AÖF Soru Bankası

İktisat TarihiÜnite 4 Soru-Cevap

İktisat Tarihi (IKT412U) soru-cevapları.

1500'lü yıllarda Avrupa'nın siyasal yapısı nasıldır?
1500’lere gelindiğinde feodal siyasal yönetim iyice çözülmüş, malikâne ekonomisi artık yerini şehir ekonomilerine bırakmış, bölgesel yöneticiler tasfiye olmuş, ulusal devletler yükselişe geçerken krallar güç kazanmış ve Katolik inancına dayanan Hristiyanlık, 1054’te Ortodoksluk mezhebinin doğmasından sonra bir ikinci mezhep bölünmesine, Protestanlığın kendisinden ayrılmasına maruz kalmıştır. Bu hareket tarihe Reform hareketi olarak geçmiştir. 1500’lü yıllarda Rönesans Avrupa insanının yaşam standartlarını ve dünya hayatına bakışını değiştirirken, coğrafi keşifler Avrupa insanının ve yöneticilerin coğrafya ve zenginlik algısını, başka dünyaların olduğunu göstererek kökten değiştirmiştir. Aydınlanma ismi verilen bir gelişme ile Avrupa insanı, Hristiyanlığın yanlış yorumlanmasından doğan bir nedenle her türlü bilginin İncil’de olduğu ve bu nedenle öğrenme, bilme, inancı sorgulayarak mantıksal temellere oturtma gibi ilkelerden kurtularak bilimsel çalışmalara yönelmiştir. Demokrasilerin henüz yükselmesinin söz konusu olmadığı ama krallık çağları olarak isimlendirilebilecek olan bu yüzyıllardaki en belirgin gelişmelerden bir başkası Avrupa’nın yüzyıllardır sürüp gelen toplumsal yapısındaki sınıflaşmanın biçim değiştirmeye başlaması olmuştur. Serfler topraktan koparken soylular şehirlere yerleşerek yeni mekânların tüccarları ve tefecileri olmaya başlamış, ordunun merkezîleşmesi ile devletlerin merkezlerinde profesyonel ordular kurularak ordu mensupları boy göstermiş, malikânelerden koparak şehirlere yerleşerek şehirlerin büyümesine ve yeni şehirlerin kurulmasına neden olan nüfusun yönetilmesi için ise şehir yönetimleri tesis edilmeye başlanmıştır. Belediye başkanları, bölge valileri, garnizon komutanları, şehirlerde güvenlik, sağlık ve ekonomik ilişkileri düzenleyen görevliler, merkezdeki devlet görevlerini yerine getiren bürokratlar, yeni yeni filizlenmeye başlayan tüccar sermayedarlara, yani burjuvalara eklenen yeni sınıflar olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu yüzyıllarda zenginliğin farkına varan Avrupa insanı ve finansal problemlerle yüzleşen krallar, merkantilizm ismi verilen ve mümkün olduğu kadar çok altın ve gümüşü ülke içinde toplamayı amaçlayan bir doktrini uygulamaya başlamışlardır. İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve Hollanda gibi ülkeler merkantilist ilkelerden hareketle ticareti kutsamışlar ve dış ticaret fazlası elde etmenin peşine düşmüşlerdir. Hatta bu ticareti, dünyanın 3/2’sini sömürgeleştirerek ve Afrika’dan siyah derili insanları Amerika kıtasına taşıyarak köleleştirmek ve maliyet avantajı yaratmak suretiyle abartarak silah üstünlüğünü kültürel ve etnik bir üstünlük olarak yorumlamışlardır. Bu yüzyıllarda nüfusta, tarımsal üretimde, ticaret hacminde, manifaktür üretimde bütün Avrupa’da bir artış söz konusu olmakla birlikte henüz bir kitle üretiminden bahsetmek mümkün değildir. Sanayi Devrimi ile makinelerin üretime adaptasyonu sonucunda kitle üretimi de başlayacaktır. On binlerce yıldır süregelen, nüfusun ve ulusal gelirin artırılamaması problemi bu yüzyıllarda yavaş yavaş aşılmaya başlanmıştır. Ama bu süreç tam bir sanayileşme süreci olmamış, bir tür proto-endüstri, yani endüstri toplumu öncesindeki bir hazırlık aşaması olarak tarih geçmiştir.
1700'lü yıllarda Avrupa'daki bilgi, teknoloji gelişimi sanayi devrimi ile ilişkilendirildiğinde nasıldır?
1700’lere gelindiğinde ise birkaç yüzyıldır birikmeye başlayan bilgi, teknolojik gelişme, nüfus ve üretim artışı, ticaretin genişlemesi, dünyayı tanıma faaliyetlerinin artması, Hristiyanlığın yeniden yorumlanması gibi gelişmelerle, her ne kadar bu dönemlerde bazı ayaklanmalar, isyanlar ve hanedan savaşları olsa da Avrupa artık Sanayi Devrimi’nin eşiğine ulaşmış durumda olacaktır. Ekonomik zenginliğe, millî gelirin ve nüfusun artırılabileceğine ve bunun sürekli olabileceğine vurgu yapan ve teknolojik gelişmeler ile ekonomiyi evlendiren Sanayi Devrimi ise başta İngiltere olmak üzere önce Avrupa toplumlarına, oradan da dünyanın geri kalan bölgelerine yayılmıştır. Bu devrim, insanlığın MÖ 10.000 yılında gerçekleştirdiği ziraat devriminden sonraki ikinci önemli ve büyük devrim olarak insanoğlunun ekonomik kıtlık probleminin çözülmesinde önemli katkılar sağlamıştır.
Avrupa'da reform harekatleri nasıldır?
Reform, Avrupa insanının yüzyıllardır bağımlı olduğu Katolik inancını düzenlemesi, Hristiyanlığın pratik hayata müdahale eden yönlerini törpüleyerek daha yumuşak, bu dünyayı önemseyen, ekonomik zenginliği, kârı, faizi ve servet biriktirmeyi meşrulaştıran Protestanlık mezhebinin gelişmesiydi. 1500’lerin başında M. Luther’in öncülük ettiği Protestanlık hareketi, Avrupa insanının yüzünü bu dünyaya dönerek çalışmayı, eylem ile değil de iman ile kurtulmayı, kilisenin ve ruhbanların dünyevi hayattaki rollerini azaltmayı ve kilise kurumunun ekonomik hayattan soyutlanması gerektiğini dikte etmişti. Böylece Vatikan’ın önderliğinde örgütlenen kilise kurumunun tıp, eğitim-öğretim, dinî ibadetlerin yürütülmesi, doğum, ölüm, noterlik işleri, vergi toplama, mülkiyet sahibi olma, atamalardan vergi alma, aforoz etme, araftan toprak satma ve buna benzer birçok yetkileri sınırlandırılarak elinden alınmaya başlanmıştı. Bunlar, ekonomik faaliyetlerin önünün açılmasına ve kapitalizmin gelişmesine yol vermişti.
1500'lü yıllarda Avrupa'da ulusal devletlerin oluşumu ve finansman problemi nasıldır?
1500’lere gelindiğinde Avrupa’da şehir ekonomileri oluşurken merkezî krallıklar güçlenmiş ve ulus bilinci yükselmişti. Bunlar, feodalizmin çözülmesi ile gerçekleşen gelişmelerdi. Krallıkların gücünü artırması, savaşlar, evlilikler yoluyla ortaya çıkan birleşmeler ve bağımsızlık kazanma yoluyla da olabiliyordu. Örneğin İsveç’in Danimarka’dan bağımsızlık kazanma sürecinde İsveç’in efsane kralı Gustavus Vasa’nın rolü olmuş ve bu sayede kendi egemenliğini pekiştirebilmişti. Almanya ve İtalya bu sürecin dışında kalmalarına rağmen İngiltere, Fransa, İsveç, Hollanda ve İspanya’da, merkezî yönetimler güçlenirken, bölgesel lordlar egemenliklerini artık kaybetmişlerdi. Hristiyan birliğinin dağılması ile birlikte kaybolan denetim mekanizması, gelişen yeni toplumsal sınıflar ve şehirler ile şehir yönetimlerinin baskıları sonucu gerileyen çevresel ekonomik ve siyasi güçler, aristokratlar ve feodal soylular, egemenliklerini kaybetme süreçlerinin sonuna gelmiş oldular.Merkezî krallıkların yükselişe geçmesi ile krallara yeni görevler yüklenmişti. Bunların başında artık savaş maliyetlerinin merkezîleşmesi nedeniyle ulusal güvenliğin finanse edilmesi geliyordu. Ortak para sisteminin kurulması, ölçü ve tartı birimlerinin uyumlaştırılması, iç gümrüklerin kaldırılması, kanun, yönetmelik ve nizamnamelerin farklılıklarının ortadan kaldırılarak genelleştirilmesi, bölgelerin birliğini vurgulamak adına, bölgeleri birbirine bağlayacak olan yol ağlarının ve nehir ulaşımının tesis edilmesi, ticaretin, tarımın ve manifaktür üretimin düzenlenmesi gerekli görünüyordu. Bunlar için gerekli olan şey ise paraydı ve merkezî yönetimin finansman kaynakları bulmasıydı. Merkezî devletler bu zorluğu aşmak için yeni vergiler ihdas etmek, devlet hazinesi oluşturmak, devletin gelir ve gider dengesini ayarlamada görev alacak maliye birimleri tesis etmek, kolonizasyona başvurmak, tarımsal ve endüstriyel üretimi artırmak yoluyla gelirlerin artmasını temin etmek gibi uygulamalar pratiğe geçirmeye başladılar. Gelir artırıcı önlemler, masrafların büyüklüğü nedeniyle ancak küçük bir gider grubunu karşılamaya yetiyordu. Devletlerin ekonomiye ve özellikle dış ticarete dâhil olmaları ve zaman zaman el altından korsanlık faaliyetlerini bile bir tür milli politika olarak desteklemeleri, borçlanma ile destekleniyordu. XVI ve XVII. yüzyıllar boyunca krallar ve hatta papalık ve bazı din adamları borçlar aldılar. Bazı durumlarda bu borç alışlar bir çeşit zorunlu borç verdirme operasyonuna dönüşüyordu. Fransa’da bakanlık yapan Colbert, bankaların mevduatlarına el koydu. 1640 yılında İngiltere Kralı I. Charles, darphaneye para bastırmak için özel şahıslar tarafından getirilen altın ve gümüşleri bir süreliğine, kendisine borç verilmesi koşuluyla kamulaştırdı. İspanya Krallığı 1550 ile 1650 yılları arasında aldığı borçları ödeyemeyeceğini ilan etti. Hatta banker Fugger Ailesi’nin zenginliğinin çöküşü bu nedenden gerçekleşti. Sadece İngiltere’nin borçları XVIII. yüzyıl içinde yaklaşık 15 milyon sterlinden 250 milyon sterline yükselmişti. Bunlara sistemli bir şekilde yürütülen dış ticaret avantajı elde etmek ve kolonizasyona başvurmak ekleniyordu.
Avrupa'da rönesans nasıldır?
Rönesans (yeniden doğuş) olmuştu. Rönesans, Avrupa insanına yeniliklerle dolu bir yaşam biçiminin ve yaşamın bütün maddi koşullarında yeniliklere ve dönüşüme inanmalarının kapısını aralamıştı. İnsanlar yeryüzüne dönerek ilgilerini onun üzerinde yoğunlaştırmaya başlamışlar ve ciddi bir sekülerleşme süreci içine girmişlerdi. İnsanın akıl gücü ve önemi ön plana çıkarılmış ve Aydınlanma felsefesi bu dönemde bir embriyo hâlinde de olsa oluşmaya başlamıştır. Rönesans Dönemi daha çok içinde yaşayan düşünürlerle anlam kazanan bir dönem olmuştu. Rönesans’ın oluşmasında Haçlı Seferleri, İstanbul’un fethi, Amerika’nın keşfi ve diğer coğrafi keşifler, dilde, edebiyatta ve sanatta ortaya çıkan gelişmelerin rolü olmakla birlikte Endülüs’te Toledo ve Kurtuba gibi kentlerdeki Müslüman Arapların, Avrupa’nın düşünce dünyasına yaptıkları katkıların da büyük rolü olmuştur. Felsefi ilkelerinin nominalizm (adcılık), bireycilik, hümanizm ve şüphecilik olarak belirlenen ve İtalyan kentlerinde başladığı kabul edilen Rönesans ile Avrupa insanı o zamana kadar özlemini çektiği veya hiç görmediği, varlığını bilse bile ulaşma imkânı olmayan malları tüketebileceğinin farkına varmıştı. Hatta biber, patlıcan ve şeker kamışı gibi bazı malları ilk kez görerek bunları günlük hayatında kullanabilmeye başlamıştır. Avrupa insanı Orta Çağ’ın kötü yaşam koşullarından çıkarak yeni kıyafetler kullanmaya, yeni binalar ve inşa etmeye, pasif ve edilgen konumda bulunan insanı etken bir konuma taşıyarak her şeyin insan için olduğu inancına bağlanmaya başlamıştır. Bahsedilen dönüşümü yapmak ve yeni bir hayat tarzına ulaşmak için çalışmak ve zengin olmak gerektiği açıktır. Bu nedenle de Avrupa insanı gözünü zenginlik kaynaklarına, altın ve gümüşe ve dünyanın geri kalan bölgelerine çevirmiştir.
Avrupa'da 17. yüzyılda coğrafi keşifler nasıl başlamıştır?
keşif hareketlerinin ekonomik, teknolojik, dinî ve mitolojik ve psikolojik bir dizi nedeni bulunmaktaydı. Ekonomik nedenlerin başında, Avrupa insanının baharat, kumaş, ipek, değerli madenler gibi ürünlere Osmanlı ve Memlük gibi devletlerin kontrolünün dışında direk olarak ulaşma istekleri başı çekiyordu. Mesela Hernando Cortez Meksika seferine çıkarken “altın kazanmaya gidiyorum, tarlalarda sabanla çalışan köylüleri kazanmaya değil” demişti. Keşif hareketlerinde Portekiz’in başını çektiği, onu Hollanda, İtalya ve İngiltere’nin izlediği denizcilik teknolojisindeki gelişmelerin de rolü olmuştur. Geliştirilen yeni gemiler, yönü ve derinliğinde bulmada geliştirilen aletler, gemilerin yelken sistemindeki yenilikler, yeni limanların, depoların ve rıhtımların inşası ve taşıma kapasitesi yüksek olan gemilerin yapımı bu keşif hareketlerini desteklemiş ve korkulan okyanusların keşfi konusundaki merakın gerçekleştirilmesini sağlamıştır. Bu gelişmeler krallıklar tarafından da desteklenmiştir. Özellikle Portekiz yöneticilerinin öncülük ettiği bu gelişmelerin sağladığı getirilerin farkına varılması, diğer devletlerin Portekiz’i izlemesine neden olmuştur. Bu nedenlere dini, mitolojik ve psikolojik nedenler de eşlik etti. Prester John ve Büyük Han Efsaneleri Avrupalı kâşiflerin hayallerine hizmet etmişlerdi. Ancak XVI. yüzyıla gelindiğinde yeni keşfedilen topraklardaki kolonilerde bulunan altın, esir ve baharat, Müslümanlara karşı yapılan haçlı seferlerinden daha önemli hâle gelmişti. Avrupalıların politik faaliyetlerini harekete geçiren baş faktör olan Kudüs’ün yeniden fethedilmesi düşüncesi, Doğu Hindistan şirketleri döneminde zayıflamıştı. Ancak keşiflerin başlamasında okyanuslar hakkında var olan mitolojik kötümserliğin değişmesine etkisi olmuştu. Dinsel motiflere eklenen mitolojik inançlar keşiflere bir başka motive edici güç olarak dâhil oluyordu. Bunların en bilinenleri Yeryüzü Cennetleri, Yedi Şehir Adası ve Papaz Jean Efsaneleridir. Yeryüzü Cennetleri Efsanesi Antik Yunan’da, Roma’da ve Orta Çağ’da değişik görünümleri ile birden çok batı efsanesinde gündemde kalmış ve Avrupa insanının duygu dünyasını şekillendirmişti. Tema, bilinen dünyanın biraz uzağında refahın, huzurun ve zenginliğin olduğu, hatta ölümsüzlük iksirinin bulunduğu bir yer tasvirine dayanıyordu.Keşifler sonrasında oluşturulan kolonilerdeki nüfus Avrupa ekonomisi için büyük bir pazar oluşturdu. 1660-1775 arasında ana kara nüfusu 10 yılda %30’luk bir artış hızına ulaşmıştı. 1775 Amerika’sında St. Lawrance ile Georgia arasında 2.500.000 beyaz nüfus yaşamaktaydı. Batı Hint Adaları’nda ise önemli miktarda beyaz ve büyük bir köle ordusu bulunmaktaydı.
