AÖF Soru Bankası

Müzecilik ve SergilemeÜnite 3 Özeti

Türkiye’de Müzeciliğin Tarihsel Gelişimi

KMT104U-MÜZECILIK VE SERGILEME

Ünite 3: Türkiye’de Müzeciliğin Tarihsel Gelişimi

Giriş

Türkiye’de; Avrupa’da müzeler açıldıktan yaklaşık 150 yıl sonra, 19. yüzyıl ikinci yarısında ilk müzeler kurulmuştur. Daha önceki devirlere bakıldığında ise; Selçuklu döneminden itibaren külliye ve medreselerde çeşitli bilim, edebiyat ve sanat koleksiyonları oluşturulduğu, Eski Çağ uygarlıklarına ait eserlerin, yapıların çevresinde teşhir edildiği veya devşirme olarak kullanıldığı gözlemlenir. Yine Osmanlı’da savaş ganimetleri ve değerli eşyalar belli mekânlarda özenle saklanmıştır. Örneğin Yedikule Hisarı’nda Yavuz Sultan Selim döneminde (1512-1520), içinde kutsal emanetlerin ve kitapların da olduğu geniş bir koleksiyonun olduğu, Sultan III. Murad döneminde (1574- 1595) bunların Topkapı Sarayı’na taşındığı bilinmektedir. İstanbul’un fethinden sonra cephane deposu olarak kullanılan Aya İrini Kilisesi’nde çeşitli silahlar, kutsal eşyalar ve savaş ganimetleri toplanmıştır. 1726 yılında yapılan onarım sonrasında - Enderun Cebehanesi veya İç Cebehane denilen- bu depodaki eserler, Dârü’l- Eslihâ adıyla ilk kez resmî olarak sergilenmeye başlamıştır.

