İktisat Tarihi — Ünite 1 Soru-Cevap
İktisat Tarihi (IKT412U) soru-cevapları.
İnsanlık tarihinin incelenmesinde iki ana yaklaşım ve dört temel tarihsel bölünme bulunmaktadır, bu yaklaşımlar ve tarihsel bölünmeler nelerdir?
İnsanlık tarihinin incelenmesinde iki ana yaklaşım söz konusudur. Bunlardan ilki, tarihsel olayların birbirini tekrarladığı inancına dayanan dairevi (döngüsel), ikincisi ise tarihin düz bir çizgi hâlinde ilerlediğini ve her bir olayın orjinal olduğunu kabul eden hatti (çizgisel) tarih anlayışıdır. İncelemeyi kolaylaştırmak için dört temel tarihsel bölünme yapılmaktadır. Bunlardan ilki devletlerin veya coğrafyaların incelendiği yatay bölme; ikincisi, tarihsel süreci siyaset, medeniyet ve din bağlamında alt kategorilere ayıran dikey bölmedir. Üçüncüsü, tarihin belirli bir siyasal düşünce ya da ideolojiye göre bölündüğü ideolojik, sonuncusu ve en çok tercih edileni, zaman unsuruna bağlı olarak yapılan ve tarihi çağlara ayırarak yapılan bölümlenmedir.
C. J. Thomsen tarihin bölümlenmesini dönemsel olarak nasıl yapmıştır?
C. J. Thomsen XIX. yüzyılda, milattan önceki yılları yazının icadından önceki dönemler olarak tanımlamış ve bu dönemleri Taş Devri, Taş-Bakır Devri ve Maden Devri olarak üç alt çağa ayırmıştır. Taş Devri, MÖ 2 milyonlu yıllardan MÖ 5000’lere kadar gelen, kendi içinde Kaba Taş (paleolitik), Yontma Taş (mezolitik) ve Cilalı Taş (neolitik) olmak üzere üçe ayrılan, insanlığın yaşadığı en uzun dönemdir. Bakırın ve taşın birlikte kullanıldığı İkinci Çağ MÖ 5000 ve MÖ 3000 yılları arasında, Maden Çağı ise MÖ 3000’li yıllardan başlayıp MÖ 300’lü yıllara kadar sürer. Bu çağ kendi içinde Erken, Orta ve Geç Kalkolitik Çağ olarak üçe ayrılmaktadır. MÖ 3000’den başlayarak MS 700 yılına kadar geçen zamanlar, kendi içinde Tunç Çağı, Demir Çağı ile Yunan ve Roma Devri olmak üzere üçe ayrılan İlk Çağ’ı (Maden Çağı) temsil ediyordu. Bundan sonraki dönemler Orta Çağ, Yeni Çağ ve Yakın Çağ olarak üç ana çağa ayrılmaktaydı.
İnsanların dünyaya nereden yayıldığı ile ilgili teoriler nelerdir?
İnsanların dünyaya nereden yayıldığı ile ilgili evrim teorisini merkeze alan çok merkezli evrim teorisi ile evrimi kabul etmeyen Afrika’dan çıkış teorisi ileri sürülmektedir. İlk yaklaşım, insanların atalarının farklı merkezlerde ve ilkel biçimi ile varolduğu, zamanla evrimleşerek bugünkü formunu aldığını iddia ederken, ikinci yaklaşım olan Afrika’dan çıkış teorisi insanlığın kökeninin Afrika Kıtası olduğunu ve insanların dünyaya buradan yayıldığını iddia etmektedir.
Bugünkü bilgilere göre yaklaşık 40.000 yıl önce insanlar hangi alet ve icatları kullanıyorlardı?
Bugünkü bilgilere göre yaklaşık 40.000 yıl önce, insanlar çakmak taşını, taştan ve ağaçtan yaptıkları sopayı kullanmayı biliyorlardı. Mızrağı, kesici bazı aletleri ve üçgen biçimindeki levhaları kullanıyorlardı. Mağara ve barınak kullanmayı öğrenmişler ve kaba elbiseleri soğuktan korunmak amacıyla geliştirmişlerdir. Bu dönemde muhtemelen ateş de biliniyordu. Ancak beslenme ihtiyaçlarını, bitki köklerini ve yumuşakçaları toplamak, kertenkele, küçük hayvanlar ve böcekleri avlamak suretiyle gideriyorlardı. İnsanların alet yapabilme ve birlikte hareket edebilme kabiliyetleri, onları tabiata ve diğer yırtıcı hayvanlara karşı avantajlı duruma getiren gelişmeler olarak görülmektedir.
MÖ 40000’den 12000’e doğru gelinirken insanoğlunun kullandığı aletler nelerdir?
MÖ 40000’den 12000’e doğru gelinirken insanoğlunun kullandığı aletler gelişmiş, insanlar klanlar hâlinde bir araya toplanmaya başlamışlardır. Mağaradan, yapma barınağa geçişle birlikte taş, boynuz, kemikler, çakmak taşı, kemik iğneler, ucu ve yanları keskin levhalar ve hayvan derisinden yapılmış giysiler kullanılmıştır. MÖ 10000’lere doğru ok, yay, ok uçları, deniz kabuğu, lif, bumerang, taştan bıçaklar, olta iğnesi gibi yeni araçların kullanımı ile yeni ürünler tanınmaya başlanmış ve köpek gibi bazı hayvanların evcilleştirilmesi söz konusu olmuştur. Taş da alet yapımı için işlenmeye başlanmıştır. Bu dönemde balıkçılık, avcılık ve toplayıcılığın besin elde etmede önemli olduğu bilinmektedir.
Taş Devri’nin geç döneminde hayvancılık ve tarımsal üretim nasıldır?
Taş Devri’nin geç döneminde hayvancılık ve tarımsal üretim ilkel formda başlamıştır. Hayvan soyları da ıslah edilmiş ve tahta sopalarla toprakta tarım yapılmaya başlanmıştır ancak her toprakta tarımsal üretim yapmak mümkün olmamıştır. Bu nedenle insanlar verimli topraklara, ırmak kenarlarına, verimli vadi ve ovalara yerleşmişlerdir. Dünyadaki ilk hububat üretimi Mezopotamya, Mısır, Orta Asya ile Orta Amerika’da ve Hindistan’daki İndus ile Çin’deki Sarı Nehir Havzası’nda MÖ 6000’li yıllarda yapılmaya başlanmış ve 2500 yılda dünyaya yayılmıştır. Tarım aletlerinin ilkel olmasından dolayı da kazmaya benzeyen taş ya da kemikten yapılmış aletlerle toprak açılıyor, tohumlar atıldıktan sonra hasat zamanında taştan ya da kilden yapılmış ve bir tahtaya tutturulmuş oraklar kullanılarak hasat yapılıyordu.