Merkantilist düşüncenin temel ilkeleri nedir?
Merkantilist düşüncenin en temel ilkeleri, millîlik, müdahalecilik, metalist bir para sisteminin izlenmesi ve kolonyolistlik olarak belirginleşti. Bu politika, özü itibarıyla millî olmak zorundaydı. Ülkeler arasındaki savaşlar bir tür zenginlik kapma savaşıydı ve bunun için güçlü bir orduya ve sayıca fazla bir nüfusa ihtiyaç vardı. Fazla nüfus millî çıkarları korumanın, kolonileri elde tutmanın ve güçlü bir ordunun kaynağı olduğu gibi, ülke içinde ücretlerin düşerek dış ticarette rekabet avantajı sağlayabilmenin de kaynağıydı. İkinci ilke, doğal olarak müdahalecilikti. Bir ülkenin çıkarları, ancak güçlü bir iktidarın düzenleyiciliği tarafından sağlanabilirdi.
Avrupa'da aydınlanma nasıl gerçekleşmiştir?
Avrupa söz konusu olduğunda 1688 Kutsal İngiliz İsyanı ile 1789 Fransız İhtilali’ne kadar geçen 100 yıllık dönem, daha sonradan Aydınlanma (enlightenment) olarak isimlendirilen ve kökten dönü100 şümlerle temsil edilen bir döneme işaret ediyordu. Bu dönem en genel anlamda, Reform ile başlayan, kilisenin ve dinin dünyadan ve dünyalık işlerden uzaklaştırılması süreci olarak tanımlanabilirdi. Aydınlanma düşüncesi içinde yer alanların amacı, insanları özü itibarıyla köleleştirdiğine inanılan mit, ön yargı, hurafe ve bunlara özellikle kurumsal bir kimlik kazandırdığı düşünülen dinin temsil ettiği geleneksel düzenden kurtarmak ve onun yerine özgürleştirici kimliğine iman edilen aklı ikame etmekti. Bu nedenle bu dönem Akıl Çağı olarak da isimlendirilecekti.Aydınlanma düşüncesine göre, insan aklı hiçbir kurala ve kaynağa bağlı olmaksızın aşkın bir güç olarak kendi kendine yeterdi ve hiçbir otoriteye hesap vermek zorunda değildi. Aklın bu şekilde merkeze alınması, toplumu, devleti, ahlakı ve insan aklını sınırlayan ve onları egemenlik altına almak isteyen her türlü otoriteye karşı da bir tepkinin doğmasını beraberinde getirdi. Özellikle deistler, Tanrı’yı yok saymıyorlar ancak onun dünyaya karışmayacağını, bir düzen tesis ettikten sonra kendi tahtında oturacağını düşünüyorlardı. Bu nedenle bu döneminin şiarının “aklını kullanmaya cesaret et” olduğuna vurgu yapıldı. Aydınlanma düşüncesi aslında aklın kutsanması, vahyin bir bilgi kategorisi olmaktan çıkarılması, insanın yüzünü etken bir varlık olarak dünyaya dönmesi ve kendi varoluşunu tasdik etmesi olarak tanımlansa da aydınlanmanın temel unsurları yıkıcılık, kuruculuk ve teknik olmak üzere üç başlıkta toplanıyordu. Yıkıcı boyut, önceden insan aklını ve varlığını baskılayan her türlü mit, hurafe, inanç, ahlak kuralı ve kurumun yıkımını içeriyordu. İkinci boyut, yıkılan geleneklerin ve inançların yerine yenilerinin kurulması süreciydi. Bu süreç içinde rasyonalizm, bilimselcilik, ilerlemecilik ve liberalizm olarak dört kategoriye ayrılabilirdi. İlki aklın İktisat Tarihi biricik anlama ve keşif unsuru olduğunu ve kâinatı ve varlığı anlamada yegâne kaynak olduğunu ileri sürerken, bilimcilik, aklın bu anlama ve bilme faaliyetini bilimi kullanarak yapması gerektiğini dikte ediyordu. Bu nedenle de insanlık tarihi sürekli bir ilerlemenin söz konusu olduğu gelişmeye işaret ediyordu. Tarih ileriye doğru giden bir doğrusallıktı ve insan bu doğrusallık içinde bilim ile sürekli ilerleyen bir varlıktı. Bütün bunların olabilmesi için insanın özgür iradesini ortaya koyabileceği bir liberal inanışa ihtiyaç vardı. Aydınlanmanın teknik boyutu ise kendisini epistemik, ontolojik ve etik olarak gösteriyordu. Bu boyutlar, bilginin, var oluşun ve ahlakın genel kurallarının din tarafından değil akıl tarafından ortaya koyulmasıydı.
