AÖF Soru Bankası

Kelam'a GirişÜnite 6 Özeti

Yeni İlm-i Kelâm

hâkimiyetini sürdürdü. Kopernik (1473- 1543) Güneşin Giriş merkezde yer aldığını ve Dünya dâhil diğer bütün

Kelâmın temel konuları makâsıd, bunları temellendirmeye gezegenlerin Güneşin etrafında döndüklerini ortaya yarayan unsurları da vesâil olarak isimlendirilmiştir. koydu. Makâsıd sabit, vesâil ise zamanın gerekliliklerine göre değişikliklere uğramıştır. Kelâm ilminin esnek bir yapıya Batlamyusçu evren anlayışı benimseyen ve yanılmazlık sahip olmasını sağlamıştır. Kelâm ilmi bu özelliği payesi verilen Kilisenin konumu sarsıldı ve Kilise sayesinde İslam toplumunun gelişimine ve karşılaşılan Kopernik’in bu görüşüne şiddetli tepki gösterdi.

problemlerin niteliğine bağlı olarak kendini Bütün tepkilere rağmen Kopernik’in bu başarısını Kepler yenileyebilmiştir. Ne var ki Gazali ile başlayıp, Râzî, ve Galile’nin çalışmaları takip etti. Astronomi’yi fiziğin Amidî, Kâdî Beydâvi ile devam eden müteaahhirin bir parçası olarak tanımlayan Kepler, fizik yasalarını gök döneminde belli bir aşamadan sonra şerh ve haşiyecilik cisimlerine uygulayan kişi olarak öne çıktı. Galile (1564- dönemi başlamış, özgün eserler verilememiş ve İslam 1642) ise teleskop kullanarak ilk ciddi yıldız gözlemlerini kelâmı uzun süren bir duraklama ve gerileme dönemine yapan kişi olarak tarihe geçti. Galile yaptığı gözlemler girmişti. Batıda Rönesans’la birlikte fikir, sanat ve bilimde sonrasında sabit evren modeline ölümcül bir darbe indirdi. yaşanan gelişme ve sıçrama sonrasında diğer İslami Ona göre Güneş merkezde yer almakta Dünya da Güneşin disiplinlerde olduğu gibi kelâm ilmi de canlılığını yitirerek etrafında dönmektedir. Fakat bu anlayış Kopernik ve çağın sorunlarına cevap veremez bir duruma gelmişti. Kepler’le ortaya çıkan Kilise-bilim karşıtlığında son

XIX. yüzyıla gelindiğinde özellikle de söz konusu asrın derece sert tartışmalara neden oldu ve Galile engizisyon ikinci yarısında Batıdan İslam dünyasına yayılan ve her mahkemesinin aforozundan artık görüşlerinden geçen gün etkisi daha çok hissedilen materyalist, vazgeçtiğini söylemekle kurtulabildi.

pozitivist, determinist düşünce ve anlayışlara karşı Galile’den sonra astro-fizik alanında çok daha önemli Müslüman bilginlerin rahatsızlık duydukları bunlara karşı sonuçlara yol açacak Newton (1642- 1726) geldi. Newton, koyma adına zihinsel bir çabanın içine girdikleri gezegenleri neyin yörüngede tuttuğu, Dünyanın görülmektedir. Bu Müslüman bilginler klasik kelam altındakilerin neden düşmediği gibi sorularla uğraştı ve argümanlarıyla çağın pozitivist, materyalist akımlarına daha sonra bilim tarihinde çok önemli yeri olan yer çekimi karşı koyulamayacağı yönündeydi. Onlar bu düşüncenin kanununu keşfetti. bir sonucu olarak birçok eser kaleme almışlardır. Onların bu çabaları esnasında ortaya konulan Yeni İlm-i Kelâm: Newton’un hareket yasaları, hiçbir şeyin durağan Bütün şekilleriyle materyalizmi ve felsefi bir görüş olarak olmadığını ortaya koyuyordu. Bu da Batlamyus’un pozitivizmi reddeden, dine karşı yapılan biyolojik ve evrenin çevresindeki yıldızları sabit gören fikrini ortadan psikolojik teknikleri (Darwinizm, Freudizm) kaldırdı.

cevaplandıran, yeni felsefi cereyanları eleştirdikten sonra Yeniçağ Avrupa’sında devrim niteliğinde gelişmeler müsbet ilimden de istifade ederek, Allah’ın varlığını ispat olmaya devam etti ve Francis Bacon (1561-1626) eden, İslamın akâid konularını isbât ve izah ederek kendisine kadar her alanda kullanılan tümdengelim mukaddesâtı savunan bir ilim, olarak tanımlanmıştır. yöntemini eleştirerek bilimde takip edilmesi gereken

Kelâmda Yenilik Arayışları yöntemin gözlem ve tecrübe olması gerektiğini savundu. O, her şeyde tümdengelim yöntemine dayandıkları için Kelâm ilminde yenilik arayışları Batıda düşünce, sanat ve Aristo ve skolastikleri eleştirdi ve bu yöntemde akıl bilimde meydana gelen değişim ve dönüşümlerin İslam yürütmelerde kullanılan öncüllerin filozofların kendi dünyasını etkisine almasından sonra ortaya çıkmıştır. görüşleri olduğunu bilimsel zeminde bir geçerliliğinin İslam dünyasını etkisi altına alan bu cereyanların olmadığını ileri sürdü. mahiyetini anlayabilmek amacıyla öncelikle Batı zihniyetinde ve bilim anlayışında meydan gelen değişimin Batı modern bilim anlayışının oluşumunda etkin rol tarihi seyrini izlememiz uygun olacaktır. oynayanlardan biri de Descartes’tir (1596-1650). Descartes kendinden önceki filozofları bilim ve Batı Bilim ve Düşüncesindeki Değişim matematiği bilmemekle, geçerliliği olmayan delilleri

Batı düşüncesi Rönesans’la birlikte yeni bir döneme kullanmakla eleştirdi. Ona göre iyiyi kötüden ayırabilecek girmişti. Bu dönemi farklı ve yeni kılan bilimde ve ve bilgide kesinliği verebilecek yegâne vasıta akıldır. O zihniyette yaşanan bazı değişim ve dönüşümlerdir. Bu kesinliği sebebiyle matematiği kendisine model olarak değişimi sağlayan olayların en önemlilerinden biri almıştı. Kopernik’in Dünya’yı merkeze alan Batlamyusçu evren Batı bilim anlayışının oluşmasında zikredilmesi gereken görüşü yerine güneşi merkeze alan evren görüşünü ortaya bilim adamlarından biri de David Hume’dur (1711-1776). koymasıydı. Bilindiği gibi Aristo’nun ortaya attığı Hume duyuları bilgi elde etmenin tek vasıtası olarak Dünya’nın sabit merkez olduğu; bütün gezegenlerin, gördü. Bundan hareketle de metafizik bilgiyi yanlış ve yıldızların, Güneş ve Ay’ın dünyanın etrafında döndüğü dayanağı olmayan bir nevi zihnî yanılma saydı. anlayışı Batlamyusçu evren görüşü olarak bilinir. Batlamyusçu evren görüşü neredeyse 1500 yıl


İLH2007-KELAM’A GİRİŞ

Ünite 6: Yeni İlm-i Kelâm

Aydınlanma felsefesinin en önemli filozofu kuşkusuz İmanuel Kant’tır (1724-1804). Kant, bütün zihinsel çıkarımları reddeden Hume’den farklı olarak aklın tabiata karşı pasif olmadığını, aklın tecrübe ile gelen bilgileri kavramlaştırdığını söyledi.

Batıda meydana gelen bu gelişmeler çoğu kere Kilise’ye rağmen gerçekleştikleri için aynı zamanda dine karşı olma gibi bir durum da söz konusuydu. Hume’un her şeyi duyulara hasretmesi ve sebep-sonuç ilkesi dâhil bütün ideleri reddetmesi, Kant’ın ahlaki alanda Tanrı’ya yer verse de metafiziği bilgi alanının dışına atması modern düşüncenin giderek sekülerleşmesini de beraberinde getirdi. XIX. yüzyıla gelindiğinde yukarıda gelişim sürecini aktardığımız Rönesans, Aydınlanma hareketleri meyvelerini vermeye başladı ve Modernite olarak da anılan bir dönemi ve bu dönemde ortaya çıkan ideolojileri doğurdu. Bunları da kısaca izah etmek Yeni İlm-i Kelâm dönemi bilginlerinin kimlerle karşı karşıya olduklarının diğer bir ifadeyle hangi ideolojilerle mücadele ettiklerinin anlaşılması açısından uygun olacaktır.

Batıda Ortaya Çıkan Akımlar

Batıda ortaya çıkan zihniyet değişimi ve bunun sonrasında tecrübe ve gözleme dayalı bilgi, mekanik ve determinst evren anlayışı, başta Tanrı fikri olmak üzere metafizikle ilgili konuların bilim alanının dışında görülmesi, beraberinde seküler bir anlayışı getirdi. Bu dönemde ortaya çıkan akımlara bakılacak olursa;

Pozitivizm

Pozitivizm, Auguste Comte (1798-1857) tarafından XIX. yüzyılda ortaya atılan felsefi düşüncenin adıdır. Comte insanlık tarihini, dinî, metafizik ve pozitif olmak üzere üç evreye ayırdı. Ona göre dinî evre fenomenlerin Tanrı ya da manevi nedenlerle açıklandığı evredir. Bu evrede insanlar her şeyi din ile açıklamaya çalışırlar ki bu evre Orta Çağ’a kadar devam eder. Metafizik evrede ise olaylar soyut kuvvetlerle açıklanır, eşitlik, özgürlük gibi. Bu evre Orta çağ’dan başlayıp 1789 Fransız ihtilaline kadar devam eder. Pozitif evre ise insanın sadece gözlemlenebilene yöneldiği ve yalnızca olaylar arasındaki yasalar ya da değişmez bağlantıları incelediği bir evredir. Ona göre bu evre insan düşüncesinin ve gelişiminin en yüksek basamağıdır.

Comte, bilim ile teoloji arasına kesin ayırımlar koyarak bilim ile dinin uyuşmasının mümkün olmadığını iddia etti. Comte sisteminin gereği olarak bütün dinleri inkâr etmesine rağmen kültürel boşluğu doldurmak amacıyla yeni bir din ortaya koyma ihtiyacı hissetmiş ve “insanlık dini” adını verdiği bir din ortaya koyduğunu iddia etmişti.

Darwinizm

Darwinizm, Charles Darwin (1809-1882) tarafından ortaya atılan modern evrim teorisinin adıdır. Tekâmül nazariyesi olarak da adlandırılır. Evrim teorisi daha önce de bilinen bir teori idi. Darwin’in bu teoriye katkısı tabii ayıklama (selection) fikrini bu teoriye dâhil etmesidir.

Ayıklama canlılar arasında amansız bir mücadele olduğunu ve bu mücadele sonucunda en güçlü olanların ayakta kaldığını belirtir. İnsan bu zorunlu dönüşüm sürecinin sonucu olarak maymundan gelmiştir. Darwin bu görüşünü İnsanın Türeyişi adlı eserinde dile getirmiştir.

Materyalizm

Materyalizm, maddeyi değişmez, aktif ve dinamik bir prensip olarak kabul eden, ruh ve düşünce gibi cevherlerin bu maddenin bir tezahürü olduğunu iddia eden ya da bunları inkâr eden düşünce akımı olarak tanımlanır. Materyalistler, tabiatı esas aldıkları ve insanı da tabiatın bir parçası olarak gördükleri için tabiatçılar olarak da anılırlar. İslam dünyasında XIX. Yüzyılda etkin olan materyalizm, tarihi materyalizmdir ki bu akımın öncüsü Karl Marx’tır (1818-1883). Marx, Hegel’den mülhem olarak tarihi düzenli ilerleme esasına göre ilkel toplum, Asyatik toplum, köle-toplayıcı toplum, feodalizm ve kapitalizm olarak beş değişim ve dönüşüm aşamasına ayırır. Marx Communist Manifesto ve Das Kapital adlı eserlerinde kapitalist sistemin yıkılacağını, proletaryanın bir devrim sonucu yönetimi ele alacağını ve devletin olmadığı komünist toplumun oluşması için zemin hazırlayacağını iddia ederek tarihin materyalist yorumunu yapmıştır.

XIX. yüzyılda etkin olan pozitivist, materyalist ve Darvinci anlayışlar seküler, agnostik, şüpheci ve dine karşı mesafeli bir anlayışın yayılmasını beraberlerinde getirmişlerdir. Modernleşme sürecinde her ne kadar bu görüşlere karşı olan Pascal, Bergson gibi bilim adamları çıktıysa da özellikle XVIII. yüzyılda gerçekleşen sanayi devrimiyle birlikte teknolojide yakalanan başarı, onların etkin olmasına fırsat vermemiştir. Bu dönemde pozitif- seküler anlayış; endüstri devrimi, şehirleşme ve makine hayatının getirdiği yeni başarılarla daha da hız kazandı.

Yeni İlm-i Kelâmın Öncüleri

XIX. yüzyılda Batıda ortaya çıkan inkârcı akımlar dünyayı etkilemeye devam ederken İslam coğrafyası askeri, iktisadi ve kültürel bir işgalle de karşı karşıyaydı. Gerek tanrıtanımaz akımları reddetme gerekse de insan haklarını askıya alan ve insan hakları ihlallerinde bulunan sömürgeci güçleri İslam topraklarından atmak için toplumsal bir bilinç yenilenmesine ihtiyaç vardı. Bu ihtiyaç Müslüman bilginleri bir arayışın içine sokmuş ve İslam dünyasında yaşanan askerî, siyasî başarısızlıkların sebeplerini düşünmeye sevk etmişti. Bu bağlamda ilim adamalarının üzerinde durduğu hususlardan biri de mevcut ilim anlayışı ve eğitim sistemiydi. Acaba İslam dünyasının gerilemesinde, siyasi, askeri ve kültürel düzeyde başarılı olamamasında etkili olan husus ilim anlayışımız olabilir miydi? Bu bağlamda ilim adamlarının fıkıh, tefsir ve kelâmda yenilik arayışlarına çıktıkları görülmektedir. Klasik kelâmın argümanlarıyla çağın materyalist akımlarının kullandıkları argümanlara karşı koymak mümkün görünmemekteydi. Bundan dolayı da kelâm ilminin zaman ve zemine göre değişebilen vesâilinin değişmesi gerekirdi. Bu ihtiyacı dile getiren birçok âlim


ortaya çıkmıştır. Bunların bir kısmı Hindistan’da bir Sürgünde kaldığı dönemde Batı’yı tanıma fırsatı bulmuş, kısmı, Mısır’da bir kısmı da dönemin Osmanlı zamanla hocası Cemaleddin Efgânî’nin ideolojik ve siyasî Türkiye’sinde idi. Hint alt kıtasında Seyyid Ahmed Han, çizgisini terk ederek uzun vadeli hedeflere yönelmiş buna Şiblî Nu’manî, Emir Ali, Muhammed İkbal, Mısır’da paralel olarak tedrisatı yeniden düzenlemeye Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Osmanlı Türkiyesi’nde yoğunlaşmıştır. Abdüllatif el-Harpûtî, İzmirli İsmail Hakkı, Filibeli Hindistan Ahmed Hilmi bunlardan bir kaçıdır. Yeni ilm-i kelâmın öncü şahsiyetleri olarak ifade ettiklerimiz de bunlardır. Hindistan sahip olduğu zenginlikler dolayısıyla tarihin her döneminde uluslararası siyasetin merkezinde yer almış ve Osmanlı hiçbir zaman rahat bırakılmamıştır. Bölgeye hâkim olan