19. Yüzyıl: Osmanlı’nın İlk Müzeleri

Müzenin bir kurum olarak ortaya çıkmasına yönelik ilk girişim, 19. yüzyıl ikinci yarısında, Tophâne-i Âmire müşiri Ahmed Fethi Paşa (1801-1858) gerçekleştirilmiştir. Maarif Nazırı Mehmed Esad Safvet Paşa (1814-1883), imparatorluğun çeşitli bölgelerinden tarihî eserleri İstanbul’a getirtip koleksiyonu genişletmiştir. Galatasaray Mektebi (Mekteb-i Sultani) hocalarından Dr. Edward Goold olmuştur. Daha sonra Avusturyalı ressam Pio Francesco Carlo Terenzio resmî olarak atanmasa da müzenin sorumluluğunu almış, ardından arkeolog , tarihçi, ressam ve epigraf olan Alman Dr. Philip Anton Dethier müdürlük yapmıştır. Dethier 1872’de müzedeki eserlerin bir kataloğunu hazırlamış ve koleksiyonu yeni eserlerle zenginleştirmiştir. Abdüllatif Suphi Paşa döneminde imparatorluğun farklı bölgelerinden Müze-i Hûmayun’a çok sayıda eser getirilmiştir. Zamanla Aya İrini’deki bina yeterli gelmeyince arkeolojik eserlerin yer aldığı Mecmua-i Âsâr-ı Atika denilen bölümün Çinili Köşk’e taşınmasına ve yeni bir müze kurulmasına karar verilmiştir. Bu kararın ardından Romanyalı mimar Monterano Çinili Köşk’ü müze olarak düzenlemiş, Müze-i Hûmayun’nun Mecmua-i Âsâr-ı Atika kısmı taşınarak 17 Ağustos 1880 tarihinde açılmıştır. Sadrazam İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu olan Osman Hamdi Bey Paris’te (hukuk eğitimini yarıda bırakıp) resim ve arkeoloji alanında eğitim almıştır. 1869’da İstanbul’a döndükten sonra uluslararası ilişkilerle ilgili birimlerde çeşitli görevlerde bulunduktan sonra Bağdat’a gitmiş ve aldığı eğitimin etkisiyle arkeolojik araştırmalar yapmıştır. Bu yıllarda, çok sayıda yabancı gezginin, sayısız arkeolojik eseri yurt dışına çıkarması ve bunların Avrupa’daki müzelerde yer almaya başlaması hem bazı Osmanlı aydınlarını hem de Osman Hamdi Bey’i rahatsız etmiş ve gazetelerde bu konuda yazılar yazmaya yöneltmiştir. Osmanlı Devleti’nin, eserlerin gitmesine göz yumması, kaçakçılık yapılmasını engelleyen bir kanun olmaması, hatta yurt dışına eser çıkarılmasına yönelik anlaşmalar imzalanması, bu konudaki nizamnamenin yetmemesi gibi durumlar eleştirilmiştir. 1873 Viyana Uluslararası Sergisi’nde görev alan Osman Hamdi Bey, basın yayın müdürlüğü, dış işlerinde müdür yardımcılığı gibi görevlerde de bulunmuştur. Osman Hamdi Bey Türkiye’de ilk bilimsel kazıları başlatmış, Lübnan’da Sayda (Sidon) Krallar Mezarı, Adıyaman Nemrut Dağı, Muğla-Lagina kazılarını yürütmüş ve buralardan çıkarılan eserleri müzeye getir- miştir. İskender Lahdi, Satrap Lahdi, Sayda Kralı Tabnit’in Lahdi, Likya Lahitleri, Ağlayan Kadınlar Lahdi (Resim 3.4) gibi çok sayıda lahit getirilmiş ve bunlar müze binasına sığmayınca yeni bir binanın yapılması yönünde girişimler başlamıştır. Osman Hamdi Bey döneminde müzecilik açısından başka önemli gelişmeler de yaşanmıştır: Müdürlüğünü yaptığı Müze-i Hümâyun’da 1889’da İslam eserleri birimi kurulmuştur. Ahmed Muhtar Paşa öncülüğünde Aya İrini’de kapalı kalan Mecmua-i Esliha-ı Âtika koleksiyonu düzenlenip Esliha-i Askeriye Müzesi adıyla 1908 yılında ziyarete açılmıştır. 1908-1923 yılları arasında Ahmed Muhtar Paşa’nın müdürlük yaptığı bu müzenin adı Müze-i Askerî-i Osmanî olarak değiştirilmiş, farklı bölgelerden getirilen silahlar, kıyafetler, antika eşyalar, zırhlar ve tablolarla zenginleştirilmiştir. Eserleri açıklayan Osmanlıca ve Fransızca tanıtım etiketleri ve metinler hazırlanmıştır. Ayrıca halkın müzeye gelmesine ve müzeye eser bağışlamasına yönelik gazetelere ilan verilmiştir. 1916 yılında müzeye yeniçeri mankenleri konulmuş, mehter takımı gibi etkinlikler düzenlenmiş, koleksiyona ilişkin bir kartpostal serisi ziyaretçilere satışa sunulmuştur. Türkiye’de modern müzeciliğin gelişiminde önemli yeri olan bu müze, bugünkü Askerî Müze’nin temeli Osman Hamdi Bey’in 1910 yılındaki ölümünden sonra Sanayi-i Nefise Mektebi’nin ve Müze-i Hümâyun’un müdürlüğünü kardeşi Halil Edhem Bey yürütmüştür. Onun döneminde, Süleymaniye Külliyesi’nin imaretinde 1913’te Evkâf-ı İslamiye Müzesi (İslam Vakıfları Müzesi) kurulmuştur. Bu müzenin adı 1927 sonrası Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak değiştirilmiş, 1983 yılında yeniden düzenlenerek günümüzdeki yeri olan Sultanahmet Meydanı’ndaki İbrahim Paşa Sarayı’na taşınmıştır. Osmanlıda sergilerin gerçekleştirilmesinde ve sanat koleksiyonculuğunun gelişmesinde Beyoğlu’nda atölyeler açıp dersler veren Avrupalı sanatçıların, mimarların da etkisi söz konusudur. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren yabancı elçiliklerin sayısının artması ve bunların İstanbul kültür ve sanat ortamını canlandırmasıyla Avrupalı sanatçı- ların sayısı gittikçe artmıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı sarayında bu kişilere de görev verilmiş ve sarayda resim koleksiyonu oluşturulmaya başlanmıştır. Örneğin Sultan Abdülaziz tarafından da desteklenen Piérre Désire Guillemet, 1874 yılında Beyoğlun’da ilk özel resim okulu olan Desen ve Resim Akademisi’ni açmış ve eşi Madam Guillemet ile burada resim dersleri vermiştir. Türkiye’de müzecilik, koleksiyonculuk ve sergi çalışmaları açısından diğer bir önemli konu fotoğraf sanatıdır. 19 Ağustos 1839’da Fransa’dan duyurulan bu buluş sonrası İstabul’da Basile Kargopoulo, Carlo Naya, Abdullah Biraderler, Pascal Sebah, Gülmez Kardeşler ve Boğos Tarkulyan stüdyo açan ve ünlenen fotoğrafçılar arasında yer almıştır. Başta İstanbul olmak üzere çeşitli bölgelerin, etnik kimliklerin, mesleklerin albümlerini, kartpostallarını hazırlayıp saraya ya da özel koleksiyonlara fotoğrafın girmesinde etkili olmuşlardır. Ayrıca fotoğraf stüdyoları birer kültür merkezi hâline gelmiştir. Örneğin saray fotoğrafçılığını yapan Abdullah Biraderler’in stüdyosu; tabloların satıldığı, resim sergilerinin açıldığı, entelektüellerin ve ressamların buluştuğu, konferansların verildiği bir mekân olmuştur. Osmanlı’nın kültürel ve doğal mirasına ilişkin albümler hazırlanıp yayıldıkça Osmanlı topraklarını gezmek isteyenlerin sayısında da artış olmuştur. 19. yüzyıl sonunda çok sayıda baskısı yapılan A Handbook for Travellers in Constantinople and Turkey in Asia başlıklı John Murray’ın rehber kitabında, turistler için Osmanlı ülkesinde gezilecek yerlerden bahsedilmiş, Abdullah Biraderler’in çektiği bir fotoğrafın veya ressam Preziosi’nin İstanbul’a ilişkin yaptığı bir resmin alınacak en değerli hediyeler arasında olduğundan bahsedilmiştir. Tüm bu gelişmelere bakıldığında; Osmanlı Devleti’nin girişimiyle kurulan ilk müzelerin daha çok etnografik, askerî ve arkeolojik malzemelerden oluştuğu ve Osmanlı kimliğinin yansıtılmasının ön plana çıkarıldığı anlaşılır. Örnekleri sunulduğu gibi bazı eğitim kurumlarında da doğa tarihî müzeleri kurulmuştur. Çağdaş sanat eserleri ise henüz tam anlamıyla koleksiyona ve müzeye dönüştürülmemiş olsa da bu alanda çok sayıda serginin yapılması, uluslararası fuarlara katılım ve fotoğraf atölyelerinde -satış amaçlı bile olsa- bir teşhir sürecinin olduğunun bilinmesi önemlidir.

20. Yüzyıl: Cumhuriyet Döneminde Müzeler

Cumhuriyet’in ilanından sonra Atatürk öncülüğünde -diğer birçok alanda olduğu gibi- müzecilikte de önemli girişimler gerçekleştirilmiştir. 1923’ten 1950’lere kadar süren erken Cumhuriyet döneminde Devlet yeni yapılanmalara girişilmiş, devlet politikasının, yeni ulusun ve yeni düzenin yansıtıldığı alanlardan biri de müzeler olmuştur. Öncelikle İstanbul’da Ayasofya, Topkapı Sarayı, Kariye Camii, Dolmabahçe Sarayı, Fethiye Camii, Konya’da Mevlâna Dergahı, Bursa’da Muradiye Külliyesi, Yeşil Türbe gibi önemli yapılar müzeye çevrilmiştir. Kültürel mirasın araştırılması için kazılar başlatılmış, tarihî eserlerin koruma altına alınmasına ilişkin yeni yasalar çıkarılmış ve müzecilik ayrı bir bilim dalı olarak önemsenmiştir. Yeni rejimin kültürünü ve ideolojisini yansıtan yeni müzeler açmaya yönelik çalışmalar başlatılmıştır. Osmanlının son döneminde İstanbul’da Aya İrini’deki Askerî Müze, Müze-i Hümâyun ve Evkaf-ı İslamîye Müzesi ile Anadolu’da birkaç müze varken Atatürk’ün önderliğinde kısa sürede birçok şehirde müze kurulmuştur. Bunlar arasında Edirne Müzesi, Antalya Müzesi, Amasya Müzesi, Adana Müzesi, Tokat Müzesi, Kayseri Müzesi, Sinop Müzesi, Afyon Müzesi, Denizli Müzesi, Çanakkale Müzesi, Diyarbakır Müzesi, Samsun Müzesi, Erzincan Müzesi, Sinop Müzesi, Efes Müzesi, Van Müzesi, Manisa Müzesi, Kütahya Müzesi, Kırşehir Müzesi, Tire Müzesi ve Isparta Müzesi sayılabilir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında sayısı artan ve daha önce müze-depo (müze-depo: sadece depo mekânının olduğu en küçük müze birimi) olarak kullanılan birimler, koleksiyonları genişledikçe müze müdürlüklerine dönüştürülmüştür. Bu süreçte sınırlı imkânlardan dolayı yeni müzeler daha çok han, cami, kale, medrese, kilise, halkevi, okul gibi binaların içinde Cumhuriyet döneminde inşa edilmiş ilk müze binasına sahip olan Ankara Etnografya Müzesi, 1925 yılında Atatürk’ün talimatıyla başkentte, yeni ulusun kültürünü yansıtacak bir müze olarak düşünülmüştür. 1930’da Cumhuriyet döneminin müze olarak tasarlanan ilk yapısı, ilk devlet müzesi olarak halka açılmıştır. Kurulma aşaması Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülmüş, mimar Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından tasarlanmıştır. Atatürk döneminde anıtların korunmasına da yer verilmiş, ilk kez sistemli olarak bakım ve onarım söz konusu olmuştur. Daha önce, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı olan Türk Âsâr-ı Atikası isimli birim, etnografik eşyaların ve arkeolojik eserlerin toplanması ve korunmasına yönelik çalışmalar yürütürken, Cumhuriyet döneminde bu birim Hars Müdürlüğüne dönüştürülerek, Kütüphaneler Mü- dürlüğü, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü, Âsâr-ı Atika ve Müzeler Dairesi olmak üzere üç ana bölüme ayrılmıştır. 1950’li yıllarda UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü) ve ICOM’a (Uluslararası Müzeler Konseyi) üye olunması Türkiye’de çağdaş müzecilik açısından önemli diğer gelişmelerdendir. 1948 yılında karar verilmiş olsa da 1956’da ICOM’un Türkiye Milli Komitesi kurulabilmiş ve müzecilik alanında uluslararası iş birliğinin geliştirmesi amaçlanmıştır. Devlet desteğiyle oluşturulan bu komite, Ankara Etnografya Müzesi binasında çalışmaya başlayarak müzecilik alanındaki uluslararası gelişmeleri takip etme ve ortak projeler yürütme gibi imkânlara sahip 1960’lı yıllarda müzeler açılmaya devam etmiş ve tek tip plana sahip müze binaları yapılmıştır. 1980’li yıllara kadar hemen her şehirde koruma, depolama ve aydınlatmanın önemsenmeye başladığı müzeler kurulmuş veya var olan binalar yenilenmiştir. Örneğin Kral Midas’ın mezarının olduğu Polatlı yakınlarında 1965 yılında Gordion Müzesi açılmış; 1940’ta Ankara Mahmud Paşa Bedesteni’nde kurulan (aslında 1921’de ilk nüvesi oluşan) Hitit Müzesi, 1968’de restore edilerek Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne dönüştürülmüştür. Bu yıllarda hemen her ilde modern bir müze oluşturma çabasına girişilmiş, 1970’li yıllarda neredeyse yüze yakın müze ziyarete açık olmuştur. Müzecilik tarihî açısından önemli bir diğer konu sivil toplum örgütleridir. 1966’da kurulmuş olan Topkapı Sarayı Müzesini Sevenler Derneği ilk müze derneğidir. Daha sonra bu alanda çalışan kuruluşlar artmış, İstanbul Belediyesi Kütüphane ve Müzeleri Geliştirme Derneği, Eski Eserleri ve Müzeleri Sevenler Derneği, Müzeciler Derneği gibi oluşumlarla müzecilik faaliyetlerinin geliştirilmesi, kültürel ve doğal mirasın korunmasına yönelik çalışmalar artmıştır.