MÖ 10000’li ve MÖ 5000'li yıllarda insan toplulukları nasıl yaşamaktaydı?
MÖ 10000’li yıllara gelindiğinde ise Ziraat Devrimi gerçekleşmiş ve insanlık, çobanlık ve toplayıcılıktan yerleşik hayata geçmiştir. Bu devrim, XVIII. yüzyıldaki Sanayi Devrimi ile birlikte dünya tarihinin iki büyük devriminden birisidir. Zira bu iki devrim ile birlikte nüfus ve üretimdeki büyüme süreklilik kazanmıştır ve nüfusun gıda maddeleri üzerindeki baskısı verimlilikteki artış sayesinde kaybolmaya başlamıştır.
MÖ 5000’li yıllara doğru insan toplulukları belirli bölgelerde bir araya gelmeye başlamıştır. Bu bölgelerin başında Mezopotamya, Nil Nehri’nin çevresi ve deltası, Çin’deki Sarı Nehir ile Hindistan’daki İndus Nehri vadisi, Doğu Anadolu, Orta Asya ve Orta Amerika’nın verimli alanları gelmektedir. Belirtilen bu verimli topraklarda da farklı devletler kurulmuştur. Mısır’da yaklaşık 3000 yıl süren büyük bir uygarlık kurmuştur. Orta Asya’da Türkler, Orta Amerika’da Aztekler, Filistin bölgesinde Fenikeliler, Cezayir sahilinde Kartacalılar, Mezopotamya’da Babilliler, Arap Yarımadası’nda Arap kabileler ve İndus vadisinde Hintliler de devletler kurmuş ve ekonomik faaliyetlerde bulunmuşlardır.
MÖ 5000’li yıllara doğru insan toplulukları belirli bölgelerde bir araya gelmeye başlamıştır. Bu bölgelerin başında Mezopotamya, Nil Nehri’nin çevresi ve deltası, Çin’deki Sarı Nehir ile Hindistan’daki İndus Nehri vadisi, Doğu Anadolu, Orta Asya ve Orta Amerika’nın verimli alanları gelmektedir. Belirtilen bu verimli topraklarda da farklı devletler kurulmuştur. Mısır’da yaklaşık 3000 yıl süren büyük bir uygarlık kurmuştur. Orta Asya’da Türkler, Orta Amerika’da Aztekler, Filistin bölgesinde Fenikeliler, Cezayir sahilinde Kartacalılar, Mezopotamya’da Babilliler, Arap Yarımadası’nda Arap kabileler ve İndus vadisinde Hintliler de devletler kurmuş ve ekonomik faaliyetlerde bulunmuşlardır.
Çekirdek alan teorisi, demografik gelişme teorisi ve ziyafet teorisi nedir?
Çekirdek alan teorisi, insanların bir çekirdek alanda etraflarını daha iyi tanımak suretiyle elde ettikleri kültürel gelişme ile tarımsal üretime geçtiklerini iddia eden teoridir. Demografik gelişme teorisi, insan nüfusunun artması ile gıda maddesine ihtiyaç duyulması, insanları topraktan daha fazla faydalanmaya ittiğini savunan teoridir. Ziyafet teorisi, insanların yerleşik tarıma geçerek Ziraat Devrimi’ne neden olmalarını, eğlence, şölen ve dinî amaçlı toplantılarda ihtiyaç duyulan gıda maddesi talebine bağlayan teoridir.
MÖ 10000’li yıllarda ekonomi nasıldır?
MÖ 10000’li yıllarda insanlığın, avcılık-toplayıcılıktan (çobanlık) yerleşik tarımsal üretime geçişi Ziraat Devrimi olarak isimlendirilmektedir. İnsanlığın Ziraat Devrimi’ni nasıl gerçekleştirmiş olduğuna yönelik beş teori geliştirilmiştir. Bunlardan ilki, Raphael Pumpelly tarafından ileri sürülen ve Gordon Childe tarafından geliştirilen vaha teorisidir. Buna göre iklimin bozulması ve hayvanların yok olması nedeniyle insanlar, vahalara ve su boylarına çekilerek oralarda tarımsal üretimi geliştirmişlerdir. Robert Braidwood tarafından geliştirilen çekirdek alan teorisi ise insanların bir çekirdek alanda etraflarını daha iyi tanımak suretiyle elde ettikleri kültürel gelişme ile tarımsal üretime geçtiklerini iddia etmektedir. Üçüncü teori, bitkiler ve insanlar arasında ortaya çıkan evrimsel uyumun bir devrime neden olduğunu ileri süren ve David Rindos tarafından geliştirilen teoridir. Demografiyi merkeze alan ve Lewis Binford tarafından ileri sürülen demografik gelişme teorisine göre de insan nüfusunun artması ile gıda maddesine ihtiyaç duyulması, insanları topraktan daha fazla faydalanmaya itmiştir. Brian Hayden’in ileri sürdüğü ziyafet teorisi ise Ziraat Devrimi’ni eğlence, şölen ve dinî amaçlı toplantılarda ihtiyaç duyulan gıda maddesi talebine bağlıyordu. Ziraat Devrimi ile Bakır ve Demir Çağı’na geçişin koşulları hazırlanmıştır. Bu devrimle birlikte hayat standartları yükselmiş, nüfus artmış, iş bölümü genişlemiş, trampa şeklindeki ticaret canlanmış, ilkel yerleşim birimleri oluşmuş, devletin ilkel formu ortaya çıkmıştır. Ziraat Devrimi’nin sonucunda ise insanlar birlikte (ortaklaşa) çalışma tecrübesi geliştirmiş ve ihtiyaç fazlası ürün üretebilmeyi mümkün hâle getirmiştir ancak üretim ve nüfus artışı beraberinde köleliğe, kolonizasyona ve savaşlara sebep olmuştur. Kadınların egemenliğinin olduğu bu üretim düzeninde ilkel formda bir iş bölümü de oluşmuş ve ortak mülkiyet hakkı ortaya çıkmıştır. İş bölümü ile ortaya çıkan üretim fazlası, sosyal sınıflar ve bireyler arasındaki farkın belirginleşmesine neden olmuş, ilkel anlamda mal değişimini başlatmış, başka bölgelere olan dikkati tetiklemiş, devletin ilkel biçiminin kurulmasına neden olmuş ve kabileler arasında ekonomik nedenli savaşlara yol açmıştır. Üretim fazlası, mülkiyet duygusunun ve özel mülkiyetin ilkel formunun ortaya çıkmasını tetikleyince, tarihte ilk defa ekonomik zenginliğe dayanan sınıflaşmanın doğmasına neden olmuştur. Sonuçta, birlikte yaşamanın neden olduğu olumsuzlukların giderilmesi amacıyla devlet ve hukukun ilkel formlarına başvurulmuştur.
MÖ 4000'li yıllarda ekonomi nasıldır?
MÖ 4000’li yıllarda bakırın kullanımını 1000 yıllık bir zaman sonrasında bronz ve demir izler. Demir kullanıma girene kadar ise ne bakır ne de bronz, taşın kullanımının önüne geçememiştir. Ancak bu iki metal, taşın daha kolay işlenebilmesini sağlayarak alet yapımında hızı ve verimliliği artırmıştır. Bakırın kalay ile karışımından doğan bronzun, bakıra göre daha sert olması, silah yapımında ve üretim aletlerinin sağlamlaştırılmasında önemli bir gelişmedir. Yapılan bu yeni aletler ise verimliliğin artmasında önemli bir noktadadır. Aynı zamanda bu dönemde yeni evler, tekerlekli arabalar, kazma, orak ve bıçaklar da kullanıma girmiş ve at-öküz gibi hayvanlar sayesinde de enerjiden tasarruf edilmiştir. Yine bu dönemde insanlar akarsu boylarına yerleşerek fazla ürün alabilmenin yollarını öğrenmiştir. Bununla birlikte kanallar açmak, su taşkınlarının olumlu sonuçlarından faydalanmak artık bilinir olmuştur. Arpa, buğday, hurma, susam, bakla, nohut, bazı sebze türleri biliniyor ve balıkçılık daha etkin olarak yapılmaya başlanmıştır. Süt ve süt ürünleri, hayvan gübresi, deri, keçe gibi malların kullanımı da görülmektedir. MÖ 4000’li yıllardan milada doğru gelirken tarımda, hayvancılıkta, alet yapımında, yaşam standartlarında, nüfusta ve toplu hâlde yaşayabilme tecrübesinde de gelişmeler yaşanmıştır. İş bölümü, kölelik, özel mülkiyet, sermayenin ilkel formda birikimi, ticaret yapma gerekliliği ve devlet kurumunun ortaya çıkması bu gelişmelerin en önemlileridir. Buna zanaatların doğuşu, değiş tokuşun artması ve pazarın genişlemesi eşlik eder. 6 dikkat MÖ 4000’li yıllardan milada doğru gelirken tarımda, hayvancılıkta, alet yapımında, yaşam standartlarında, nüfusta ve toplu hâlde yaşayabilme tecrübesinde gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmeler, önceki kolektif ve eşitlikçi düzenin biçim değiştirmesi ve asalete bağlı olarak servet sahibi olmanın da bir statü göstergesi olarak ortaya çıkmasına neden olmuştur. Nitekim Antik Yunan ve Roma İmparatorluğu dönemlerinde, toplumların seçkinleri, babadan gelen bir soyluluk hakkı nedeniyle bazı ayrıcalıklar elde etmekteydiler ve bu sebeple klanların başkanları, yönetici ve askerler zaman içinde kendilerinin öne çıktıkları bir sosyal statü oluşturmuşlardır.
Babil ve Hitit Devletlerinde ekonomik yapı nasıldı?
İki nehir arası, bereketli hilal ya da beş denizler bölgesi (Kızıldeniz, Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi, Basra Körfezi) denilen Mezopotamya, Doğu Anadolu dağlarından doğan, önce birbirlerinden uzaklaşan ve sonra Irak’ta yeniden yaklaşarak Basra Körfezi’ne 150 kilometre kala tek bir nehir hâline gelen Dicle ve Fırat nehirlerinin arasında, batısında ve doğusunda kalan bölgeleri tanımlamak için kullanılmaktadır. Mezopotamya kereste ve maden açısından zayıf bir bölge olmasına rağmen kalıp çıkarmada, yazı tabletlerinin oluşturulmasında, bazı inşaat işlerinde kullanılan kil ve hububat ile bölgenin en önemli zenginliğini oluşturmaktadır. Bunların yanında Basra Körfezi’nden inci, deniz kabuğu ve balık elde edilirken Zagros Dağları’ndan demir, bakır ve kurşunla beraber, ev yapımında ve kil yapıştırma gibi işlemlerde kullanılan bitumen (doğal asfalt) madeni çıkarılmaktadır. Güneydoğu Anadolu’ya doğru gidildikçe de altın, gümüş, bazalt ve obsidiyene (volkan camı), Filistin ve Mısır tarafında ise fildişi ve firuzeye rastlanmaktadır. Mezopotamya’da kurulan ve yönetici, din adamı, çiftçiler, zanaatkârlar ile köleler şeklinde bir sınıfsal yapıya sahip devletler, üç noktada politika geliştirmek zorunda kalmışlardır. İlk politika, bölgenin dış tehditlere karşı savunulmasındaki zorluk nedeniyle, düzenli bir ordunun tesis edilmesi, şehirlerin surlarla çevrilmesi ve savaş için gerekli hazırlıkların yapılmasıyken ikincisi, bölgedeki nüfus artışı ve şehirleşme oranının yüksekliği nedeniyle, şehirlerin kurulması ve yönetilebilmesidir. Üçüncü politika ise bölgenin dış ticaret imkânlarından azami ölçüde yararlanabilmesini sağlamaktır.Mezopotamya’da kurulan uygarlıkların en bilineni ise Babil’dir. Babil ekonomisi kuru tarıma dayanmakla birlikte sebze ve üzüm üretimi gibi bahçe üretimini de desteklemektedir. Güney otlaklarında yürütülen hayvancılık ile ticaret de ülke ekonomisinin diğer ekonomik faaliyetleri olarak öne çıkmaktadır. Yine bu bölgede buğday, arpa, susam, üzüm ve hurma gibi ürünler yetiştirilmektedir. Ürün fazlalarına ise krallık tarafından el konularak tapınaklara ve depolara aktarılıyordu. Özellikle verimli toprakların sağladığı kuru tarımdaki ürün fazlası vergi kaynaklarını artırmakta ve bu ürünler önemli bir dış ticaret kaynağı olarak görülmektedir. Babil’de özellikle kent merkezlerinde esnaf, zanaatkâr ve ticaretle uğraşan ve tefecilik yapan küçük gruplar bulunur ve tamkarum ismi verilen bu büyük tüccar ve tefeciler, ticaret ve para işleri ile uğraşmaktadırlar. Ticarette kullanılan en temel madde ise hububattır. Tüccarlar, özellikle Dicle Nehri’ni kullanarak Güneydoğu Anadolu’da, Fırat Nehri’ni kullanarak Güney Anadolu’da, Filistin Bölgesi ile Akdeniz’de, Basra Körfezi aracılığı ile de Hint Denizi’nde önemli ticari faaliyetlerde bulunuyorlardı. Tapınaklarda ortaya çıkan faiz ise zamanla yaygınlaşan faiz zamanla yaygınlaşmış ve faizle para satışı uygulamasına neden olmuştur. Dönemin bir başka uygarlığı da Hitit Devleti’dir. Anadolu’nun doğu kesiminde, MÖ. 1750’li yıllarda, daha sonradan Kapadokya ismini alacak Kızılırmak Havzası’ndan, Anitta isimli kralın Kültepe’yi başkent yaparak, Anadolu’daki değişik Hatti beyliklerini bir araya getirmesi ile kurulmuştur. Hititler, MÖ. XII. yüzyıla gelindiğinde, topraklarını 1 güneyde Lübnan, kuzeyde Karadeniz Dağları, batıda Ege Denizi, doğuda Bingöl Dağları’na kadar genişletmişlerdir. Hitit Devleti’nde toplumsal sınıfın en üstünde kraliyet ailesi ve bölge yöneticilerinin yer aldığı aristokrasi, onun altında özgür yurttaşlar, rahipler (lu sanga) ve köleler yer alır. Toplum, kıra dağılmış yüzlerce küçük yerleşim birimine konuşlanmış, tarım ve hayvancılıkla geçinen gruplardan oluşur ve her alt bölgeyi, kendi maiyeti ile yöneten prens ya da valilere o bölgenin yaşlılar kurulu yardımcı olmaktadır. Zirai toprakların bir bölümü yerel yöneticilere, bir bölümü de vergi, angarya (luzzi) ve üretim yapmak karşılığında hür çiftçilere ya da nam-ralara dağıtılmaktadır. Buğday, arpa, çavdar baklagiller, üzüm, incir, şarap ve bira üretilen temel ürünlerdendir. Sığır, domuz, eşek, at, koyun ve keçi gibi hayvanlar da yetiştirilmektedir. Arıcılık ise kanunlarda zikredilen önemli bir hayvancılık türü olarak öne çıkar. Nüfusun yoğun olduğu bazı yerleşim yerlerinde zanaatkârlara da rastlanmaktadır. Marangozluk, dokumacılık, taşçılık, doktorluk, dericilik, çömlekçilik, balıkçılık, maden işçiliği ve aşçılık gibi zanaat dalları yaygındır. Hititler ticarette önemli bir yer tutan maden ürünlerini ihraç; hububat, değerli taşlar, kürk ve bazı doğu ürünleri de ithal etmişler ve bu işlemlerde şekel ismi verilen parayı kullanmışlardır.
Babil ve Hitit Devletlerinde Ekonomik Yapı nasıldır?
İki nehir arası, bereketli hilal ya da beş denizler bölgesi (Kızıldeniz, Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi, Basra Körfezi) denilen Mezopotamya, Doğu Anadolu dağlarından doğan, önce birbirlerinden uzaklaşan ve sonra Irak’ta yeniden yaklaşarak Basra Körfezi’ne 150 kilometre kala tek bir nehir hâline gelen Dicle ve Fırat nehirlerinin arasında, batısında ve doğusunda kalan bölgeleri tanımlamak için kullanılmaktadır. Mezopotamya kereste ve maden açısından zayıf bir bölge olmasına rağmen kalıp çıkarmada, yazı tabletlerinin oluşturulmasında, bazı inşaat işlerinde kullanılan kil ve hububat ile bölgenin en önemli zenginliğini oluşturmaktadır. Bunların yanında Basra Körfezi’nden inci, deniz kabuğu ve balık elde edilirken Zagros Dağları’ndan demir, bakır ve kurşunla beraber, ev yapımında ve kil yapıştırma gibi işlemlerde kullanılan bitumen (doğal asfalt) madeni çıkarılmaktadır. Güneydoğu Anadolu’ya doğru gidildikçe de altın, gümüş, bazalt ve obsidiyene (volkan camı), Filistin ve Mısır tarafında ise fildişi ve firuzeye rastlanmaktadır. Mezopotamya’da kurulan ve yönetici, din adamı, çiftçiler, zanaatkârlar ile köleler şeklinde bir sınıfsal yapıya sahip devletler, üç noktada politika geliştirmek zorunda kalmışlardır. İlk politika, bölgenin dış tehditlere karşı savunulmasındaki zorluk nedeniyle, düzenli bir ordunun tesis edilmesi, şehirlerin surlarla çevrilmesi ve savaş için gerekli hazırlıkların yapılmasıyken ikincisi, bölgedeki nüfus artışı ve şehirleşme oranının yüksekliği nedeniyle, şehirlerin kurulması ve yönetilebilmesidir. Üçüncü politika ise bölgenin dış ticaret imkânlarından azami ölçüde yararlanabilmesini sağlamaktır.Mezopotamya’da kurulan uygarlıkların en bilineni ise Babil’dir. Babil ekonomisi kuru tarıma dayanmakla birlikte sebze ve üzüm üretimi gibi bahçe üretimini de desteklemektedir. Güney otlaklarında yürütülen hayvancılık ile ticaret de ülke ekonomisinin diğer ekonomik faaliyetleri olarak öne çıkmaktadır. Yine bu bölgede buğday, arpa, susam, üzüm ve hurma gibi ürünler yetiştirilmektedir. Ürün fazlalarına ise krallık tarafından el konularak tapınaklara ve depolara aktarılıyordu. Özellikle verimli toprakların sağladığı kuru tarımdaki ürün fazlası vergi kaynaklarını artırmakta ve bu ürünler önemli bir dış ticaret kaynağı olarak görülmektedir. Babil’de özellikle kent merkezlerinde esnaf, zanaatkâr ve ticaretle uğraşan ve tefecilik yapan küçük gruplar bulunur ve tamkarum ismi verilen bu büyük tüccar ve tefeciler, ticaret ve para işleri ile uğraşmaktadırlar. Ticarette kullanılan en temel madde ise hububattır. Tüccarlar, özellikle Dicle Nehri’ni kullanarak Güneydoğu Anadolu’da, Fırat Nehri’ni kullanarak Güney Anadolu’da, Filistin Bölgesi ile Akdeniz’de, Basra Körfezi aracılığı ile de Hint Denizi’nde önemli ticari faaliyetlerde bulunuyorlardı. Tapınaklarda ortaya çıkan faiz ise zamanla yaygınlaşan faiz zamanla yaygınlaşmış ve faizle para satışı uygulamasına neden olmuştur. Dönemin bir başka uygarlığı da Hitit Devleti’dir. Anadolu’nun doğu kesiminde, MÖ. 1750’li yıllarda, daha sonradan Kapadokya ismini alacak Kızılırmak Havzası’ndan, Anitta isimli kralın Kültepe’yi başkent yaparak, Anadolu’daki değişik Hatti beyliklerini bir araya getirmesi ile kurulmuştur. Hititler, MÖ. XII. yüzyıla gelindiğinde, topraklarını 1 güneyde Lübnan, kuzeyde Karadeniz Dağları, batıda Ege Denizi, doğuda Bingöl Dağları’na kadar genişletmişlerdir. Hitit Devleti’nde toplumsal sınıfın en üstünde kraliyet ailesi ve bölge yöneticilerinin yer aldığı aristokrasi, onun altında özgür yurttaşlar, rahipler (lu sanga) ve köleler yer alır. Toplum, kıra dağılmış yüzlerce küçük yerleşim birimine konuşlanmış, tarım ve hayvancılıkla geçinen gruplardan oluşur ve her alt bölgeyi, kendi maiyeti ile yöneten prens ya da valilere o bölgenin yaşlılar kurulu yardımcı olmaktadır. Zirai toprakların bir bölümü yerel yöneticilere, bir bölümü de vergi, angarya (luzzi) ve üretim yapmak karşılığında hür çiftçilere ya da namralara dağıtılmaktadır. Buğday, arpa, çavdar baklagiller, üzüm, incir, şarap ve bira üretilen temel ürünlerdendir. Sığır, domuz, eşek, at, koyun ve keçi gibi hayvanlar da yetiştirilmektedir. Arıcılık ise kanunlarda zikredilen önemli bir hayvancılık türü olarak öne çıkar. Nüfusun yoğun olduğu bazı yerleşim yerlerinde zanaatkârlara da rastlanmaktadır. Marangozluk, dokumacılık, taşçılık, doktorluk, dericilik, çömlekçilik, balıkçılık, maden işçiliği ve aşçılık gibi zanaat dalları yaygındır. Hititler ticarette önemli bir yer tutan maden ürünlerini ihraç; hububat, değerli taşlar, kürk ve bazı doğu ürünleri de ithal etmişler ve bu işlemlerde şekel ismi verilen parayı kullanmışlardır.
Orta Asya'da Ekonomi nasıldır?
Tarihi MÖ. 4000’lere uzanan Orta Asya ya da Türkistan; Kazakistan, Tacikistan, Kuzeybatı Çin, Özbekistan, Türkmenistan ve Güney Rusya topraklarının bazı bölümlerini kapsar ve 5.340.000 kilometre karelik coğrafi bir bölgeyi tanımlar. Orta Asya, ovalardan, platolardan, dağlardan, geniş bozkırlardan, kısmen orman ile nehir vadilerinden oluşan bölgenin sosyolojik yapısı MÖ 5000’li yıllarda atlı göçebeliğe dayalıyken, MÖ 2000’li yıllara doğru konar-göçerlik şeklini almaya başlamıştır. Bölgenin coğrafi yapısından dolayı da hayvancılık ilk sırada, tarım ise ikinci sırada yer almıştır. Türklerin en önemli hayvancılık faaliyetinde at yetiştiriciliği ilk sırada yer almaktadır. Etinden, sütünden, binek olarak ve taşımacılıkta kullanılan at, özellikle vahşi atların evcilleştirilmesinden sonra en önemli hayvancılık uğraşı hâline gelmiştir. Her ailenin belirli miktarda atı bulunmakta ve bu sayı bazı seyyahlara göre on binlere kadar ulaşabilmektedir. Hayvancılıkta ikinci sırayı koyun yetiştiriciliği alır. Koyunlar sütü ve yünü için beslenir. Hayvancılığa bağlı olarak eyercilik, dericilik, dokumacılık gibi manifaktürlerin gelişmesi de mümkün olmuştur. Sığır, manda, keçi, deve ve tavuk yetiştirilen diğer hayvanlardır. Kaynaklar, hayvancılık ve tarıma ek olarak, bölgenin ticari yönden de gelişmiş olduğunu göstermektedir. Kadim İpek Yolu’nun Orta Asya üzerinden geçiyor oluşu ve bölgenin, medeniyetlerin buluşma noktası özelliği göstermesi ticari yapının gelişmesinin nedeni olarak öne çıkar. Türkler, Hindistan, Çin, Orta Doğu, Anadolu toprakları ve Rusya içleri ile ticari ilişki içinde olmuşlardır. Bölgeden yapılan ihracatta ilk sırayı at, canlı hayvanlar, çeşitli dokumalar, deri ve kürk gibi mallar alır. Özellikle Çin’e yapılan bu satışlarda yün, zırh, çeşitli silah ve bal gibi gıda maddeleri ikinci sıradayken, Çin’den alınan temel mal ipektir. Göktürkler zamanında ise ihraç edilen mallar arasında demir ve demirden yapılan aletler bulunmaktadır.
Orta Asya'da ekonomi nasıldı?
Tarihi MÖ. 4000’lere uzanan Orta Asya ya da Türkistan; Kazakistan, Tacikistan, Kuzeybatı Çin, Özbekistan, Türkmenistan ve Güney Rusya topraklarının bazı bölümlerini kapsar ve 5.340.000 kilometre karelik coğrafi bir bölgeyi tanımlar. Orta Asya, ovalardan, platolardan, dağlardan, geniş bozkırlardan, kısmen orman ile nehir vadilerinden oluşan bölgenin sosyolojik yapısı MÖ 5000’li yıllarda atlı göçebeliğe dayalıyken, MÖ 2000’li yıllara doğru konar-göçerlik şeklini almaya başlamıştır. Bölgenin coğrafi yapısından dolayı da hayvancılık ilk sırada, tarım ise ikinci sırada yer almıştır. Türklerin en önemli hayvancılık faaliyetinde at yetiştiriciliği ilk sırada yer almaktadır. Etinden, sütünden, binek olarak ve taşımacılıkta kullanılan at, özellikle vahşi atların evcilleştirilmesinden sonra en önemli hayvancılık uğraşı hâline gelmiştir. Her ailenin belirli miktarda atı bulunmakta ve bu sayı bazı seyyahlara göre on binlere kadar ulaşabilmektedir. Hayvancılıkta ikinci sırayı koyun yetiştiriciliği alır. Koyunlar sütü ve yünü için beslenir. Hayvancılığa bağlı olarak eyercilik, dericilik, dokumacılık gibi manifaktürlerin gelişmesi de mümkün olmuştur. Sığır, manda, keçi, deve ve tavuk yetiştirilen diğer hayvanlardır. Kaynaklar, hayvancılık ve tarıma ek olarak, bölgenin ticari yönden de gelişmiş olduğunu göstermektedir. Kadim İpek Yolu’nun Orta Asya üzerinden geçiyor oluşu ve bölgenin, medeniyetlerin buluşma noktası özelliği göstermesi ticari yapının gelişmesinin nedeni olarak öne çıkar. Türkler, Hindistan, Çin, Orta Doğu, Anadolu toprakları ve Rusya içleri ile ticari ilişki içinde olmuşlardır. Bölgeden yapılan ihracatta ilk sırayı at, canlı hayvanlar, çeşitli dokumalar, deri ve kürk gibi mallar alır. Özellikle Çin’e yapılan bu satışlarda yün, zırh, çeşitli silah ve bal gibi gıda maddeleri ikinci sıradayken, Çin’den alınan temel mal ipektir. Göktürkler zamanında ise ihraç edilen mallar arasında demir ve demirden yapılan aletler bulunmaktadır
Yunan yarımadasının coğrafyası antik dönemde nasıldı?
Antik Dönem Yunanistan’ı, Akdeniz’e doğru sarkan Balkan Yarımadası ve Makedonya’nın güney kısmından, sayıları 1400’e varan Ege ve İyonya Adalarından, Batı Anadolu sahil şeridinden, Kuzey Anadolu, Güney Avrupa ve Güney Rusya sahillerine dağılmış bulunan kolonilerin dâhil olduğu dört bölgeden oluşmuştur. Balkan Yarımadası yukarıdan aşağıya doğru kuzey, orta ve güney olmak üzere üç ana bölgeden oluşur. Kuzey bölgesini, ortadaki dağ sıralarının doğusunda kalan ve kuzeyini, yüksekliği 3.000 metreye ulaşan Olympos Dağı’nın kapladığı T hesalia ve batısında kalan Epirus bölgeleri oluşturur. Orta bölge, içinde Atina devletinin yer aldığı Attika Bölgesi’ni de kapsar ve doğu-batı yönünde bir şerit oluşturur. Güney bölgesi ise tamamen Peloponnes yarımadasından oluşur. Balkan Yarımadasının coğrafyası ve sulama imkânlarındaki yetersizlik Antik Yunan kent devletlerinin toprak yetersizliğinden kaynaklanan yetersiz hububat arzı ile karşı karşıya kalmalarına neden olmuştur. Bunu aşmak için de kent devletleri kendi coğrafi yapılarına uygun ürünlerde uzmanlaşma politikasını izlemiştir. Bunun için üzüm, zeytin, incir ve sebze üretimi yapmak rasyonel görünmektedir. İkinci yol, manifaktür üretimi ve mesleki uzmanlaşmayı geliştirerek, demir, bakır, altın, gümüş, boya maddeleri ve diğer madenlerin üretimini yaparak hububat açığını dış alım yoluyla karşılamaktır. Coğrafi yapı, yarımada sakinlerini, deniz ile olan iç bölge bağlantıları ve uzun kıyı şeritleri nedeniyle deniz ile iç içe olmaya itmiştir. Bu nedenle de gemi yapımcılığı ve denizcilik, sahile kıyısı olan devletlerin 10 temel uğraşı hâline gelmiştir. Zirai toprakların azlığı nedeniyle toprak/nüfus oranının düşük olması, ada devletlerini nüfus ihraç etmeye ve kolonizasyona başvurmaya zorlamıştır. Bu nedenle de Kuzey Anadolu, Kuzey Afrika, Güney Avrupa ve hatta Kuzey Karadeniz kıyılarında bir dizi Yunan kolonisi kurulmuştur. Yunanistan yarımadasının coğrafyası şehir devletleri (polis) şeklinde örgütlenen bir siyasal yapılanmanın doğmasında da etkili olmuştur. Kurulan bu Yunan kent devletleri, geniş bir alana yayılmadığından bugünkü orta boy şehirler ölçeğindedir. Sparta, Peloponnes Yarımadası’nın 2/3’ü ile Belçika’nın yarısı kadardır ve toplam alanı 8.500 kilometre karedir. Atina ise 2.600 kilometre karelik bir yerleşim alanına sahiptir. Geriye kalan polisler, kapsadıkları alan itibarıyla küçüktür ancak sayıları çoktur. Örneğin 120 kilometre karelik Amorgos Adası’nda üç kent devleti, 1.620 kilometre karelik Fokis bölgesinde ise 22 kent devleti bulunur. MÖ 400’lü yıllarda Sparta ve Atina’nın 300 bin ile 400 bin arasında bir nüfusa sahip olduğu, bu nüfusların 1/3’lük oranının da köle olduğu tahmin edilmektedir.
Yunan Kent Devletlerinde Toplumsal Sınıflaşma nasıldır?
Antik Yunan şehir devletlerinde halk sınıflara bölünmektedir. Polisin halkı, asıl halk, köleler ve ara sınıf şeklinde üç sınıfa ayrılır. Bir polisin toplumsal yapısının en üstünde, genellikle o polisin asli yurttaşları bulur ve bunlar hem ekonomik olarak zengin hem de polisin gerçek sahipleri olarak diğer gruplarüzerinde avantajlara sahiptirler. Atina’da eupatrides ismi verilen soylular ise kendi içlerinde alt gruplara ayrılır. Soyluların bazıları doğuştan soylu (eupatrit), bazıları ise sonradan zenginleşmek yoluyla (geomar), diğerleri ise savaşa giderken kullandığı at ya da atlı araba nedeniyle (hippeis) toplumun üst sınıfında değerlendirilmiştir.Atina’daki toplumsal yapı içindeki ikinci grubu da metoikos ismi verilen yabancılar oluşturur. Bunlar polis vatandaşı olmayıp vatandaşlık haklarından faydalanamıyorlardı ancak metoikosların polis içinde ticaretle ve zanaatla uğraşmalarına izin veriliyordu. Atina kent devletinde demiurgos ismi verilen, ticaret ve zanaatla uğraşan, Atina sitesinin kendi vatandaşlarından oluşan bir başka grup daha vardır. Sparta polisi, bu bağlamda, farklı bir yönetsel yapı izlediği için başka bir ara sınıfa, periokislere (etraftakiler) de sahiptir. Periokisler toprağa ve taşınmaz mallara sahip ancak siyasal haklardan mahrum, spartiatlarla evlenemeyen özgür sınıftır. Polislerdeki üçüncü sınıfı oluşturan grup kölelerdir. Toplumdaki ekonomik farklılıkların artması ve zenginleşmeye paralel olarak köle kullanımı, ekonomik açıdan en az maliyete neden oluyor ve polisin gerçek yurttaşlarına siyasetle, sanatla, felsefe ve mimari ile uğraşabilmek için zaman sağlıyordu. Kölelik, toprakların verimsiz olması nedeniyle, çıktıyı artırabilmenin daha az maliyetli bir yolu olarak tercih ediliyordu. Yunanlılar da savaşlardan, esir ithalinden ve korsanlıktan sağladıkları köleleri Suriye, Frigya, Lidya, Trakya, Mısır ve Pontus gibi bölgelerden topluyorlardı. Sparta’da soylu sınıfı ise spartiat ismi verilen grup oluşturmaktadır. Bu devlet köleli üretim tarzına başvurmak yerine, hilot (yakalananlar) ismi verilen, toprağa bağlı bir toplumsal sınıf oluşturarak onları kontrol etme yolunu tercih etmiştir. Bunlar, yerli halktan ve daha sonradan onlara katılarak köleleştirilen insanlardan oluşmaktadır. Hilotlar, Sparta’da devletin mülkü olarak işlem görüyor ve 1 kleros adı verilen topraklarda çalışarak kendilerini geçindiriyor ve toprağın sahibi spartiat sınıfına apaphora ismi verilen, buğday, şarap, peynir ve baldan oluşan bir ayni vergiyi ödemek zorundadır.
Manifaktür üretim nedir?
Manifaktür üretim, iş bölümüyle gerçekleştirilen ve el emeğine dayanan büyük kapitalist üretim şeklidir.
Roma imparatorluğu'nun ekonomisinin genel özellikleri nasıldır?
Roma İmparatorluğu’nun ekonomik yapısını belirleyen en temel özelliklerden bir tanesi, bütün Roma tarihinin sınıf savaşı tarihi olmasıdır. Cumhuriyete gelene değin patricii ve pleb sınıfı arasında cereyan eden ve daha çok siyasi erki ele geçirmek şeklinde ortaya çıkan çatışma, cumhuriyet ile birlikte daha ekonomik bir görünüm kazanarak zenginlik ve servet sahibi kitleler ile bunların karşıtları arasında cereyan etmeye başlamıştır. Siyasal egemenlik ile ekonomik zenginlik arasındaki ilişki, bu ikisi arasında döngüsel bir nedenselliği de gündeme getirmiştir. Roma’daki bu çatışmalara, toplumsal yapının alt katmanlarında farklı sosyolojilere dayanan çatışmalar da eşlik etmiştir. Köle-köle sahibi, köylü-şehirli, Romalı-Romalı olmayan, soylu-soylu olmayan gruplar arasında da çatışmalar vardır. Bu çatışmalar, Roma siyaseti ve ekonomisini belirleyen en temel unsur olmuştur. Roma ekonomisinin ikinci özelliği, Roma’nın kendine yeten (otarşik) bir üretim yapısına sahip olmamasıdır. Savaşlar, toprak dağılımının bozuk olması, fethedilen bölgelerin sömürge olarak kabul edilmesi, ülkedeki büyük toprak sahiplerinin küçükleri sürekli yok eden rekabeti, kölelik ve pazar mekanizmasının yeterince işletilememesi bu yetersizliğin nedenleridir. Bu nedenle de Roma tüketimi, neredeyse bütün tarihi boyunca, İtalya yarımadasına yakın ve uzak bölgelerden gelen ve Romalı üst sınıfların ihtiyacına odaklanmış lüks mallardan oluşmuştur. Bundan dolayı Roma İmparatorluğu, Capua ve Pompei gibi kentlerin öncülük ettiği, üretim refleksi olmayan asalak bir dev görünümünde olmuştur. Roma ekonomisinin bir başka genel özelliği, Roma’nın savaşçı ve yayılmacı (emperyalist) bir imparatorluk olmasıdır. Roma’nın neredeyse savaşsız geçen bir yılı dahi olmamıştır. Roma’yı savaşlara sürükleyen nedenlerin başında, savaşların büyük bir ekonomik kaynak olması yer alır. Zira kazanılan her savaş köle, toprak, vergi ve yeni üretim alanlarını beraberinde getirirken, her yeni fetih, ülke içinde baskısı artan topraksız yoksul halkın yerleştirilebileceği yeni bir tarımsal arazi ve yeni bir koloni anlamına gelmiştir. Roma İmparatorluğu’nun savaşçı karakterinin bir diğer nedeni, başka uluslara (kültürlere) ve topraklara bakış açısında yatmaktadır. Romalılar, büyük Roma yaratabilmek idealinden dolayı, başka uluslarla ilişkilerinde, onları egemenlik altına almayı amaçlamıştır.Roma İmparatorluğu’nun ekonomik yapısını belirleyen bir başka özellik, Roma’nın köleli bir üretim tarzını benimsemiş olmasıdır. Yarımadada başlayan ilk fetihlerden sonra Roma’nın kendi vatandaşları da dâhil olmak üzere herkes köle ya1 pılabilirdi. Savaş esirleri, kimsesiz ve terk edilmiş çocuklar, sahipsiz insanlar, suçlular ve borcu olanlar da köleleştirilirdi. MÖ I. yüzyılda 3,5 milyon özgür nüfus, 2 milyon da köle bulunmaktadır. Köleli üretim, toprağın bol ama iş gücünün az olduğu durumlarda, belirli bir optimuma kadar kârlı bir tercih olmuştur ancak Roma hiçbir hesaplama yapmaksızın köleli üretimi tercih etmiş ve köle miktarını sürekli artırma politikası izlemiştir. Bu politika bir yandan üretim maliyetlerini sürekli aşağıya çekerek küçük üreticilerin piyasadan silinmesine, bir diğer yandan da Romalı iş gücünün tarım ve endüstriden çekilerek başıboş ve işsiz kitleler olarak tüketici gruplara eklenerek şehirlerin nüfusunun artmasına neden olmuştur Köle nüfusundaki artış, Romalı vatandaşların nüfusunun azalmasına neden olmuştur. Bu durum da Romalıların tarımdan çekilmesine neden olurken fakirleşmeyi de beraberinde getirmiştir. Yeni kazanılan topraklar Romalı yurttaşlara dağıtılarak işsizliğin baskısını azaltmak ve üretimi artırmak amaçlansa da bu çabalar Romalı zenginlerin ve seçkinlerin karşı manevrası ile sonuçsuz kalmıştır. Roma İmparatorluğu’nun kalıcı ve etkili bir mali organizasyon kuramaması, onun bir başka ekonomik özelliği olmuştur. Roma, bütün tarihi boyunca, halkın üretim faaliyeti içinde olmasını ve üretim artışı ile devletin vergi gelirleri arasındaki doğrusal ilişkiyi gözden kaçırmıştır. Yüklü giderlerin finansmanı için de geçici önlemlere, savaşlara ve zengin sınıfların devleti destekleyerek finanse etmesine bel bağlamıştır. Fetihler döneminde, yeni kazanımların üzerini örttüğü bu eksiklik, fetihlerin durması ve sömürge gelirlerin verimliliğini yitirmesi ile gün yüzüne çıkmıştır.
Arap yarımadasında ekonomi nasıldır?
Roma İmparatorluğu’nun Roma Barışı olarak isimlendirilen dönemin sonlarına gelip çökme süreci içine girdiği yıllarda, dünyanın bir başka bölgesinde, Arap Yarımadası’nda ekonomik faaliyetler sürüyor ve Orta Doğu, Hindistan, Çin, Anadolu, Mısır, Kuzey Afrika ve İran ile geniş bir ekonomik faaliyet havzası oluşuyordu. İslam’ın gelişinden önce de gelişmiş bir ekonomik yapıya sahip olan bölge ekonomisi, İslam’ın gelişinden sonra yeni bir biçim kazanarak X. yüzyıla kadar halifeler dönemi ile Emevi ve Abbasi devletlerinin egemenliğinde ticaret, tarım, hayvancılık ve endüstriyel üretimde en ileri düzeye ulaşmıştır.
Arap yarımadasının coğrafyası nasıldır?
Arap Yarımadası, kuzeyinde Mezopotamya, Filistin ve Suriye’nin doğusunda Basra Körfezi’nin, batısında Kızıldeniz’in ve güneyinde ise Hint Okyanusu’nun bulunduğu, 2.800.000 km2’lik, dikdörtgene benzeyen bir yarımadadır. Bu yarımadanın tarihine bakıldığı zaman, denizin, çölün, kabile yaşamının, denge siyasetinin ve ticaretin yarımadanın siyasi ve ekonomik yapısı üzerinde belirleyici ögeler olarak öne çıktığı görülür. Bölgenin ekonomik yapısında çöl ve denizin belirleyiciliği baskındır. Nitekim yarımadanın kuzeyine doğru En-Nufud ile Yemen ve Umman sınırındaki Rüb’ülhâlî çölleri, yarımadanın yaklaşık %15’ine karşılık gelmekte, diğer çöl ve step kuşakları ile bu oran %20’lerin üzerine çıkmaktadır. Bu nedenle de yarımada Araplar tarafından üç bölgeye ayrılmıştır. İlk bölge Tihame ismi verilen ve nüfus yoğunluğunun, şehirleşmenin ve ticaretin canlı olduğu Kızıldeniz sahil hattı olup, burada güney-kuzey yönünde yüksek olmayan dağlar uzanır. Orta bölgede güney-kuzey yönünde uzanan Hicaz, en doğuda ise güney bölgesi, yani çölden oluşan Necid Yaylası yer almaktadır.Arap Yarımadası’nın coğrafi yapılanması, hayvancılık ve manifaktür üretim yapmaya imkân tanısa da ticaret ve ticari aracılık üzerine kurulmuştur. Nitekim bu yarımada, Mezopotamya ve Anadolu ile Yemen Bölgesi, Hindistan ile Akdeniz ve Avrupa, Afrika ile Mezopotamya ve İran Bölgesi arasında yürütülen ticaretin üzerinde bulunmakta ve bu ticari canlılıktan önemli kazançlar elde etmektedir. Bu ticarette ise tefecilik en üst sırada yer alır.
Mevali ve zimmi nedir?
Mevali, bir Arap kabilesine dışarıdan katılan kişi ya da köle anlamında kullanılan bir terimdir.
Zimmi, bir Müslüman devlet içinde yaşayan ve bu devletin koruması altında bulunan gayrimüslim vatandaşlara verilen isimdir.
Zimmi, bir Müslüman devlet içinde yaşayan ve bu devletin koruması altında bulunan gayrimüslim vatandaşlara verilen isimdir.
Abbasiler zamanında vergi sistemi nasıldır?
Abbasiler zamanında Emevilerin vergi sistemi aynen adapte edilmiştir. Vergi toplama memurları atanarak toplama usulleri belirlenmiş ve tarımsal araziler üzerindeki vergiler netleştirilerek savâfî arazi (devlete ait), haraç arazisi ve ölü (mevat) arazi üzerindeki bulanıklıklar giderilmiştir. Tarımsal arazilerin büyütülmesi, üretimin canlandırılması amaçlanmış ve bunun için kanallar, su bentleri, bataklıkların kurutulması ve verimliliği artıran bazı önlemler devreye sokulmuştur. Mülkiyet hakları üzerinde yeni düzenlemeler yapılmıştır. Nehirlerden etkin bir şekilde yararlanılması da hurma, arpa, buğday, pirinç, zeytin, sebze çeşitleri ve bahçe ürünlerinin üretilmesinde verimliliğin artmasına yardımcı olmuştur.