Klasik feodal zirai üretim biçimi XII. ve XIII. yüzyıllarda tarımsal üretim nasıldır?
Klasik feodal zirai üretim biçimi XII. ve XIII. yüzyıllarda bazı değişimler geçirse de toprak mülkiyetinde köklü bir reform yapılamamış olması zirai üretimin ana rengini belirliyordu. Feodal yapıda bir çözülme olmuştu ama onun yerini büyük özel çiftlikler ve burada çalışan tarım işçileri, belirli bir üründen yüzde pay alan yarıcılar, kiracılar ve özellikle Polonya ve Rusya’da, daha da sertleşen eski yapılar almaktaydı.
XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Avrupa'da tarımsal üretim nasıldır?
XVIII. ve XIX. yüzyıllarda büyük ihtilâller olana kadar, aristokratlar, din adamları, devlet adamları ve bazı askerler toprakların mülkiyetini ellerinde tutmaya devam etmişlerdi. Özellikle Doğu Avrupa’da (Macaristan, Polonya ve Rusya) bu yapının çözülmesi için XIX. yüzyılı beklemek gerekecekti.T oprak mülkiyetinin belli ellerde bulunmasının tam olarak çözümlenememesi önceki problemlerin devamı anlamına geliyordu. Köylüler özgür olmuşlardı ama ekonomik olarak geçinebilmeleri mümkün görünmüyordu. Tarımı iyileştirmek yerine soyluların tek amacı, en fazla kirayı, devletin amacı ise en fazla vergiyi alabilmekti. Venedik ve Floransa gibi kentlerin etrafındaki topraklar soylular tarafından kiralanarak mezzadria ismi verilen sözleşmelerle köylülere kiralandı. Belediyelerin, şehirlerin beslenebilmesi için tarım ürünleri fiyatlarını sabitlemesi, ancak kiraları serbest bırakması kiracı köylüleri iki ateş arasında bıraktı. Fransa’da da durum farklı değildi. Soyluların toprak vergisinden muaf oluşları, onların daha çok toprak satın alması ile sonuçlanıyor ve bu durumda da vergiler, kiracıların üzerine biniyordu. İngiltere’de topraktaki bu mülkiyet yapısı o kadar kötüye gidiyordu ki, 1620’lere gelindiğinde nüfusun %40’ının küçük bahçeli bir kulübe dışında hiçbir şeyi bulunmuyordu. Aynı yıllarda Güney İspanya’da kırsal kesimde yaşayanların neredeyse %75’inin ise hiç toprağı bulunmuyordu. Köylüler bir makas aralığında kalıyorlardı. Fiyatlar ve toprak kiraları yükseliyordu ama ücretler reel olarak düşüyordu. Köylülerin toprak mülkleri yoktu ve emeklerini arz ederek hayatlarını kazanmaları da mümkün görünmüyordu. Açlık ve yoksulluk XVI. yüzyıl boyunca neredeyse bütün Avrupa’yı saracak boyutlara ulaşacaktı. Yaklaşık bir yüzyıl öncesinin köylü isyanları kendisini başka şekillerde gösteriyordu. 1497 yılında Floransa’da bir grup insan açlık nedeniyle şehrin tahıl ambarına saldırarak yağmaladı. 1585 yılında Napoli Belediyesi, ekmeklerin boyutunu küçültüp fiyatlarını sabitleyince halk, meclis üyesi olan birisinin evine saldırdı, yağmaladı ve adamı parçalayarak öldürdü1500’lerin başlarına gelindiğinde feodal yapının toplumsal bileşenlerinin (lord, serf, köylü, din adamı ve şövalye gibi) kırılma süreci devam ediyordu ama tarımsal üretim biçiminde fazla bir değişiklik söz konusu değildi. Bu durumu verimlilikte gözlemlemek mümkündür. XVI. yüzyıldaki verimlilik rakamları XIII. yüzyıldakilere neredeyse eşitti. 1’e 4 veya 1’e 5’lik oran, toprağın verimine bağlı olarak  biraz daha artıp azalabiliyordu. Verimlilikteki bu sabit durum tek bir faktörden değil, genel olarak üretim tekniklerinin gelişmemesinden kaynaklanıyordu. Tarımsal arz gıda maddeleri ve ham maddeden oluşuyordu ve bunun değişmesi yaklaşık bir yüzyıl sonra olacaktı. Fakat yeni bir tarım yapma biçimi olarak çiftlik tarımı belirmeye başlamıştı ve bir yatırım gibi görüldüğü için çiftlik tarımı eski yapının yerini aldı. Keşifler sonrasında, mısır, patates, tütün, kakao ve şeker gibi malların gelmesi ile bir yüzyıl sonra Avrupalı uluslar bunları satar hâle geldiler. Bu dönemde, Avrupa’nın Endülüs’ten öğrendiği pirinci, özellikle uzun gemi yolculuklarında kullanmak üzere yetiştiriyor olduğunu belirtmek gerekir. Bunlara ek olarak küçük topraklara sahip olan köylü sınıflar, küçük bahçelerinde yetiştirdikleri ürünler ve hayvanlardan elde ettikleri ürünler ile günlük ihtiyaçlarını karşılıyor bazı durumlarda sipariş üzerine satış yaparak bir miktar da para elde ediyorlardı. Süt, yağ, yün, peynir, yumurta, ip, sepet, fıçı ve ev eşyaları yaparak bunları hem kullanıyor, hem de bölgesel pazarlarda satıyorlardı.
1500'lerin başlarına gelindiğinde tarım üretimi nasıldır?
1500’lerin başlarına gelindiğinde feodal yapının toplumsal bileşenlerinin (lord, serf, köylü, din adamı ve şövalye gibi) kırılma süreci devam ediyordu ama tarımsal üretim biçiminde fazla bir değişiklik söz konusu değildi. Bu durumu verimlilikte gözlemlemek mümkündür. XVI. yüzyıldaki verimlilik rakamları XIII. yüzyıldakilere neredeyse eşitti. 1’e 4 veya 1’e 5’lik oran, toprağın verimine bağlı olarak biraz daha artıp azalabiliyordu. Verimlilikteki bu sabit durum tek bir faktörden değil, genel olarak üretim tekniklerinin gelişmemesinden kaynaklanıyordu. Tarımsal arz gıda maddeleri ve ham maddeden oluşuyordu ve bunun değişmesi yaklaşık bir yüzyıl sonra olacaktı. Fakat yeni bir tarım yapma biçimi olarak çiftlik tarımı belirmeye başlamıştı ve bir yatırım gibi görüldüğü için çiftlik tarımı eski yapının yerini aldı.
Avrupa'da 1450-1600 döneminde gemi yapım sanayisi ve desteklediği alt sanayiler nasıldır?
Avrupa’da 1450-1600 döneminde gemi yapım sanayisinin ve bunun desteklediği alt sanayilerin önemli bir yeri vardı. Akdeniz’in görece önemini yitirmeye başlaması ile birlikte, ticari malların ve yolcuların okyanuslarda taşınabilmesi için yeni gemilerin yapılması ve taşıma maliyetlerinin de düşürülmesi gerekliydi. Bu gelişmede Hollanda başı çekti. Hollanda bu konuda o kadar iyiydi ki, gücünün zirvesine ulaştığı zamanlarda, ticaret filosunda 15.000 dolayında gemi bulunuyordu. Hollanda’nın gemi sanayisi yalnızca kendisi için değil, başka ulusların talepleri için de çalışıyordu. Kuzey ormanlarının kerestesi, yüzyıllardır gelen bilgi birikimi ve gemi yapımında kullanılan tersanelerin iyileştirilmesi Hollanda’ya önemli avantajlar sağlıyordu. Hollandalılar güvenli bölgelere seyahat edebilecek ve gövdesi geniş, top taşımayan, çam ya da köknardan yapılan fluyt isimli gemiler üreterek tahıl, balık, kereste ve maden gibi malların taşınmasında maliyet avantajı elde ettiler. Gemi tipleri çeşitlendirildi ve tonajları 500 tondan 1.500 tona kadar yükseltilebildi. Hollanda’yı İngiltere, İspanya ve İskandinav ülkeleri izlediler ancak daha çok savaş gemisi ürettikleri için rekabet edemediler.
16. yüzyıl öncesinde para ve bankacılık nasıldır?
XVI. yüzyıl öncesinde, Avrupa’daki değerli maden kıtlığı, siyasal parçalanmışlık ve ticaret hacmindeki düşüklük nedeniyle etkin ve yaygın bir para sistemini tesis etmek mümkün olmamıştı. Kredi talebinin düşüklüğü nedeniyle ne sermayeleri bir araya getirmeye, ne de bir finans kuruluşu kurmaya gerek yoktu. Kurulan bazı özel bankalar da hem küçüktü hem de kısa süre sonra iflasla yüz yüze kalıyorlardı. Nitekim onların kredilerine en büyük talep devletlerden geliyordu. Kralların içine düştükleri parasal krizleri aşmak için verilenkrediler, faizlerin yüksek tutulabilmesi nedeniyle önemli birer kâr kaynağı olsalar da, devletlerin iflas etmeleri çok sık rastlanan bir olgu olduğu için bir bankanın iflas etmesi son derece kolay olabiliyordu. Nitekim arkadaşları arasında Zengin Jacop olarak anılan ve Avrupa’nın en zengin adamı olan J. Fugger, İspanya’nın iflas etmesi nedeniyle verdiği kredileri geriye alamayınca, servetinin neredeyse yarısını kaybetmiş ve iflas etmek zorunda kalmıştı.
Sanayi devrimi nedir?
Sanayi Devrimi, insanlığın, MÖ 10.000’li yıllarda gerçekleştirdiği ziraat devriminden sonraki ikinci büyük devrim olarak, 1750 ve 1900 yılları arasında, önce İngiltere’de sonra da Avrupa’da ortaya çıkan ve bir samuray kılıcı gibi tarihi ikiye bölen makineleşme ve ekonomik büyümeyi içeren bir döneme karşılık gelmektedir. Sonuçları itibarıyla yalnızca Avrupalı ulusları değil, neredeyse bütün dünyayı etkisi altına almasıyla da iktisat tarihçilerinin en çok çalışma yaptıkları birkaç tartışmalı konudan birisidir. Hatta T. S. Ashton, Sanayi Devrimi’nin yalnızca ekonomik ya da teknolojik devrim olmadığını, tarihteki bu gelişmelerin aynı zamanda kültürel ve sosyal yönden de kapsamlı dönüşümler içerdiğini ifade etmektedir.Sanayi Devrimi’nin tanımında, bir devrim mi olduğu yoksa evrimsel bir sürecin sonunda mı ortaya çıktığı konusunda, devrimin zamanı ve nerede başladığı konusunda tartışmalar bulunmaktadır. Devrimin tanımı, zamanı ve yeri konusunda fazla tartışma yoktur. Ancak bir devrim mi yoksa bir evrim mi olduğu konusunda tartışma vardır. Arnold Toynbee, J. H. Clapham ve B. Gibbins gibileri devrimci düşüncenin öncülüğünü yapmaktadırlar. Onlara göre Sanayi Devrimi bir devrim niteliği taşımaktadır ve ani bir sıçramanın, belirli bir zamanda ortaya çıkan ani bir devinimin sonucunda oluşmuştur. Bu düşünce sonradan W. W. Rostow ve E. Hobsbawm tarafından da desteklenmiştir.
Sanayi devriminde yapılan buluşlar nelerdir?
Buluşlar çok değişik sektörlerde olurken ana sektör olarak madencilik ve dokuma endüstrisinin olduğu konusunda araştırmacılar hemfikir olmuşlardır. Bunu demir üretimi, kömür başka olmak üzere madencilik, iplik üretimi izlemiştir. Bunları buharın kullanıma girmesi izlemiştir. Buhar gücü tarihte hiç görülmediği ölçüde emekten tasarruf sağlanmasına yol açmıştır. Taşıma maliyetlerini düşürmüş ve tarımsal üretimin mekanizasyonunu sağlamıştır. Sanayi Devrimi sürecinde söz konusu olan yalnızca üretimin mekanizasyonu değil, aynı zamanda yeni malların, kimyasalların, elementlerin ve metallerin bulunarak, üretimin gündelik hayatın ritmi içine dâhil edilmeleriydi.
XVIII. yüzyılın ikinci yarısında bankacılık sigortacılık alanındaki gelişmeler nelerdir?
Sanayi Devrimi öncesinde bankacılık ve finans alanında da gelişmeler olmuş ve büyük sermaye gerektiren yeni teknolojik yatırımlar için kaynak yaratmak mümkün olmuştur. XVIII. yüzyılın ikinci yarısında, İngiltere’de ve Kıta Avrupa’sında bazı bankalar kurulmuş ve bazı bankerler finansal hizmet etmeye başlamışlardı. Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da, Rusya ve Belçika’da bu türden bankalar kurulmuştu. 1694 gibi erken bir tarihte kurulan İngiltere Bankası da (Bank of England) dâhil olmak üzere, kurulan bankaların ilk amacı, hükûmetlerin, savaş zamanlarındaki finansal ihtiyaçlarını sağlamak, barış zamanlarında ise gerekli olan gelirleri toplamak, fonları yönetmek ve ticari işlemleri biçimlendirmek olarak belirlendi. 1797’de İngiltere ve Galler’de 230 olan banka sayısı, 1810 yılına gelindiğinde 800’e yaklaştı. Finansal kapitalin daha geç ve yavaş artmaya başladığı Rusya’da bile 1875 yılında 455 olan banka şubesi sayısı 1914 yılında 2.390’a ulaşmış durumdaydı.
Sanayi devriminin ekonomik sonuçları nelerdir?
Sanayi Devrimi’nin bir dizi ekonomik sonucu olmuştur. Devrimin ilk ekonomik sonucu verimliliğin artması olmuştur. Verimlilik ve üretim artışı, ekonominin bütün sektörlerinde, zincirleme bir reaksiyon ile kendisini gösterdi. Tarım, endüstri ve ticari yapının bütün alanlarında çıktılar ve kârlar arttı. Bu artışın ortaya çıkmasında, teknolojik yenilikler ve yeni enerji kaynaklarının bulunması ile artan enerji arzı başta olmak üzere, yeni üretim biçimlerinin hayata geçirilmesinin, toplumsal, hukuki ve siyasal dönüşümlerin etkisi oldu. Verimlilik artışı tarımda ve endüstriyel üretimde çok belirgin olarak gözlendi. Tarımsal üretimdeki verimlilik Orta Çağ boyunca 1’e 4, bazı verimli bölgelerde ise 1’e 7 veya 1’e 8 dolayında gerçekleşiyordu. Sanayi Devrimi’nden sonra bu oranlar 1’e 15’lere kadar tırmandı. Yeni ürünler, yeni beslenme alışkanlıkları, yeni sulama teknikleri verimliliği artıran unsurlar oldular. Benzer verimlilik artışları endüstriyel üretimin hemen her alanında da ortaya çıktı. Örneğin; iplik XVIII. yüzyıl boyunca 150 katlık, XIX. yüzyılda ise 300 katlık bir artış gerçekleşti. Bu yüzyıl iplik yapımında maliyetler neredeyse %95’lik bir azalma gösterdi. XIX. yüzyıl boyunca iş gücünün dokuma endüstrisindeki verimliliği ise 10 katın üzerinde arttı. Endüstriyel üretim artışındaki rakamlar en belirgin olarak kömür, çelik ve iplik üretiminde kendisini gösterdi. Örneğin; İngiltere’deki kömür üretimi 1800 yılında 11 milyon ton iken bu rakam 1850 yılında 49 milyon tona, 1880 yılında 147 milyon tona, 1900’de 225 milyon tona ve 1913 yılında 287 milyon tona ulaştı. 1740 yılında 20.000 ton (dünya üretiminin %12,5’i) olan pik demir üretimi, 1860 yılında 3.890.000 tona, 1900’de ise 8.960.000 tona ulaşmıştı. Kömür üretimindeki artış söz konusu olunca, diğer Avrupa ülkeleri de yarışa katıldılar. 1800’de Fransa’da 1 milyon ton, Belçika’da 4 milyon ton, Almanya ve Luxemburg’da 1 milyon ton olan kömür üretimi 1871 yılına gelindiğinde sırasıyla 13, 14 ve 29 milyon ton olarak gerçekleşti. Üretim artışı sadece sanayi mallarında değil, iplik, kumaş, pamuk, pamuklu üretim makine malları, tarımsal üretimin her alanında da gündeme geliyordu
Sanayi devrimi sürecinde işçileşme konusundaki gelişim nasıl olmuştur?
Sanayi Devrimi ile birlikte işçileşme yalnızca erkek nüfusu değil, erkeklerle birlikte kadınları ve yaşları küçük kız çocuklarını da kapsayacak şekilde genişledi. 1819 yılında İngiltere’de pamuk endüstrisinde çalışan işçilerin %6’sına yakını 10 yaşın altındaki çocuklardan oluşuyordu. Bu oran içinde erkek çocukların oranı %2’lik bir oranla, kız çocukların oranından biraz fazlaydı. İş gücünün %55’lik bölümünü 10 ile 19 yaş arasındaki işçiler oluşturuyordu ve kız ile erkek oranı neredeyse eşit bir düzeydeydi. Toplam işçilerin %35’ini 20 ile 39 yaş arasındakiler, %20’sini kadın, %25’ini ise erkekler oluşturuyordu.
Sanayi devriminin iktisat teorisinin oluşumuna katkısı nedir?
Sanayi Devrimi, yalnızca ekonomik, siyasal, uluslararası ve toplumsal alanlarda değil, iktisat teorisinin ve onun oluşumunda etkili olan iktisadi düşüncenin de biçim almasında etkili oldu. XVIII. yüzyılda, biraz da merkantilist müdahaleci politikalara tepki olarak doğan liberal iktisat (klasik iktisat) kendi analiz ve önermelerinin, pratikte geçerlilik kazanmaması nedeniyle örselenerek güven kaybına uğradı. Önerilen, kendiliğinden ekonomik denge bir türlü gerçekleşmiyordu. XIX. yüzyılın başından itibaren, fazla üretimin neden olduğu ekonomik krizler baş gösteriyordu. İşçi ücretleri, nüfusa bağlı olarak asgari bir düzeyde oluşacaktı ama pratikte hem nüfus artıyor hem de ücretler minimum seviyelerde geziniyordu. Hepsinden önemlisi ise liberal iktisadın, özellikle iyimser bir bakış açısına sahip olan A. Smith ve J. B. Say’in ifade ettikleri refah toplumu bir türlü oluşmuyordu. Kendiliğinden işleyen özgürlük düzeni, fakirliğin ortadan kaldırılması ve adil gelir bölüşümü için yeterli olmuyordu.
Sanayi devrimindeki gelişmeler sonucu klasik iktisada karşı oluşan tepkiler nelerdir?
Sanayi devrimi sonrası gelişmeler, milliyetçilerden, hümanistlerden ve diğer bazı düşünürlerin klasik iktisada karşı tepki göstermelerine neden oldu. Tepkiler bir yandan klasik iktisadın bir bilim olarak, iç dünyasına ve çözümlemelerine, bir diğer yandan da politik önermelerinin pratikteki sonuçlara yöneliyordu. Tepkilere ABD’den kurumcu iktisatçılar, Almanya ve İngiltere’den de tarihçi ekolün mensupları destek verdiler. Bu karşı duruşlar, klasik iktisadın varsayımlarına, yöntemine, evrensellik iddiasına ve pratik hayatın problemlerine yönelik getirdiği çözüm önerilerine eleştiriler getirdi. Ancak eleştirilerin en keskini, klasik iktisadı bizzat onun kendi gelişme süreci ile analiz ederek, kapitalizmin toplumsal bir altüst oluşla yıkılmasının kaçınılmaz olduğunu iddia eden K. H. Marx’tan geldi.
Bu ünitenin sorularını uygulamada çözŞıklar, doğru cevaplar ve süreli sınav modu AÖF Soru Bankası uygulamasında