AÖF Soru Bankası

Müzecilik ve SergilemeÜnite 1 Özeti

Müze ve Müzecilik

KMT104U-MÜZECILIK VE SERGILEME

Ünite 1: Müze ve Müzecilik

Giriş

Toplayıp biriktirmek, bütün canlıların ortak özelliği olan temel bir etkinliktir. İ nsanoğlu da ilkçağlardan itibaren az bulunanı, kutsal olanı, değişik ve güzel olanı toplamış, biriktirmiştir. Başlangıçta içgüdüsel olarak süregelen bu tavır, sanatın oluşumuna da temel olan din ve diğer kutsal töreler çerçevesinde gelişmiş, zamanla daha bilinçli, belli bir amaca yönelik ve sistemli bir toplama eylemine dönüştüğünde önce koleksiyonların, daha sonra da günümüz müzelerinin çekirdeğini oluşturmuştur. Müzelerin prototipleri çok eski dönemlere tarihlendirilebilirse de kurumsallaşmaları 18. yüzyıl sonlarında gerçekleşmiştir. Kraliyet koleksiyonlarının, Fransa’dan başlayarak Avrupa’nın her yerine yayılan, çok kapsamlı bir olgu olarak halka açılmasıyla müzeler kamusal bir kurum niteliği kazanmıştır. Önceleri yalnızca koleksiyonlarına karşı sorumluluk üstlenen, nesne merkezli bir yaklaşım benimseyen müzeler, günümüzde ziyaretçi ve iletişim temelli bir anlayışla toplumla bütünleşmeyi hedeflemekte, toplumsal paylaşımı esas almaktadırlar. Müzenin hem kavramsal hem de temel değerleri ile ilişkili bu yaklaşım farklılığı, 19. yüzyılın geleneksel müzecilik anlayışının müzeyi toplumdan uzaklaştırması ve müzenin toplumsal sorumluluklarının yeniden sorgulanmak zorunda kalmasıyla ilişkilidir. Aslında, Antik Çağlardan günümüze her dönemin siyasi, ekonomik, toplumsal değişimleri, teknik ve teknolojik gelişmeleri toplama, koleksiyon yapma, müze ve müzecilik kavramlarını etkilemiş, bugünkü müzeciliğe katkıda bulunmuştur.

Müzelerin Gelişimi ve Kurumsallaşması

İnsanoğlunun; beslenme, barınma, korunma gibi öncelikli ihtiyaçlarını karşılama içgüdüsüyle başlayan toplama/biriktirme isteği, siyasal güç ve başarının kanıtı, sınıf üstünlüğü ve gösterişin bir simgesi olarak farklı ve güzel olanı da talep etmeye başlayınca, yüzyıllar içinde, her türlü nesne ve sanat eserini içeren büyük bir birikim oluşmuştur. Bu birikimin temelinde yer alan toplama etkinliği, belli bir amaca yönelik, düzenli ve sistemli bir eyleme dönüştüğünde önce koleksiyonların sonra da günümüz müzelerinin çekirdeğini oluşturmuştur.

Koleksiyonlardan Müzelere

Modern müzenin prototipi olarak tanımlanabilecek örneklerin Antik Yunan döneminde ortaya çıktığı görülür: Antik Yunan dönemi tapınakları, modern müzenin prototipleridir. Çünkü değerli nesne ve sanat eserlerinin yer aldığı, halkın da ulaşabildiği bu mekânlar, doğal olarak; eserlerin toplanması, korunması ve halka sunulması gibi müzeciliğe has bazı özellikler de taşımaktadır. Böylece, bu mekânlarda korunan değerli nesne ve sanat eserlerinden oluşan hazineler de koleksiyonların prototipini oluştururlar. Orta Çağ’a gelindiğinde kilise en büyük toplayıcı olmuştur. Hristiyanlığın yayılmasıyla hem dinî hem de siyasi bir otorite olarak Avrupa’nın en güçlü kurumu haline gelen kiliselerde zengin bir birikim oluşmuş, hazine değerindeki bu birikimleriyle kiliseler, koleksiyonculuğun gelişiminde önemli rol oynamışlardır. Orta Çağ’da devlet yöneticileri ve kilisenin yanı sıra soylular da dönemin koleksiyonculuk anlayışına uygun olarak değerli, az rastlanır, farklı ve ilginç buldukları her türlü nesne ile sanat eserlerini toplamış, koleksiyonlar oluşturmuşlardır. Tarihsel ele alındığında koleksiyonların prototiplerinin Antik Yunan ve Roma’da oluşmaya başladığı söylenebilirse de müze koleksiyonlarının oluşumu için esas zemini Rönesans hümanizmi sağlamıştır. Bu durum, 15. yüzyıl koleksiyonculuğuna özgünlük kazandıran, koleksiyon-mekân ilişkisini ortaya koyan kültürel bir olguyla da bağlantılıdır. Bu olgu; koleksiyonlara özel, ayrı mekânların ortaya çıkması ve belirli bir düzenleme ile bu mekânların yeni bir ruh, yeni bir atmosfer kazanmış olmasıdır (Guerrieri, 2002: 67). Modern müzeye giden yolda birer basamak olan bu mekânlar önce stüdyo sonra da kabine (yaygın adıyla merak kabineleri) olarak adlandırılmışlardır. Stüdyoların ardından, modern sergileme gereksinimlerini dikkate alan modelleriyle galeriler, modern müzeye bir adım daha yaklaşır. Ziyaretçilere daha rahat dolaşım olanağı sunmak ve aynı zamanda denetimi kolaylaştırmak üzere tasarlanmış, koleksiyonun algılanmasında ışığın etkisini dikkate alan, nesne ve eserlerin düzenlenmesinde özel bir yerleştirme planının benimsendiği bu galeri modeli, ilk kez 16. yüzyılda, Floransa’da Uffizi Sarayı’nda (Galleria degli Uffizi) uygulanmış ve 16. yüzyıldan itibaren tüm Avrupa’da yaygınlaşmıştır (Guerrieri, 2002). Böylece bir yandan koleksiyonlar çeşitlenirken bir yandan da kendileri için bir kabuk oluşturan mekânlar ve bu mekânların işlevleri giderek farklılaşmış ve modern müzenin öncülleri ortaya çıkmıştır: Stüdyolar, merak kabineleri, doğa tarihi kabineleri ve galeri gibi mekânların tümü, “müze”nin tarihî evrelerini oluşturan basamaklardır. 15-18. yüzyıllardaki gelişmeler hem müze kavramının temellenmesine hem de farklı müze türlerinin oluşumunu sağlayacak koleksiyon çeşitliliğine neden olmuştur. 15. yüzyılda başlayan coğrafi keşifler ve sömürgecilik hareketleriyle ele geçirilen ülkelerdeki ilginç ve egzotik nesneler seyyahlar tarafından Avrupa’ya taşınmaya başlamış, böylece kabine koleksiyonlarında canlı/cansız, doğal/yapay her tür malzeme yer almıştır: Antik uygarlıklara ait mimari parçalar; resim, heykel, madalyon, mücevher, değerli madenlerden yapılmış kaplar... Egzotik bitkiler, deniz kabukları, mercanlar, değerli taşlar, değişik hayvanlar, doldurulmuş kuşlar, tuhaf yaratıklar... Pusulalar, saatler, teleskoplar, metinler, haritalar, kitaplar... 17. yüzyıl, müzecilik kavramının oluşması açısından farklı bir başlangıç oluşturur: Koleksiyonların çeşitlenmesi ile birlikte topluma açık olmayan bu birikim, zevk objeleri olmaktan çıkarak toplumsal paylaşıma ve bilgi aktarımına yönelik olarak değerlendirilmeye başlar. 18. yüzyıl ise müzeyi kurumsallaşmaya götüren sosyal, kültürel ve siyasi gelişmeleri ile müzecilik alanında yeni bir dönem açar. Koleksiyonların kataloglanması, taşıdıkları niteliklerin daha iyi gösterilmesi için özelliklerine göre sınıflandırılması ve düzenlenmesi, önce sanat ve bilim koleksiyonlarının ayrışmasını sonra sanat koleksiyonlarının kendi içinde gruplara ayrılmasını getirmiştir.

Müzenin Kurumsallaşması

Müzenin kurumsallaşmasında 18. yüzyılın sosyal, siyasi ve toplumsal gelişmeleri, özellikle Fransız Devrimi belirleyici olmuştur. Bu yüzyıla dek din ve devlet yöneticileri ile soyluların, daha sonra burjuva sınıfının kişisel beğenilerine dayalı, tümüyle öznel seçimler sonucu oluşturulmuş koleksiyonların halka açılması, Fransız Devrimi ile gerçekleşmiştir. 18. yüzyıl sonlarına doğru, kraliyet koleksiyonlarının, Avrupa’nın her yerine yayılan, çok kapsamlı bir olgu olarak halka açılması, özellikle Louvre Müzesi örneğinde, ortak milli varlık kavramının doğuşuna yol açmıştır. Guerrieri’nin “Müze artık, objelerin ve sanat eserlerinin toplandığı tarafsız bir yer tanımı kazanmıştır. Bu artık dinin, monarşinin ya da feodal gücün değil, tamamen ortak bir zenginliğin sembolü olarak, geçmişin ve bugünün değerlerini bir araya getiren, sergileyen ve üzerinde çalışan laik bir burjuva kültürünün tasdikidir” (2002: 83) şeklinde ifade ettiği bu gelişme ile müze halka açık, kamusal bir kurum niteliği kazanır. Müze 19. yüzyılda, bir yandan altın çağını yaşarken diğer taraftan, bilimsel çalışmalara adanmış kutsal bir mekânmışçasına halktan giderek uzaklaşır. Bu durum, bir sonraki yüzyılın müzecilik konulu tartışmalarının da odak noktası olmuş ve çağdaş müzecilik anlayışının biçimlenmesine zemin hazırlamıştır.

Müze ve Müzecilik

Tarihsel süreç incelendiğinde müzeleri, insanoğlunun toplama merakıyla başlayan koleksiyonların ortaya çıkardığı görülür. Toplama eylemi koleksiyonları, koleksiyonlar da müzeleri oluşturmuştur. Yani müze ve müzecilik toplamayla başlar. Bu nedenle bu bölümde; öncelikle “toplama”, “koleksiyon” ve “müze” kavramları değerlendirilmiş ardından müzecilik anlayışının farklı dönemlerde neden ve nasıl değiştiği ve müzenin temel işlevlerinin neler olduğu konularına yer verilmiştir.

Tanım ve Kavramlar

Toplama eylemi sözlük anlamıyla “bir araya getirme” ya da “tek tek şeyleri bir araya getirme” olarak tanımlanabilir. Her toplama eyleminin bir amacı vardır: Az bulunduğu için, ihtiyaç duyulduğu için, kutsal olduğu için, ilginç geldiği için, tuhaf olduğu için, farklı geldiği için, merak uyandırdığı için, güç veya zenginliğin bir kanıtı olarak vb. daha birçok amaçla toplama yapılmış olabilir. Toplamanın amacı, toplanan şeylerin/nesnelerin doğrudan kendisine yönelik değildir. Yani nesnelerin tek tek ne olduğu değil, amacı ya da ihtiyacı karşılamaları önemli ve yeterlidir. Toplanan şeylerle/nesnelerle bir anlam oluşturma amacı olmadığından ayırma/eleme/seçme, bir düzen kurma ya da gruplama yapma ihtiyacı da yoktur. Bu nedenle buradaki toplama rastgele, gelişigüzel, tesadüfidir. Koleksiyon kavramı da, toplamanın gelişigüzel, rastlantısal olmaktan sıyrılıp entelektüel bir amaca yönelmesi ve bunun gereği olarak sınıflandırılmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu nedenle biriktirme eylemi ile koleksiyon oluşturma arasındaki temel fark; toplamada seçicilik (amaç) ve bir düzenleme ihtiyacının ortaya çıkardığı sınıflandırmadır. Bu doğrultuda koleksiyon; “insanlığın doğal, tarihsel, bilimsel, sanatsal ve kültürel değerlerinin belirli amaçlarla toplanması ve sınıflandırılmasıyla oluşturulmuş nesneler bütünü” olarak tanımlanabilir. Müzelerin amacı insanlığın doğal, sanatsal, bilimsel ve kültürel değerlerini halka ve gelecek kuşaklara aktarmak üzere toplamak, bilimsel yöntemlerle değerlendirerek bilginin gelişmesi ve yaygınlaşmasını sağlamak ve toplumun gelişimine katkıda bulunmaktır. Dolayısıyla kişisel bir koleksiyondan farklı olarak, müze koleksiyonları “örnek veya başvuru materyali olarak taşıdığı potansiyel değer ya da estetik veya eğitsel önemleri nedeniyle toplanmış ve korunmakta olan nesneler bütünü” (Burcaw, 1997: 14) tanımlanırlar. Varlık nedeni koleksiyonları olan müzeler ise çeşitli şekillerde tanımlanabilir. Bu tanımların bazıları müzenin koleksiyonları (tarih, bilim, sanat, kültür vb.), işlevi (sergileme ve/veya koruma ile sınırlı olarak) ve mekânsal varlığına (mekân, yer) vurgu yaparken diğerleri genellikle bunları biraz daha sadeleştiren ya da detaylandıran tanımlardır. ICOM Müze’yi; “Müze, somut ve somut olmayan mirası; araştıran, toplayan, koruyan, yorumlayan ve sergileyen, toplumun hizmetinde, kâr amacı gütmeyen, daimi bir kurumdur. Halka açık, erişilebilir ve kapsayıcı yapılarıyla müzeler çeşitliliği ve sürdürülebilirliği teşvik eder. Eğitim, keyif, düşünme ve bilgi paylaşımı için çeşitli deneyimler sunarak toplulukların katılımıyla, etik ve profesyonel olarak çalışır ve iletişim kurarlar” (ICOM, 2022) şeklinde tanımlamaktadır. Bu yeni tanım erişilebilirlik, kapsayıcılık, çeşitlilik, sürdürülebilirlik, etik, profesyonel, topluluklarla çalışma ve deneyim gibi tanım metninde ilk kez yer alan ifadeleriyle günümüz müzecilik anlayışını da yansıtmaktadır. Müzelerin böyle bir anlayışı benimsemeleri yüzyıllar almış, müze ve müzecilik kavramları başlangıcından günümüze sürekli gelişim ve değişim göstermiştir.

Müzecilik Anlayışının Değişimi, Müzenin İşlevleri ve Koleksiyon Yönetimi

18. yüzyılda koleksiyonların kamuya açılmasıyla kurumsallaşmaya başlayan müzeler, 19 ve 20. yüzyıl boyunca, giderek hızlanan ve radikalleşen bir değişim ve gelişim süreci içerisinde olmuşlardır. Nesne merkezli bir yaklaşımdan insan merkezli bir vizyona yönelerek, eğitimi en önemli işlevlerinden biri olarak benimsemiş ve 21. yüzyıla girerken işlevlerini koruma-araştırma-iletişim olmak üzere, üç temel alanda tanımlamışlardır. Müzecilik Anlayışının Değişimi Başlangıçta toplama, koruma, belgeleme, sergileme ve depolama işlevleriyle öncelikle yapıtlara ve değerli nesnelere karşı sorumluluğu amaçlayan klasik müzecilik yaklaşımı, eğitimin en önemli işlevlerden biri olarak benimsenmesiyle, yalnızca eşyaya gösterilen saygının sınırlarını aşıp, insana gösterilen saygı, toplumla doğrudan iletişim kurma, toplumun kültürlenmesi görevlerinin üstlenildiği çağdaş müzecilik anlayışına yönelmiştir. 19. yüzyıl müzeleri genellikle Batı’nın algı ve değer yargılarını yansıtan yöntemleriyle otoriter iletişimi benimsemiş; kapılarını açmakla topluma açıldıklarını varsaymışlardır. Klasik ya da geleneksel müzecilik olarak ifade edilen bu anlayış, 20. yüzyılın ilk yarısına dek müzelerin; toplumun dışında, üstünlüğün göstergesi, “fildişi kuleler” olarak algılanmasına neden olmuştur. Bu tarihten itibaren toplumun sosyal, kültürel ve demografik yapısındaki gelişmeler, siyasi ve ekonomik değişimler, Batı’da müzelerin, toplumla ilgili sorumluluklarını, toplumdaki rollerini yeniden düşünmeye zorlamıştır. Bunun sonucunda müzeler kendilerini, toplumun ve gelişiminin hizmetinde ve bir eğitim kurumu olarak tanımlamışlardır. Müzeler 1980’lerden itibaren; ziyaretçi odaklı ve hizmete yönelik, iletişim temelli müzecilik yaklaşımını benimsemişlerdir. Müzenin İşlevleri ve Koleksiyon Yönetimi 19. yüzyılın geleneksel müzecilik anlayışında müzelerin işlevleri; toplama, koruma, belgeleme, depolama ve sergilemedir. 20. yüzyılda, bu işlevlere eğitim de eklenmiş, bugün, 21. yüzyılda ise müzelerin işlevleri koruma, araştırma ve iletişim olmak üzere üç temel alanda toplanmıştır. Koruma, müze koleksiyonlarındaki nesnelerin yaşam sürelerinin uzatılması, doğanın ya da insanın neden olabileceği tahribata karşı güvenliklerinin sağlanmasıdır. Nem, sıcaklık, kirlilik, zararlı ışınımlar, biyolojik etmenler, doğal afetler ve insan faktörü nesnelerin fiziksel ve biyolojik açıdan bozulmasına neden olan çeşitli etmenlerden bazılarıdır. Bu nedenle deprem, su baskınları gibi doğal afetlerle hırsızlık, vandalizm ya da yangına karşı alınan önlemler de koruma konusu kapsamındadır. Belgeleme, koleksiyon nesnelerinin yazılı ve görsel yöntemlerle kayda geçirilmesi, belirli bir sistematik içinde sınıflandırılması ve bu malzemenin dökümünü oluşturan envanterin hazırlanması sürecini kapsar. Başlangıçta elle tutulan bu kayıtlar, müzecilikte koleksiyon yönetimi kavramının önem kazanmasıyla birlikte bugün, koleksiyon yönetim sistemleri olarak ifade edilebilecek yazılımlarla da gerçekleştirilebilmektedir. Belgeleme müzenin, koruma ve araştırma başta olmak üzere diğer işlevlerinden ayrı düşünülemeyecek, temel faaliyet alanlarından biridir. İletişim, müzenin bilimsel ve kültürel üretiminin toplumla paylaşımıdır. Müzenin bilimsel ve kültürel üretimi ise koleksiyonları ile gerçekleştireceği araştırma, inceleme, sergileme ve ilişkili etkinlikleridir. Yani müzeler sergileri aracılığıyla bilgiyi üretir ve iletirler. Böylece müzenin iletişimini sağlayan temel etkinlikleri sergileri ve eğitim programlarıdır. Yanı sıra halkla ilişkiler, pazarlama ve tanıtım çalışmaları, müze yayınları vb. faaliyetler de müzenin iletişim işlevi kapsamındaki çalışmalardır. Sergileme, müze koleksiyonlarının belirli bir kurgu ve mantık içinde, temsil ettikleri zaman dilimini ya da temayı en açık ve net tarzda anlatabilecek şekilde düzenlenmesi işidir. Müze sergileri, müzeograf olarak da ifade edilen müze ya da sergi tasarımcıları tarafından hazırlanır. Müze koleksiyonlarının sergilenmesi üç şekilde gerçekleştirilir: Sürekli (kalıcı) sergiler, süreli (geçici) sergiler ve gezici sergiler. Eğitim; sanat, kültür ve bilimin toplumun tüm kesimlerine aktarılması amacıyla, müzenin üstlendiği bir misyondur. Günümüz müzelerinin bir araştırma merkezi, bir üniversite, bir eğitim ve kültür merkezi olarak tanımlanabilmeleri üstlendikleri bu misyon nedeniyledir. Böylece müzecilikte eğitim; toplam Başlangıcından itibaren tüm bu işlevlerin gerçekleştirilmesinde odak noktası koleksiyonlar olmuştur: Koleksiyonların edinilmesi, sınıflandırılması, düzenlenmesi, kayda geçirilmesi, koruma önlemlerinin alınması gibi sorumlulukları anlamında müzeler, daima koleksiyonlarını kontrol altında bulundurmuş/idare etmişlerdir. Böylece müzecilikte eğitim; toplama, koruma, araştırma, değerlendirme ve sergilemeyi de yönlendiren temel işlevlerden biri benimsenmiştir. Koleksiyonlarla ilişkili tüm faaliyetleri kapsayan içeriğiyle yeni bir kavram müzelerin gündemine yerleşmiştir. Koleksiyon yönetimi olarak ifade edilen bu yeni kavram müzecilik literatüründe ilk kez 1970’li yıllarda (Grobler, 2006, 34) kullanılmaya başlanmış; 20. yüzyıl sonlarından itibaren başta ABD, Kanada ve İngiltere olmak üzere Batı müzelerinde uygulamadaki yerini almıştır. İnsanı merkeze alan bir yaklaşımla iletişimi temel işlevlerinden biri olarak benimseyen müzelerin, bunu gerçekleştirmelerinde en önemli dayanakları da koleksiyon yönetimi anlayışları ve koleksiyon yönetim politikaları olmuştur. Diğer taraftan müzelerin amaçlarına ulaşabilmesi, işlevlerini, eksiksiz ve mümkün olduğunca çağdaş standartlarda gerçekleştirebilmeleriyle mümkündür. Bilimsel üretimi ne kadar güçlü olursa olsun, fiziksel olanakları sınırlı, idari ve mali yapısı yetersiz olan bir müze amaçlarına ulaşamaz. Bu durum müzelerin fiziksel olanaklarını da belirleyen müze mimarisi ile müze yönetimi konularını da günümüz müzeciliğinin temel meseleleri arasına katmıştır.

Müze Mimarisi

Müze yapılarının oluşturulmasında; • Mevcut bir yapının restorasyon ve yeni bir düzenlemeyle müze olarak işlevlendirilmesi ya da • Müze olarak kullanılmak üzere yeni bir yapının inşa edilmesi şeklinde iki seçenek söz konusudur. Müzecilik açısından müze mimarisinde temel amaç, gerek koleksiyonlar gerekse ziyaretçiler için uygun ortamların oluşturulmasıdır. Koleksiyonlar için, yıpratıcı dış etkenlerin zararlarının en aza indirildiği, yangına ve doğal afetlere dayanıklı, hırsızlığa karşı güvenlik önlemleri alınmış müze mekânları bu ihtiyacı karşılarken, ziyaretçiler ve müzenin amaçları için yetersiz kalır. Müze mekânları, bir kısmı halka açık bir kısmı kapalı, farklı hizmet alanlarından oluşur. Bunlar; tanıtım alanı/giriş, kültür eğitim ve sosyal hizmet alanları, sergileme alanları, yönetim ve programlama alanları, bilgi-belge ve koruma- restorasyon alanları, depolar ve teknik alanlar olarak gruplandırılabilir (Atagök, 1999: 75-79).

Müze Yönetimi

Müzelerin yönetimi doğal olarak statülerine bağlı olarak biçimlenir. Devlet müzelerinde yönetim yapısı (kadrolar ve bütçe dâhil) devlet kurumlarının tabi olduğu yasa ve yönetmelikler çerçevesinde biçimlenirken, devlet denetimine tabi olmakla birlikte özel müzeler bu açıdan daha esnek koşullara sahiptir. Bugün müzelerde, temel olarak beş prensibe dayalı bir yönetim anlayışı söz konusudur: • Mutlaka bir vizyon ve misyon benimsenmesi • Benimsenen vizyon ve misyon bağlamında bir politika belirlenmesi • Bu politikayı gerçeğe dönüştürecek planların hazırlanması • Planların ne kadarının gerçekleştirilebildiğini görmek için performans ölçümü ve değerlendirme • Ziyaretçi ihtiyaçları ve hizmetlerine verilen önemi yansıtacak bir pazarlama stratejisi.

Müzecilik Eğitimi ve Müzebilim

Müzecilik; antropoloji, arkeoloji, çocuk gelişimi, eğitim, tasarım, güzel sanatlar, hukuk, mimarlık, iletişim, işletme, jeoloji, kamu yönetimi, kimya, kütüphanecilik, psikoloji, sanat tarihi, sosyoloji, tarih vb. birçok disiplinle ilişkili, çok-disiplinli ve aynı zamanda disiplinler arası bir alandır.

Müzebilim ve Diğer Eğitim Programları

Müzebilim (museology/museum studies/museum science), müzelerin organizasyon ve amaçlarına ilişkin çalışmalar yapan bir disiplin, bir bilim dalıdır. Genellikle; müzecilikte meslek etiği ve standartları, koleksiyonlar, sergiler, yorumlama biçimleri, ziyaretçi araştırmaları, eğitim programları, müze mekânları, yönetim, finans kaynakları gibi çalışmaları içerir. Müzelerdeki ilgi alanlarına ve pozisyonlara yönelik olarak biçimlendirilme ise bir uzmanlaşmadır. Müzebilim kapsamındaki programlar, yani müzecilik programları, bu uzmanlaşma yolundaki seçeneklerden yalnızca biri ama müzenin karmaşık, çok yönlü yapısını bir bütün olarak değerlendirmeye en çok olanak tanıyanıdır ve uzmanlaşma yolunda ilk adım olarak genellikle yüksek lisans düzeyindedir.

Türkiye’de Müzecilik Eğitimi Olanakları

Türkiye’de çoğunluğu İstanbul, Ankara ve İzmir’de olmak üzere birçok üniversitede, müzelerde çalışmak için gereken uzmanlığı sağlayabilecek hemen her alana ilişkin eğitim olanağı mevcutsa da, müzebilim kapsamındaki müzecilik programları henüz çok sınırlı sayıdadır. Müze eğitimini, ayrı bir akademik disiplin olarak yüksek lisans düzeyinde veren ilk üniversite Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ) olmuştur. Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde 1989 yılında kurulan Müzecilik Yüksek Lisans Programı’nın ardından, 2007 yılında Akdeniz Üniversitesi, müzebilim kapsamında ve yüksek lisans düzeyinde eğitim veren ikinci üniversite olmuştur. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müzecilik Programı (2009), Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanat Tarihi ve Müzecilik Programı (2013) ve Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müzecilik Programı (2015) da Yüksek Lisans düzeyinde müzebilim eğitimi veren diğer akademik programlardır. İstanbul Üniversitesi Müzecilik Bölümü 2009, Dokuz Eylül Üniversitesi Müzecilik Bölümü ise 2010 yılında kurulan 4 yıllık (lisans düzeyindeki) akademik programlardır. 2016 yılında kurulan Ankara Üniversitesi Müzecilik Bölümünde ise henüz eğitim verilmemektedir. Ankara Üniversitesi Müze Eğitimi Yüksek Lisans Programı, Koç Üniversitesi Anadolu Uygarlıkları ve Kültürel Miras Yönetimi Yüksek Lisans Programı, İstanbul Üniversitesi Müze Yönetimi Yüksek Lisans Programı; Yıldız Teknik, İstanbul Bilgi, Kültür ve Yeditepe üniversiteleri Sanat Yönetimi programları; Yıldız Teknik, İstanbul, Fatih Sultan Mehmet, Ankara, Hacı Bayram Veli ve Pamukkale üniversiteleri Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım bölümleri ise müzebilim programları dışında, müze ya da ilişkili alanlarda çalışma olanağı sağlayacak, lisans ya da lisansüstü düzeydeki diğer eğitim programlarından bazılarıdır.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında