Finansal piyasalarda sözleşmenin iki tarafının aynı oranda bilgiye sahip olmaması, borç alanın borç verene göre daha çok bilgi sahibi olması durumu.
Para ve Banka — Ünite 2 Soru-Cevap
Para ve Banka (IKT301U) soru-cevapları.
Finansal piyasalarda karşılaştığımız eksik bilgi durumu nedir?
Finansal piyasalarda eksik bilgi hangi biçimlerde ortaya çıkabilir?
Finansal piyasalarda eksik bilgi iki biçimde ortaya çıkabilir; ters seçim ve ahlaki tehlike.
Ters seçim problemi nedir?
Borç verenin kime borç vereceğini seçerken karşı karşıya kaldığı eksik bilgi sorununa ters seçim adı verilir. Ters seçim problemi borç sözleşmeleri imzalanmadan önce seçim aşamasında karşımıza çıkan bir durumdur. Ters seçimin temelinde borç almaya çalışanların daha yüksek risk alma eğiliminde olan yatırımcılar olması yatar.
Bu anlamda ters seçim borç anlaşması imzalanmadan önce borç verilecek aday seçilirken karşılaştığımız bilgi eksikliği durumudur. Borç verenler açısından borç almaya çalışanların ne tür risk taşıdıklarının tam olarak bilinmemesi ve borç almaya çalışanların potansiyel olarak daha yüksek risk alma eğilimi taşıyan yatırımcılar olması ters seçime yol açacaktır.
Bilgi eksikliğinin bir türü olan ahlaki tehlike nedir?
Ahlaki tehlike borç alanın parayı batma riski yüksek yatırımlarda yönlendirme durumudur. Burada “tehlike” olarak nitelenen durum borcu almadan önce olasılıkla güven vermek amacıyla borç alınan parayla yapılacak olan yatırımın gerçek riskleri hakkında borç verene tam bilgi verilmemesidir. Bu anlamda borç alanın borç verene gerçekleri yansıtmaması, daha kaba bir tabirle yalan söylemesinden bahsedilebilir.
Finansal bir sözleşmede sözleşmenin taraflarından birinin diğer taraf açısından hoşa gitmeyen ya da sakıncalı bulunan faaliyetlerde bulunmasıdır. Ahlaki tehlike sözleşme imzalandıktan sonra ortaya çıkar.32
Finansal piyasalarda ter seçim sorunu nasıl oluşmaktadır ve sonuçları nelerdir?
Finansal piyasalarda borç senetlerini (tahvil, bono vs. gibi) ya da hisse senetlerini alırken de hangi firmaların yüksek risk taşıdığını hangi firmaların ise kâr potansiyeli olan, düşük riskli firmalar olduğunu tam olarak bilemeyebiliriz. Ancak finansal araçları satan şirket (borç alan) kendi mali durumunu tam olarak bilmektedir. Bu bilgi asimetrisinin finansal araçların fiyatı açısından değerlendirirsek riski düşük olan firmanın sattığı tahvilin gerçek fiyatı risk taşıyan firmanın çıkarttığı tahvilin gerçek fiyatından daha yüksek olmalıdır. Ancak piyasada alıcılar eksik bilgiye sahip oldukları için iyi şirketlerin tahvillerini kötü şirketlerin tahvillerinden ayırt edemeyeceklerinden piyasa fiyatı ortalama bir fiyat olacaktır. Bu durumda düşük risk taşıyan (iyi) tahviller gerçek değerlerinin altında satılırken yüksek risk taşıyan (kötü) tahviller gerçek değerlerinin üzerinde satılacaklar. Bu durumda düşük riskli şirketler piyasada tahvil satarak fon toplamayı tercih etmezlerken yüksek riskli, mali durumu kritik şirketler piyasada tahvil satmaya daha hevesli olacaklardır. Böylece finansal piyasalarda da limon piyasası oluşarak piyasada kötü tahvillerden daha çok satılmasına yol açacaktır. Bu tür piyasalarda riskler yüksek olacağı için alıcılar ters seçim sorunuyla karşı karşıya kalacaklardır. En uç noktada risklerin çok yükseldiği ve eksik bilgi sorununun çok fazla olduğu durumda piyasanın işlemez hale gelmesi de mümkündür. Bu finansal kriz durumlarında karşılaştığımız bir durumdur. Finansal piyasalarda ters seçim sorunun artması finansal piyasaların etkinliğini düşürür; son noktada risklerin çok yükselmesi krizle sonuçlanabilir.
Finansal piyasaların daha sağlıklı işlemesi açısından ters seçim sorununu azaltmak için kullanılabilecek çözüm yöntemleri nelerdir?
1. Bilgi eksikliğini kamusal olarak giderilmesi: Bilgi eksikliğini azaltmanın en etkili yöntemi daha çok bilgi sahibi olmaktır. Bunun yöntemlerinden biri kamuoyunun bilgiye erişimini kolaylaştıracak düzenlemeler yapmaktır.
2. Özel kuruluşların bilgi toplayarak satması: finansal piyasalardaki aktörler hakkında bilgi kamusal olsa bile bunu anlayıp değerlendirebilmek finansal okur yazarlığın ötesinde uzmanlık gerektirir. Risklerin hangi piyasalarda nasıl gelişeceğini ve gelecekte ne olacağını değerlendirmek kolay değildir. Bu yüzden özel şirketler uzmanlar aracılığıyla piyasa değerlendirilmesi yaparak bilgi oluşturmaktadır. Bu bilginin düzenli olarak raporlar aracılığıyla ya da danışmanlık yoluyla ilgililere satılması anlamına gelir.
3. Maddi teminat: Ters seçimle baş edebilmek için bilgi eksikliğini gidermenin yanında borç sözleşmelerine maddi teminat koşulları eklemek de önemli bir alternatiftir. Borç sözleşmesinde borcun karşılığında bir teminat gösterildiğinde borçlu borcunu ödeyemez hale geldiğinde borç veren teminat olarak gösterilen varlığı satarak kaybını karşılayabilir. Borçlara karşılık olarak ev, arsa gibi değeri hızla değişmeyen varlıkları teminat göstermek borç verenlerin riskini düşürerek daha kolay kredi verilebilmesinin önünü açacaktır.
4. Şirketlerin özsermayesi: Borç alacak olan şirketin özsermayesi de bir tür teminat işlevi görür. Şirketin özsermayesi şirketin borçları düşüldükten sonra sahip olduğu varlıkları anlamına gelir. Güçlü bir özsermaye borç veren açısından şirket borcunu ödeyemez duruma düşse bile en azından paraya çevrilebilecek varlıklara sahip anlamına gelir. Bu anlamda şirketlerin özsermayesi teminatlı borçlarda olduğu gibi bir tür güvence işlevi görecektir. Bu yüzden şirketlerin özsermayelerini güçlü olması borç vermeyi kolaylaştırarak borç piyasalarının daha rahat işlemesini sağlar.
Ahlaki tehlike sorunu nerelerde karşımıza çıkabilir?
Ahlaki tehlike sorunu hayatın içinde pek çok farklı yerde karşımıza çıkabilir. Seçim öncesinde vaatlerde bulunan politikacıların seçildikten sonra vaatlerini unutmaları bunun en sık rastlanan örneğidir. Aynı şekilde iş kontratlarında ahlaki tehlike söz konusudur. Örneğin ev işlerinde size yardımcı olması için tuttuğunuz yardımcınız siz işe gittikten sonra çalışmak yerine televizyonda sevdiği programı izleyebilir. Hayatın içerisinde resmi veya gayrı resmi olarak yaptığımız her türlü sözleşmede ahlaki tehlike sorunu karşımıza çıkabilir.
Ahlaki tehlikenin özellikle hisse senedi piyasalarında ortaya çıkan özel bir türüne ne ad verilir?
Ahlaki tehlikenin özellikle hisse senedi piyasalarında ortaya çıkan özel bir türüne Asil-Vekil Problemi adı veriliyor.
Asil-Vekil Problemi nedir?
Hisse senedi alarak bir şirketin kârı ve sahip olduğu varlıklar üzerinde pay sahibi olunur. Genellikle şirketlerin hissedarları ile yöneticileri aynı kişiler değillerdir. Bu durumda şirketin hisse senetlerini ellerinde tutanlar “asil”, şirketi yönetenler ise “vekil”dir. İdeal durumda vekilin asilin çıkarları doğrultusunda hareket ederek şirketin kârını ve varlıklarının değerini arttırması beklenir. Bunun yerine yönetici yani vekil, asilin çıkarları yerine kendi çıkarı doğrultusunda hareket edebilir. Örneğin bir şirketin yöneticisi kendi maaşını arttırıp, şirket adına lüks araçlar alıp, kendi seyahat harcamalarını şirketin adına göstererek şirketin kârını düşürebilir daha uç noktada şirketin batmasına yol açabilir. Vekilin asilin çıkarı doğrultusunda hareket etmek yerine kendi çıkarını gözetmesi durumunun arkasında da eksik bilgi sorunu vardır ve bu ahlaki tehlikenin yaygın olarak karşımıza çıkan bir örneğidir.
Asil-Vekil sorununu çözmek için hangi yollar izlenebilir?
Asil-vekil problemindeki eksik bilgi sorunu “asil”in yani şirketin hissedarlarının “vekil”in yani şirketin yöneticisinin nasıl hareket edeceğini tam olarak bilmiyor oluşudur. Bu sorunun çözümü için yine bilgi eksikliğini gidermeye çalışmak gereklidir. Asil-vekil sorunundaki bilgi eksikliği sorununu giderme yöntemlerinden biri yöneticilerin (vekillerin) sıkı gözetim altında tutulmasıdır. Firmanın sık sık denetlenerek yöneticilerin aktivitelerinin yakından izlenmesi asillerin bilgi eksikliğini gidermeye yardımcı olabilir. Ancak bu tür denetlemelerin hem zaman hem de para açısından ciddi bir maliyet içereceğini göz ardı etmemeliyiz. Ayrıca denetim ne kadar sıkı olursa olsun vekiller hoşa gitmeyen faaliyetlere girişebilir ve bunları alternatif ve yaratıcı yöntemlerle maskeleyebilirler.
Asil-vekil sorununu azaltma yöntemlerinden biri de hisse senedi yerine borç senetlerini tercih etmektir. Bir yatırımcı hisse senedi alırsa şirketin ortağı olacaktır. Oysa şirketin ihraç ettiği tahvili satın alırsa sadece şirkete borç vermiş olacaktır. Bu durumda şirkete ortak olunmadığı için asil-vekil sorunuyla karşılaşılmayacaktır.
Ülkeler zenginleşip gelirleri arttıkça finansal sistemleri nasıl gelişir?
Finansal sistemin gelişmesi büyüklük, aktivite ve finansal kurumların etkinliği cinsinden ölçülebilir. Finansal sistemin büyüklüğü iktisadi gelişme kriteri olarak kişi başına gayri safi yurt içi hasıla (GSYH) ile kıyaslandığında, daha yüksek gelirli ülkelerin göreli olarak daha büyüklük ve daha etkin finansal sistemlere sahiptirler. Yüksek gelirli ülkelerin finansal sistemleri daha gelişmiştir. Bu olguyu sadece ülkeler arası kıyaslamadan görmüyoruz, tarihsel olarak ülkelerin gelirleri arttıkça finansal sistemlerinin de büyüdüğü gözleniyor.
Şirketlerin dış finansman kaynağı olarak daha çok banka kredisi kullandığı olgusu nasıl açıklanabilir?
Bu olgu da bankacılık sektörünün genel olarak daha baskın oluşu ile ilişkilendirilebilir. Öncelikle dünyada genel olarak şirketlerin (çok uluslu dev şirketler dışında) yaygın olarak iç finansman kullandıkları görülüyor, bu da temel finansman kaynağının özsermayeleri olduğu anlamına geliyor. Ancak şirketlerin dış finansman kaynaklarını değerlendirdiğimizde G-7 ülkeleri dışında kalan sanayileşmiş ülkelerde ve daha yüksek oranda yükselen pazar ekonomilerinde olmak üzere yatırımların çoğunlukla banka kredisi yoluyla finanse edildiği görülüyor.
Banka kredilerinin en yaygın finansman türü oluşu şirketlerin yatırım finansmanında hisse senedi, tahvil çıkartmak aracılığı ile piyasaları kullanmaya çok hevesli olmadıklarını da gösteriyor. Kısaca şirket finansmanın birincil olarak banka kredilerinin kullanılması dolaylı finansmanın daha yaygın olmasına yol açıyor. Aynı zamanda da aracı kurumların daha spesifik olarak bankacılık sektörünün finansal sektördeki önemi ortaya çıkıyor.
Finansal sistemin işlevlerinden olan tasarrufların ekonomiye aktarılması nasıl gerçekleşmektedir?
Burada küçük tasarrufların bir havuzda toplanarak yatırımcılara aktarılması söz konusudur. Bu işlevi yerine getirebilmek için çok sayıda yatırımcıya erişebilmek ve düşük değerli alternatif yatırım araçlarının varlığı gerekmektedir. Böylece küçük tasarruf sahiplerinin sisteme çekilebilmesi sağlanır. Finansal sistemin sunduğu araçlar olmadan küçük tasarruflara erişebilmek ve bunları ekonomiye kazandırabilmenin maliyeti son derece yüksektir.
Finansal sistemin işlevleri nelerdir?
- Tasarrufların ekonomiye aktarılması
- Yatırımlar hakkında bilgi edinmek ve kaynak dağılımı
- Risk yönetimini kolaylaştırma
- Değişimin kolaylaştırılması
Finansal sistemin hangi işlevi küçük yatırımcıların risklerinin yönetilmesine ve azaltılmasına aracılık eder?
Risk yönetimini kolaylaştırma: Finansal sistem sunduğu alternatif finansal araçlarla risklere karşı pozisyon alma olanağı ve portföy çeşitlendirmesi aracılığı ile risklerin hafifletilmesini sağlar. Bunun yanında finansal kurumlar fonların havuzlaması aracılığı ile yine küçük yatırımcıların risklerinin yönetilmesine ve azaltılmasına aracılık eder.
İktisadi büyümenin kanalları nelerdir?
İktisadi büyümenin iki kanalı vardır. Bunlardan birisi sermaye birikimi aracılığı ile ekonominin üretim kapasitesinin arttırılması. Diğeri ise teknolojik yenilik aracılığı ile üretkenliğin arttırılması.
finansal sistemin iktisadi büyüme üzerindeki etkisi nasıl gerçekleşmektedir?
iktisadi büyümenin iki kanalı vardır. Bunlardan birisi sermaye birikimi aracılığı ile ekonominin üretim kapasitesinin arttırılması. Diğeri ise teknolojik yenilik aracılığı ile üretkenliğin arttırılması. Etkin çalışan bir finansal sistem büyümenin bu iki kanalını birden etkileyecektir. Tasarrufların ekonomiye aktarılmasının kolaylaştırılması, risklerin azaltılması, daha etkin kaynak dağılımı ve mal ve hizmet ticaretinin kolaylaşması sonucunda ekonomide sermaye birikiminin hızlanması beklenir. Aynı zamanda etkin çalışan bir finansal sistem teknolojik yenilik yapma kapasitesi olan girişimcilerin ve şirketlerin daha kolaylıkla kaynak bulabilmesini sağlayacaktır. Bu da teknolojik yeniliklerin daha rahatlıkla ekonomiye kazandırılabileceği bir ortam sağlayacaktır. Böylece finansal sistem büyümenin her iki kanalının da daha etkin hale getirerek iktisadi büyümeyi kolaylaştıracaktır.
Büyümenin finansal sistemin gelişimine etkisi nedir?
Finansal sistem ile iktisadi büyüme arasındaki etkileşimin boyutlarını değerlendirdiğimizde bu ilişkinin finansal sistemin iktisadi büyümeyi etkilemesi dışında tersinin de geçerli olduğunu düşünmek yanlış olmayacaktır. Büyüyen bir ekonominin finansal servis talebi yükselecektir. Böylece ekonomilerin büyüyüp zenginleşmesi finansal sistemin gelişmesini de tetikleyecektir. Bunun yanında teknolojik gelişmelerin de finansal sistemin daha etkin çalışmasını ve daha hızlı gelişmesini sağladığını biliyoruz. Telekomünikasyon ve bilişim sektörlerinin son yıllarda gösterdiği gelişmeler finansal sistemin yapısını hızla değiştirerek, finansal hizmetlerin çeşitliliğini arttırdı. Bu anlamda finansal sistemle ekonomi arasındaki etkileşimi tam olarak değerlendirebilmek için bu ilişkinin birbirini karşılıklı olarak besleyen, iki yönlü bir etkileşim olduğunu unutmamak gerekir.
Ne tür finansal krizlerden bahsedilebilir?
Finansal kriz derken iki tür krizden bahsetmek mümkün, bunlar döviz krizleri ve bankacılık krizleri olarak adlandırılabilir.
Bankacılık krizleri nasıl tanımlanabilir?
Bankacılık krizlerini iki biçimde tanımlayabiliriz: Birincisi bankalardan hızlı mevduat kaçışı (müşterilerin güvensizlik sonucu bankalara hücum etmesi) sonucunda bir ya da daha çok bankanın batması, kamuya devri ya da birleşmesi. İkinci olarak ise mevduat kaçışı dışında nedenlerden dolayı bir ya da daha çok bankanın batması, kamuya devri ya da birleşmesi sonucunda da bankacılık krizleri ortaya çıkabilir. Her iki durumda da sektöre olan güvenin sarsılması ve sorunlu kurumlar dışındaki kurumların bilançolarında bozulmalar ortaya çıkması sonucunda krizin hızla tüm sektöre yayılması söz konusudur.
İlk kuşak kriz modellerine göre finansal kriz nasıl ortaya çıkmaktadır?
1970’lerde Krugman’a dayandırılan ilk kuşak kriz modelleri para ve maliye politikasının uyumsuzluğunu vurguluyordu. Buna göre finansal kriz bir ülkenin bütçe açıklarını para basarak finanse etmesi sonucunda ortaya çıkan aşırı kredi genişlemesinin yarattığı baskı sonucunda sabit kur rejiminin çökmesiyle ortaya çıkıyor. Birinci kuşak modellerde kurun değer kaybedeceği beklentisiyle ellerindeki yerli para cinsinden finansal araçları likidite ederek döviz pozisyonu almaya çalışan yatırımcılar bir yandan faizlerin yükselmesine sebep olurken, diğer yandan da kur üzerinde baskı oluşuyor. Döviz piyasalarında oluşan baskı (spekülatif atak) yüzünden kuru savunmaya çalışan merkez bankasının rezervlerinin de hızla erimesi söz konusu.
Üçüncü kuşak kriz modellerine göre finansal krizler nasıl ortaya çıkmaktadır?
Üçüncü kuşak modellerde ise 1990’larda döviz krizleri ile banka krizlerinin beraber ortaya çıkıyor oluşu göz önüne alınarak döviz krizlerinde bankacılık sektörünün rolü ön plana çıkartılıyor. Üçüncü kuşak modeller devalüasyonların bilançolar üzerindeki etkisine vurgu yapıyor. Özellikle yükselen pazar ekonomilerinde bankaların ve firmaların bilançolarında bulunan kur uyuşmazlığı sonucunda kur riskine açık hale gelmeleri sayesinde artan riskler krizlere sebep oluyor. Kur uyuşmazlığı ile kastedilen genel olarak yabancı para cinsinden borçlanıp yerli para cinsinden borç verilmesi ya da yükümlülüklerin yabancı para cinsinden varlıkların ise yerli para cinsinden olması, yani bankaların ve firmaların açık pozisyona sahip olmaları. Bu durumda yerli paranın değer kaybetme beklentisi bu kurumlara olan güveni sarsarak bankacılık krizlerine yol açabiliyor.
Finansal krizlerin reel sektör üzerindeki etkileri nedir?
- Borçlanmanın Maliyetinin Yükselmesi: Kriz dönemlerinde genel olarak faiz oranların yükseldiğini, menkul kıymetlerin fiyatlarının ise düştüğünü görüyoruz. Bu genel olarak borçlanmanın daha yüksek maliyetli hale gelmesi anlamına geliyor.
- Kredi Daralması: Finansal kriz dönemlerinin yol açtığı en belirgin sorunlarından biri da artan belirsizlik sonucunda bilgi edinme maliyetlerinin yükselmesi, yani eksik bilgi sorununun artmasıdır. Eksik bilgi sorununun artması sonucunda bankalar kredi vermeye daha az gönüllü olacaktır. Tabii genel olarak kriz dönemlerinde kâr beklentisinin düşmesi de yine bankaların kredi vermek için daha az istekli olması sonucunu doğurur. Kısaca kriz dönemlerinde bankaların kredi vermek konusunda daha muhafazakâr davranması kredi daralmasına yol açar.
- Riskten Kaçınma: Finansal kriz dönemlerinin önemli belirtilerinden biri de yatırımcıların riskten kaçınma eğilimidir. Riskten kaçınma eğilimi genel olarak varlıklara olan talebi azaltarak varlık fiyatlarının düşmesine yol acar. Bu durumda diğer varlıkların yanı sıra hisse senedi ve emlak fiyatlarının düşmesine yol açar.
- Şirket Özsermayesi: Kriz dönemlerinde varlık fiyatlarının, menkul ve gayrimenkul düşeceğinden bahsetmiştik. Varlık fiyatlarındaki düşme şirket bilançolarında varlıklarla borçlar arasındaki fark olan özsermayenin azalmasına yol açar. Eksik bilgi bahsinde özsermayenin bir tür teminat görevi görerek şirketlerin borçlanmasını kolaylaştırdığını görmüştük. Kriz dönemlerinde ise bunun tam tersi söz konusudur, yani şirketlerin özsermayeleri düştüğü için borçlanabilmeleri zorlaşacaktır.
- Hane Halkı Özsermayesi: Benzer biçimde varlık fiyatlarının düşmesi hane halkının da özsermayesini yani net varlıklarının değerini düşürür. Bu da aynı şirketler kesiminde olduğu gibi hane halkının borç alırken gösterebileceği teminatların değeri düşürerek borçlanmayı zorlaştırır.
- Döviz Kuru: Finansal krizlerde yine riskten kaçınma davranışı sermayenin de güvenli paralara doğru hareketine yol açarak genel 2 olarak kriz geçirmekte olan ülkenin parasının değerini düşürür. Döviz kurundaki değişme ticaret akımlarını etkilemenin yanında, bilanço etkisi de yaratabilir.
- Güven: Kriz dönemlerinde iktisadi aktörlerin beklentileri olumsuzdur, kısacası tüketicilerin, şirketlerin ve yatırımcıların ekonomiye olan güvenleri azalır.
"Finansal krizlerin bulaşması" neyi ifade etmektedir?
Finansal sektörde başlayan bir krizin reel ekonomi üzerinde de tahrip edici etkileri vardır ve finansal krizler tüm ekonomiye yayılabilir. Ancak finansal krizlerin daha da dramatik olan etkisi bir ülkede baş gösteren finansal krizin diğer ülkelere yayılarak etki alanını genişletmesi de yaygın olarak görülen bir durumdur. Bir ülkede başlayan finansal krizin diğer ülkelerde finansal krizleri tetikleyerek ya da benzer iktisadi etkiler yaratarak yayılmasına finansal krizlerin bulaşması adı veriliyor.
"Finansal krizlerin bulaşması" neyi ifade etmektedir?
Finansal sektörde başlayan bir krizin reel ekonomi üzerinde de tahrip edici etkileri vardır ve finansal krizler tüm ekonomiye yayılabilir. Ancak finansal krizlerin daha da dramatik olan etkisi bir ülkede baş gösteren finansal krizin diğer ülkelere yayılarak etki alanını genişletmesi de yaygın olarak görülen bir durumdur. Bir ülkede başlayan finansal krizin diğer ülkelerde finansal krizleri tetikleyerek ya da benzer iktisadi etkiler yaratarak yayılmasına finansal krizlerin bulaşması adı veriliyor.
Bulaşma etkisinin ortaya çıktığı finansal krizlerde üç ortak nokta nelerdir?
Bulaşma etkisinin ortaya çıktığı finansal krizlerde üç ortak nokta var.
- Krizden hemen önce artan uluslararası sermayenin kriz sonrasında hızlı ve şiddetli biçimde geri dönmesidir.
- Krizin başlangıcında finansal piyasalardan sürpriz bir açıklama (bir bankanın batması ya da sabit kur rejiminin sürdürülemeyeceği gibi) gelmesidir. Burada kastedilen zaten bir süredir beklenen, ekonomik aktörlerin öngördükleri bir gelişme hakkında bir açıklama değil, aksine piyasaların hazırlıklı olmadığı, öngörülmemiş ve beklenmeyen bir gelişme hakkında bir açıklama olması.
- Bulaşma etkisinin görüldüğü durumlarda ortak bir borç veren (uluslararası finansal kuruluşlar hedge fonları, bankalar vs. gibi) olduğunu görüyoruz.
Türkiye'de yaşanan 1994 krizinin asıl tetikleyicisi nedir?
1994 krizi yanlış politika uygulamaları sonucunda yaratılan bir kriz oluşu ile kendini diğerlerinden ayrıştırıyor. 1994 krizi öncesinde Türkiye ekonomisinin makroekonomik göstergelerine bakıldığında o dönemki ekonominin kronik sorunları dışında krize işaret eden bir gösterge olmadığı söylenebilir. Sonuç olarak krizin arka planında 1994 döneminde Türkiye ekonomisinin çok düzgün olmayan makroekonomik dengeleri yer almakla beraber krizin asıl tetikleyicisi politika yapıcıların yüksek düzeydeki kamu borçlanma gereğinin finansman yöntemini değiştirerek dönemin yüksek reel faizini düşürme çabaları oluyor. Dönemin hükümetinin mecliste yaptığı düzenlemelerle Hazinenin Merkez Bankasından avans kullanma olanağını (yani Merkez Bankası aracılığı ile kamu borçlarının para basarak finansmanı) iki katına çıkartılması sonucunda karşılıksız basılan para dövize olan talebi tetikleyerek bir döviz krizine yol açtı. Krizin doruk noktasında Hazine hükümetin faiz düşürme operasyonunun başarısızlığının bedelini yıllık %400 faizle borçlanmak durumunda kalarak ödedi.
Türkiye'de yaşanan 2018 krizi nasıl ortaya çıkmıştır?
Türkiye’ye özgü krizlerin sonuncusu 2018 krizi, bu kriz ABD ile yaşanan dış politika gerilimi ile tetiklendiği için Rahip Brunson krizi olarak da adlandırılıyor. 2008 küresel finansal krizi sonrasında gelişmiş ülkeler tarafından uygulanan genişleyici politikalar sonrası küresel likidite koşullarında ciddi bir artış meydana geldi. Bunun sonucunda yükselen piyasa ekonomilerine yönelik büyük bir sınır ötesi kredi dalgası oluşarak bu ekonomilerin finansal sektörlerindeki kaldıraçlarını arttırdı. Yani yurt dışından gelen fonlar içeride kredi arzının artışına yol açtı. Buna kur uyumsuzluğu adı veriliyor, kısaca şirketler döviz cinsinden borçlanıp yerli para cinsinden yatırım yapıyor. Bu dalga Türkiye’de de finans dışı şirketlerin dövizle borçlanmasını hızlandırarak bilançolarında açık pozisyon oluşmasına yol açtı. Şirketler dövizle borçlanarak, TL cinsi yatırım yapmaya başladılar, böylece kur riskine açık hale geldiler. Bu dönemde Türkiye’de döviz cinsinden borçlanma yönetmeliklerinin gevşetilmesi de bu süreci hızlandırarak ekonomiyi daha da kırılgan hale getirdi. Bankalar aracılığıyla yurt dışından gelen fonların kredi arzını arttırarak inşaat sektörüne yönelmesi de kırılganlığın önemli ayaklarından biriydi ve bu sektördeki kredi patlamasına yönelik herhangi bir önlem alınmadı. Krizin tepe noktasında TL’deki şiddetli değer kaybı emlak sektörünün çökmesine ve takipteki kredilerin artmasına yol açtı. 2018 krizinin öncekiler göre daha fazla işsizlik yaratmasının arkasındaki en önemli faktörlerden biri de buydu. Krizi tetikleyen en büyük faktör ise bu ortamda Temmuz ve Ağustos aylarına ABD başkanı Donald Trump’ın attığı olumsuz tweetlerdi, bu Türkiye’ye giren döviz cinsi fonların aniden durması ile sonuçlandı. Bu dönemde küresel risk algısı yüksek değildi, aksine 2017-2018 döneminde küreel risk algısını gösteren VIX indeksi tarihsel olarak düşük seviyelerdeydi. Ancak finans dışı şirketler kesiminin bilançolarındaki zaafiyeti Türkiye ekonomisini dış politikada yaşanan siyasi bir gerilimin (Rahip Brunson krizi) Türkiye’ye giren sermayenin durmasına ve TL’nin değer kaybetmesine yol açtı ve kur şoku ekonomik bir krize dönüştü. Bu dönemde GSYH’nın % 1.9’u oranında net sermaye çıkışı oldu. Bu sermaye kaçışı Ağustos 2018’in ilk sekiz ayında TL’nin yüzde 50’ye yakın değer kaybetmesine yol açtı. Kur şoku sonrasında 2018’in üçüncü çeyreğinden sonra Türkiye ekonomisi resesyona girdi. Bu krizdeki küçülme küresel finansal krize kıyasla daha sınırlı olmakla beraber daha şiddetli istihdam kaybına yol açtı. Kriz öncesi istihdama katkıda bulunan inşaat sektörü krizden en çok etkilenen kesimlerden olduğu için istihdamdaki çöküşe de katkıda bulundu.
Kamu kesiminin finansal kurumlar üzerinde uyguladığı çeşitli düzenlemeler nelerdir?
Girişin kısıtlanması: Hem bankacılık sektöründe hem de finansal sektörün diğer alanlarında faaliyet gösterecek olan kurumların lisanslanması yönetmeliklerle düzenlenmiştir. Bu çerçevede ancak belirli koşulları sağlayan finansal kuruluşların sektörde faaliyet göstermesine izin verildiği gibi bu kuruluşların ne tür faaliyetlerde bulunacakları da ayrıca düzenlemektedir.
Şeffaflık: Finansal şirketlerin mali durumlarını gösteren tabloları düzenli olarak ilgili kamu kuruluşlarına iletmeleri gerekmektedir. Hesaplarını belirli muhasebe ilkeleri çerçevesinde tutmaları yanında düzenli olarak denetlenmektedirler.
Banka Bilançoların Denetlenmesi: Bankaların hangi tür varlıkları bilançolarında taşıyabileceğinin düzenlemesi bankaların risklerini kontrol etmek açısından önemlidir. Özellikle düşük riskli ve yüksek getirili varlıklardan oluşan bir portföy sahibi olmaları yönünde çeşitli düzenlemeler mevcuttur. Bunun yanında bankalar özsermayelerinin yeterli seviyede olmasını sağlamak amacıyla minimum sermaye yeterlilik oranı uygulamasına da tabidirler.
Mevduat Sigortası: Bu da yine dünyada yaygın olarak kullanılan bir uygulamadır. Kamu tarafından bankalarda tutulan mevduatın sigortalanması sonucunda bir banka batma durumuna gelse bile bankanın müşterilerinin paralarını sigorta aracılığı kaybetmemeleri bankacılık sistemine duyulan güveni arttıran bir unsurdur.