Abdüllatif el-Harpûtî (1842–1914) İngilizlere karşı Hindu- Müslüman ittifakıyla 1857’de yapılan mücadelenin başarısızlıkla neticelenmesi Kelâm ilmi ile ilgili iki önemli eseri bulunmaktadır. sonrasında İngilizler siyasi hâkimiyeti ellerine geçirerek Bunlardan biri Tarih-ı ilm-i kelâm diğer ise Tenkihu’l- kendilerine ait bir hükümet kurdular. Mücadelenin Kelâm fi akâdi ehl’ilİslam adını taşımaktadır. Harpûti başarısızlıkla sonuçlanması, Müslüman âlimleri derinden Tenkihu’l-Kelâm fi akâdi ehl’ilİslam kitabını yazmasının sarstı ve onları bir durum değerlendirmesi yapmaya sevk gerekçesini Darü’l-Fünün İlahiyat Fakültesinde kelâm etti. Seyyid Ahmed Han, Şiblî Nu’manî, Emir Ali, derslerini okuturken çağdaş bid’at sahiplerini Muhammed İkbâl, Ebu’l-Kelâm Azâd gibi âlimler bu cevaplayabilecek, inkârcıları susturabilecek özelliğe sahip dönemde mevcut olumsuz havanın dağılması için arayış bir kelâm kitabı bulamaması olarak açıklar. içinde olmuşlardır.

İzmirli İsmail Hakkı (1868–1946) Seyyid Ahmed Han (1817-1898)

Yenilenme hareketinin Türkiye’deki en önemli temsilcisi Seyyid Ahmed Han, kelâm ilminde yenilik ihtiyacını ilk İzmirli İsmail Hakkı’dır. Bu dönemde buhrandan dile getiren kişi olarak bilinir. Ona göre klasik kelâmın kurtulmak için iki farklı görüşün ortaya çıktığı muhatapları olan Yunan felsefeleri problemlere görülmektedir. Bunlardan birincisi ihyacılıktır ki temel yaklaşımlarında tecrübe ve müşahedeyi değil aklî ve hedefi; aslî kaynaklara dönerek, zaman içerisinde hem kıyasî delilleri kullanmışlardı. Dolayısıyla onlara akli ve gelenek hem de modern Batı düşüncesi kanalıyla İslam’a kıyasi delillerle karşı konulmuştur. Fakat günümüzdeki sokuşturulan bir takım yabancı unsurları temizlemekti. ilim, akli kıyasa değil, tecrübe ve müşahedeye Diğer görüş sahipleri ise modernist kanat olarak dayanmaktadır, Kelâm ilminin de buna paralel olarak nitelendirilmekte idi ve İzmirli de Osmanlı’nın son müşahede ve tecrübeye dayalı deliller kullanması gerekir. dönemlerinde ortaya çıkan İslamcılık akımının modernist Bu da mevcut ilimlerle uyumlu yeni bir kelâmı gerekli eğilimlere sahip kanadında yer alıyordu. Namık Kemal, kılmaktadır. Seyyid Ahmed Han’ın ortaya koyduğu yeni Musa Carullâh, M. Şemseddin gibi şahsiyetlerin içinde yer kelâma tabiatçı kelâm denilmiştir. aldığı bu kanat, İslam’ın değer ve ilkelerini Batı’nın belirlediği modern düşünce kriterlerine göre yeniden Şiblî Nu‘manî (1857-1914) yorumlamayı, İslam’ı modern düşünce ve kurumlarla Yeni kelâm hareketinin Hindistan kıtasındaki asıl kaynaştırmayı hedefliyordu. teorisyeni olarak bilinir. Şiblî Nu’manî kelâm tarihi

İzmirli’ye göre kelâm ilmi İslamî ilimlerin anasıdır. alanında yazdığı İlmu’l-kelâm adlı kitabının önsözünde Dolayısıyla kelâm ilmi sayesinde birçok şey başarılabilir. eski kelâmın faydasız ve yetersiz olduğunu ifade etmiş ve İzmirli yeni bir kelâm ilmine duyulan ihtiyacı şu şekilde yeni bir kelâma duyulan ihtiyacı dile getirmiştir. İlm-i dile getirmiştir: Mevcut kelâm ilmi başta Yunan Kelâm-ı Cedid adlı eseriyle de ihtiyaç duyulan kelâmı felsefesine; sonra bu felsefeyi yaymak suretiyle İslami yazmıştır. Nedvetü’l- ulemâ adıyla kurduğu teşkilatın fikirleri ona yakınlaştırmak isteyen İbn Sinâ gibi İslam temel hedefini de önceki kelâmcıların Yunan felsefesine filozoflarının felsefelerine ve en nihayet o zamanlar ortaya karşı yaptıkları gibi, ateizmin meydan okumalarına karşı çıkan bid’atçi ve mülhid (inkârcı) fırkalara karşı ortaya metot bakımından yeni bir kelâm ilmi kurmak olarak konulmuştu. Bu gün bu ilmin muhatapları değişmiştir belirlemiştir. Şiblî Numanî yeni kelâm ilminin sahasının Muhataplar değiştiğine göre yöntem de değişmelidir. itikatla sınırlı olmadığı kanaatindedir. Ona göre geleneksel kelâm ilminde itirazlar yalnızca itikat esaslarına Mısır yöneltildiği için kelâmcılar yalnızca inanç konularını ele

Mısır daha XVIII. yüzyılda Batı ile yakın temas içinde alıp savunmuşlardır.

kalan İslam coğrafyalarından biridir. Yeni Konular ve Yeni Yaklaşımlar Muhammed Abduh (1849–1905) Yeni ilm-i kelâmı, geleneksel kelâmdan ayıran temel

Muhammed Abdûh, bu dönem Mısır’da kelâm ilminin farklılık, yeni dönem kelâmcılarının kelâmî problemlere problemleriyle uğraşan ve bu ilmin daha verimli hale yaklaşım biçimleri ile ele aldıkları konular ve gelmesi için gayret gösterenlerin başında gelmekteydi. öncelikleridir. Bu dönemde Bilgi ve Varlık, Ulûhiyet ve Abdûh Beyrut ve Paris’te sürgün hayatı yaşamış daha Peygamberlik temalarına öncekilerden farklı bakılmaya sonara da Mısır’a dönerek Mısır müftüsü olmuştu. başlanmıştır.


Yenilikler ve Farklılıklar ilahlaşmış veya ilahtan bir parça olan peygamber anlayışı Klasik Kelâm Konularının İhmal Edilmesi hâkim olmuştur.

Geleneksel kelâm kitapları ile Yeni İlm-i Kelâm dönemi Eş‘arîlik, Kuruluş ve Mütekaddimîn Dönem ve eserleri karşılaştırıldığında öncelikle ele alınan konular Müteahhirîn Dönem olmak üzere iki döneme ayrılır.

yönünden bir farklılığın olduğu göze çarpar. Klasik kelâm Eş‘arîliğin Temel Görüşleri kitaplarında çok önemsenen bazı konuların yeni dönem eserlerinde ihmal edildiği, ele alınmadığı görülmektedir. Ulûhiyet

Bu dönemin âlimleri Müslümanlara yarar sağlamayacak Allah’ın varlığına ancak akıl yürütme yani istidlal ile bilgi yığınlarını aktarmak yerine onlara fayda sağlayacak, ulaşılabilir. Allah’ın varlığına ilişkin bilgiler doğuştan onları harekete geçirecek bilgiler aktarmak istemişlerdir. değil, istidlal ile ulaşılan bir bilgidir. İnsanların Allah’ın Bu sebeple Gazzâlî ve sonrasındaki müteahhirîn varlığı konusunda farklı düşünmelerinin temelinde yatan kelâmcılarda görülen bilgi ve varlık konularına fazla yer sebep de budur. Allah’a ilişkin bilgi zaruri olmuş olsaydı vermemişledir. Ayrıca Aristo mantığı ve felsefesine yer insanlar Allah’ın varlığından şüphe etmez ve herkes O’na vermeyerek onun etkisinin kırılmasını istemişlerdir. inanmak zorunda kalırdı.

Eleştirel Zihniyetin Gelişmesi ve Mezhep Taassubunun Eş‘arî anlayışa göre Allah vardır, birdir, ezeli ve ebedidir; Kırılması eşi-benzeri yoktur. O madde değildir, cisim değildir, araz Yeni ilm-i kelâm dönemi âlimlerinin belki de en öne çıkan değildir; herhangi bir yönde ve bir mekânla sınırlı değildir.

özelliklerinden biri de eleştirel bir zihniyetle geleneğe Kaza-Kader ve İnsanın Özgürlüğü yaklaşmaları ve mezhep taassubundan oldukça uzak Eş‘arîlere göre yaratan, yoktan var eden yalnızca Yüce durmalarıdır. Allah’tır. Onun dışında ne bir yaratıcı ne de yoktan var Geleneksel Kelâmda Yer Almayan Konulara Yer eden (ihtira’) vardır. Havadis yani sonradan var olan her Verilmesi şey Yüce Allah’ın kudretiyle var olmuşlardır. Bu konuda Bu dönemin kelâmcıları inanç esaslarının yanı sıra dinin insanın kudretiyle ilişkili olan fiillerle yalnızca Yüce bireysel ve toplumsal boyutuyla ilgili izahlara da Allah’ın kudretiyle ilişkili olan şeyler arasında fark eserlerinde yer vermişlerdir. Kelâmcıların böyle bir yoktur. Hepsini Allah yaratmıştır.

yöntem takip etmeleri, oryantalistlerin ve İslam Nübüvvet toplumundaki Batıcı aydınların İslam’ın inanç esaslarının Eş‘arîler öncelikle Allah’ın insanlara peygamber yanı sıra dinin hukuki, ahlaki, sosyal ve ekonomik göndermesinin aklen mümkün olduğunu ortaya ilkelerini Batılı normları esas alarak eleştiri konusu koymuşlardır. Buna göre yüce Allah’ın kullarının dünya yapmaları ve bunları çağdışı göstermeye çalışmış ve âhirette mutlu olmalarını sağlamak için emirler, olmalarıdır. Bundan dolayı dönemin kelâmcıları da sadece yasaklar, öğütler içeren talimatlar göndermesi ve bunları inanç esaslarını savunmakla kalmamış, dini bir bütün insanlar arasından seçeceği kimseler vasıtasıyla insanlara olarak müdafaa etme gayreti içinde olmuşlardır bildirmesi aklen imkânsız değildir. İslam’ın Diğer Dinlerle Mukayesesi Eş‘arîler ve Mâtürîdîler Arasındaki Farklar Yeni dönem kelâmcıların eserlerinde yer verdikleri Eş‘arîler ile Mâtürîdîler arasında ortak birçok görüş hususlardan biri de diğer dinlerle İslam dini’nin olduğu gibi birbirinden farklı görüşleri ve yaklaşım karşılaştırılmasıdır. Kelâmcılar öncelikle İslam’ın tevhit biçimleri de vardır. Kimileri aradaki farkları 50’ye inancıyla diğer dinlerin Tanrı anlayışını çıkarırken kimileri bunları 13’e, kimileri de sekize kadar karşılaştırmışladır. Buna göre diğer bütün dinlerin temeli indirmişlerdir. tevhit olduğu halde bu dinlerde tevhit inancı şirkle karışmış ve bu inanç önemli ölçüde zedelenmiştir. Tevhid Bu farkların bazılarını şu şekilde sıralamak mümkündür: esasını koruyabilen yegâne din İslam’dır. İslam’da Allah ile kul arasında herhangi bir vasıtanın kabul edilmemesi 1. Cüz’i İrade: Mâtürîdîlere göre insanda müstakil de İslam’ın ruhbanlığı esas alan Hıristiyanlık ve benzeri bir cüz’i irade vardır ve bu irade itibarî bir varlığa uygulamalardan üstün olduğunun delili olarak sahip olup Allah tarafından yaratılmamıştır. sunulmuştur. Eş‘arîlere göre ise insan müstakil bir cüz’î iradeye sahip değildir, iradeyi insanda yaratan İslam akla önem vermiş ve akıl ile naklin çatışmayacağını Yüce Allah’tır. bildirmiştir. Bundan dolayı akli istidlal ve muhakemeye 2. Tekvîn: Mâtürîdîlere göre Yüce Allah’ın izin verilmiştir. Hıristiyanlık ve Yahudilik’te ise bilim ve kendisiyle fiillerini gerçekleştirdiği bir tekvîn din çatıştığından biri lehine diğerini bırakmak zorunluluğu sıfatı vardır. Bu da irade, kudret gibi sübûtî doğmaktadır. İslam’ın nübüvvet anlayışı da diğer dinlerin sıfatlardandır. Eş‘arîlere göre ise Allah’ın sübûtî nübüvvet anlayışından üstündür. Zira İslam’da sıfatları arasında tekvîn diye bir sıfat yoktur. peygamberin beşer olduğu tespit edilirken diğerlerinde Kudret sıfatı yaratma işlevini yerine getirir.


3. Güç yetirilemeyenin teklif edilmesi: Eş‘arîlere göre Yüce Allah insanın güç yetiremeyeceği bir şeyi yapmasını isteyebilir ve onunla mükellef kılabilir, Mâtürîdîlere göre ise böyle bir sorumluluk yüklemek caiz değildir, zira bunda herhangi bir hikmet yoktur. 4. Nübüvvet: Mâtürîdîlere göre peygamber olmanın şartlarından biri erkek olmaktır. Eş‘arîlere göre ise, peygamber olmak için erkek olmak şart değildir, kadınlar da peygamber olabilirler. 5. Sebep ve hikmet: Eş‘arîlere göre Allah’ın fiilleri hikmetli olmak ve bir sebebe bağlı olmak zorunda değildir. Çünkü Allah dilediğini yapandır ve Allah yaptıklarından sorumlu değildir. Mâtürîdîler ise Allah’ın fiillerinin bir hikmete bağlı olduklarını ve bir sebebe dayandıklarını ileri sürmüşlerdir. Zira Allah boşuna iş yapmaz. Hikmetsiz ve sebepsiz iş yapmak ise boşunadır/abestir. 6. İbadet mükellefiyeti: Eş‘arîlere göre kâfirler iman etmekle yükümlü oldukları gibi, ibadet etmekle de yükümlüdürler, ibadet etmedikleri için ayrıca ceza göreceklerdir. Mâtürîdîlere göre ise kâfirler iman etmekle yükümlüdürler, ibadetle değil, ayrıca ceza görmezler. 7. İrtidat: Eş‘arîlere göre irtidat eden kimse tekrar İslam dinine dönerse amelleri de geri döner. Mâtürîdîlere göre ise amelleri geri dönmez. 8. Ümitsizlik halinde yani son nefeste tövbe (tevbe-i ye’s): Eş‘arîlere göre bu durumdaki bir tövbe geçerli değildir. Mâtürîdîlere göre ise geçerlidir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında