AÖF Soru Bankası

Müzecilik ve SergilemeÜnite 2 Özeti

Dünyada Müzeciliğin Tarihsel Gelişimi

KMT104U-MÜZECILIK VE SERGILEME

Ünite 2: Dünyada Müzeciliğin Tarihsel Gelişimi

Giriş

Müze; -yerleşmiş tanımıyla- soyut ya da somut, kültürel, bilimsel, tarihî veya doğal değerlerin toplanması, korunması, sınıflanması, gelecek kuşaklara aktarılması, toplumun eğitilmesi ve eğlenceli, öğretici, kaliteli zaman geçirmesi gibi amaçlarla; gerçek ya da sanal ortamlarda farklı araçlar/yöntemler kullanılarak teşhir edilmelerini sağlayan, giderek farklı işlevlerin yüklendiği, kâr amacı gütmeyen, sürekliliği olan özel ya da kamu kurumları ve alanlarıdır. Müzelerin araştırma ve inceleme alanları genişledikçe; uygarlık tarihi, kültür tarihi, sanat tarihi, tıp, bilim, teknik, arkeoloji, psikoloji, eğitim gibi çok sayıda disiplinle ilişkisi/iletişimi de artmıştır.

Antik Çağ’dan Aydınlanma Çağı’na Müzeler

Neolitik çağlardan itibaren Anadolu, Eski Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarında, saray, konut veya mezar yapılarında; hazinelerin, kutsal eşyaların, değerli nesnelerin, çeşitli aletlerin ve ganimetlerin toplanması, sergileme ve koleksiyonculuğun köklü bir geçmişinin olduğunu göstermektedir. Roma ordularının ganimet olarak getirdiği Yunan heykellerinin kopyalarının yapıldığına dair bilgiler de koleksiyonculuğun gelişmeye başladığına işaret eden verilerdir. Oluşturulan tüm bu koleksiyonlar halka açık olmayıp sadece özel bir kesime ait olsa da müzecilik açısından önemli gelişmelerdir. İlk kez Antik Yunan döneminde sanatsal objelerin, değerli eşyaların, kutsal eşyaların ve/veya ganimetlerin toplandığı thesauros/theasuri adı verilen hazine binaları yapılmıştır. Yine bu dönemde tanrılara adanmış eşyaların, tabloların ve heykellerin saklandığı odaların olduğunun bilinmesi, dinsel mekânlarda da koleksiyonlara yer verildiğini, diğer yandan zaman içinde bunların galeriye dönüştüğü veya müze özelliği taşımaya başladıklarını düşündürmektedir. Bahsedilmesi gereken diğer bir konu İskenderiye Kütüphanesi’dir. “İskenderiye Müzesi, Hint, Mezopotamya ve Yunan medeniyetlerine, hatta bütün yeryüzüne ait sözleri ve imgeleri aynı mekânda biriktirme hayalinin ilk tasarımıdır.” tanımı söz konusu merkezi en iyi şekilde özetlemektedir (Artun 2006: 15). Orta Çağ’da daha çok kilise ve manastırlarda bulunan kutsal eşyalardan, ganimetlerden ve hükümdarların hazinelerinden oluşan koleksiyonlardan söz etmek mümkündür. Özellikle okuma yazma bilmeyen halk için yapılmış olan Kutsal Kitap sahnelerinin yer aldığı resim ve heykeller, kutsal emanetler, el yazma eserler, azizlerden kalma değerli eşyalar dinî yapılardaki zengin koleksiyonları oluşturmuştur. Birinci bölümde bahsedildiği gibi modern müzenin tarihî evreleri; stüdyolar, merak kabineleri, doğa tarihî kabineleri galeri yapılanmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle koleksiyonculuğun kökenleri tüm bunların ortaya çıktığı Rönesans dönemine dayanır. Dönemin hümanizma anlayışı, tarihe olan ilgi, araştırmalar, bilimsel çalışmalar, yeni coğrafyaların keşfedilmesi gibi nedenlere bağlı olarak koleksiyonculuk gelişmiştir. Bilimsel araştırmalar; eczacılık, anatomi, tıp, zooloji, botanik gibi alanlarda eğitim için koleksiyonların ortaya çıkmasına neden olurken nadire kabineleri de kişisel zevke ve ilgiye göre çeşitlenmeye başlamış, bugünkü anlama yakın bir koleksiyon oluşumu bu dönemde gerçekleşmiştir. Hükümdar, aristokrat, bilgin, eczacı, doktor, din adamı, sanatçı gibi kişilerden olan koleksiyon sahipleri kendi ilgi alanlarına göre seçtikleri nesneleri biriktirmekle kalmamış, bunları sınıflandırarak küçük raflı, çekmeceli dolaplar, büyük mobilyalar içinde veya bunlar için özel ayırdıkları odalarda, salonlarda keşifler yapacak araştırmalar gerçekleştirmişlerdir. Birbirinden farklı olan bu koleksiyonlar tarihsel süreç içinde yeni bilim dallarının ortaya çıkmasına da neden olmuştur. İlk kez Fransa’da 15-16. yüzyıllarda görülmeye başlayan kabineler, sonrasında diğer Avrupa ülkelerinde de yayılmıştır. Fransa’da cabinet de curiosite (merak kabinesi), Almanya’da wunderkammer (harikalar dairesi/merak odası) veya kunstkammer (sanat dairesi), İtalya’da studiolo (kütüphane/çalışma odası) olarak adlandırılan nadire kabinelerinin Turkenkammer veya Turkica adlandırılan türünde Osmanlı topraklarında ele geçirilmiş -çini, halı, silah, koşum takımı, tombak eserler gibi- çeşitli değerli eşyalara, ganimetlere yer verilmiştir. Bu tür kabineler daha sonra ortaya çıkan Turquerie (Avrupa sanatında özellikle 18. yüzyılda müzik, edebiyat ve plastik sanatlar alanlarında Türk temalarının veya motifleri- 33 Müzecilik ve Sergileme 2’nin yer aldığı sanat eseri ve eşyalar için kullanılan Fransızca bir terim) modasının ortaya çıkmasında da etkili olmuş ve Turquerie’nin gittikçe yayılmasıyla söz konusu kabine türüne ilgi daha da artmıştır (Renda, 1985: 39-50; Artun, 2006: 37). Genellikle aristokrat kesimin kütüphanelerinde yer verdiği bilim, sanat, doğa, koleksiyonlarını içeren bu tür çalışma mekânları veya odalar; guardaroba, museo, tribuna, galleria gibi de adlandırılmış, tüm bu çeşitliliği içeren museo, müze kavramının anlamı gittikçe genişlemiştir. Rönesans döneminde soylular ve aristokratlar sosyal statülerinin bir yansıması olarak tarih, doğa, sanat ve bilim koleksiyonları oluşturmuş; aile mezarlarının, saraylarının resim ve heykellerle süslenmesi için sanatçılara sipariş vermişlerdir. Dolayısıyla iktidar sahibi aristokrat sınıf tarafından himaye edilen sanatçıların konumu yükselmiştir. Artan üretimler koleksiyonculuk ve müze fikrini beslerken sanat ortamının canlanmasını ve sanat piyasasının oluşmasını sağlamıştır. Müze oluşumuna götüren bu tür yapılanmalarda dönemin ünlü sanatçıları ve aile için çalışan diğer bilginler de etkili bir rol üstlenmişlerdir. Zooloji, botanik, anatomi gibi dallarda araştırma ve inceleme yapılabilmesi için kendi koleksiyonlarını oluşturmaya başlayan eğitim kurumları; bitki, hayvan, taş, toprak türleri toplayıp sınıflayarak deney ve gözlemler için uygun ortamlar oluşturmaya başlamıştır. Diğer yandan şifalı bitkilerin yetiştirilmesi, ilaç yapımı ve bitki türleri üzerine çalışmak amacıyla botanik bahçeleri, tıp eğitiminde kullanılması için anatomi anfileri, çeşitli gözlemlerin yapılacağı farklı işlevlere sahip sınıflar oluşturulmuştur. Dolayısıyla araştırma inceleme alanı olarak koleksiyonlara üniversitelerde de ihtiyaç duyulmuştur. Bu koleksiyonlar halka doğrudan açık olmasalar bile müzelerin ortaya çıkmasında etkili olan bir diğer basamaktır. 17. yüzyıla geçerken eğitim amacıyla veya kişisel ilgiyle oluşturulan koleksiyonlar gittikçe artmış, farklı isimlerle adlandırılsalar da özünde koleksiyonculuğu ve müzelerin oluşumunu destekleyen yönleri nedeniyle müzeciliğin tarihsel sürecinde önemli bir aşamayı temsil etmişlerdir.

17. Yüzyıl: Koleksiyonlardan Müzelere

Rönesans döneminde üst sınıf arasında yaygın hâle gelen koleksiyonculuk 17. yüzyılda önemli gelişmelerle devam etmiştir. Bu yüzyılda müzelerin kurumsallaşma yönünde oluşumları söz konusudur. Üniversite koleksiyonları çeşitlenmiş, genişletilmiş, bunlarla ilişkili ansiklopedik nitelik taşıyan kaynakların sayısı artmıştır. 17. yüzyılda soylu kesimin konutlarında hem kütüphanelerin hem de bilim sanat koleksiyonlarının bulunduğu -seçkin bir kesime açık ve sınırlı sergileme olanağı bulunan- antiquarium denilen mekânlara sıkça rastlanmaktadır. 17. yüzyılda üniversite koleksiyonlarının müzelere evrilmesi, kurumsallaşması yönünde Avrupa’da çok sayıda örnek karşımıza çıkmaktadır.

18. Yüzyıl: Aydınlanma Çağın’da Müzeler

Aydınlanma Çağı (Eclaircissement/Enlightenment)/Akıl Çağı olarak adlandırılan 18. yüzyılda Avrupa’da siyasal ve toplumsal değişimler ve reformlara bağlı olarak önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bu yüzyılda bilimsel çalışmaları ve araştırmaları destekleyen öncü kurumlar kurulmuş, akademiler çeşitlenmiştir. Müze kütüphane yapılanmaları, bilginin sistemli bir biçimde sınıflanması yönünde yapılan çalışmaların sonucudur. Diğer yandan salon ve kahvehaneler önemli tartışmaların yapıldığı merkezler hâline gelmiştir. 17. yüzyılda benzer girişimlerin sonucu olarak ilk kez tüm insanlığa sunulacak bir ansiklopedi yazma fikri ortaya çıkmıştır. Bu düşüncenin merkezi olan İngiltere’de 1728 yılında Chambers Ansiklopedisi yayınlanmıştır. Din, siyaset bilimi, felsefe, ekonomi, etik, teknoloji, sanat, zanaat, doğa bilimleri, konularında sistematik bilgiler sunan ve geniş okuyucu kitlesine yönelik hazırlanan ansiklopedilerin yayılmasıyla bilimsel araştırmalar daha da moda olmuş, okuyucular geçmişi araştırmaya yönelmiştir. İtalya’da Vezüv Volkanı’nın MS tarihindeki patlamasıyla lavlar altında kalan Herculaneum ve Pompei Roma kentlerinin kazılması, Paestum kentindeki tapınakların günyüzüne çıkarılışı yeni buluşlara götürmüş, antik döneme ilgiyi başlatmıştır. 1740-1760 yılları arasında antik dönem üzerine yapılan kazılar ve araştırmalar sonrasında yeni meslekler de ortaya çıkmıştır. Alman Johann Joachim Winckelmann (1717-1769) söz konusu kazılar hakkında yaptığı araştırmalarla arkeoloji ve sanat tarihi alanında çalışan ilk bilim adamı olmuştur. Aydınlanma döneminde müzeciliğin başlamasının yanı sıra koleksiyonculuk ve antikacılık yaygınlaşmış, Sotheby’s (1744), Christie’s (1766), Bonhams (1793), Phillips de Pury (1796) gibi müzayede evleri açılmıştır. Ait olduğu coğrafyaya, kültüre göre düzenlenen, sınıflanan, kronolojik olarak ayrılan koleksiyonlar -1789 Fransız Devrimi sonrasında- ilk kez halka açılmaya başlamış, böylece gerçek anlamda müzeler ortaya çıkmıştır. 18. yüzyılın ortalarından itibaren toplumsal ve siyasi nedenlerle geçmişi araştırma daha da önem kazanmıştır. Sömürge arayışları ve deniz seyahatlerinin kolaylaşmasının etkisiyle de araştırmacı ve gezginlerin turlara ilgisi artmıştır. Geçmişi bilme tutkusuyla, diğer coğrafyalara duyulan merakla Yunanistan, İtalya, Türkiye, Adalar gibi birçok bölgede araştırmalar yapılmış, antik kentlerin, kalıntıların çizimlerine, etnik kimliklere ilişkin resimlere, bilgilere yer verilen tarih kitapları, arkeolojik araştırmalar, günceler, seyahatnameler basılmıştır. Diğer yandan araştırmacı ve gezginler kendi meraklarını yansıtan binlerce parçayı gezdiği coğrafyalardan, antik kalıntılardan, kazılardan toplayarak koleksiyon oluşturmuş ve ülkelerine götürmüşlerdir. Nadire kabinelerinin, özel koleksiyonların müzelere dönüşmeye başladığı 18. yüzyıl Avrupası’nda yeni siyasi düzenin getirdiklerine paralel imparator koleksiyonları da halka açılmaya başlamıştır. 18. yüzyılın önemli basamaklarından bir diğeri Londra’da British Müzesinin kurulmasıdır. Doktor ve koleksiyoner Hans Sloane’un (1660-1753) -İngiliz Kralı ve parlamentosuna yaptığı öneri sonrası- koleksiyonunu İngiliz ulusuna bağışlamasının ardından Ocak 1759’da Londra- Bloomsbury’deki Montagu malikânesinde British Müzesi açılmıştır. British Müzesinin temelini oluşturan Sloane’un koleksiyonu; taş ve bitki türlerinden, antik dönem heykellerine, elyazması eserlerden resimlere, sikke ve madalyonlardan deniz ürünlerine kadar binlerce parçanın yer aldığı, dünya kültürlerinin bütüncül algılanmasını sağlayabilecek bir kaynak niteliği taşımaktaydı. British Müzesi açıldıktan sonra diğer Avrupa ülkelerinde de müzeler açılmaya başlamıştır: II. Katerina tarafından 1764 yılında kurulan (1852’de halka açılan) ve ilk özel sanat müzesi olarak tanımlanan St. Petersburg’daki Ermitaj (Hermitage) Müzesi; Christian von Mechel’in (1737-1817) girişimiyle 1784 yılında kurulan Viyana Belvedere Sarayı bunlar arasında sayılabilir. Belvedere açılmadan birkaç yıl önce 1781 yılında Mechel’in kraliyet resim koleksiyonunu kronolojik olarak ve ekollere uygun şekilde gruplandırmış olması, kataloğunu hazırlaması nedeniyle ilk sanat tarihi müzesi olarak geçmektedir. Yukarıda sözü edilen, Medici Hanedanı’nın sanat koleksiyonunun yer aldığı -daha önce özel izinle girilebilen- Uffizi Galerisi de 1789 yılında müzeye dönüştürülerek resmen açılmıştır. Yine 1789 Fransız Devrimi sonrasında Paris’teki Louvre Sarayı, 27 Temmuz 1793’te yeni düzenin, Cumhuriyet’in yansıması olarak düzenlenip Louvre Müzesi (Le Musée du Louvre) adıyla halka açılmıstır. Önceki yüzyıllarda öncü örneklerine rastlansa da özellikle müzelerin çeşitlendiği 18. yüzyılda üniversite koleksiyonlarının müzelere dönüştürülmesi yaygın hâle gelmiştir. Eğitimde kullanılan anatomi anfileri, botanik bahçeleri, tarih, bilim ve deney koleksiyonları müze türlerinin çekirdeği olmuştur

19. Yüzyıl: Müzeler Çağı

19. yüzyılda hem Avrupa’da hem de Avrupa dışındaki ülkelerde tarih, sanat tarihi, doğa tarihi, etnografya, endüstri gibi belirli alanlarda uzmanlaşmış çok müze kurulmuştur. Fransız Devrimi sonrasında yayılan ulusçulukla, her ulus kendi tarihini araştırma ve antik dönem uygarlıklarına uzanan bir geçmiş yaratma yönünde bir tarih yazma sürecine girmiş olduğundan müzelerin öne çıkması ve kurumsallaşması önem kazanmıştır. Prusya Kraliyet Ailesi sanat koleksiyonunun sergilenmesi amacıyla 1823-1830 arasında kurulan ve 1845 yılına kadar Kraliyet Müzesi olarak bilinen Berlin’deki Altes Müzesi, New York’ta 1870’de kurulmuş olan Metropolitan Sanat Müzesi (MET) bu tür müzeler arasındadır. Ayrıca burjuva kesimin, sanatı, siyasi araç ve ait oldukları sınıfın üstünlük simgesi olarak kullanması nedeniyle özel koleksiyonlar artmış, bir yandan da bunların kamulaşması/ kurumsallaştırılması gündeme gelmiştir. 18. yüzyılda ilk örnekleri görülse de sürekliliği olan mimarlık müzeleri 19. yüzyılda yaygınlaşmıştır. George Gilbert Scott’ın (1811-1878) girişimiyle 1851 yılında mimarlık eğitimlerini desteklemek amacıyla Londra’da bir mimarlık müzesi (Architectural Museum) açılmıştır. Bu müze 1869’da açılan Londra Kraliyet Mimarlık Müzesinin (Royal Architectural Museum-RAM) çekirdeğini oluşturmuştur. 19. yüzyılda önce İngiltere, Fransa, Almanya ve daha sonra ABD, siyasi otoritelerini yansıtmak için müzeleri kullanmış, değerli koleksiyonları elde etmek için birbirleriyle yarışır hâle gelmişlerdir. Söz konusu sömürgeci ülkeler; Osmanlı, Yunanistan, Mısır, Hindistan gibi ülkelerden elde ettikleri binlerce eseri, parçayı açtıkları müzelerde sergilemişlerdir.

Çağdaş Sanat Müzesi

19. yüzyıl, çağdaş sanat müzeleri tarihi için de önemlidir. Bu alandaki öncü örneklerden biri Paris’te bulunan Luxembourg Müzesi (Musée du Luxembourg)’dir. Bu müze, 1750’de diğer müzelerden daha önce açılması nedeniyle Fransa’da halka açık ilk sanat müzesi/kraliyet koleksiyonlarının halka açıldığı ilk müze olarak tanımlansa da sürekliliği olmadığından dolayı tartışmalı bir konu olmuştur.1779’da kapanıp yeniden konuta dönüştürülen sarayda, 1803 yılında ressam Joseph-Marie Vien’in girişimleriyle tekrar müze açılmıştır. 1815’te ise Paris antlaşması ile savaş ganimetlerinin esas ülkesine iade edilmesi gerektiğinden dolayı Napolyon Bonaparte’ın yağmaladığı eserler Louvre Müzesinden çıkarılıp iade edilmiş, boşalan galerilere Vien’in düzenlediği Luxembourg Sarayı’ndaki eserler alınıp yerleştirilmiştir. Jacques Louis David, Ingres, Delacroix gibi yaşayan sanatçıların eserlerine yer verilen müze 1818’de açılmıştır. Dolayısıyla dünyada ilk kez Paris Luxembourg Sarayı’nda, bir Yaşayan Sanatçılar Müzesi açılmış ve sonraki yıllarda çağdaş sanat müzeleri için en çok model alınan örneklerden biri olmuştur. 19. yüzyıl ikinci yarısından sonra ABD’de de çağdaş müzeler öne çıkmıştır. Henüz -1776’da- kurulmuş olan ABD, tarihsel bir birikimi olmaması nedeniyle diğer coğrafyalardan sayısız koleksiyonun getirilmesi için uğraşmış, diğer yandan yeni üretimleri desteklemek için çağdaş sanat eserlerinin yer aldığı müzelerin açılmasını desteklemiştir. Louvre Müzesi benzeri tasarlanan New York Metropolitan Müzesi (1870); çağdaş sanat merkezleri olarak kurulan Boston Güzel Sanatlar Müzesi (1870) ve Chicago Sanat Enstitüsü (1879) önde gelen merkezlerden olmuştur.

Eğitim Kurumları ve Müzeler

19. yüzyılda koleksiyonların türüne, dönemine, coğrafyasına, malzemesine göre ayrılmaya başlamasıyla müze türleri çoğalmıştır. Yeni çıkan bilim dallarına (antropoloji, arkeoloji... gibi) bağlı olarak gelişen koleksiyonlar uzmanlık ya da araştırma müzelerinin ortaya çıkmasına neden olmuş, bu kapsamda üniversitelere bağlı çok sayıda müze açılmıştır. Rus imparatoru Çar Alexander’ın isteğiyle 1802 yılında kurulan Estonya Tartu Üniversitesi Zooloji Müzesi bu tür girişimlerden biridir. Daha sonra aynı üniversite kapsamında anatomik anfi ve sanat müzesi de açılmıştır. 1869’da Floransa Üniversitesinde Ulusal Doğa Tarihi Müzesi açılmış; bu kurum jeoloji, botanik, paleontoloji, zooloji, etnoloji ve antropoloji olarak altı ayrı birime/müzeye dönüşmüştür. Bunlardan Ulusal Antropoloji Müzesi ve Etnoloji Müzesi alanında ilklerden biridir. Aynı üniversitede 1775’te açılan Specola Müzesi ise Avrupa’nın en eski bilim müzesidir ve dünyanın en büyük balmumu anatomik koleksiyona sahiptir. Arkeolog, etnolog ve asker Pitt Rivers’ın (1827- 1900) farklı coğrafyalara yaptığı seyahatler sonucunda oluşturduğu arkeolojik, etnografik ve evrimsel antropoloji koleksiyonu, Oxford Üniversitesi kapsamında 1884’te Pitt Rivers Müzesi olarak açılmıştır ve bu kurum Oxford Üniversitesinin önemli eğitim bölümlerinden biri hâline gelmiştir. Yine, 1892’de Londra Üniversitesi Mısır Arkeolojisi ve Dilbilimi bölümü kapsamında Petrie Müzesi kurulmuştur. ABD, Washington’da, Smithson ailesinin bağışıyla 1846’da kurulan Smithsonian Enstitüsü de yine eğitim ve müzenin birleştiği önde gelen merkezlerdendir. 19. yüzyılda müzeler ve eğitim açısından yaşanan diğer bir yenilik ise üniversite dışındaki eğitim kurumlarında da müzelerden yararlanmanın öneminin anlaşılmasıdır.

Endüstri ve Müze

19. yüzyılda yaşanan Sanayi Devrimi, müze yapılanmalarında etkili olmuş, endüstri, bilim, teknik türündeki müzeler yaygın hâle gelmiştir. Örneğin; 1857’de kurulmuş olan Londra Bilim Müzesi (London Science Museum) endüstriyel ürünlerin, tıp araç ve gereçlerinin, uçak, tren, otomobil gibi taşıtların, biyolojik araştırmaların ve uzay çalışmalarının tarihsel gelişimini gerçek nesnelerle ve modellerle gösteren en önemli merkezlerden biridir. Yine, 1856 yılında kurulan Lyon Sanat ve Endüstri Müzesi de (Le musée d’art et d’industrie de Lyon) bu türe örnek verilebilir. Sanayi Devrimi, yüzyıl sonunda etnografya müzelerinin ortaya çıkmasına da neden olmuştur. Çünkü yeni toplumsal düzen eski zanaatların, geleneklerin kaybolması tehlikesini beraberinde getirmiştir. Bu duruma karşı halkın zanaatını, kültürünü, geleneksel yaşam tarzını yansıtan eşyalar toplanmaya başlanmış ve ulusal antikite müzeleri olarak adlandırılan günümüzde folklor/etnografya müzeleri adıyla bilinen müzeler ortaya çıkmıştır. Özellikle İskandinav ülkelerinde öncü örneklerin görüldüğü bu tür müzelerle kültür, âdet ve geleneklerin yaşatılması; geçmişteki değerlerin öğretilmesi amaçlanmıştır.

Dünya Sergilerinden Müzelere

Ticaretin canlandığı 19. yüzyılda farklı ülkeler bir araya gelerek üretimlerini EXPO denilen fuarlarda/uluslararası sergilerde sergilemeye başlamış, bu tür etkinlikler müzeciliğinin gelişmesinde etkili unsurlardan biri olmuştur. Örneğin I. Londra Uluslararası sergisi (1851), bu alanda öncü örneklerden biridir. İngiliz mimar ve bahçıvan Joseph Paxton, 1850-51’de Crystal Palace isimli demir ve cam konstrüksiyondan oluşan bir fuar yapısını bu sergi için tasarlamış, burada farklı ülkeler yeni ürettikleri makineleri; mobilya, dokuma, seramik gibi bazı endüstriyel veya el sanatları ürünlerini sergilemişlerdir. Dünya sergilerine bağlı olarak oluşturulmuş diğer bir müze; mimar, yazar ve kuramcı Viollet le Duc’ün girişimiyle Fransa’da Musée de la Sculpture Comparée adıyla 1882’de açılmıştır. 1937’de düzenlenen Uluslararası sergi için de yine Trocadéro Sarayı düzenlenmiş ve Palais de Challiot adını almıştır. Bu yapı (Lenoir’ın 18. yüzyılda açtığı müzenin ismini alarak) Museé National de Monuments Francais adıyla müze olarak varlığını sürdürmüştür. 2007’de farklı koleksiyonların eklenmesiyle tekrar yenilenen bu kompleks, Cité de l’Architecture et du Patrimonie (Mimarlık ve Milli Miras Müzesi) olarak Fransız mimarlığının modern döneme kadar tarihsel gelişimini gösteren koleksiyonlarıyla önde gelen mimarlık müzelerinden biri olmuştur.

20. Yüzyılda ve Yeni Bir Yüzyılın Başlangıcında Müzeler

Amerika ve Avrupa’da 20. yüzyıl ilk yarısında çağdaş sanat müzeleri; ikinci yarısında bilim ve teknoloji müzeleri artmıştır. Bu yüzyılda kurulmuş ünlü bilim müzelerinden biri Paris Bilim ve Endüstri Müzesi (Cité des Sciences et de l’Industrie)’dir. 1986’da kurulmuş olan ve Avrupa’nın en büyük bilim müzesi olarak anılan bu müze, toplumun bilim ve teknoloji ile ilişki kurması amacıyla, uzay çalışmaları, canlıların yaşamı, doğa olayları gibi geniş yelpazedeki konuları odak noktası almasıyla, aktif öğrenmeye teşvik eden düzeni, kütüphane ve gösteri salonlarıyla öğretici bir merkez olmuştur. 20. yüzyıl müzelerine genel olarak bakıldığında tiyatro, konser, sinema gibi etkinliklerle çalışmalarını zenginleştirdikleri, insanların eğlenceli zaman geçireceği programlar hazırladıkları gözlemlenir. 20. yüzyılda müze sayısının tüm dünyada artmasıyla konuyla ilgili uluslararası birliklere ihtiyaç duyulmuştur. 1926 yılında Uluslararası Müzeler Konseyi, 1946 yılında da Uluslararası Müzeler Meclisi (International Council of Museum/ICOM) kurularak müzelerin eğitim, kadro ve diğer etkinliklerinin geliştirilmesine yönelik çalışmalar başlatılmış, ortak ilke ve standartlar belirlenmeye başlamıştır. 1930’larda bazı üniversiteler; eğitim araç gereçleri, deney malzemeleri, haritalar, belgeler, öğrenci ve eğitmenlere ait eşyalar, fotoğraflar, resimler gibi eğitim geçmişini yansıtan koleksiyonlarıyla üniversite müzelerinin başka bir türünü oluşturmuştur. Bunlardan ilk örnek 1932’de İtalya Pavia Üniversitesi’nde gerçekleştirilmiştir. Yine, 1934 yılında Hollanda Groningen Üniversitesi, çeşitli bilim dallarını içeren ve eğitim geçmişini gösteren Groningen Üniversite Müzesini oluşturmuştur. 1950’lerden sonra, Avrupa ve Amerika’da mimarlık müzelerinde de artış olduğu gözlemlenir. Millî kimlik ve miraslarını korumak, öğretmek isteyen ülkeler politikalarının bir yansıması mimarlık müzeleri, mimarlık arşivleri kütüphaneleri kurmuştur.

Çağın Mimarları ve Yeni Müzeler

1980’lerde kişisel bilgisayarların yayılması, 1990’lardan sonra internetin toplum yaşamına girmesiyle müzelerde de yeni teknoloji kullanılmaya başlamıştır. Bu alanda dokunulabilir müze, sanal müze, mobil müze gibi tanımlar yerleşmeye başlamıştır. Yeni iletişim teknolojilerinin kullanıldığı anlayışın öncü örneklerinden biri 1976 yılında kurulan Philadelphia’daki Lütfen Dokun (Please Touch Museum) isimli çocuk müzesidir. Bu müze, çoğunlukla 7 yaşından küçük çocukları sinema ve tiyatro gösterileriyle; tarih, müzik, sanat programlarıyla, interaktif sergi ve oyunlarla eğlendirip eğiten, Philadelphia yaklaşımı olarak tanımlanan yeni bir dönemi başlatmıştır. 20. yüzyılda yaşanan değişimler müze mimarisine de yansımış ve mimarlar için müze tasarlamak kariyer için yarışılan işlerden biri hâline gelmiştir. 20. yüzyıl sonlarında ve 21. yüzyılda müze mimarisinde bütünlüğü bozulmuş, yamultularak biçimlendirilmiş, kaydırılmış, üst üste binmiş cepheler ve karmaşık düzenli binaların öne çıktığı post- modernist anlayıştaki dekonstrüktivizm etkili olmuştur. 21. yüzyılın ilk çeyreğini bitirirken müzelerin kapitalist toplum düzeninin bir yansıması olmaları yönünde eleştiriler sürmektedir. Frey; ziyaretçi sayısı fazla olan, turistler için çekici, ünik mimariye sahip, yerel ekonomide etkili, ticarileşme ve markalaşma eğilimleri olan müzeleri süperstar müzeler olarak tanımlamıştır (Frey, 1998).

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında