AÖF Soru Bankası

TefsirÜnite 5 Özeti

Haşr Suresi

Medine döneminin 4. yılında inmiştir. 24 ayettir. Ahirete Nadîroğulları’nın asıl mahkûm edilen davranışı, ahdi ilişkin olarak kullanıldığında 'toplanma' anlamına gelen bozma ve antlaşma yaptıkları Müslümanları arkadan haşr, bu surede olguya uygun olarak 'kalkışma, vurma çabası içine girmeleridir. Bunun yanı sıra, ayaklanma, savaş için toplanma' anlamlarına gelmektedir. kalelerinin ve evlerinin sağlamlığına ve ikiyüzlü davrandıkları defalarca görülmüş olan münafıkların Haşr suresini üç bölüme ayırmak mümkündür: sözlerine güvenerek hiçbir hazırlık yapmamalarıdır. 1 ila 10. ayetlerinin bölüm: Surenin ilk ayeti ile son üç Hazırlık yapılmaması burada dolaylı olarak eleştirilmiş ve ayetinde, bütün varlıkların Allah'ı eksikliklerden tenzih akıl sahibi herkes özellikle müminler bundan ders ettiği, O'nun birliği, yüceliği, ilminin sınırsızlığı, rahmet çıkarmaya davet edilmiştir. Allah onlara sürgünü takdir ve şefkatinin enginliği, irade ve gücünün mutlaklığı, eşsiz etmemiş olsaydı, bu dünyada onları Müslümanlar yaratıcı olduğu belirtilmektedir. Bununla kalplere tevhid karşısında büyük bir bozguna uğratıp ölüm ve esaretle inancının, Allah sevgisi ve saygısının yerleştirilmesi cezalandırarak daha acı bir azaba uğratacaktı. Fakat asıl hedeflenmektedir. Tespih terimi, bir yandan şuurlu ceza ahirette gelecektir, bundan kaçış söz konusu değildir. varlıkların iradî olarak yüce Allah'ın her türlü eksiklikten Nadîroğulları'nın dünyada cezaya ahirette de azaba uzak olduğunu söz ve davranışlarla ortaya koymaları; mahkûm oluşlarının sebebi, Ehl-i kitap olmalarına rağmen diğer yandan da evrendeki bütün varlıkların ilâhî yasalara Allah'a ve Elçisi'ne karşı gelmeleri, bunlarla bağlarını zorunlu olarak boyun eğip O'nun hükümranlığını itiraf koparmaları olarak belirtilmektedir. Allah ve Resûlü'nün etmeleri anlamına gelir. Eğer insan çevresindeki varlıklara hakkı; onların isteği doğrultusunda hareket edilmesidir. ibret nazarıyla bakacak olursa, her zerresinin Allah'ı Allah'a rağmen iş yapanlar, O'nunla bağlarını kesenler, zikrettiğini anlayacaktır. Cin ve insan dışındaki varlıklar Allah'ın azabının çetin olduğunu unutmamalıdır. "Allah ilahî yasaya ister-istemez boyun eğmek durumundadır; ve Resulüne karşı cephe alma" ifadesiyle daha çok ihanet zira öyle yaratılmışlardır. Bu armoniye uymayan iki varlık ve Hz. Peygamber'e suikasta işaret edildiği belirtilir. türü, cin ve insandır. Allah istiyor ki insanoğlu da bu Müminlerin Nadîroğulları Yahudilerinin kalelerini armoniye iştirak etsin. Diğerleri gibi her daim Allah'ı kuşatmaları sırasında askerî operasyonları kolaylaştırmak tespih ederek şanını yüceltsin. için harekâtı engelleyen bir kısım hurma ağaçlarının kesilmesi, engel olmayanların ise kökü üzere bırakılması, 2 ila 10. ayetlerde antlaşmalarını bozan bir Yahudi Allah'ın bilgisi dâhilinde ve O'nun rızasına uygun kabilesinin başına gelen sürgün felâketi örnek gösterilip olmuştur. O'nun bilgisi ve izni olmadan hiçbir şey bundan ibret alınması istenmektedir. Müslümanlara gerçekleşmez. Allah'ın izin vermediği durumlarda savaşta toplum olarak elde edilen imkânların paylaştırılması bile ağaç kesilemez. Müslümanlar, savaş sırasında tabiat konusunda yol gösterilip ideal mümin tipiyle ilgili varlıklarının korunmasını; sivillerin, kendilerini ibadete tasvirler yapılmaktadır: Ayette Nadîroğulları doğal olarak vermiş din adamlarının, kadınların, çocukların ve 'Ehl-i kitap' olarak anılmışlardır; zira onlar Medine'deki yaşlıların öldürülmemesini ilke haline getirme konusunda üç Yahudi kabilesinden biridir. Yine onların 'inkârcı' insanlık tarihinde öncü konumunda bulunmuşlardır. olarak nitelendirilmesi, Hz. Peygamber'in gerçekten kendi Müminler çok stratejik bir mıntıkada yer alan sayıları iki kutsal metinlerinde bildirilen Allah'ın Elçisi olduğunu ila altı arasında değişen hurma ağacını kesmişler, kabul ve ilan etmiş olmalarına rağmen daha sonra ihanet Yahudiler bunu fırsat bilerek 'Sana inen mesajda buna da ederek ona karşı çıkmış olmalarındandır. Nadîroğulları, mı yer var?' diye Allah Resûlü'nü suçlamışlardı. 5. ayet, Hz. Peygamber ve Mekkeli Müslümanlar Medine'ye istismara dayalı söz konusu ithamı reddetmek için geldikten bir süre sonra Müslümanlarla birbirlerine inmiştir. Allah'ın bir kısım hurma ağaçlarının kesilmesine karışmama ilkesine dayalı bir antlaşma yapmışlardı. Buna izin vermesinin gerekçesi, ayette Allah ve Elçisi'ne karşı göre ortak yurt Medine'de Müslümanlar ile dost olarak gelerek yoldan çıkmış o Yahudileri cezalandırmak; yaşayacaklardı. Ancak Uhud savaşının ardından burunlarını sürtmek olarak açıklanmıştır. Yeryüzünü müminlere ihanet ettikleri ve bu nedenle Medine'yi terke fesada boğan zalimlerin gücünün kırılması için bu tür zorlandıkları zaman bile onlara tarlalarının mülkiyetini tahribatın yapılması zorunluysa, bunda hiçbir sakınca ve muhafaza etme izni verilmişti. Ama ardından ihanetleri günah yoktur. 6 ve 7. ayette geçen efâe ( اَﻓَﺎۤء ) fiili sözlükte sebebiyle, hem vatandaşlık haklarını hem de toprakları “geri döndürmek, şeklini değiştirmek” anlamlarına gelir. üzerindeki mülkiyet haklarını kaybettiler. İşte böylece Burada İslâm hukuk terminolojisinde fey olarak yurtlarını çift taraflı mahvetmiş oldular. ‘İbret alın’ adlandırılan maddî değerler kastedilmektedir. Terim şeklinde çevrilen ( ﻓَﺎﻋْﺘَﺒِﺮُوا ) fiilin kökünde, ‘bir yerden bir olarak fey, gayrimüslimlerden alınan haraç, cizye, ticarî yere veya bir durumdan bir duruma geçme’ anlamı mal vergisi (uşûr) ve diğer bazı gelirleri ifade eder. bulunmaktadır. Olayların hakikatini, sebep ve Ganimet de dâhil olmak üzere gayrimüslimlerden alınan sonuçlarıyla birlikte kavrayıp gereğini yerine getirin, her türlü malın bu kapsamda olduğunu düşünenler demektir. Buna göre konunun izahı şöyle yapılabilir: Yüce bulunmakla beraber yaygın görüşe göre ganimet, feyin Allah, bir ihanet olayını ve buna verilen cezayı açık bir kapsamı dışındadır. Allah’ın, ciddî bir çarpışmanın örnek olarak göstermiş, sonra akıl ve muhakeme yaşanmadığı bu kuşatma sonucunda onlardan alıp Elçisine sahiplerini düşünmeye; benzer durumların benzer sonucu verdiği mal, mülk, silah, arazi, bahçe ve benzeri feylere doğuracağını dikkate almaya çağırmıştır. Bu olayda gelince; onlar, ganimetler gibi askerler arasında


paylaşılmayıp 7. ayette belirtilen gruplar arasında 2. İslâm'ı daha iyi yaşayabilmek için memleketlerine dağıtılacaktır. Çünkü mücahitler, bunları ele geçirmek için gelen muhacir müminleri can-ı gönülden severler. ne at, ne de deve sürüp düşmanla çarpışmaya girmiştir. Fakat Allah, İslâm nizamının temsilcisi olan Peygamberini 3. Muhacirlere verilen ganimetten dolayı içlerinde kâfirlere galip kılarak, İslâm toplumunun güçlenmesinde bir rahatsızlık ve kıskançlık hissetmezler.

kullanması için bu nimetleri onun tasarrufuna devretti. 4. Kendileri ihtiyaç sahibi oldukları halde muhacir Çünkü Allah, elçilerini dilediğinin üzerine gönderir de, kardeşlerini kendilerine tercih edecek (îsâr) kadar zalimlerin kalplerine korku salarak onları yenilgiye erdemlidirler. uğratır. İşte bu kuşatma da aynen böyle olmuştur. Unutmayın ki, Allah’ın gücü her şeye yeter. Ganimet, 9. ayette ahlâkî hastalık olarak anılan "buhl", kendi savaş yoluyla düşman ordusundan ele geçirilen silah, elindekini başkasından kıskanmak, cimrilik; "şuhh" ise, teçhizat, hayvan, altın ve benzeri menkul mallardır. Bunun başkasının elindekine göz dikmek, fakirlere vermeyi hükmü Enfâl suresi 1 ve 41. ayetlerde açıklanmıştır. sevmemektir. Ayette kendilerinden övgüyle bahsedilen

Bir ülke savaşılarak fethedilmiş bile olsa, o ülkenin ensarın, insanın hem bu dünyada ve hem de öteki dünyada toprağı, evleri, menkul ve gayrimenkul malları ganimet mutluluğu elde etmesinin önündeki başlıca engeller olarak değil, feydir. Aynı şekilde, savaşılmadan ele geçirilen gösterilen cimrilik, açgözlülük ve ihtirası aşmış oldukları ganimetler de feydir ve bir sonraki ayette sıralanan beyan edilmektedir. kişilere paylaştırılmalıdır. Ayette, Allah'ın kullara ikram ettiği serveti, O'na nankörlük edenlerin elinden alıp 8 ila 10. ayetlerde, ideal mümin tipi ve karakteriyle kendisine iman ve itaat edenlere iade ettiği mesajı ilgili tasvirlerin ve eğitici-öğretici uyarıların hâkim olduğu verilmektedir. Ayrıca 'gölge' anlamına da gelen fey ile görülür. Bunları şöyle sıralamak mümkündür:

dünya malının gölge misali gelip geçici olduğu, asıl amaç a) Bütün hayırlı eylemlerde, başarılı olmak için olmadığı, tersine Allah'a ulaşmada bir vasıta olduğu ifade kendi gücüne değil, Allah'ın lütuf ve inayetine olan edilir gibidir. Fiili savaş yoluyla elde edilen ganimetlerin beşte biri, Bedir zaferinden hemen sonra inen Enfâl inancı öne çıkarmak; kişisel tercih ve yeteneklerini suresinin 41. ayetinde sayılan Allah'a, Peygamber'e, onun kusursuz kabul etme değil, özündeki imanın akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve bir de yurdundan kurtarıcılığına güvenmek.

yuvasından ayrı düşmüş gariplere aittir. Geri kalan beşte b) Allah'ın hoşnutluğunu kazanmayı amaç edinmek, dördü ise savaşa katılan mücahitler arasında paylaştırılır. bütün davranışlarını bu ilkeye göre anlamlandırmak. Ganimetlerden farklı olarak fey şeklinde elde edilen mallarla ilgili iki ayrı durum vardır. Birincisi 6. ayetteki c) Allah'a ve Resulüne yardım, yani Allah'ın buyruk gibi gayrimenkullerdir. Bunların tamamı, Allah ve yasaklarını tebliğ uğruna gerektiğinde en değerli Resûlü'nün tasarrufundadır. İkincisi ise, 7. ayette ifade dünyevî arzu ve çıkarlarını feda edebilmek. edilen menkullerdir. Bunların tümü Allah'a, Peygamber'e, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yurdundan d) Dürüstlükten ödün vermemek, söze sadakat yuvasından ayrı düşmüş gariplere taksim edilir. Ganimet göstermek. ve fey hukuku, savaş ahlâkının bir parçasıdır. Savaşçıyı mal elde etmek için insan öldürmeye teşvik eden keyfi e) Darda olan mümin kardeşine kucak açmak; paylaşım esasına dayalı cahiliye taksiminin yerine ikame imkânlarını onunla paylaşırken ve onun için özveride edilmiş, çapula son verilmiştir. Zira çapulda savaşçı elde bulunurken bunun sevgi temeline dayalı kalmasına özen ettiği malı zimmetine geçirirdi. Kur'ân ise, çapulu 'kamu göstermek, davranışlarının içtenliğini korumak, malı yeme' (ğulûl) olarak görmüş ve çapul yapmaya yapmacıklıktan ve gösterişten uzak durmaya çalışmak. kalkan mücahidi, hem ganimetten mahrum etmiş hem de kıyamet günü bu yolsuzluğunun bedelini ödeyeceğini ilan f) Beşerî zaaflara karşı daima Allah'ın yardımına ve etmiştir. Ayette tüm zamanlar için geçerli olan bir ilke ve korumasına sığınmak.

uygulamaya dikkatler çekilerek tekelleşmeye gidilmemesi hükme bağlanmıştır. g) Allah'ın şefkat ve merhametinin herkesi kuşatacak enginlikte olduğuna yürekten inanmak; Muhacir, sırf Allah'ın rızasını elde edebilmek için kendisi için olduğu kadar mümin kardeşleri için de O'nun gönderdiği dini gereğince yaşabilme adına yurdunu, O'nun bağışlamasını dilemek; başkalarının kusurunu yuvasını, evini, barkını terk ederek başka yerleşim yerine gördüğünde kendisinin de bir beşer olduğunu ve benzer göç etmek zorunda kalandır. Bunlar, bu hareketleriyle kusurlar işleyebileceğini hatırlamak. Allah'ın dinine ve Peygamber'ine yardımcı olmaktadırlar. 10. ayet: "Muhacirler ve Ensardan sonra gelen diğer Medine'nin yerli halkı olan ve 'yardım edenler' anlamına müminler, "Ey rabbimiz!" derler, "Bizi ve bizden önce gelen ensarın özellikleri ise ayette şöyle sıralanmaktadır: imana ermiş olan kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde müminlere karşı kötü niyet ve düşünceden iz bırakma. 1. İmanı içselleştirmişlerdir. Ey rabbimiz! Şüphesiz sen çok şefkatli, çok

merhametlisin!" Ayette, didaktik bir üslûp kullanılarak


İLH2001-TEFSİR

Ünite 5: Haşr Suresi

bir yandan sonraki Müslüman nesillerin nasıl davranmaları gerektiği açıklanmakta, onların da ben merkezli değil özgeci bir düşünce ve davranış biçimine sahip olmaları özendirilmekte; öte yandan da dolaylı olarak her dönemdeki müminlerin daha sonra gelecek nesillerin kendilerini hayırla yâd etmelerini sağlayacak tarzda hareket etmeleri gerektiği hatırlatılmaktadır. İlk muhacirler ve ensar, Allah'ın her bakımdan örnek gösterdiği, adalet ve ihsan sahibi seçkin müminlerdir. Onlara adalet ve ihsanda tabi olanlar, onların güzel ahlâkını ve yaşayış tarzını örnek edinir ve yolundan giderler. Onları beğenmeyip gittikleri yoldan sapanlar ise, hiçbir zaman Allah'ın rızasına erişemezler (Tevbe: 100).

İkinci Bölüm: 11 ila 17. Ayetlerde, Müslüman göründükleri halde ahitlerini bozan Ehl-i kitap'la gizli ilişkiler kurarak türlü entrikalar çeviren münafıkların ve yandaşlarının bazı zaaflarına değinilerek; Müslümanlar, hem bu tür davranışlardan sakındırılmakta hem de kendilerine moral verilmektedir: 'Yandaşlar' olarak çevirdiğimiz 11. ayetteki 'ihvan' (kardeşler) kelimesinin 'inkâr eden' sıfatıyla birlikte kullanılmış olması, münafıklarla Yahudilerin bazı inançlarda kesiştiklerini göstermektedir. Buna göre 'Ehl-i kitap'tan inkârcı yandaşları' diye çevrilen ifade, bu iki kesimin, Hz. Muhammed'in peygamberliğini inkâr hususunda birleştiklerini belirtmektedir. 13. ayette kişilik problemi yaşayan münafıkların yüreklerinde Allah korkusu taşıdıkları izlenimini vermeye çalıştıkları; hâlbuki gerçekte Müslümanlardan korktukları bildirilmektedir. Onlar tüm kalpleriyle Allah'a inanmadıklarından, bu dünyada karşılaşacakları maddi/somut tehlikeler, onları Allah'ın hesaba çekme düşüncesinden daha fazla korkutur. Zira onlar ahiret, cennet, şehâdet ve benzeri ulvî hakikatleri idrak edemeyen bir toplumdur. Ayetteki korku anlamına gelen rehbe; korku, hüzün ve kaygının bileşimidir. Buna göre başa gelmesinden korkulan bir şeyden dolayı olağanüstü sakınma ve ürkme halini ifade etmektedir. 14. ayette ise onların, Müslümanlarla toplu halde göğüs göğse bir savaşa giremeyecekleri belirtilmektedir. Ancak iyi korunmuş kalelerde veya siperlerin arkasında müminlerle savaşı göze alabilirler. Kendi aralarındaki anlaşmazlıklar, çarpışmalar ve savaşlar da çok çetindir. Dışarıdan bakınca onları birlik ve beraberlik içinde sanırsın; oysa kalpleri darmadağınıktır. Bir inanç etrafında toplanıp da gönül birliği ile hareket edemezler. Çünkü onlar, akıllarını kullan(a)mayan bu yüzden de, doğru bir inanca ve sağlam ahlâkî ölçülere sahip olmayan inkârcı bir toplumdur. Bu ayette, bir toplumun birlik ve beraberlik ruhu içinde olmaması durumunun 'aklını iyi kullanamamaları' gerekçesiyle açıklanması, toplumsal dayanışmanın sırf duygu bağları temeline değil, aynı zamanda rasyonel esaslar üzerine dayalı olabileceğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Verilmek istenen mesaj şu olmalıdır: Müslümanlar münafıkların ve ahitlerini bozan Yahudilerin blöflerine aldırış etmemelidir. Zira onlar bütün şartlarda savaşı göze alacak cesaret ve özveri

duygusuna ve müşterek bir gaye uğruna canlarını feda edebilecek imana ve ruha sahip değildirler. Böyle bir birlik ruhu içinde değil, sadece kendilerini sağlama alabildikleri durumlarda veya bulundukları mevzide kendilerini korumak üzere savaşırlar. Yahudileri kışkırtan münafıkların durumu, şeytanın durumuna ne kadar da benziyor. Şeytan, insana vesvese vererek, 'Allah'ı, peygamberini ve ayetlerini inkâr et! Korkma, ben senin yanındayım!' der. Fakat insan onun sözüne güvenip Rabbini inkâr edince hemen ardından Bedir savaşında olduğu gibi ve de Hesap Gününde onu yapayalnız bırakarak, 'Ben seni tanımıyorum ve yaptıklarının sorumluluğunu da kabul etmiyorum! Çünkü ben her ne kadar isyankâr olsam da, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım!' diyecektir.

18-24. ayetlerin oluşturduğu Üçüncü Bölüm: 18-21. ayetlerde her insanın yapması gereken nefis muhasebesinin, ebedî hayat için hazırlıklı olunmasının önemine ve sonuçlarına dikkat çekilmekte; Kur'ân'a muhatap olmanın ne büyük bir şeref olduğunu ama aynı zamanda ne büyük bir sorumluluk getirdiğini de hatırlatan bir örnek verilmektedir: "Allah'ı unutmak"tan maksadın, Allah'ın kulu olduğu bilincinden yoksunluk ve O'na karşı kulluk borcunu umursamama olduğu anlaşılmaktadır. Tövbe suresinin 67. ayetinde aynı fiil kullanılarak münafıkların Allah'ı umursamadıkları, Allah'ın da onları kendi hallerine bıraktığı, yani O'nun yardımına lâyık görülmedikleri ve kendi tercihlerinin sorumluluğuyla baş başa kaldıkları belirtilmiştir. Burada 'Allah'ı unutma'nın yaptırımı ve sonucu; "Allah'ın da onlara kendilerini unutturması" şeklinde ifade edilmiştir. Bu, Allah bilincine sahip olmayan kişinin kâmil manada insan olma şuurunun da zayıflayacağı anlamına gelir. 19. ayetten, insanın kendini tanıması, yani var oluş amacını idrak edip onu unutmaması halinde rabbini de bilmiş ve tanımış olacağı manası da çıkarılabilir. Hz. Ali'den nakledilen "Sen kendini bil ki rabbini de bilesin" ve "Kendini bilmeyen rabbini de bilmez" anlamındaki vecizeler bu yorumu destekleyici niteliktedir. Allah'ı unutan, Allah'ın da onları kendilerine unutturduğu kimseler 'yoldan çıkmış kimseler' (fâsık) olarak nitelenmiştir. Bu nitelenme, Allah'ın insana emanet olarak bağışladığı en büyük akıl melekesini kasıtlı bir şekilde yanlış kullanarak O'ndan gafil olmanın sonucunda kendi rûhî/manevî potansiyelini boşa harcadıkları içindir. Münafıklar, sadece başkalarına ikiyüzlü davranmaz, nifakı giderek öyle benimser ki, artık kendi kendisinin de münafığı olur. İşte kendi kendini unutmak budur. Kendini unutan kendine yabancılaşır ve giderek kendisiyle kavgalı hale gelir. Kendini unutan kendisine şah damarından daha yakın olan Allah'ı da unutur. Böylece hem kendinden hem de yaratıcısından iyice uzaklaşmış olur. İnsanı ayartmada çok mahir olan Şeytan'ı dinleyip telkinleri doğrultusunda hayat süren ve böylece kendini unutan sorumsuzların varacağı yer ateştir. Sorumluluk bilinciyle hareket edip Kur'ân'a kulak verenlerin gideceği yer ise her türlü nimetin olduğu cennetlerdir. Fakat cenneti hak edebilmek için,


omzumuzdaki sorumluluk yükünün farkında olmamız ve Gerçek anlamda kudret, izzet ve şeref sahibi, mutlak Kur'ân ile hayatımızı şekillendirmemiz gerekir. Şayet bir üstün ve yüce olan: Aziz'dir. Dağınıkları toparlayan, dağa, insana verildiği gibi şuur verilmiş olsaydı; o heybet yaraları sarıp sarmalayan; gücüne karşı konulamayan, timsali eğilmez dağ bile Allah'ın sıfatlarını bilmenin ve sonsuz kudret sahibi, her şartta iradesini yürüten: sorumluluk duygusunun sonucu olarak O'nun azameti, Cebbâr'dır. Her konuda yüceliğini gösteren, yüceliğiyle kudreti ve evrendeki mutlak egemenliği karşısında sonsuz övünmeye hakkı olan, büyüklüğünde sınırsız olan: bir saygıyla eğilirdi. Fakat bununla kalmaz, O'na kulluk Mütekebbir'dir. Daha büyüğü olmayan en büyüktür. etmek için kendini parçalardı. İnsanlar ise genellikle Allah, müşriklerin düşünce ve anlayışlarının omuzlarındaki yükü hissetmemek için âdeta direnmekte bozukluğundan kaynaklanan şirkin her şeklinden ve her ve gaflet içinde ömürlerini tüketmektedirler. 21. ayetin türünden münezzehtir; acziyet ve noksanlık anlamına birçok mesaj içerdiği muhakkaktır. Birincisi, bu Kur'ân gelebilecek her türlü nitelikten uzaktır; insanların ilahlık dağa-taşa değil, akıl ve irade sahibi insana emanet olarak payesi vererek O'na ortak koştukları her şeyin üzerinde ve verilmiştir. Ama ne gariptir ki, akıl ve bilinç yeteneğiyle ötesindedir, yüceler yücesidir! Mütekebbir demek aslında donatılarak kulluk emanetini yüklenen insanoğlu, bir hiçbir konuda hiçbir kimseye hiçbir şekilde asla ihtiyacı taraftan cehennem ateşi, diğer taraftan cennet nimetleriyle olmayan demektir. Bundan dolayı da mütekebbir sıfatı kuşatılmış bir geleceğe doğru yol alırken pervasız ve sadece Allah'a ait bir özelliktir.

gamsız davranıyor, bu muhteşem Kur'ân karşısında O Allah ki, her şeyin mutlak yaratıcısıdır: Hâlık'tır, duyarsız kalabiliyor! İkincisi, başta münafıklar olmak yoktan var eden ve var ettiğinin ilk örneklerini yaratandır: üzere, Kur'ân'ın büyüklüğünü hissetmeyen tüm çevrelerin Bâri'dir ve her varlığa en uygun şekil ve özellikleri taş kalpli olduğu vurgulanmaktadır. Üçüncüsü ise, Kur'ân verendir: Musavvir'dir. En mükemmel nitelikler, en güzel dağa inmiş olsaydı onu da akıllandırır ve duygulu hale isimler O'nundur. Göklerde ve yerde bulunan bütün getirirdi. Vicdanı olan insanların Kur'ân okunduğunda, varlıklar, daima Allah'ın sınırsız kudret ve azametini onu dinlediklerinde duygulanıp ağlamaması ne mümkün! övgüyle anarak yüceltmektedir. Şu muhteşem kâinat Ayetteki huşû sözcüğü, kalbî fiillerden olup sadece nizamı içerisinde yer alan her şey, kendisini yaratan akleden kalp sahibi varlıklar için kullanılır. Burada dağ Allah'ın her türlü kusur ve noksanlıktan uzak olduğunu için kullanılmış fakat Kur'ân'ın iniş şartına bağlanmıştır. haykırmakta, O'nun mükemmelliğini gözler önüne Bu gerçekleşmediğine göre burada -mesaj amaçlı- bir sermektedir. Gerçekten O, sonsuz kudret ve hikmet varsayım olarak kullanılmıştır. sahibidir. Asla yersiz ve gereksiz hüküm vermeyen ve

hükmüne karşı konulamayan Yüce Yaratıcıdır. Bu son üç Surenin son üç ayeti, Allah'ın kendi zatı hakkında ayette Allah'ın bazı isimleri zikredilmektedir. Bu nedenle konuştuğu bölümdür. Resûl-i Ekrem, Allah'ı tanıtan bu Haşr suresi 'en güzel isimler' anlamına gelen bir el- ayetlerin her günün sabahında okunmasını tavsiye eder. esmâü'l-hüsnâ suresidir. Rabbimiz kendisini bize bu isim Bu tavsiyede, söz konusu ayetlere başlarken istiâze ve sıfatlarıyla tanıtmaktadır. Zikredilen isimler, bizi okunması da yer alır. Bunun anlamı, Mutlak Hakikat olan Allah'a ulaştıran meşru vesilelerdir. Nitekim A'râf Allah hakkında düşünürken Allah'a sığınma tavsiyesidir. suresinin 180. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: "En güzel Amacı, insan aklının mutlak zatını kavramaktan aciz isimler Allah'ındır. O'na bu güzel isimlerle dua edin!" olduğu Allah'ı isim ve sıfatlarıyla bilmek, tanımak ve anlamaktır. Bütün bu isim ve sıfatlarla verilmek istenen mesaj, dünyanın fâni, Allah'ın ise baki olduğudur. O Allah ki, kendisinden başka emrine kayıtsız şartsız boyun eğilecek hiçbir otorite, kulu kölesi olunacak, her dediği dinlenecek hiçbir ilâh yoktur! O, yaratılmışların algılama sınırlarının ötesinde bir âlem olan gaybı da, duyularla kavranabilen şehâdet âlemini de en mükemmel şekilde bilmektedir. Görünen ve görünmeyen, açıkta ve gizli olan her şeyden haberdardır. Aynı zamanda O, sonsuz şefkat ve merhamet sahibidir. Bu şefkat ve rahmetinin bir tezahürü olarak rehberliğinde yol almaları için tüm insanlığa Kur'ân ve onun tebliğcisi ve tatbikçisi olan Hz. Peygamber'i lütfetmiştir.

O Allah ki, kendisinden başka kulluk edilecek hiç bir otorite, hiç bir ilâh yoktur! O, mutlak hükümranlık sahibi, mülkün hakiki maliki: Melik'tir. Her türlü kusurdan, noksanlıktan uzak, kutsalın kaynağı: Kuddüs'tür. İslâm, kurtuluş, huzur ve esenliğin kaynağı: Selâm'dır. İman, güven ve emniyet veren: Mümin'dir. Her an her şeyi gözetip koruyan, her muhtacın ihtiyacını karşılayan; iyi ile kötüyü belirlemede mutlak otorite sahibi: Müheymin'dir.

Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında