapmak açısından da müze, bir aracı kurum rolü üstlenmiştir. Çağdaş müze mimarisinde bir diğer önemli gelişme koleksiyon-müze ilişkisinin değişimidir. Bir yandan müzeler, genişleyen koleksiyonlarına alan yaratmak için ek binalar yapma yoluna gitmekte, bir yandan da koleksiyondaki eserleri daha görünür kılabilmek için farklı çözümler üretmektedirler. Bilindiği üzere, müzelerdeki genel işleyiş, koleksiyonlardaki eserlerin yalnızca küçük bir kısmının sergilenmesi, geride kalan çoğu eserin depolarda muhafaza edilmesi biçimindedir. Bu sistemin hem müzeler hem de müze kullanıcıları açısından sorun yarattığı görüldüğü için bazı müzeler, uydu müze ya da depo müze olarak adlandırılan uygulamalara yönelmişlerdir. Uydu müze; ana müze ile bir şehir ya da kurum arasında bir bedel karşılığında müzenin bir şubesini açmaya dayanan iş ortaklığı olarak tanımlanmaktadır. Dünyadaki ilk uydu müze uygulamasının Thomas Krens tarafından Solomon R. Guggenheim Müzesi’nde başlatıldığı belirtilmektedir.
Türkiye’de Çağdaş Müzecilik Uygulamaları
Türkiye’de koleksiyonculuk müze konusundaki çalışmaların, Osmanlı’nın geç dönemlerinde başlamasına ve günümüze kadar sürmesine karşın, 1980’lere gelinceye kadarki süreç içerisinde çağdaş müzeciliğe ilişkin fazla bir gelişme kaydedildiği söylenemez. Sözü edilen dönemlerde, Vehbi Koç Vakfı Sadberk Hanım Müzesi (1980), Rahmi M. Koç Müzesi (1994) gibi müzelerin kurulmaya başlaması ve kurumlar arası rekabetin artması ile müze eğitimine duyulan ilgi artmıştır. Ancak, asıl kırılma, 2000’li yıllardan itibaren özel koleksiyonların modern/çağdaş müzelerine dönüşmesiyle gerçekleşmiştir. Türkiye’de müze binalarının büyük bir kısmı başka işlevli binalardan dönüştürülerek elde edilmiştir. Günümüz müzecilik anlayışında, bina tasarımı ve koleksiyon yönetimi kadar önemli bir diğer konu da müzenin çevresiyle, komşularıyla ve ziyaretçilerle olan iletişimidir. Toplumu ilgilendiren konularda müzelerin oynayacağı bütünleştirici ve demokratik rol oldukça önemlidir. Türkiye’de gözlenen bir başka müze yönetimi pratiği de teknolojinin etkin kullanımı ile ilgili uygulamaların yaygınlaşması yönündeki çalışmalardır. Yeni nesil teknolojilerin bir sunum yöntemi olarak kullanımı ülkemizde henüz yeterince yaygınlaşmamıştır. Teknik donanım ve finansal kaynak sıkıntısı nedeniyle çoğu müze için koşulların uygun olmadığı, özel müzelerin olanaklarının ise bu anlamda daha elverişli olduğu söylenebilir.