Türkiye’de Çağdaş Müzecilik Örnekleri

1980’li yılların başından sonra Türkiye’de özel müzelerin açılması çağdaş müzecilikte önemli bir aşamayı daha başlatmıştır. Ülkemizde kurulan ilk özel müze 14 Ekim 1980’de İstanbul’da açılan -Vehbi Koç’un eşi Sadberk Koç’un kişisel koleksiyonunun yer aldığı- Sadberk Hanım Müzesi’dir. Sarıyer Azaryan Yalısı’nda açılan bu müze, 1988’de Avrupa çapında sivil toplum kuruluşlarını birleştiren ve uluslarararası kültürel miras koruma örgütleri federasyonu olan Europa Nostra (Avrupa Kültürel Miras Kuruluşları Federasyonu) ödülünü almıştır. Tarih öncesinden günümüze; Avrupa, Uzak Doğu ve Anadolu’da üretilmiş binlerce arkeolojik eser, antika ve sanat eserlerinin yer aldığı bu koleksiyon zenginleştirilip, değişen müze anlayışına göre yeniden düzenlenerek, konser ve tiyatro salonları, atölye ve restoranların eklenmesi ve eğitim programları sunmasıyla bir kültür kompleksine dönüşmüştür. Yine, 1970’lerde iş adamı Sakıp Sabancı’nın toplamaya başladığı yazı takımları, ünlü hattatlar tarafından yazılmış Kuran-ı Kerimler, dua kitapları, kıt’alar, murakka, levha ve hilyeler, tuğralı ferman ve beratların yer aldığı kitap ve hat sanatı koleksiyonu 1989’dan itibaren yurt dışında önemli müzelerde sergilenmiş ve ilgi görmesinin ardından müze oluşturma girişimleri başlamıştır. 1998 sonrasında içinde bulunan değerli antikalarla birlikte Sabancı Üniversitesi’ne tahsis edilen Atlı Köşk, müze olarak düzenlenip 2002’de ziyarete açılmıştır. 2004 yılında Sakıp Sabancı’nın ölümünden sonra yeniden düzenlenip genişletilmiştir. Bugün Sakıp Sabancı Müzesi uluslararası iş birliği ile önemli sergiler yapan, modern müze anlayışına sahip önde gelen müzeler arasındadır. Müzede 2005- 2006’da gerçekleştirilen 20. yüzyılın dâhi sanatçılarından Pablo Picasso’nun 135 eserinin yer aldığı Picasso İstanbul’da sergisi Avrupalı ünlü bir ressama ait Türkiye’deki ilk büyük sergi olmuştur. Türkiye’de kullanılmayan endüstri, ticaret, enerji alanlarının kültür-sanat merkezlerine dönüştürülmesine yönelik en büyük projelerinden biri Santralistanbul’dur. 2007 yılında, Bilgi Üniversitesi ile diğer kamu ve özel kuruluşların iş birliği ile Osmanlı’nın ilk büyük elektrik santrallerinden olan ve İstanbul’a 1914-1983 arasında elektrik sağlayan Silahtarağa Elektrik Santralinin -kazan daireleri, depolar, makine daireleri, lojman binaları gibi yapıların yer aldığı geniş alanın- müze ve kültür-sanat- eğitim merkezine dönüştürülmesiyle Türkiye’nin ilk endüstriyel arkeoloji müzesi olan Enerji Müzesi, çağdaş sanat sergilerinin ve kültürel etkinliklerin gerçekleştirildiği Çağdaş Sanatlar Müzesi (Ana Galeri), kütüphane, yeme-içme ve eğlence mekânları , sanatçı atölyeleri, eğitim binaları, tiyatro ve konaklama mekânlarıyla büyük bir kompleks hâlinde tasarlanmıştır. 2010 yılında Ana Galeri Binasına International Architecture Awards ödülü verilmiştir. 21. yüzyılın ilk çeyreğini bitirdiğimiz bu yıllarda modern anlayışa sahip müzelerin açılmasına yönelik girişimler sürmektedir. 2011 yılında Gaziantep’te açılan Zeugma Mozaik Müzesi; hem dünyadaki en büyük mozaik müzelerinden biri olması hem de mimarisi, teknoloji kullanımı, sergileme teknikleri gibi özellikleriyle dünyanın ve Türkiye’nin en ünlü müzelerinden biri olmuştur. Eski Tekel Fabrikası alanına kurulan bu müzede, Zeugma Antik Kenti’nden çıkarılan yaklaşık iki bin yıllık mozaikler, duvar resimleri, villalar, çeşmeler, mimari eserler sergilenmektedir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında