AÖF Soru Bankası

Günümüz Fıkıh ProblemleriÜnite 10 Soru-Cevap

Günümüz Fıkıh Problemleri (ILH2002) soru-cevapları.

Gayrimüslim nedir? Türleri nelerdir?

Gayrimüslim, en genel tanımıyla, İslam dinine inanmayan kişi anlamına gelmektedir. Kur’ân ve hadislerde bu durumu ifade için "küfr" kökünden türeyen kelimeler kullanılmaktadır. Ancak bazı gayrimüslim gruplarının özel isimlerle ifade edildiği de görülmektedir. Yahudi ve Hıristiyanları ifade etmek için ehl-i kitap, ateşe tapanlara mecusî, yıldızlara tapanlara sâbiî, putperestler içinse müşrik denilmektedir.

İslam ülkesinde gayrimüslimler ne şekilde sınıflandırılır?

İslâm ülkesinde yaşayan insanlar, Müslümanlar ve gayrimüslimler olmak üzere iki ana gruba ayrılmaktadır. Gayrimüslimler de kendi içinde zimmîler ve müste’menler şeklinde iki grupta değerlendirilmektedir. Zimmî, İslam devleti ile vatandaşlık sözleşmesi yapan ehl-i kitab demektir. Müste’men ise sınırlı bir süre için izin ve pasaportla İslâm ülkesine gelen gayrimüslimleri ifade eden hukuki bir terimdir. İslam ülkesinin vatandaşı olmayıp bu ülkeye izinsiz olarak girenler için de harbî terimi kullanılmaktadır. Bunlardan Müslüman ve zimmî, doğrudan vatandaşlık hukukuna tâbidir. Müste’menlere ise kısmi vatandaşlık hükümleri uygulanır. Buna karşılık harbî, ülkeye izinsiz girdiğinden vatandaşlık haklarından yararlanamamaktadır.

Zimmet sözleşmesi nedir, zımmiler, İslam devletinde ne şekilde varolurlar?

Gayrimüslimlerin temel hak ve özgürlüklerini garanti eden ve insan hakları ihlallerine karşı hukuki koruma sağlayan düzenleme, zimmet sözleşmesidir. Bu sözleşmeyi yapan kişiye zimmî denir. Zimmî, güvenliği garanti altına alınmış kişi demektir. Bu sözleşme her iki tarafa da bir takım hak ve sorumluluklar yüklemektedir. Zimmet sözleşmesi, Allah ve Resûlü adına bir sorumluluk yüklenmektir. Bu sebeple, sözleşme yapılanlara karşı gerçekleşecek her türlü sözlü veya fiili hak ihlali veya onların kutsal değerlerine saygısızlık, Yüce Allah (cc)’ın, Hz. Peygamber (sav)’in, dolayısıyla İslâm dininin güvencesine yapılan hürmetsizlik anlamına gelmektedir.

İslam devletinde gayrimüslimlerin yaşama hakkına yaklaşım nasıldır?

İslam hukuku, yaşama hakkının dokunulmazlığı konusunda genel ilke olarak İslam ülkesinde yaşayan Müslüman ve gayrimüslimler arasında bir fark gözetmemektedir. Zimmet sözleşmesi yapan gayrimüslimlerin Müslümanlar gibi can güvenliğine sahip olduğu hususunda fıkıh âlimleri görüş birliği içerisindedir. Zimmet sözleşmesinin şartlarına uyulduğu sürece can güvenliği garantisi devam etmektedir. Hz. Peygamber (sav), zimmîlerin can güvenliğinin sağlanmasını Müslümanlar için dinî ve ahlakî bir görev olarak nitelendirmiştir. O'nun “Kendileriyle sözleşme yapılan bir kişiyi öldüren, cennetin kokusunu dahi alamaz” (Buhârî, “Diyât”, 30) sözü bu konuya verdiği önemin açık bir göstergesidir.

İslam devletinin din özgürlüğüne bakışı nedir?

Kur'ân, kendisini Allah tarafından Hz. Peygamber (sav)’e gönderilmiş bir “Kitâb” olarak tanımlamakta (el-Bakara, 2/1-2; en-Nisâ, 4/105), “Allah katında yegâne din İslâm’dır.”(Âl-i İmran, 3/19) demektedir. Yine Yüce Allah “Sizin için din olarak İslâm’a razı oldum” ( Mâide, 5/3) ve “Kim ki, İslâm’dan başka bir din ararsa, o din, ondan kabul edilmeyecektir” (Âl-i İmrân, 3/85) buyurmaktadır. Bu ifadeler Allah Teâlâ'nın İslam'dan başka din ve inançlara rıza göstermeyeceğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak İslam insanları zorla müslüman yapmayı da uygun görmemektedir. Bu husus “Dinde zorlama yoktur” (el-Bakara, 2/256) ayetinde net ve kesin bir dille ifade edilmiştir. Yine İslam farklı dinlere mensup insanlarla insanî ilişkileri kesmeyi veya onların temel insan haklarını ihlâl etmeyi hoş görmemektedir.

Gayrimüslimlerle ilişkide Medine Sözleşmesinin yeri nedir?

Hz. Peygamber, Kur'ân’daki din özgürlüğünün nasıl anlaşılması gerektiğini uygulamalarıyla göstermiştir. Örneğin, Medine Sözleşmesi'nin 25. maddesinde yer alan “Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri de kendilerinedir” hükmü, bunun sözlü bir ifadesidir.

Mülkiyet hakkının İslam’da ve gayrimüslimlerde yeri nedir?

Mülkiyet hakkı temel haklardan birisidir. Meşru yollarla kazanılması şartıyla insanların edinmiş oldukları mal varlıkları, her türlü ihlâle karşı dinen ve hukuken koruma altına alınmıştır. Mülkiyet hakkına saygı, Kur'ân’daki: “Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyiniz” (Nisâ, 4/29) ayetinin bir gereğidir. Bu ayet, meşru bir sebep olmadan mülkiyetin el değiştirmesinin veya o mülk üzerinde başka birisinin hak iddiasında bulunmasının geçerli sayılamayacağını açıkça ifade etmektedir. İslâm hukukçuları İslam ülkesinde yaşayan herkesin mülkiyet hakkı ve dokunulmazlığı konusunda eşit haklara sahip olduğunu kabul etmişlerdir. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi gayrimüslimlerle yapılan zimmet sözleşmesi sonucunda, onların temel insan haklarından yaralanmaları garanti edilmektedir. Dolayısıyla mülkiyet hakkının ihlâlinin kime karşı yapıldığının, suçun oluşumuna ve cezaya etkisi yoktur. Nitekim zimmî veya müste’menin malını çalan, dini ne olursa olsun aynı cezaya çarptırılır.

Müslümanların müşriklerle evlenmesi hususunda herhangi bir engel var mıdır?

Kur'ân’da erkek ya da kadın bir müslümanın müşrik birisiyle evlenmesinin yasak olduğu açıkça ifade edilmektedir. Bu konuyu ele alan bir ayette şöyle denilmektedir:

“Müslüman oluncaya kadar, müşrik kadınlarla evlenmeyin. İnanmış bir cariye hoşunuza giden müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müslüman oluncaya kadar müşrik erkeklerle evlenmeyin. İnanmış bir köle, hoşunuza giden müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar (müşrikler) sizi ateşe davet ederler, Allah ise sizi cennete ve bağışlanmaya çağırır. Öğüt alasınız diye Allah ayetlerini bu şekilde açıklamaktadır." (Bakara, 2/221).

Müslüman bir kadın ehl-i kitaptan bir erkekle evlenebilir mi?

Son zamanlarda aksi görüşte olan birkaç istisna dışında bu tür evliliklerin caiz olmadığı yönünde İslam bilginlerinin ortak bir kanaati vardır.

İslam devletinde, gayrimüslimler içki ve domuz kullanabilirler mi?

İslam’a göre, haram olduğu için hukuk nazarında mal sayılmayan şeyler, gayrimüslimlerin dinlerince helal ise onlar için mal sayılır. Bu mallar üretilebilir, yetiştirebilir ve bunların ticareti yapılabilir. Sahibinin rızası olmadan, bir başkasının o mal üzerinde tasarruf hakkı yoktur. Hanefîler, “zimmînin içki ve domuzu Müslümanın sirke ve koyunu gibidir” derler. Bundan dolayı zimmînin içki ve domuzuna zarar veren Müslümanın, bu malın bedelini ödemesi vaciptir. Mâlikiler de Hanefîlerin bu görüşüne katılırlar. Şâfiî ve Hanbelîler ise “zarar veren kişi, isterse tazmin eder” demişlerdir. Ayrıca dinlerine göre içki içmek haram olmayanlara, içki içmelerinden dolayı had cezası uygulanamaz. Ancak içki içip topluma zarar verecek şekilde sarhoş olan gayrimüslimin kamu düzenini korumak adına cezalandırılması mümkündür.

İslam devletinde gayrimüslimlerle ticari ilişkiler ne şekilde tanımlanmıştır?

İslam hukukuna göre alış-veriş konusunda Müslümanlarla gayrimüslimler arasında önemli bir ayrım söz konusu değildir. Bir Müslümanın alış-veriş yapabilmesi için gerekli olan akıl, yaş gibi şartlar onlar için de geçerlidir. Ticarette taraf olan gayrimüslimin kadın veya erkek olması arasında da bir fark yoktur. Gayrimüslimlerin dinleri tarafından yasaklanmayan yiyecek ve içecek türlerinin üretim, tüketim ve ticaretine kısıtlama ve yasaklama getirilemez. Kamu düzenini ve toplumsal hayatı ihlal etmediği sürece bu hususlara kimsenin karışması mümkün değildir. Ancak fakihler bir Müslümanın İslam'a göre yasak sayılan, ama gayrimüslimlerin dinlerine göre yasak sayılmayan hukuki işlemlere taraf olamayacağı görüşündedir. Dolayısıyla, bir Hıristiyan içki ve domuz ticareti yaparken bir Müslüman bu tür bir ticarete dâhil olamaz.

İslam’da Müslüman-gayrimüslim iş ilişkileri ne şekilde belirlenmiştir?

Gayrimüslimlerle ilişkiler bağlamında bugün de çokça tartışılan konulardan birisi de bir müslümanın gayrimüslime ait bir iş yerinde çalışması veya gayrimüslimi kendi işinde çalıştırması meselesidir. Klasik dönem fakihleri, Müslümanların gayrimüslimlerin yanında işçi olarak çalışmasına ilke olarak karşı değildir. Bu noktada tartışmalı olan, söz konusu işin bir haramın işlenmesine veya müslümanın küçük düşmesine veya düşürülmesine sebep olup olmadığı hususudur. İslam bilginlerinin bu konuya ilişkin görüşlerini iki maddede özetleyebiliriz:

  • İslam bilginlerinin geneline göre bir Müslümanın her hangi bir gayrimüslime ait olup İslami değerlere aykırı olmayan bir iş yerinde çalışmasında dinen sakınca bulunmamaktadır. Buradaki endişe, bir Müslümanın gayrimüslimin işinde çalışmış olmasından çok, onun hâkimiyeti ve idaresi altına girerek küçük düşmesi korkusudur. Bu konuda İslam bilginleri arasında görüş ayrılığı vardır. Hanefî ve Şafiî fakihlerinin çoğunluğu, bir Müslümanın gayrimüslimin özel hizmetinde çalışmasını aşağılayıcı bir durum olarak değerlendirmemiştir. İmam Malik, Hanbelîler ve İmam Şafiî’nin bir görüşüne göre ise bu tür işlere ait sözleşmeler Müslümanı küçük düşürücü bir davranış olduğu için uygun değildir.
  • Müslümanın gayrimüslimin şarabını taşıma, domuzlarını gütme gibi, özü itibariyle İslam’da yasak olan bir işe aracı olması fakihlerin çoğunluğuna göre caiz değildir. Ebu Hanîfe'ye göre bu her iki olayda da gayrimüslimin fiili tam olarak ortaya çıkmış sayılmaz. Örneğin içki hususunda taşıma eylemi, içkiyi içmek anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla birbirinden bağımsız iki eylemden birisi olan taşıma için iş sözleşmesi yapılabilir. Şafiî kaynaklarında İmam Şafiî'nin bu görüşte olduğu belirtilmekte ise bunun “şarabı dökme amacıyla taşıma” olarak anlaşılması gerektiği söylenmektedir.

Müslüman ve gayrimüslim ortaklık yapabilir mi?

Ekonomik ilişkilerin önemli bir bölümünü de Müslümanla gayrimüslim arasındaki ortaklıklar oluşturmaktadır. Şirketler, alışverişten farklı hükümlere tabidir. Ortaklar arasında vekâlet veya hem vekâlet hem de kefalet ilişkileri meydana gelebilmektedir. Bir Müslümanın kendisiyle aynı ülkede bulunan bir gayrimüslimi kendisine vekil tayin etmesinin sakıncası yoktur. Vekâlet ortaklıklarda mali konuları ilgilendirdiği için, kendisiyle borç ilişkisine girilen birisini vekil tayin etmede sakınca görülmemektedir. Fakihlerin çoğunluğu kefalet ilişkilerini de uygun görmektedir. Müslümanla gayrimüslim arasında vekalet ve kefalet sözleşmelerini caiz görenler, onlarla ortaklık kurmaya da cevaz vermektedirler. Ortaklık kurmaya cevaz vermeyen alimler ise gayrimüslimlerin bu tür ortaklıklara İslami değerlerle uyuşmayan malları dâhil etmelerinden ve İslam’ın kabul etmeyeceği metotları kullanmalarından endişe etmektedirler.

İrtidat nedir? Mürted kime denilir?

Kişinin kendi iradesiyle Müslümanlıktan vazgeçtiğini söz veya yaşantı şeklinde ortaya koymasına irtidat, bu tür davranışı sergileyene de mürted denmektedir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi İslam hukukuna göre bir kişinin dokunulmaz olabilmesi için ya Müslüman birisi olması veya zimmet sözleşmesi yapmış bulunması gerekir. Mürted bu iki gruptan hiç birisine girmemektedir. Çünkü mürtedlik bir tür vatandaşlıktan çıkma ve devlete sadakatten ayrılma olarak anlaşılmaktadır. Devletler, kendi vatandaşlığından çıkanı veya sadakatten ayrılanları, çoğunlukla en temel haklardan dahi mahrum etmektedir. Benzer şekilde İslam hukukunda da irtidat eden temel haklarını kaybeder ve ehl-i kitap statüsüne geçerek zimmet sözleşmesi yapmasına da izin verilmez. Bu durum mürtedin nikâhının sıhhatini de etkilemektedir.

Müslüman birinin mürtedle evlenmesi mümkün müdür?

İslam hukukçuları, bir Müslümanın irtidat etmiş birisiyle evlenemeyeceği hususunda görüş birliği içerisindedirler. Çünkü irtidat etmiş birisinin vatandaş olmasını sağlayan hukuki bağ ve dayanak yok olmuştur. Öte yandan, “kâfirlere Müslüman kadınlar helal değildir, onlar da Müslüman hanımlara helal değildir… kâfir kadınları nikâhınızda tutmayınız” (Mümtehine, 60/10) ayeti, kâfirle evliliğe izin vermemektedir. İrtidat edenin ehl-i kitaba özgü olan zimmet sözleşmesinden yararlanamaması, Müslüman erkeğin mürted kadınla evliliğini imkansız hale getirmektedir. Evlilik akdinden sonra eşlerden birisinin irtidat etmesi halinde bu akdin bozulacağı hususunda da fakihler arasında görüş birliği bulunmaktadır. Ehl-i kitaptan olan kadınla evliliğin dışında İslam, evliliklerde din birliğini şart koşmaktadır. İrtidat da bu kapsamda değerlendirildiğinden, akit sonrası dahi olsa evlilik akdi sona ermektedir. Özellikle zifaf gerçekleşmediği durumlarda nikah akdinin kendiliğinden ve derhal son bulacağı hususunda çok güçlü bir görüş birliği bulunmaktadır.

Müslüman bir erkeğin Ehl-i kitaptan bir kadınla evlenmesi mümkün müdür?

Bu konuda biri olumsuz, diğeri olumlu iki görüş bulunmaktadır. İbn Ömer, İbn Abbas ve Ata b. Rebah gibi sahabîler Müslüman bir erkeğin ehl-i kitaptan bir kadınla evlenmesinin caiz olmadığını kabul etmişlerdir. Onlara göre yukarıda meali verilen Maide Suresi 10. Ayette evlenilmesinin yasak olduğu bildirilen “kafir” kavramına ehl-i kitap da dâhildir. Müslüman erkeğin evlenmesine izin verilen ehl-i kitap kadınlar ise İslam’a girmiş olan Yahudi ve Hıristiyan kadınlardır. İslam bilginlerinin büyük çoğunluğuna göre ise ehl-i kitaptan olan kadınlarla evlenmek haram değildir. Ancak haram olmadığını söyleyenler bunun caiz, mubah, mekruh olabileceği şeklinde değişik görüşlere sahiptirler. Bu evliliklerin haram olmadığı Hz. Peygamber’in vefatına yakın bir zamanda inen şu ayete dayandırılmaktadır: “Bugün size temiz olan şeyler ve kendilerine kitap verilmiş olanların yiyecekleri helal kılındı, sizin yiyecekleriniz de onlara. Ayrıca müminlerden iffetli bayanlarla evlenmeniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerin iffetli kadınlarıyla evlenmeniz de helal kılındı.” (Mâide, 5/5)

Evli çiftlerden birinin Müslüman olması durumunda evlilik akdi ne duruma gelir?

Eşlerden birisinin müslüman olması halinde, erkek ya da kadının ihtidasının hükümleri arasında farklılık bulunabilmektedir. Öyleyse konuyu anlaşır kılmak için şu başlıklar altında ayrı ayrı değerlendirmemiz uygun olacaktır:

  • Eşi Ehl-i Kitap Olan Erkeğin İhtidası: Aslında bu hususta problem gözükmemektedir. Normal şartlarda ehl-i kitaptan bir kadınla evlenmekte bir sakınca görülmediği için, ihtida durumunda evliliğin devamında öncelikle bir sakınca olmayacaktır. Diğer bir ifade ile daha önce bir akitle başlanmış olan evliliğin yeni bir evlilik akdine gerek olmadan sürdürülmesi, İslam fıkhındaki yerleşik anlayışa uygun bir durumdur. Erkeğin ihtidasının zifaf öncesi ya da sonrası olmasının da evliliğin devamı üzerinde bir etkisi yoktur.
  • Eşi Ehl-i Kitap Dışındaki Gayrimüslimlerden Olan Erkeğin İhtidası: Bu ve bir sonraki başlıkta ele alacağımız konunun hükümleri birbirine çok benzemektedir. Her iki durum da günümüzde sıkça karşılaşılabilen ve çözümü oldukça zor olan hususlardandır. Aslında bu iki konu İslam âlimlerince ilk dönemlerden bu yana tartışılmaktadır. Hükümleri ve sonuçları benzeştiği için konuyu birlikte değerlendirmek bizi tekrara düşmekten kurtaracaktır.
  • Sadece Kadının İhtidası: Genel ve yerleşik hükümlere göre düşünürsek eşi ehl-i kitap dışında bir gayrimüslim olan erkeğin ihtidası ve eşi ehl-i kitap olsun ya da olmasın kadının müslüman olması evliliğin son bulmasını gerektirir.

Kadının ihtida etmesi sonucu evliliğin durumuna ilişkin mezheplerin görüşleri nelerdir?

  • Kadın müslüman olunca, nikah akdi kendiliğinden derhal bozulmuş olur. Bu yaklaşım tarzına göre erkekle kadın aynı anda müslüman olmadıkça evliliğin devamı mümkün gözükmemektedir. Tabiûn'dan bazılarının dile getirdiği bu görüş, daha sonraki âlimler tarafından devam ettirilmemiştir.
  • Eşlerden hangisi önce müslüman olursa, diğerine müslüman olmasını teklif edilir. Kabul ederse evlilik akdi devam eder, reddederse kadının iddeti beklenmeden evlilik hayatı sona ermiş olur. Bu Ebu Hanife tarafından savunulan görüştür.
  • Taraflardan birisi müslüman olduğunda bu ihtida zifaf öncesi gerçekleşmişse, nikah akdi kendiliğinden son bulmuş olur. Şayet ihtida zifaf sonrası gerçekleşmişse, diğerinin ihtidası da kadının beklemekte olduğu iddet içerisinde meydana gelirse nikah akitleri devam eder, aksi halde iddetin sona ermesiyle birlikte evlilikleri kendiliğinden son bulmuş olur. Bu; Şafiî, Ahmed b. Hanbel ve diğer bazı alimlerin görüşüdür.
  • Kadın müslüman olunca kocasının da müslüman olmasını bekler. Bu beklemenin bir süre sınırlaması yoktur. İbn Teymiye ve İbnü’l-Kayyım bu görüştedir. Fakat bu süre zarfında kadının cinsel ilişkiye girmemesi gerekir (Kardavî: 2001).

Müslüman-gayr-i müslim ilişkilerinde mirasın yeri nedir?

İslam fıkıh âlimleri, Müslüman ve gayrimüslim şeklindeki bir din ve millet farkının mirasa engel olduğunu kabul etmişlerdir. Bu kabulün dayanakları arasında; “Allah müminlere karşı inkarcılara asla yol vermeyecektir" ayeti (en-Nisa, 4/141) ile şu hadîs-i şerifler yer almaktadır: “Müslüman gayrimüslime, gayrimüslim de Müslümana mirasçı olamaz” (Buharî, “Ferâiz”, 26); “İki farklı din mensubu birbirine mirasçı olmaz” (Ebu Dâvûd, “Ferâiz”, 10). Bu ayet ve hadisleri kaynak olarak kullanan fakihler, aralarında kan bağı veya evlilikten kaynaklanan hısımlık ilişkisi var olsa bile bir gayrimüslimin Müslümana mirasçı olamayacağı hususunda görüş birliği etmişlerdir. İslam fıkıh âlimlerinin çoğunluğu Müslümanın da gayrimüslime mirasçı olamayacağı görüşündedir. Dolayısıyla Hanefîler, Malikîler, Şafiîler, Hanbelîler, Zahiriler'e göre, din farkı miras ilişkisinin oluşumuna engeldir. Bu görüşün dayanağı yukarıda zikrettiğimiz “Müslüman gayrimüslime, gayrimüslim de Müslümana mirasçı olamaz” hadisidir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında