ise bir özeleştirinin eşlik ettiği “yeniden istikrara GİRİŞ kavuşmak, galip devletleri taklit etmekle mümkündür”
XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İslâm âlemi, fikrine güç kazandırıyordu. Batıda bulunan elçilerin, aydın siyaset ve iktisat başta olmak üzere hemen hemen her ve öğrencilerin arasında beliren batı hayranlığı, bir sahada bir gerileme süreci içerisine girdi. İlim ve fikir aşağılık duygusunu besliyor, kendine yabancılaşma sahasında ilk asırların dinamizmi kaybolmuş, taklitçi bir atmosferi toplumun önemli kesiminde etkisini anlayış zihinlere hâkim olmuştu. Olumsuz gidişatı gösteriyordu. Başta pozitivizm olmak üzere çeşitli durdurmak, Müslümanları ve onların siyasal iktidarlarını Aydınlanma ideolojileri eğitimli Müslümanlar arasında tarihteki ihtişamlı dönemlerine geri döndürmek, yani revaç bulmaktaydı. Oryantalizm ve misyonerlik Müslümanlığı, Müslümanları ve onların kurumlarını ihya faaliyetleri Müslümanların özgüvenini ciddi olarak tehdit ve ıslah etmek için dönemin bazı ilim ve fikir adamları etmekteydi. Onları kendi özlerinden, kültür ve siyasal ve entelektüel faaliyetler içerisine girdiler. Bazı medeniyetlerinden utanır veya en azından kuşkulanır hale faaliyetler şahsi olmaktan çıktı ve 20. yüzyılda İslâm getirmekteydi. Sömürge yönetimleri altında hürriyetlerini dünyasının düşünce ve siyasetinde hayli etkili olan kaybetmiş kitlelerin bu zararlı cereyanlar karşısında organize hareketlere dönüştü. Fakat bunların hepsi aynı direnmesi hayli zor olsa da “ ilk İslâmcılar” diye bilinen özelliklere sahip değildi. Bir kısmı Müslümanlığın kimi şahsiyetler, aktivist bir tavırla ilmi, kültürel ve siyasi geleneksel mirasına tutundu ve yenilenmeye mesafeli bir takım gayretlerin içerisine girdiler. İstiklalini durdu. Bir kısmı ise geleneği ciddi biçimde sorguladı, kaybetmemiş ülkelerde de benzer çabalar mevcuttu. hatta reddetti ve modern bir reformculuğa girişti. Bazı Çoğunlukla baskıcı yönetimlerle idare edilen bu ülkelerde akım ve hareketler ise bu iki tarz arasını bağdaştırıcı bir insan hakları, anayasal düzen, eğitim reformu gibi modern çizgi geliştirdi. Söz konusu çağdaş akımlar, hareketler ve meseleler, bazı baskı ve kısıtlamaları göğüslemek diğer oluşumlar bu ünitemizin konularını oluşturmaktadır. pahasına tartışılmaya başlandı.
İhyacılığın/İslâmcılığın Temel Meseleleri
İSLÂM DÜNYASINDA İHYA HAREKETLERİ İslamcılığın temel meselelerini aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür: İhyacı olarak adlandırılan şahsiyet ve hareketlerin ortak gayesi, kitap ve sünnet çizgisinden saptığını düşündükleri “İslâm’ı hayata yeniden hakim kılma” teklifi, İslâmcı İslâm ümmetini bu sahih kaynaklara geri döndürmek, aydınların söyleminde önemli bir yer tutmaktaydı. inanç ve düşünceleri bidat ve hurafelerden temizlemekti. Müslümanların gerilemesinin sebebi, çoğu İslâmcının Bu gaye aynı zamanda bir yenilenmeyi, tazelenmeyi kanaatine göre İslâm’ın hakikatinden uzaklaşılmış hedefliyordu. Bu yüzden ihyanın yanı sıra yenileme olmasıydı. Çözüm, gerçek İslâm’a yönelmek, yani anlamında tecdid terimi kullanıldı. Yine içten içe bir İslâmlaşmaktı. Bunun için öncelikle Hz. Peygamber düzelmeyi, bozulanları onarmayı, noksanlıkları gidermeyi dönemine, diğer bir deyişle asr-ı saâdete dönmek ve temel amaçlıyordu. Bu mananın karşılığı olarak da ıslah terimi kaynaklara, Kur’ân ve sünnete başvurmak lazımdı. istihdam edildi. Sonraki görev ise, asr-ı saâdetin ardından ortaya çıkmış geleneklerin gözden geçirilmesi ve ıslah edilmesiydi. İhya, tecdid, ıslah faaliyeti olarak bilinen veya daha yaygın şekliyle İslâmcılık olarak isimlendirilen söz İslâmiyet’in modern ihtiyaçları karşılayacak evrensel bir konusu hareketi şu şekilde tarif etmek mümkündür. siyasi-sosyal muhtevaya sahip olduğu fikri, İslâmcıların sıklıkla vurguladıkları bir tez olmuştur. İslâmiyet’in Hazırlayıcı Nedenler modern dünyadaki bu kapsayıcılığı, kaynağını kutsaldan
Avrupa merkezli batı medeniyeti, rönesans ve reform almakla birlikte akılla da kavranıp temellendirilebilir. Zira hareketleriyle kendisini büyük ölçüde yenilemişti. İslâm, akla uygun bir dindir.
Hıristiyan dogmatizminin toplumsal, kültürel ve siyasal Müslümanlar batıyı üstün kılan ilmi, medeni ve teknik alanda güç kaybetmesi, sanayi devrimini kolaylaştırmış, usulleri alarak kendi toplumlarını kalkındırmak bu gelişmeyle batı, teknik ve ekonomik bakımdan İslâm zorundadır. Zaten batı medeniyeti bugünkü yüksek dünyasına kıyasla büyük mesafeler almıştı. Bu üstünlük seviyesine daha önce Müslümanlardan öğrendikleriyle karşısında Müslüman ülkeler batılı emperyal devletlerin ulaşmıştır. Hz. Peygamber’in “hikmet müminin yitik istilasına maruz kaldılar. 1798’de Napolyon’un Mısır’ı malıdır, nerede bulursa onu alır” sözü referans alınmalıdır. işgaliyle başlayan süreç, 1852’de Hint alt kıtasının İngiliz Fakat bu yararlanma faaliyeti seçmeci (eklektik) bir tarzda himayesine girmesiyle devam etti. Kuzey Afrika ülkeleri, yapılmalıdır. Fransa ve İtalya’nın işgaline maruz kaldı. 1882’de Mısır İngilizlerin eline geçti. Osmanlı Devleti kapitülasyon Gelenekle hesaplaşma bağlamında İslâmcılar, genel olarak anlaşmalarıyla birçok ekonomik imtiyazı batılı güçlere tasavvuf ve tarikatlara menfi bakmışlardır.
devretti. Girmiş olduğu harplerin ve Fransız İhtilali’nin İslâmcılar, eğitim-öğretimin ıslahı üzerinde önemle ateşlediği milliyetçilik hareketlerinin etkisiyle önemli durmuşlardır. Onlara göre, medrese sistemini değiştirmek, topraklarını kaybetti. Bu yenilgiler bir taraftan batı ıslah etmek, pratik hiçbir faydası olmayan veya devri emperyalizmine karşı düşmanlık doğuruyor, diğer taraftan
geçmiş dersler yerine günün ihtiyaçlarına cevap verecek Osmanlı dönemi İslâmcılarında Mustafa Sabri, Said Nursi konuları okutmak, felsefenin ve pozitif bilimlerin tahsiline ve Elmalılı Hamdi’nin üçü de muhafazakâr kişiliklerdi. önem vermek gerekmekteydi (Kara, 1995, s. 77). Fakat ilki ictihada karşı, ikincisi ictihad yanlısı olmakla beraber günün şartlarını elverişli bulmadığı için muhalif, İslâmcılara göre ittihad-ı İslâm, yani Panislâmizm adını da üçüncüsü ise içtihada taraftardı (Kara, 1995, s. 38–9). verdikleri Müslümanların siyasal birliği, İslâm âleminin Osmanlı’nın Mustafa Sabri, İskilipli Âtıf, Said Nursî gibi geri kalmasını ve sömürgecilerin istilasını engelleyecek muhafazakâr İslâmcıları genellikle Cumhuriyet tek çareydi. II. Abdülhamid bunu bir devlet politikası devrimlerine muhalif bir pozisyon almışlar; modernist haline getirdi. olarak vasıflanan İzmirli İsmail Hakkı, Şemseddin Kur’ân ve sünnetin belli bir yönetim şekli ortaya Günaltay gibi isimler ise idarede önemli görevlere koymadığını, genel esaslar belirlemekle yetindiğini getirilmişler, hatta yeni rejimin tasarruflarını savunan bir savunan İslâmcılar, hilafet kurumunu, onu “peygamber söylem geliştirmişlerdi. vekâleti” kabul eden geleneksel anlayıştan farklı olarak İlk İhyacılar/İslâmcılar “millete vekalet” şeklinde takdim ettiler. İhyacı/İslâmcı düşüncenin mimarları ya da öncüleri İhyacıların/İslâmcıların Müşterek ve Farklı diyebileceğimiz bazı sembol isimler: Yönleri Seyyid Ahmed Han (1817–1898): Ahmed Han, 1817’de Temel meselelerin içeriğinde İslâmcı alim ve fikir Delhi’de doğdu. Dini ilimler ve hukuk tahsili gördü. adamlarının görüş birliği halinde olduklarını söylemek İngiliz idaresi altındaki Hindistan’da uzun yıllar hâkimlik mümkün değilse de İslâmcı kimliği teşkil eden bazı ortak vazifesinde bulundu. Sömürge yönetimine karşı 1857’de kabullerin bulunduğu kuşkusuzdur. Hemen hemen her başlatılan Sipahi Ayaklanması sırasında İngilizlere bağlı İslâmcı isim, İslâm dininin gelişmeye engel olmadığı, Batı kaldığı için takdir nişanına (Sir) layık görüldü. 1869’da medeniyetine üstünlük sağlayan unsurların esasen İngiltere’ye giderek, bulunduğu on yedi ay süresinde Müslümanlardan alındığı, Müslümanın sürekli çalışma İngiliz üniversite teşkilatını inceledi. Ülkesine dönüşünde halinde olması ve güçlenmesi gerektiği, birlik ve Tehzîbü’l-Ahlâk adıyla aylık bir gazete çıkararak beraberliğin elzem olduğu gibi tezleri savunmada söz Müslümanları Batı kültürüne ve İngiliz hükümetine birliği etmiş, Müslümanları tevhid prensibi temelinde saf ısındırmak için çaba gösterdi; din ile dünya işlerinin ve sağlam bir inanç sahibi kılmak, eğitim ve öğretimiıslah birbirinden ayrılması ve dinin her işe karıştırılmaması edip taklitçiliğe savaş açmak, toplumu donuklaştıran gerektiğini savundu. 1877’de Aligarh’da bir kolej kurdu. mevcut ahlak anlayışını değiştirerek aktif bir Müslüman Bu kurum onun ölümünden sonra 1920’de üniversiteye tipi ortaya çıkarmak, yeni ve kapsamlı bir cihat fikri dönüştü. 1886’da Müslümanları eğitim ve siyaset geliştirmek gibi ortak hedefleri benimsemiştir. sahalarında aydınlatmak için İslâm Eğitim Konferansı’nı
Diğer taraftan, Meselâ ihya hareketine “nereden başlattı. Hayatının sonlarına doğru İngilizlerden “sör” ve başlamalı” sorusuna verilen İslâmcı cevaplarda önemli “şovalye” ünvanları alan Ahmed Han 1898’de Aligarh’da farklılıkların olduğunu görmekteyiz. Efgânî’nin bu öldü. bağlamdaki cevabı özgürlük ve inkılâp olmuş, ömrünü ülke ülke dolaşarak geçirmiş, gittiği yerlerde siyasal Cemâleddin Efgânî (1838–1897): Azerî, Fars veya Afgan faaliyetlere ya bizzat katılarak ya da danışmanlık yaparak kökenli olduğu hakkında iddialar bulunan Cemâleddin müdahale etmişti. Öğrencisi Abduh ise siyasete mesafeli Efgânî, on sekiz yaşına kadar Kabil’de bulunmuştur. durmayı yeğlemiş, ıslahatçı bir mantıkla kurumların Afganistan’ın meşhur âlimlerinden dil, tarih, din, felsefe iyileştirilmesi, eğitimde reforma gidilmesi, kabiliyetli ve siyaset alanında dersler aldı. Daha sonra İngiliz öğrenciler yetiştirilmesi, dini düşüncenin saf hale idaresindeki Hindistan’a geçti. Orada Avrupa bilim ve getirilmesi, dini meselelere modern çözümler üretilmesi edebiyatıyla tanıştı. Sonraki hayatında birçok ülkeyi türünden konular üzerine yoğunlaşmıştı. Abduh’un dolaştı. Bazıları birkaç defa olmak üzere Hicaz’a, İran’a, öğrencisi Reşid Rıza ise hocasının ölümünden sonra onun Hindistan’a, Mısır’a, İstanbul’a, Londra’ya, Paris’e, modernleşme yanlısı ıslahat çizgisini terkederek, Rusya’ya seyahatler yaptı. Efgânî’nin ıslahat programında kendisine miras kalan Menâr ekolünü daha siyasal, aynı İslâm birliği fikrinin çok önemli bir yeri vardı. Ona göre zamanda muhafazakâr ve selefî bir çizgiye yerleştirmiştir. bu birliğin başında mutlaka bir halife bulunmalıdır. Ancak İslâmcı şahsiyetlerin hangi ağırlık ve üslupta geleneği yönetim, ümmetin katılımı ve meşveret usulü ile sorguladıkları veya lâdinî mihraklara karşı reaksiyoner yürütülmelidir. Batının körü körüne taklidi Efgânî’ye göre olup olmadıkları, onların modernist ya da muhafazakâr asla çözüm değildir. Ancak batı, güç ve hâkimiyetin olarak değerlendirilmelerinin kıstaslarıydı. Meselâ Ahmed sırlarını keşfetmiş ve bunları yerli yerinde kullanarak Han ve Efgânî’nin ikisi de modernist ve akılcı olmasına ilerlemiştir.
rağmen, Ahmed Han’ın natüralist görüşleri, Efgânî’nin Muhammed Abduh (1849–1905): Mısırlı bir Türkmen bile tahammül edemeyeceği ve reddiye yazacağı derecede ailesine mensup olan Muhammed Abduh, Tanta’da aşırı düzeylerdeydi. başladığı tahsil hayatını Kahire’de sürdürdü. O sırada
Mısır’da bulunan Efgânî ile tanıştı; ondan matematik,
felsefe ve kelam dersleri aldı. Bundan sona hocasının kaldırması gibi gelişmeler sonucunda ve I. Dünya yönlendirmesiyle sosyal ve siyasal konularla ilgilenmeye Savaşı’nda alınan ağır yenilgi ve toprak kayıpları başladı. Bu arada el-Ezher’de hocalık yaptı, gazetelerde sonrasında İslâmcılığın 1920’lere gelindiğinde en azından yazdı. Urâbî Paşa’nın İngiliz sömürgeciliğine karşı siyasi alanda pek bir ağırlığı kalmamıştı. Fakat başlattığı direniş hareketini desteklediğinden dolayı İslâmcıların büyük bölümü Milli Mücadele’ye destek sürgün cezasına çarptırılarak Beyrut’a gönderildi. 1883 verdi. Birçoğu ilk meclise mebus oldu. Cumhuriyete sıcak sonlarında Efgânî’nin daveti üzerine Paris’e giderek el- baktılar. İçlerinde saltanatın ve hilafetin kaldırılmasına Urvetü’l-Vüskâ dergisini çıkardı. Dergi kapatılınca, Mısır destek verenler çıktı. Laik devrimlerle beraber Türkiye ve İslâm dünyasının kısa vadeli gayretlerle Cumhuriyeti’nin yeni ideolojisinin yerleşmesi sonrasında kurtarılamayacağı kanaati pekişti ve Efgânî’den farklı bir İslâmcılar farklı tutum ve tavırlar geliştirdiler. Yeni oluşan yol izlemeye karar verdi. maarif ve hukuk kurumlarında, siyasi organlarda ve dini idarede görev alarak uzlaşan İslâmcılar az sayıda değildi. Mustafa Sabri Efendi (1869–1954): Tokat doğumlu olan Bunlar dışında Mustafa Sabri gibi muhalifler yurtdışında Mustafa Sabri Efendi, ilmi kariyerinde Süleymaniye kalmayı tercih etti. Elmalılı Hamdi (1878–1942) gibiler Medresesi’nde hadis müderrisliğine kadar yükseldi. İslâm ise uzlete çekilerek mesailerini ilmi çalışmalara hasrettiler. İlimleri Cemiyeti’nin reisliğini yaptı. Önce Mısır’a giden Said Nursî (1878–1960) ve Süleyman Hilmi (1888–1959) Mustafa Sabri Efendi, daha sonra geçtiği ve bir süre gibi isimler de bazen aktif bazen pasif tarzda cemaatleşme ikamet ettiği Gümülcine’de çıkardığı Yarın dergisinde gayreti içinde oldular. İslâm dünyasındaki batılılaşma hareketini tenkit etti. Kahire’de bu söylemini devam ettirdi. BaştanMuhammed Abduh ve Reşid Rıza olmak üzere Ferid Vecdî, Merâğî, Muhammed Heykel, Ali Abdürrâzık gibi bazı Mısırlı âlim GÜNÜMÜZ İSLÂM DÜNYASINDA ANA DİNİ ve aydınları, İslâm dinini batı düşüncesi ve değerlerine AKIMLAR
göre yorumladıkları için ağır bir dille eleştirdi. Tecdîd Günümüz İslâm dünyasının üç büyük akımı olan hareketlerinde ölçünün kaçtığı inancındaydı. Modern gelenekçilik, ıslahatçılık ve modernizm başlıkları altında çözümler sunan fetvalara, akılcılık adına hissi mucizeleri açıklanabilir. inkâr eden yaklaşımlara reddiyeler yazmaktan geri kalmadı. Mustafa Sabri Efendi, özellikle Mısır döneminde, Gelenekçi Oluşumlar modern motifler taşıyan ve Abduh’la sembolleşen İslâmcı Selefî Geleneğe Yaslanan Oluşumlar ve Vehhâbîlik ekolün karşısında, modernizm karşıtı (antimodernist) - Hareketi: Hz. Peygamber’in bir hadisinde en hayırlı muhafazakâr bir İslâmcı ekolün kurucu ismi oldu. Düzceli nesiller olarak belirtilen, sahâbe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn Zâhid Kevserî (ö. 1951), Lübnanlı Yusuf Nebhânî (ö. neslinin, yani selef’in (kelime anlamıyla ‘öncekiler’in) 1932), son dönemde Suriyeliâlim Abdülfettah Ebû Ğudde anlamış ve yaşamış olduğu şekilde İslâmiyet’i anlamak ve (ö. 1997) bu ekolün önemli isimleri oldular. yaşamak hedefi, selefi akıma ismini veren asıl motiftir. Osmanlı İslamcılığı ve Sonrası Dolayısıyla halef’in, yani sonraki nesillerin, Kur’ân ve sünnetten uzaklaşarak aklileşmiş dini metotları, doğrudan Mustafa Sabri’nin de mensubu olduğu Osmanlı İslâmcılık naslara başvurmak yerine itikadi ve fıkhi mezhep hareketi, ittihad-ı İslâm adı altında 1870’li yıllardan kurucularına tabi olmaları, hadislere dayalı zühd ve takva itibaren Osmanlı devletinin hakim siyasi düşüncesi oldu. hayatını yaşamak yerine tarikat öğretileriyle bütünleşmiş İslamcı olarak bilinen münevverler bu ilk yıllarda siyasette dini hayatları, Selefi akımca bid’at ve dalalet olarak katılımcılığı savunan düşüncelerini II. Abdülhamid’in vasıflanmaktadır. monarşik yönetimi altında açıklama imkanı bulamadılar. İktidara muhalif bir grup oluşturarak meşrutiyet yanlısı Vehhabiyye: Günümüzde genellikle selefi olmayanlar faaliyetler içerisinde oldular. Fikir hareketi olarak tarafından selefi akımlar için kullanılmakta olan meşhur İslâmcılık Osmanlı ülkesinde esasen II. Meşrutiyet bir adlandırmadır. İslâmiyet’in ilk asrına kadar tarihi sonrasında Sırât-ı Müstakîm dergisinin 14 Ağustos geriye giden Ehl-i Hadis geleneği üzerine Vehhabiliği 1908’de yayın dünyasına girişiyle başlatılmaktadır. Sırât-ı tesis eden kişi Muhammed b. Abdülvehhab’tır (1703 Müstakîm’den sonra Sebîlürreşâd, Beyânü’l-Hak, İslâm 1792). Arabistan’ın Necd bölgesindeki Uyeyne’de, şehrin Mecmuası, Volkan gibi dergilerde kümelenen Said Halim Hanbelî kadısının oğlu olarak dünyaya gelen İbn Paşa, Şehbenderzâde Ahmed Hilmi, Şeyhülİslâm Mûsâ Abdülvehhâb, Mekke ve Medine’deki tahsilinden sonra Kâzım, Babanzâde Ahmed Naim, Seyyid Bey, Mehmet memleketine döndü ve önce Hureymilâ’da, daha sonra Ali Aynî, Mehmed Akif, Said Nursî, Elmalılı Hamdi, Uyeyne’de fikirlerini yaymaya, onları kitaplaştırmaya Aksekili Ahmed Hamdi, Mehmed Şemseddin (Günaltay) başladı.
gibi isimler tarafından başlatılıp geliştirildi. İktidardaki Medrese Geleneğine Yaslanan Oluşumlar İttihad ve Terakkî partisinin Türk milliyetçisi bir çizgiye kayması, İslâmcı gruptan ayrılan Türkçü bir ekibin 1911’de Türk Yurdu dergisini çıkarması, Müslüman Arnavut ve Arap unsurların Osmanlı hükümetine baş Diyobendiye: cemaatin kökeni 1866’da Delhi’nin 150 km. kuzeyindeki Diyobend kasabasında Muhammed
Kâsım Nânevtevî ve Reşid Ahmed Gangûhî tarafından bozulmayı İslâmiyet’in kendisinde aramazlar. Bozulma, kurulan Diyobend Dârülulûmu’dur. 1857’deki Sipahi Müslümanların din algısında, yaşantılarında, dini ayaklanmasında İngiliz sömürgeciliğinden büyük yara kurumlarda, eğitim müesseselerinde, devlet düzeninde, alan Müslümanların eğitimine ağırlık verilmesi gerektiğini kısacası cemiyette, siyasette ve düşüncede olmuştur. düşünen bir grup alimin öncülüğünde başlatılan ve Hint alt Islahatçı bunları düzeltmeye çalışır. Düzelmeyecek kıtasının neredeyse tamamına yayılan, ayrıca diğer Asya durumdaysa radikal bir tavır sergileyerek yıkıp doğrusunu ve Uzakdoğu Müslümanları tarafından da örnek alınan bu inşa etmeyi dener. Bozulmada yanlış geleneklerin de rolü medrese hareketi, Ehl-i Sünnet esasları ve Hanefî fıkhına olduğu düşünüldüğü için, düzeltme ve inşa hareketinde göre öğretimi esas almıştır. Eğitim öğretim yanında geleneğe saygı duymaya, onu korumaya öncelik verilmez. Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesinde önemli rol Fakat pratik bir fayda görülmediği için derin bir gelenek oynamış, İngilizlerle işbirliği yapmamış, bazen aktif bazen sorgulamasına da gidilmez. pasif tarzda bir direniş ortaya koymuş, Osmanlı hilafetini tanıyarak Osmanlı’nın ayakta kalma davasını her alanda Kültürel Islahatçılık
savunmuştur. Kültürel ıslahatçı oluşumlar daha çok insan unsuru
Cemaat-i Tebliğ: Kökeni Diyobendîliğe dayanan ve üzerine odaklanan ve tabandan tavana doğru bir ıslahat bugün küresel çapta faaliyetleri olan bir cemaattir. programı öngören hareketlerdir. Eğitim öğretim, basın- 1926’da Delhi’nin güneybatısındaki Mevat’ta cemaati yayın, sivil toplum ve insani yardım kuruluşları, kuran Mevlâna Muhammed İlyas Kandehlevî, Diyobend işadamları örgütleri, kültürel faaliyet yürüten dernek ve Dârülulûmu mezunudur. Medrese faaliyetlerini halkın vakıflar, öğrenci teşkilatları gibi organlar vasıtasıyla halk ıslahı için yeterli görmeyen Mevlâna İlyas ve oğlu tabanına ulaşıp seslerini duyurmaktadırlar. Kültürel Mevlâna Yusuf, bugün cemaat mensuplarının bütün Islahatçılığın önemli alimlerinden biri Said Nursî (1873– dünyada uyguladıkları tebliğ yöntemlerini 1960)’dir. Hayatının ilk döneminde anayasa ve özgürlük geliştirmişlerdir. hareketlerini desteklemiş, bu yüzden padişahla ters düşmüş, çeşitli siyasal partilerde görevler almış bir İslâmcı Tâlibân: öğrenci anlamındaki tâlib sözcüğünün Osmanlı âlimiydi. Cumhuriyet’ten sonraki, kendi çoğuludur ve Pakistan ile Afganistan’daki geleneksel ifadesiyle ‘Yeni Said’ döneminde ise siyasetten uzaklaştı Diyobend medreselerinde dini eğitim gören öğrencilere ve kendisini ilmi-kültürel çalışmalara adadı. Yeni rejimle verilen isimdir. 1979 Sovyet işgaline karşı başlatılan sıcak bazı konularda görüş ayrılığı içinde olması dolayısıyla mücadelede yer alan ve büyük yararlılıklar gösteren zorunlu ikamete tabi tutulduğu yerlerde, Nur Risaleleri adı medrese öğrencileri, Sovyet ordusunun 1988’de verilen kitaplarını yazmaya başladı. Bu eserlerinde dini çekilmesinden sonra medreselerine dönmüşlerdi. Fakat konuları, modern sorunları da dikkate alarak ele aldı. işgalden sonra Müslüman gruplar arasında baş gösteren iç Özellikle gençleri etkileyen çağdaş ideolojilerden savaş Afganistan’ı istikrarsızlaştırınca, Tâliban kaynaklanan imanî problemlere çözümler üretmeye çalıştı. medreseden çıktı ve örgütlenip silahlanarak 1995 yılından Bu bağlamda pozitif bilimlerin verilerinden geniş ölçüde itibaren ülkenin büyük bölümünü ele geçirdi. 11 Eylül faydalandı. 2001 New York saldırılarından sorumlu tutulduğu için ABD ve NATO tarafından bertaraf edilen Tâlibân, tekrar Siyasal Islahatçılık
toparlanarak sadece Afganistan’da değil, Pakistan’ın Siyasal İslâmcılık nitelemesiyle de karşılanan siyasal kuzeyindeki Serhad eyaletinde hem askeri alanda hem de ıslahatçılık, kültürel ıslahatçılığın aksine tavandan tabana halk tabanında önemli bir gücü elinde tutmayı doğru bir ıslahat programı öngörmektedir. Bu çizgideki sürdürmektedir. oluşumlar, kültürel ıslahatçıların kullandıkları organların
Tarikat Geleneğine Yaslanan Oluşumlar yanı sıra, sendikalar, siyasal partiler veya işgale karşı direniş örgütleri şeklindeki kurumları da devreye sokarak Birelviye: Cemaat adını, kurucusu olan Ahmed Rıza Han iktidar talebinde bulunmaktadırlar. Siyasal ıslahatçı Birelvî’den (1856–1821) almaktadır. Bu cemaatte de hareketlerin önemli bir bölümü, yasal yollardan ve uzun Diyobendiye’de olduğu gibi medrese-tarikat birlikteliği süreli bir siyasi mücadeleyi programlamış, bu süreçte mevcuttur. Farklılık şu ki, Diyobendî düşüncede medrese şiddet metotlarına başvurmamayı ilke edinmiştir. Bu çeşit geleneği baskın iken Birelviye’de tarikat geleneği hareketlerin en köklüsü ve en büyüğü kuşkusuz Arap baskındır. Ahmed Rıza Han 1877’de Kâdirî şeyhi ülkelerindeki İhvân-ı Müslimîn hareketidir. Mârhervî’ye intisap ett. İleriki yıllarda da başka meşâyihten Çiştiye, Sühreverdiye ve Nakşibendiye için el Cemaat-i İslâmî: Hareket, Hint alt kıtasında İhvân-ı alarak tarikat adabını öğrendi. Müslimîn’in muadili sayılabilir. Esas mesleği gazetecilik olan fakat dini ilimlerde ihtisası bulunan ve dilimize Islahatçı Oluşumlar çevrilmiş çok sayıdaki eseriyle Türkiye’de tanınan Ebû’l- A’lânMevdûdî (1903–1979), Cemaat-i İslâmî adını verdiği Islahat, genel olarak herhangi bir kurumda, usulde ya da teşkilatı Lahor’da 1941 yılında kurdu. Teşkilatın gayesi, devlet düzeninde eskimiş, bozulmuş ya da aksayan yanları Hindistan’dan ayrı, tamamen Müslümanların yönetiminde, düzeltmek, iyileştirmek, eksiklikleri tamamlamak, İslâm âlemine ve tüm dünyaya örnek olacak bir İslâm bozulanları onarmak manasına gelmektedir. Islahatçılar
devleti kurmaktı. Pakistan’ın 1956’daki ilk anayasasında “İslâmi temellere dayanan bir toplum oluşturmayı ve mevcut bütün kanunları Kur’ân ve sünnet ışığından düzenlemeyi” esas alan maddelere yer verilmesi büyük ölçüde Cemaat-i İslâmî’nin bir eseriydi.
Seyyid Kutub (1906–1966): radikal siyasal İslâmcılığın sembol ismi olarak hatırlanmaktadır. Kahire’de yüksek öğretmen okulundan mezuniyetinden sonra çeşitli edebiyat dergilerinde yazdığı şiir, hikaye ve romanlarıyla tanınmaya başlayan Kutub, hayatının ilk döneminde daha çok sol kesimlerle irtibattaydı. Eğitim araştırmaları yapmak için gönderildiği ABD’de fikri değişim yaşadı ve batılı ideolojilere cephe aldı. 1953 yılında İhvân-ı Müslimîn’e katıldı ve teşkilatın yayın dairesi başkanlığını üstlendi. 1954’de Mısır devlet başkanı Abdünnâsır’a karşı başarısız suikast girişiminden sorumlu tutulan İhvân yöneticileriyle birlikte tutuklandı ve on yıl hapis yattı. Bu sürede meşhur tefsiri Fî Zılâli’l-Kur’ân’ı yazmaya başladı. 1964’deki tahliyesinden sonra kaleme aldığı Yoldaki İşaretler (Me’âlim fî’t-Tarîk) adlın radikal İslâmcılığın rehber kitabı sayılan eserindeki fikirlerinden dolayı ve İhvân’ı canlandırma faaliyeti suçlamasıyla 1965’de tekrar tutuklandı ve idam cezasına çarptırıldı. Ceza, İslâm dünyasından gelen yoğun tepkilere rağmen1966 Ağustos’unda infaz edildi.
Modernist Oluşumlar
Batı’da Modernizm ana hatlarıyla XIX. Yüzyılın ikinci yarısında ve XX. yüzyılın ilk çeyreğinde hüküm sürmüştür. Dayandığı temel düşünce, geleneksel kurumların, sanatın, edebiyatın vs. artık zamanlarının dolduğunu, bu nedenle bunları terk ederek çağdaş değerlere uygun yeni bir kültür ve anlayışın geliştirilmesi gerektiğidir. Modernizm, ticaretten felsefeye her şeyin sorgulanmasının gerekliliğini savunur. İslâm modernizmini, yahut İslâmda çağdaşlaşmayı bu açıklama bağlamında tanımlayıp anlamak gerekir.
Metinselci Modernizm: Temel kaynak olarak Kur’ân’a yapılan söz konusu güçlü vurgu, Kur’ân İslâmcılığı, Kur’ân’a Dönüşçülük, Kur’âniyye (Kur’ânizm) gibi isimlerle adlandırıldı.
Tarihselci Modernizm: İslâm modernizmi içindeki diğer bir ekol ise, metinselci modernizmi “Kur’ân’ın indiği tarihsel şartları” görmezden gelerek güncelleştirme işlemini yaptıkları için eleştirmektedir.
Fazlurrahman (1919–1988), geleneksel medrese tahsili ve hafızlıktan sonra Pencap Üniversitesi Arap Dili bölümünden mezun oldu. Doktorasını Oxford Üniversitesi’ne İbn Sina felsefesi üzerine yaptı. Durham, Mc Gill ve en son Chicago üniversitelerinde çalıştı. 1961’de Pakistan hükümetinin davetiyle Karaçi İslâm Araştırmaları Enstitüsü’nde misafir profesör olarak ders verdi. Sonra bu kurumun müdürlüğüne atandı. 1968’e kadarki bu sürede yirmiden fazla makale ve iki kitap çıkardı. İslâm adlı eserinde İslâm düşünce tarihiyle adeta hesaplaşıyordu.